bugün
- kategori hashtag
- norveç futbolu #norvec
- norveç futbolu #futbolhaber
- norveç futbolu #gazza
- anın görüntüsü #schipholamsterdam
- anın görüntüsü #schipholamsterdam
- the saturdays #manifestgitsinthesaturdaysgelsin
- birader beyler biraderdirler #BiraderimeDokanma
- tasavvuf #KiTAPOKU
- yunus emre #KiTAPOKU
- gocu ne zaman çaylak olacak sorunsalı #gocunezamançaylakolacak
- macenta rengi #FF00FF
- aslı bekiroğlu #enmagazin
- aslı bekiroğlu #aslibekiroğlu
- tarık pasha #TarıkYalnızDeğildir
- sözlükte yaş ortalamasının düşmesi #troll
- sözlükte yaş ortalamasının düşmesi #iğrenç
- talip emiroğlu #dr
- talip emiroğlu #talipemiroğlu
- meme uzmanı sözlük yazarları #uzman
- meme uzmanı sözlük yazarları #portföyünüzdeki
#tarih
Gustave Courbet-le sommeil...
görsel
19. yy fransız ressam courbet'in lezbiyenliği betimleyen tablosu.
135 x 200 cm, tuval üzerine yağlıboya bu tablonun bizde bilinen ismi "uyku", orijinal ismi ise "le sommeil", tablo; Les Deux Amies ve Paresse et Luxure isimleri ile de bilinir.
tablo, osmanlı diplomatlarından halil şerif paşa tarafından sipariş edilmiş ve coorbet tarafndan paşa'nın isteğine göre yapılmıştır.
(halil şerif paşa, abdülaziz döneminde fransa'da diplomattı, daha sonra hariciye nazırı oldu, 2. abdülhamid devrinde ise adliye nazırlığı yaptı.)
tabloda iki çıplak kadın seviştikten sonra birbirlerine sarılmış yarı uyku halinde dinlenmektedir.
yatağın üzerinde kopmuş bir kolye ve kadınların ayak ucunda savrulmuş bir saç tokası vardır.
görsel
görsel
sanatçı bu kopmuş kolye ve savrulmuş saç tokası ile sevişmenin ne kadar şehvetli geçtiğini vurgulamış. yine hemen sehpanın üzerinde şarap kadehi ve şişesi var, bu da sevişmeden önce çakırkeyf olduklarını göstermekte.
halil şerif paşa, bu tabloyu sipariş ederken fransız şair, Charles Baudelaire'in yazdığı Les Fleurs du mal (kötülük çiçekleri) adlı kitapta yer alan bir şiirden etkilenmiş ve bunu da courbet'e anlatmış, courbet de buna gönderme olarak tabloya şu çiçekleri eklemiş;
görsel
işte halil şerif paşa'nın özel isteği olan bu tablo, o dönem fransası için oldukça cüretkar bulunmuş ve uzun yıllar sergilenmesi yasaklanmış. hatta bir keresinde sergilenmeye çalışılan bu tablo polis kayıtlarına geçirilerek kaldırılmış.
işte bir osmanlı paşasının fantazilerinden yola çıkılarak yapılan bu tablo, lezbiyenlik konusunda bir milat, bir öncü olarak kabul edilmiş ve bu tablodan sonra pek çok ressam tablolarında lezbiyenlik temasını işlemişler ve nihayet yıllar sonra bu tabloların sergilenmesine dair yasak ortadan kalkmış.
ejdat ejdat diye dolanan osmanlı torunları.
tabi ki siz osmanlı'ya dair bu detayları bilmiyorsunuz.
kafanıza fes takınca kendinizi osmanlı olduk zannediyorsunuz.
görsel
okumuyor, araştırmıyor, öğrenmiyorsunuz, çünkü tam bir angutsunuz ve bu yüzden toplumumuz yüzyıllardır gelişemiyor.
oysa ki osmanlı padişahları ve devlet adamlarının sahip olduğu kültür ve entelektüelitenin binde birine dahi sahip değilsiniz.
bu arada, Halil Şerif Paşa büyük bir sanatsever ve koleksiyonerdi.
fırsat bulursam paşanın sahip olduğu bir diğer harika ötesi eser olan eugene delacroix'e yaptırdığı "cezayirli kadınlar" tablosunu da anlatırım başka bir akşam...
not: courbet'in yaptığı le sommeil tablosu bugün paris'te Petit Palais sanat müzesinde sergilenmektedir...
#tarih
#sanat
görsel
19. yy fransız ressam courbet'in lezbiyenliği betimleyen tablosu.
135 x 200 cm, tuval üzerine yağlıboya bu tablonun bizde bilinen ismi "uyku", orijinal ismi ise "le sommeil", tablo; Les Deux Amies ve Paresse et Luxure isimleri ile de bilinir.
tablo, osmanlı diplomatlarından halil şerif paşa tarafından sipariş edilmiş ve coorbet tarafndan paşa'nın isteğine göre yapılmıştır.
(halil şerif paşa, abdülaziz döneminde fransa'da diplomattı, daha sonra hariciye nazırı oldu, 2. abdülhamid devrinde ise adliye nazırlığı yaptı.)
tabloda iki çıplak kadın seviştikten sonra birbirlerine sarılmış yarı uyku halinde dinlenmektedir.
yatağın üzerinde kopmuş bir kolye ve kadınların ayak ucunda savrulmuş bir saç tokası vardır.
görsel
görsel
sanatçı bu kopmuş kolye ve savrulmuş saç tokası ile sevişmenin ne kadar şehvetli geçtiğini vurgulamış. yine hemen sehpanın üzerinde şarap kadehi ve şişesi var, bu da sevişmeden önce çakırkeyf olduklarını göstermekte.
halil şerif paşa, bu tabloyu sipariş ederken fransız şair, Charles Baudelaire'in yazdığı Les Fleurs du mal (kötülük çiçekleri) adlı kitapta yer alan bir şiirden etkilenmiş ve bunu da courbet'e anlatmış, courbet de buna gönderme olarak tabloya şu çiçekleri eklemiş;
görsel
işte halil şerif paşa'nın özel isteği olan bu tablo, o dönem fransası için oldukça cüretkar bulunmuş ve uzun yıllar sergilenmesi yasaklanmış. hatta bir keresinde sergilenmeye çalışılan bu tablo polis kayıtlarına geçirilerek kaldırılmış.
işte bir osmanlı paşasının fantazilerinden yola çıkılarak yapılan bu tablo, lezbiyenlik konusunda bir milat, bir öncü olarak kabul edilmiş ve bu tablodan sonra pek çok ressam tablolarında lezbiyenlik temasını işlemişler ve nihayet yıllar sonra bu tabloların sergilenmesine dair yasak ortadan kalkmış.
ejdat ejdat diye dolanan osmanlı torunları.
tabi ki siz osmanlı'ya dair bu detayları bilmiyorsunuz.
kafanıza fes takınca kendinizi osmanlı olduk zannediyorsunuz.
görsel
okumuyor, araştırmıyor, öğrenmiyorsunuz, çünkü tam bir angutsunuz ve bu yüzden toplumumuz yüzyıllardır gelişemiyor.
oysa ki osmanlı padişahları ve devlet adamlarının sahip olduğu kültür ve entelektüelitenin binde birine dahi sahip değilsiniz.
bu arada, Halil Şerif Paşa büyük bir sanatsever ve koleksiyonerdi.
fırsat bulursam paşanın sahip olduğu bir diğer harika ötesi eser olan eugene delacroix'e yaptırdığı "cezayirli kadınlar" tablosunu da anlatırım başka bir akşam...
not: courbet'in yaptığı le sommeil tablosu bugün paris'te Petit Palais sanat müzesinde sergilenmektedir...
#tarih
#sanat
siyasal islamcıların gerçek zannettiği serin hikayedir...
şurada videosu var;
https://twitter.com/Payit...tatus/1400894880671485958
bu silinirse diye alternatif video linki koyuyorum;
https://streamable.com/zs8qyu
bu olay özetle şöyle, içeriğinde hz muhammed'e hakaret edildiği iddia edilen bir tiyatro oyunu avrupa ülkelerinde sergilenmeye başlıyor. tiyatro oyunu önce fransa'da, sonra italya'da sergilenmek isteniyor, ama abdülhamid bastonunu yere vuruyor, hepsi tırsıyor ve oyun iptal ediliyor, temsil durduruluyor...
abdülhamid anlatıcıları yazdıkları kitaplarda, videolarında falan bu olaydan sürekli bahsederler.
görsel
örneğin yandaş tarihçi sözde profesör ahmet şimşirgil bu hikayeye yalan dolan eklemeler yaparak anlatır kitaplarında;
görsel
abdülhamid bastonunu yere vurup temsilleri durdurmuş...
yalana bak...!!!
yahu bastonunu yere vurup fransa'da temsil durduran abdülhamid, 1880 yılında fransa tunus'u işgal ederken neden o bastonunu yere vurmamış acaba?
hadi 1880'i geçiyorum, fransa 1901 yılında midilli adasını işgal edip, gümrük gelirlerine el koyarken, abdülhamid neden o bastonunu yere vurup fransızların bu işgalini durdurmamış?
(bkz: abdülhamid in borcuna karşılık midilli nin işgali/#44198923)
tamamen traş, tamamen yalan...
bastonunu yere vurup temsil durdurmuş...
bakın ben size ne olduğunu anlatayım.
evet, avrupa'da böyle bir tiyatro oyunu sahnelenmiştir.
ama bahsi geçen tiyatro oyunu voltaire'e ait değil, henri de bornier'e ait olan "mahomet" adlı oyundur.
bu oyun yüzünden fransa ile bir tatsızlık yaşanmıştır, lakin abdülhamid fransız elçisi nezdinde bu oyunu protesto etmiş(kınamış), ama fransa ve ingiltere'de bu oyun sergilenmeye devam etmiştir.
yani bastonunu yere vurup "cihad-ı ekber ilan ederim" diye bir çıkış söz konusu olmamıştır, zaten olamazdı da...
bakınız bir başka örnek daha vereyim.
bakın burası bir mimar sinan eseri olan uzuncaova camii;
görsel
bu cami 1900 yılında kiliseye çevrilmiş. abdülhamid bulgarlara jest yapmış ve bu caminin minarelerinin yıkılıp kiliseye çevrilmesine müsade etmiş. hiç de bastonunu yere falan vurmamış.
hem de bulgaristan henüz bağımsızlığını kazanmamış, osmanlı'ya bağlı bir prenslik halindeyken buna müsade etmiş abdülhamid.
şu da bunun belgesi;
görsel
neyse ki bu yalanlarla dolu çöp dizi artık final yaptı da daha fazla yalan saçamayacak...
ek: payitaht abdülhamid dizisinde işlenen benzer yalanlar;
(bkz: payitaht abdülhamid dizisindeki tarihi yalan/#37874478)
(bkz: payitaht abdülhamid dizisindeki tarihi yalan/#40366503)
(bkz: payitaht abdülhamid de anlatılan çalıntı hikaye/#40412633)
(bkz: payitaht abdülhamid yeni anayasa müjdesi/#44514643)
#tarih
şurada videosu var;
https://twitter.com/Payit...tatus/1400894880671485958
bu silinirse diye alternatif video linki koyuyorum;
https://streamable.com/zs8qyu
bu olay özetle şöyle, içeriğinde hz muhammed'e hakaret edildiği iddia edilen bir tiyatro oyunu avrupa ülkelerinde sergilenmeye başlıyor. tiyatro oyunu önce fransa'da, sonra italya'da sergilenmek isteniyor, ama abdülhamid bastonunu yere vuruyor, hepsi tırsıyor ve oyun iptal ediliyor, temsil durduruluyor...
abdülhamid anlatıcıları yazdıkları kitaplarda, videolarında falan bu olaydan sürekli bahsederler.
görsel
örneğin yandaş tarihçi sözde profesör ahmet şimşirgil bu hikayeye yalan dolan eklemeler yaparak anlatır kitaplarında;
görsel
abdülhamid bastonunu yere vurup temsilleri durdurmuş...
yalana bak...!!!
yahu bastonunu yere vurup fransa'da temsil durduran abdülhamid, 1880 yılında fransa tunus'u işgal ederken neden o bastonunu yere vurmamış acaba?
hadi 1880'i geçiyorum, fransa 1901 yılında midilli adasını işgal edip, gümrük gelirlerine el koyarken, abdülhamid neden o bastonunu yere vurup fransızların bu işgalini durdurmamış?
(bkz: abdülhamid in borcuna karşılık midilli nin işgali/#44198923)
tamamen traş, tamamen yalan...
bastonunu yere vurup temsil durdurmuş...
bakın ben size ne olduğunu anlatayım.
evet, avrupa'da böyle bir tiyatro oyunu sahnelenmiştir.
ama bahsi geçen tiyatro oyunu voltaire'e ait değil, henri de bornier'e ait olan "mahomet" adlı oyundur.
bu oyun yüzünden fransa ile bir tatsızlık yaşanmıştır, lakin abdülhamid fransız elçisi nezdinde bu oyunu protesto etmiş(kınamış), ama fransa ve ingiltere'de bu oyun sergilenmeye devam etmiştir.
yani bastonunu yere vurup "cihad-ı ekber ilan ederim" diye bir çıkış söz konusu olmamıştır, zaten olamazdı da...
bakınız bir başka örnek daha vereyim.
bakın burası bir mimar sinan eseri olan uzuncaova camii;
görsel
bu cami 1900 yılında kiliseye çevrilmiş. abdülhamid bulgarlara jest yapmış ve bu caminin minarelerinin yıkılıp kiliseye çevrilmesine müsade etmiş. hiç de bastonunu yere falan vurmamış.
hem de bulgaristan henüz bağımsızlığını kazanmamış, osmanlı'ya bağlı bir prenslik halindeyken buna müsade etmiş abdülhamid.
şu da bunun belgesi;
görsel
neyse ki bu yalanlarla dolu çöp dizi artık final yaptı da daha fazla yalan saçamayacak...
ek: payitaht abdülhamid dizisinde işlenen benzer yalanlar;
(bkz: payitaht abdülhamid dizisindeki tarihi yalan/#37874478)
(bkz: payitaht abdülhamid dizisindeki tarihi yalan/#40366503)
(bkz: payitaht abdülhamid de anlatılan çalıntı hikaye/#40412633)
(bkz: payitaht abdülhamid yeni anayasa müjdesi/#44514643)
#tarih
hey gidi günler.
daha yeni baba olmuştum.
oğlum 1 yaşını doldurmamıştı henüz.
maç öğlen saatlerine denk geliyordu.
yazlıktaydık, harika bir yaz günüydü.
dünya kupası nedir, katılmak nasıl bir şeydir bilmiyorduk.
sırf biz değil bizden önceki kuşaklar, babalarımız, dayılarımız, amcalarimız da bilmiyordu.
en son 1954 yılında katılmıştık bu organizasyona, sonra da bir daha hiç katılamamıştık.
1996'da ingiltere'de düzenlenen avrupa futbol şampiyonasına katılmıştık, ama ilk maçta akp milletvekili alpay özalan, hırvat forvet vlaoviç'i düşürmeyip gol yememize sebep olunca, ardından da sırasıyla portekiz ve danimarka'ya da yenilmiş tek bir gol atamadan daha grup aşamalarında turnuvaya veda etmiştik.
milli takımımız güçlüydü, ama tecrübesizdi...
sonra 2000 senesinde galatasaray uefa kupasını aldı.
ardından süper kupa geldi.
ve milli takımımız da 48 yıl aradan sonra dünya kupası biletini almıştı.
güney kore ve japonya'ya gidiyorduk, ama 1996 sendromunu atlatamamıştık.
ama biz çılgın türklerdik...
aslanlarımızı tarkan'ın "bir oluruz yolunda" şarkısıyla uğurlamıştık...
https://www.youtube.com/watch?v=EBwjmeDoE6A
"ay yıldızım at golünü coştur yine" diyordu tarkan...
ve 2002 dünya kupası c grubu açılış maçına çıkıyorduk, rakip dünyanın 1 numarası brezilya.
yer güney kore, ulsan şehri, tribünlerde 35 bin kişi.
rakip takımda cafu, roberto carlos, ronaldo, rivaldo, ronaldinho, kaka, klaberson, juninho gibi üst düzey futbolcular var.
ama bizim içimizde de "umut" var...
eski türkiye'de zaten en büyük zenginliğimiz umuttu...
herkesin bir umudu, hayalleri vardı. şimdi umut etme, hayal kurma gibi şeyler bile elinden alındı halkımızın...
neyse, işte o hepimizde olan umut yüzünden o gün türkiye'de sabah erkenden kalkılmış, ay yıldızlı formalar giyilmişti.
biz de komşularla toplandık, çamlık denilen bir kafe var, oraya gittik.
beklendiği gibi maça brezilya hızlı başladı.
ronaldo, rivaldo kalemize geliyor, bizim de yüreğimiz ağzımıza geliyordu her seferinde.
derken biz dengeyi kurduk iyi mi?
2-3 atak yaptık peşpeşe marcos'un koruduğu kaleye.
ama bu ataklardan belliydi ki topçularımız karşısındaki rakip brezilya olduğu için bir acayip ruh halindeydiler.
sonra ronaldo bir orta yaptı, rivaldo altıpas üzerinden kafayı vurdu.
ama kalede rüştü vardı.
rüştü inanılmaz bir kurtarış yapmış, adeta fitili ateşlemişti.
ardından rivaldo ceza sahası dışından yokladı. yine rüştü çıkardı.
sonra bir frikik, bu kez roberto carlos vurdu, yine rüştü kurtardı...
türkiye kolay teslim olmayacaktı...
brezilya her yolu deniyordu gol atmak için, rüştü ise dünya devine meydan okuyordu.
tabi bizim çocuklar da rüştü'nün bu gayretini boşa çıkarmak istemiyorlardı.
ilk yarı bitmek üzereydi, dünyanın 1 numarası brezilya'dan gol yememiştik.
dakika 45 +2 bir 30 saniye daha dayansak soyunma odasına 0-0 ile gideceğiz diye düşünüyorduk.
derken brezilya juninho ile kendi yarı sahasından çıkmak üzereyken, emre bir pres yaptı ve topu tugay'a kazandırdı.
tugay tek pasla topu yıldıray baştürk'e verdi, yıldıray topu alır almaz kendisine baskı yapan juninho'yu şık bir şekilde geçti ve yarım saniyeliğine kafasını kaldırıp sola baktı, brezilya ceza sahasının sol yanında kafası pırıl pırıl parlayan hasan şaş'ı gördü ve hiç düşünmeden müthiş bir pasla topu hasan şaş ile buluşturdu.
hasan şaş çaprazda marcos ile karşı karşıya kalmıştı, yerde bir kez seken topa allah ne verdiyse yapıştırdı.
top brezilya kalesinin sağ üstüne doğru yapışmış ve fileleri havalandırmıştı.
gol olmuştu, goooolllll....
hasan şaş'ın golü;
https://streamable.com/nnfwt7
ben o güne kadar filelerin hiç bu kadar güzel havalandığını görmemiştim...
ulsan'daki munsu stadı yıkılıyordu, binlerce kilometre uzaklıkta türkiye'de yer yerinden oynuyordu.
hakkari'den edirne'ye, sinop'tan mersin'e kadar tüm türkiye çıldırmıştı adeta...
48 yıl aradan sonra dünya kupasındaydık.
rakip brezilya'ydı ve 45 +2'de 1-0 öne geçmiştik.
bu inanılmaz bir şeydi...
ve düdük çaldı devre arası oldu.
65 milyon türk olarak hayatımızın en mutlu, en keyifli 15 dakikasını geçirecektik devre arasında...
ikinci yarı başlamıştı, brezilya ölümüne geliyordu, ronaldo'nun bir şutuna bülent çanakkale geçilmez diyerek karşı koymuş, golü önlemişti.
ama sonraki dakikalarda rivaldo'nun soldan yaptığı ortaya ronaldo'nun dokunmasına mani olamadık ve golü yedik. 1-1 olmuştu...olsundu...
golü bulan brezilya daha iştahlı saldırıyordu şimdi, ronaldo'nun bir plasesini rüştü harika bir planjonla çıkarmış, derin bir nefes aldırmıştı.
yalnız bir sorun vardı, ronaldo tehlikesini savuşturuyoruz, ardından rivaldo ile geliyorlar, hadi onu atlatıyoruz roberto carlosla geliyorlardı.
adamlarda cephane boldu...
dakika 87 olmuştu...bir puan da iyiydi başlangıç için.
derken 96'da vlaoviç'i düşürmeyen akp milletvekili alpay özalan sahneye çıktı luizao'yu düşürdü, poizsyon ceza sahası içi mi dışı mı diye düşünürken, hakem alpay'a kırmızı kartı verdi ve aleyhimize penaltı çaldı.
penaltıyı kullanan rivaldo topu filelerle buluşturdu. 2-1 mağluptuk artık...
beraberliği yakalamak için bu kez biz saldırmaya başlamıştık, ilhan mansız oyuna dahil olmuştu ve 89. dakikada sağ kanatta topla buluşup roberto carlos'a öyle bir çalım attı ki, roberto carlos'un ya futbol hayatı bitecek ya da ilhan'ı faul ile durduracaktı.
https://streamable.com/8icrgj
son düdük ile birlikte yenilmiştik ama mutluyduk, gururluyduk...
o maç yaptıklarımız, sergilediğimiz mücadele, gelecek maçlar için umut olmuştu.
ve başı dik bir şekilde mağlup olarak başladığımız turnuvayı 3. olarak tamamladık.
başımız dikti, zira sahada 65 milyon için mücadele eden her bir futbolcumuz sahaya ruhunu koymuştu.
3 haziran 2002 biz eski türkiyeliler için mağlup olup gururlandığımız bir gündü.
hiç unutmadık, unutmayacağız...
eklenti: 2002 dünya kupasından dönen milli takımımızı türk hava sahasına girişlerinde karşılayan türk hava kuvvetleri (atmaca filo) ve şenol güneş'in tarihe geçen sözleri;
"önemli olan neye sahip olduğumuz değil, kiminle paylaştığımızdır..."
https://streamable.com/36a6vr
#tarih
daha yeni baba olmuştum.
oğlum 1 yaşını doldurmamıştı henüz.
maç öğlen saatlerine denk geliyordu.
yazlıktaydık, harika bir yaz günüydü.
dünya kupası nedir, katılmak nasıl bir şeydir bilmiyorduk.
sırf biz değil bizden önceki kuşaklar, babalarımız, dayılarımız, amcalarimız da bilmiyordu.
en son 1954 yılında katılmıştık bu organizasyona, sonra da bir daha hiç katılamamıştık.
1996'da ingiltere'de düzenlenen avrupa futbol şampiyonasına katılmıştık, ama ilk maçta akp milletvekili alpay özalan, hırvat forvet vlaoviç'i düşürmeyip gol yememize sebep olunca, ardından da sırasıyla portekiz ve danimarka'ya da yenilmiş tek bir gol atamadan daha grup aşamalarında turnuvaya veda etmiştik.
milli takımımız güçlüydü, ama tecrübesizdi...
sonra 2000 senesinde galatasaray uefa kupasını aldı.
ardından süper kupa geldi.
ve milli takımımız da 48 yıl aradan sonra dünya kupası biletini almıştı.
güney kore ve japonya'ya gidiyorduk, ama 1996 sendromunu atlatamamıştık.
ama biz çılgın türklerdik...
aslanlarımızı tarkan'ın "bir oluruz yolunda" şarkısıyla uğurlamıştık...
https://www.youtube.com/watch?v=EBwjmeDoE6A
"ay yıldızım at golünü coştur yine" diyordu tarkan...
ve 2002 dünya kupası c grubu açılış maçına çıkıyorduk, rakip dünyanın 1 numarası brezilya.
yer güney kore, ulsan şehri, tribünlerde 35 bin kişi.
rakip takımda cafu, roberto carlos, ronaldo, rivaldo, ronaldinho, kaka, klaberson, juninho gibi üst düzey futbolcular var.
ama bizim içimizde de "umut" var...
eski türkiye'de zaten en büyük zenginliğimiz umuttu...
herkesin bir umudu, hayalleri vardı. şimdi umut etme, hayal kurma gibi şeyler bile elinden alındı halkımızın...
neyse, işte o hepimizde olan umut yüzünden o gün türkiye'de sabah erkenden kalkılmış, ay yıldızlı formalar giyilmişti.
biz de komşularla toplandık, çamlık denilen bir kafe var, oraya gittik.
beklendiği gibi maça brezilya hızlı başladı.
ronaldo, rivaldo kalemize geliyor, bizim de yüreğimiz ağzımıza geliyordu her seferinde.
derken biz dengeyi kurduk iyi mi?
2-3 atak yaptık peşpeşe marcos'un koruduğu kaleye.
ama bu ataklardan belliydi ki topçularımız karşısındaki rakip brezilya olduğu için bir acayip ruh halindeydiler.
sonra ronaldo bir orta yaptı, rivaldo altıpas üzerinden kafayı vurdu.
ama kalede rüştü vardı.
rüştü inanılmaz bir kurtarış yapmış, adeta fitili ateşlemişti.
ardından rivaldo ceza sahası dışından yokladı. yine rüştü çıkardı.
sonra bir frikik, bu kez roberto carlos vurdu, yine rüştü kurtardı...
türkiye kolay teslim olmayacaktı...
brezilya her yolu deniyordu gol atmak için, rüştü ise dünya devine meydan okuyordu.
tabi bizim çocuklar da rüştü'nün bu gayretini boşa çıkarmak istemiyorlardı.
ilk yarı bitmek üzereydi, dünyanın 1 numarası brezilya'dan gol yememiştik.
dakika 45 +2 bir 30 saniye daha dayansak soyunma odasına 0-0 ile gideceğiz diye düşünüyorduk.
derken brezilya juninho ile kendi yarı sahasından çıkmak üzereyken, emre bir pres yaptı ve topu tugay'a kazandırdı.
tugay tek pasla topu yıldıray baştürk'e verdi, yıldıray topu alır almaz kendisine baskı yapan juninho'yu şık bir şekilde geçti ve yarım saniyeliğine kafasını kaldırıp sola baktı, brezilya ceza sahasının sol yanında kafası pırıl pırıl parlayan hasan şaş'ı gördü ve hiç düşünmeden müthiş bir pasla topu hasan şaş ile buluşturdu.
hasan şaş çaprazda marcos ile karşı karşıya kalmıştı, yerde bir kez seken topa allah ne verdiyse yapıştırdı.
top brezilya kalesinin sağ üstüne doğru yapışmış ve fileleri havalandırmıştı.
gol olmuştu, goooolllll....
hasan şaş'ın golü;
https://streamable.com/nnfwt7
ben o güne kadar filelerin hiç bu kadar güzel havalandığını görmemiştim...
ulsan'daki munsu stadı yıkılıyordu, binlerce kilometre uzaklıkta türkiye'de yer yerinden oynuyordu.
hakkari'den edirne'ye, sinop'tan mersin'e kadar tüm türkiye çıldırmıştı adeta...
48 yıl aradan sonra dünya kupasındaydık.
rakip brezilya'ydı ve 45 +2'de 1-0 öne geçmiştik.
bu inanılmaz bir şeydi...
ve düdük çaldı devre arası oldu.
65 milyon türk olarak hayatımızın en mutlu, en keyifli 15 dakikasını geçirecektik devre arasında...
ikinci yarı başlamıştı, brezilya ölümüne geliyordu, ronaldo'nun bir şutuna bülent çanakkale geçilmez diyerek karşı koymuş, golü önlemişti.
ama sonraki dakikalarda rivaldo'nun soldan yaptığı ortaya ronaldo'nun dokunmasına mani olamadık ve golü yedik. 1-1 olmuştu...olsundu...
golü bulan brezilya daha iştahlı saldırıyordu şimdi, ronaldo'nun bir plasesini rüştü harika bir planjonla çıkarmış, derin bir nefes aldırmıştı.
yalnız bir sorun vardı, ronaldo tehlikesini savuşturuyoruz, ardından rivaldo ile geliyorlar, hadi onu atlatıyoruz roberto carlosla geliyorlardı.
adamlarda cephane boldu...
dakika 87 olmuştu...bir puan da iyiydi başlangıç için.
derken 96'da vlaoviç'i düşürmeyen akp milletvekili alpay özalan sahneye çıktı luizao'yu düşürdü, poizsyon ceza sahası içi mi dışı mı diye düşünürken, hakem alpay'a kırmızı kartı verdi ve aleyhimize penaltı çaldı.
penaltıyı kullanan rivaldo topu filelerle buluşturdu. 2-1 mağluptuk artık...
beraberliği yakalamak için bu kez biz saldırmaya başlamıştık, ilhan mansız oyuna dahil olmuştu ve 89. dakikada sağ kanatta topla buluşup roberto carlos'a öyle bir çalım attı ki, roberto carlos'un ya futbol hayatı bitecek ya da ilhan'ı faul ile durduracaktı.
https://streamable.com/8icrgj
son düdük ile birlikte yenilmiştik ama mutluyduk, gururluyduk...
o maç yaptıklarımız, sergilediğimiz mücadele, gelecek maçlar için umut olmuştu.
ve başı dik bir şekilde mağlup olarak başladığımız turnuvayı 3. olarak tamamladık.
başımız dikti, zira sahada 65 milyon için mücadele eden her bir futbolcumuz sahaya ruhunu koymuştu.
3 haziran 2002 biz eski türkiyeliler için mağlup olup gururlandığımız bir gündü.
hiç unutmadık, unutmayacağız...
eklenti: 2002 dünya kupasından dönen milli takımımızı türk hava sahasına girişlerinde karşılayan türk hava kuvvetleri (atmaca filo) ve şenol güneş'in tarihe geçen sözleri;
"önemli olan neye sahip olduğumuz değil, kiminle paylaştığımızdır..."
https://streamable.com/36a6vr
#tarih
şüphesiz ki meriçler için özel imal edilmiş olan şu tüfektir.
görsel
evet gördüğünüz üzre namlusu kalp şeklinde.
tüfeğin tamamı şu;
görsel
namlu aynen böyle;
görsel
1730 Yılında almanya'da yapılan bu tüfek sadece yine kalp şeklinde işlenmiş özel bir gülle atabiliyordu.
şu da tüfekte bulunan bir başka detay;
görsel
#tarih
görsel
evet gördüğünüz üzre namlusu kalp şeklinde.
tüfeğin tamamı şu;
görsel
namlu aynen böyle;
görsel
1730 Yılında almanya'da yapılan bu tüfek sadece yine kalp şeklinde işlenmiş özel bir gülle atabiliyordu.
şu da tüfekte bulunan bir başka detay;
görsel
#tarih
dün gece atv'de denk geldim, meğer dizisini yapmışlar bu tarihi karakterin.
dizinin adı: bozkır arslanı celaleddin.
görsel
bir kere "arslan" ismi yanlış. "aslan"dır onun adı.
aslan türkçeyken, arslan kelimesi moğolcadır. (kaynak: dilbilimci, moğol ve orta asya dilleri uzmanı prof. john kruger)
örneğin büyük selçuklu sultanı alp arslan'ın adı da arslan'dır, ama moğollara düşman bir liderin hayatını dizi yapıyorsan bu aslan-arslan ayrıntısına dikkat etmen gerekirdi en azından.
dizinin adını "bozkır arslanı" değil de, "bozkır aslanı, bozkır kaplanı" koyabilirdiniz.
şimdi zaten atv'nin böyle bir dizi yapma amacını çözemedim ben, zira celaleddin harzemşah, selçukluların düşmanıydı.
büyük selçuklu devleti yıkıldığında buradan arta kalan topraklarda kurulmuş harezmşahlar devleti'nin son hükümdarı kendisi.
ayrıca celaleddin harzemşah da anadolu selçukluları'nın düşmanı.
hatta ve hatta ertuğrul gazi'nin de düşmanıdır ki ertuğrul gazi ve kayılar, yassıçemen savaşında anadolu selçukluları ile birlikte celaleddin harzemşah ile savaşmış ve onu tarihe gömmüşlerdir.
bu kısma birazdan döneceğiz.
yani dediğim gibi atv bu diziyi ne düşünce ile yaptı anlayamadım.
yukarıda da kısaca bahsettiğim üzre, celaleddin harzemşah selçuklu'ya düşman, ertuğrul gazi'ye de düşman.
"o halde müslüman olduğu için bu diziyi yapmış olabilir mi" diyecek olursanız, celaleddin harzemşah ve babası alaaddin muhammed aynı zamanda sünni islam dünyasının halifesi olan abbasilerin de düşmanı ve abbasilerle de savaşmışlar.
geriye bir tek seçenek kalıyor bu dizinin neden yapıldığını anlamak adına; moğol düşmanlığı ve moğol düşmanlığı yapılarak gök tanrı inancını kötü göstermek.
bu dizinin başka bir yapım amacı olduğunu sanmıyorum.
zaten kısaca baktığım kısımda gök tanrı inancına ait bir şamanı kötü bir karakter olarak lanse etmişler...
neyse, diziyi bu kadar gömmek yeter sanırım.
zaten tarihi gerçeklerin çarpıtıldığı ve içinde allah allahlar, yallah yallahlar geçen bu tarikat kafasıyla yapılmış tarihi dizileri kimsenin izlediğini düşünmüyorum...
şimdi gelelim celaleddin harzemşah'ın gerçek hikayesine...
öncelikle celaleddin harzemşah diye biri yoktur.
celaleddin harzemşah diye bilinen şahsın adı mengüberti'dir.
mengüberti'nin anlamı; tanrı verdi, allah verdi dir...
görsel
"celaleddin"; dini savunan, dinin ululadığı anlamına gelir.
celaleddin harzemşah; harezm diyarında kurulan devletin hükümdarı celaleddin, yani dini savunan harezmlerin şahı anlamındadır.
bu "celaleddin" sıfatı, mengüberti'nin moğollar'a mağlup olmasından sonra islam dünyasında kendisine taraftar toplamak amacıyla vermiş olduğu politik bir sıfattır.
tıpkı; reis, ümmetin lideri, asrın lideri gibi...
her neyse...
mengüberti olarak dünyaya gelen celaleddin harzemşah'ın babası alaaddin muhammed'dir.
alaaddin muhammed, büyük selçuklu devleti yıkılınca bölgedeki otorite boşluğundan faydalanarak, harezmşahlar devleti'nin topraklarını genişletmiş ve bölgenin en güçlü devleti haline gelmiştir.
bölgenin en güçlü devleti haline gelince de tüm islam dünyasını kontrol altına almak istemiş, bu yüzden halifeliğe sahip olan abbasileri kontrolü altına almaya çalışmış, lakin abbasileri hakimiyeti altına alıp halifeye sahip olamayınca da harezm ülkesinden birini "paralel halife" ilan ederek devletine meşruiyet kazandırmak istemiştir.
işte büyük selçuklu sonrası islam dünyası bu haldeydi.
şiilerin halifesi ayrı, sünnilerin ayrı, hatta bu halifeleri beğenmeyenler kendilerine minik minik paralel halifeler yaratıyordu.
yani halifelik makamı görüldüğü gibi pek muteber bir makam değil sevgili arkadaşlar, zaten 4 halife döneminden sonra da halifelik diye bir şey yok aslında...
neyse ki sarı saçlı mavi gözlü bir dev çıktı da bu saçmalığa toptan son verdi herkes kurtuldu...
neyse...
konumuzun kahramanı celaleddin harzemşah işte böyle bir dünyada yetişti. kendisi harezm şehzadesiydi, ama trışkadan şehzadeydi.
zira babası veliaht olarak kardeşi uzlagşah'ı göstermişti.
uzlagşah bizim celaleddin'den ufaktı, ama tahtın varisiydi.
çünkü uzlagşah'ın annesi türk soyluydu, kıpçak'tı, celaleddin'in annesi ise hintli bir cariyeydi, bu durumda celaleddin yarı türk olduğu için otomatikman vereset sırasında geri planda kalmıştı.
lakin celaleddin, veliaht olan kardeşinden askerlik alanında daha iyi bir şehzadeydi.
cengiz han'ın çok güçlü orduları olduğunu ve çin'den elde ettiği teknoloji sayesinde harezm kalelerinin moğollara dayanamayacağını görüyordu.
buna mukabil babası alaaddin muhammed ise moğollar'a karşı ülke genelindeki kaleleri güçlendiriyor ve moğolların "harezm tahkimatlarını aşamayacağını" düşünüyordu.
şimdi burada bir es verelim ve moğollar'a dönelim.
türk ve islam dünyasına, ortadoğu'ya moğolları bela eden kişi, celaleddin'in babası alaaddin muhammed'in amcası olan, otrar valisi inalcık'tır.
evet, 1218'e kadar harezmler ve moğollar müttefikti ve moğolların çin'den elde ettiği ganimetler, harezm ülkesindeki ticaret yolları vasıtasıyla anadolu'ya, iran'a ve ortadoğu'ya taşınıyordu, bu ticaretten hem moğollar, hem harezmşahlar deli para kazanıyordu.
görsel
lakin büyük amca otrar valisi inalcık bu ticaretten memnun değildi, harezm topraklarına giren moğol kervanlarının "fetöcü casuslar" olduğunu düşünüyor, bunların "beka sorunu" olduğuna inanıyordu. kimbilir, belki de bu ticaretten az nemalandığı için, daha çok pay istediği için böyle diyordu, bilemeyiz.
ama işte günlerden bir gün 1218'de bu inalcık 500 deveden oluşan bir moğol kervanını bastı, mallarını yağmaladı.
lan oğlum sen devletin resmi valisisin, vali adamın bir ağırlığı olur, ne demek kervan basmak, yağmalamak?
yahu sen kim köpek kervan yağmalıyorsun, hem de cengiz han'ın kervanını???
tabi kervanı yağmalanan cengiz han, öfkeden deliye dönmüş ve otrar valisi inalcık'ın kellesini istemiş, harezm sultanı alaaddin muhammed'de, "bu fakir bu görevde olduğu sürece sen o valiyi alamazsın" diyerek hiç yapılmaması gereken bir halt yemiş ve akabinde cengiz han ordusuyla birlikte harezm ülkesine dalmış...
işte tam bu sırada celaleddin harzemşah tarih sahnesine çıkıyor sevgili arkadaşlar.
daha önce de bahsettiğimiz üzre celaleddin ve babasının askeri doktrinleri birbirine tamamen zıt.
celaleddin, moğollara karşı meydan savaşından yana, ama babası kalelerde savunma yapmayı tercih ediyor.
tabi moğollar çin'den elde ettikleri teknoloji sayesinde harezm kalelerini bir bir yıkıp fethediyorlar.
otrar, buhara, semerkand ve nihayet başkent urgenç şehri düşüyor.
görsel
400 bin kişilik orduya sahip olan harezmşahlar, ordularını kalelerde tutarak moğollara yem oluyorlar, nihayet baba alaaddin muhammed ölüm döşeğindeyken hatasının farkına varıyor ve celaleddin'i varisi ilan ederek "oğlum git ülkeyi kurtar" diyor.
celaleddin de "he oldu, koca ülkeyi batırdınız, şimdi celo git kurtar diyorsunuz" diye sitem etmiyor tabi, hemen vazifeye başlıyor.
(ara not: celaleddin'in babası, alaaddin muhammed bir rivayete göre hazar denizinde bir adada açlıktan ölmüş)
neyse, celaleddin sultan oluyor böylece, ama bazı harezm beyleri özellikle de türkmenler onun sultanlığını tanımıyorlar, "bize öyle bir bilgi gelmedi, bizim sultanımız uzlag şah'tır" diyerek celaleddin'e biat etmiyorlar ve uzlag şah ile birlikte başkent ürgenç'te kalıyorlar.
yukarıda da bahsettiğim üzre ürgenç de moğollar tarafından yakılıp yıkılınca da bunlar tarih sahnesinden siliniyorlar.
böylece herhangi bir başkenti olmayan, moğol işgali altında olan bir ülkede celaleddin harzemşah sultan oluyor.
bu arada celaleddin, kendisine bağlı kuvvetlerle horasan, gazne, kabil vb o coğrafyayı dolaşıp harezm sultanı olduğunu tebliğ ederek kendisine kuvvet topluyor, ama bir yandan da moğollar bu yeni sultanı arıyorlar.
işte tam o sırada bugünkü afganistan'da, hindikuş dağlarında olan parvan dediğimiz bölgede cengiz han'ın komutanlarından olan shigi khutu noyan'ın güçleriyle karşılaşıyorlar.
shigi noyan'ın kuvvetleri 20-30 bin kişi, celaleddin harzemşah'ın ordusu ise 50-60 bin kişi, güç dengesi moğolların aleyhine olan bu savaşı celaleddin harzemşah kazanıyor, kazanıyor kazanmasına ama ordusunun yarısını kaybediyor bu muharebede.
işte tarih yazıcılarının celaleddin harzemşah için söylediği "cengiz han'ı bozguna uğrattı, aslandır, kaplandır, cengiz'i yenen tek komutandır" dedikleri muharebe bu parvan muharebesidir.
görsel
yenilen cengiz han değil, moğolların nogaylarından biridir, ama bu savaşta celaleddin harzemşah daha büyük bir kayba uğramış ve bir daha da toparlanamamıştır.
tabi parvan muharebesinde olanlar cengiz han'ın hoşuna gitmez.
bu kez bizzat moğol ordusunun başına geçer ve celaleddin harzemşah'ın peşine düşer.
bu sefer yaklaşıyor yaklaşmakta olanı gören celaleddin, ordusunu ve kendisine tabi olan insanları alarak güneye, hindistan'a doğru kaçmaya başlar, ama cengiz han bunları indus nehri kenarında kıstırır.
celaleddin burada artislik yapar ve saldırıya geçer.
kafanızda şöyle canlandırın;
görsel
tabi sonuç hüsran olur.
cengiz han'ın ordusu asker-sivil demeden indus muharebesinde büyük bir kıyım yapar.
celaleddin'in ordusu tamamen yok edilir, sivillerin de neredeyse tamamı katledilir. celaleddin harzemşah yanında kalan çok küçük bir kuvvetle hindistan'a geçer ve delhi sultanlığına sığınır.
görsel
fakat celaleddin bir süre sonra delhi sultanlığıyla da papaz olur ve 3 yıl boyunca hindistan'da dolaşır.
3 sene sonra bakar ki moğol tehlikesi azalmış, iran'a gider.
burada harezm vezirlerinden olan burak hicab'a sığınır, burak hicab da onu yeniden harezm sultanı ilan eder, sonra bir selçuklu prensesi ile evlenir ve yeniden selçuklu toprakları ve harezm topraklarında hak iddia eder.
lakin moğollar yeniden geri döner ve celaleddin yine yenilir ve iran dağlarına saklanır.
sonra tekrar ortaya çıkar, yeniden kuvvet toplar ve azerbaycan, gürcistan dolaylarına yağmaya gider. tebriz'i alır, ardından ahlat kalesini kuşatır.
aylarca kuşattığı ahlat kalesini alamaz, bu arada moğollar yeniden gelir ve isfahan yakınlarında celaleddin'i bir kez daha mağlup ederler.
moğollar gidince, celaleddin tekrar sahneye çıkar ve "yenilen pehlivan güreşe doymaz" misali tekrar anadolu'ya saldırır, ahlat'ı kuşatır.
ahlat o esnada eyyubilere bağlıdır.
eyyubiler ve anadolu selçukluları hemen bir toplantı yaparlar ve celaleddin harzemşah'a "eeeeh, yeter ama sıktın ulan, haçlılarla mı uğraşacağız, moğollarla mı uğraşacağız, senle mi uğraşacağız sen ne biçim türksün ibiş" diyerek güçlerini birleştirirler ve bugünkü erzincan yakınlarında yapılan yassıçemen muharebesinde celaleddin harzemşah'ı kesin bir yenilgiye uğrattılar.
bu savaşta kayılar ve ertuğrul gazi de bulunmuş ve savaşın kazanılmasında önemli rol oynadıkları için, alaaddin keykubat tarafından kendilerine söğüt ve domaniç verilmiştir.
yani celaleddin harzemşah, farkında olmadan osmanlı'nın temellerini atmıştır...
yassıçemen muharebesi sonrası artık bir daha celaleddin harzemşah'tan haber alınamaz.
tam 11 sene boyunca, harezm senin, afganistan benim, iran senin, hindistan benim şeklinde maceralar ve savaşlarla dolu bir hükümdarlık süresi ve acı bir son...
ya işte böyle.
"cengiz'i yendiği, moğolları durdurduğu" iddia edilen celaleddin harzemşah'ın hikayesi böyle sevgili arkladaşlar.
not: bu arada yassıçemen muharebesi sonrası öldüğüne inanılan ve bir daha tarih sahnesinde görülmeyen celaleddin harzemşah'ın mezarının diyarbakır'ın silvan ilçesinde olduğu iddia ediliyor, ama bu kesin bir bilgi değil tabi...
görsel
#tarih
********************
kaynaklar;
1.
2.
3.
4,
5.
6.
7.
8.
9.
dizinin adı: bozkır arslanı celaleddin.
görsel
bir kere "arslan" ismi yanlış. "aslan"dır onun adı.
aslan türkçeyken, arslan kelimesi moğolcadır. (kaynak: dilbilimci, moğol ve orta asya dilleri uzmanı prof. john kruger)
örneğin büyük selçuklu sultanı alp arslan'ın adı da arslan'dır, ama moğollara düşman bir liderin hayatını dizi yapıyorsan bu aslan-arslan ayrıntısına dikkat etmen gerekirdi en azından.
dizinin adını "bozkır arslanı" değil de, "bozkır aslanı, bozkır kaplanı" koyabilirdiniz.
şimdi zaten atv'nin böyle bir dizi yapma amacını çözemedim ben, zira celaleddin harzemşah, selçukluların düşmanıydı.
büyük selçuklu devleti yıkıldığında buradan arta kalan topraklarda kurulmuş harezmşahlar devleti'nin son hükümdarı kendisi.
ayrıca celaleddin harzemşah da anadolu selçukluları'nın düşmanı.
hatta ve hatta ertuğrul gazi'nin de düşmanıdır ki ertuğrul gazi ve kayılar, yassıçemen savaşında anadolu selçukluları ile birlikte celaleddin harzemşah ile savaşmış ve onu tarihe gömmüşlerdir.
bu kısma birazdan döneceğiz.
yani dediğim gibi atv bu diziyi ne düşünce ile yaptı anlayamadım.
yukarıda da kısaca bahsettiğim üzre, celaleddin harzemşah selçuklu'ya düşman, ertuğrul gazi'ye de düşman.
"o halde müslüman olduğu için bu diziyi yapmış olabilir mi" diyecek olursanız, celaleddin harzemşah ve babası alaaddin muhammed aynı zamanda sünni islam dünyasının halifesi olan abbasilerin de düşmanı ve abbasilerle de savaşmışlar.
geriye bir tek seçenek kalıyor bu dizinin neden yapıldığını anlamak adına; moğol düşmanlığı ve moğol düşmanlığı yapılarak gök tanrı inancını kötü göstermek.
bu dizinin başka bir yapım amacı olduğunu sanmıyorum.
zaten kısaca baktığım kısımda gök tanrı inancına ait bir şamanı kötü bir karakter olarak lanse etmişler...
neyse, diziyi bu kadar gömmek yeter sanırım.
zaten tarihi gerçeklerin çarpıtıldığı ve içinde allah allahlar, yallah yallahlar geçen bu tarikat kafasıyla yapılmış tarihi dizileri kimsenin izlediğini düşünmüyorum...
şimdi gelelim celaleddin harzemşah'ın gerçek hikayesine...
öncelikle celaleddin harzemşah diye biri yoktur.
celaleddin harzemşah diye bilinen şahsın adı mengüberti'dir.
mengüberti'nin anlamı; tanrı verdi, allah verdi dir...
görsel
"celaleddin"; dini savunan, dinin ululadığı anlamına gelir.
celaleddin harzemşah; harezm diyarında kurulan devletin hükümdarı celaleddin, yani dini savunan harezmlerin şahı anlamındadır.
bu "celaleddin" sıfatı, mengüberti'nin moğollar'a mağlup olmasından sonra islam dünyasında kendisine taraftar toplamak amacıyla vermiş olduğu politik bir sıfattır.
tıpkı; reis, ümmetin lideri, asrın lideri gibi...
her neyse...
mengüberti olarak dünyaya gelen celaleddin harzemşah'ın babası alaaddin muhammed'dir.
alaaddin muhammed, büyük selçuklu devleti yıkılınca bölgedeki otorite boşluğundan faydalanarak, harezmşahlar devleti'nin topraklarını genişletmiş ve bölgenin en güçlü devleti haline gelmiştir.
bölgenin en güçlü devleti haline gelince de tüm islam dünyasını kontrol altına almak istemiş, bu yüzden halifeliğe sahip olan abbasileri kontrolü altına almaya çalışmış, lakin abbasileri hakimiyeti altına alıp halifeye sahip olamayınca da harezm ülkesinden birini "paralel halife" ilan ederek devletine meşruiyet kazandırmak istemiştir.
işte büyük selçuklu sonrası islam dünyası bu haldeydi.
şiilerin halifesi ayrı, sünnilerin ayrı, hatta bu halifeleri beğenmeyenler kendilerine minik minik paralel halifeler yaratıyordu.
yani halifelik makamı görüldüğü gibi pek muteber bir makam değil sevgili arkadaşlar, zaten 4 halife döneminden sonra da halifelik diye bir şey yok aslında...
neyse ki sarı saçlı mavi gözlü bir dev çıktı da bu saçmalığa toptan son verdi herkes kurtuldu...
neyse...
konumuzun kahramanı celaleddin harzemşah işte böyle bir dünyada yetişti. kendisi harezm şehzadesiydi, ama trışkadan şehzadeydi.
zira babası veliaht olarak kardeşi uzlagşah'ı göstermişti.
uzlagşah bizim celaleddin'den ufaktı, ama tahtın varisiydi.
çünkü uzlagşah'ın annesi türk soyluydu, kıpçak'tı, celaleddin'in annesi ise hintli bir cariyeydi, bu durumda celaleddin yarı türk olduğu için otomatikman vereset sırasında geri planda kalmıştı.
lakin celaleddin, veliaht olan kardeşinden askerlik alanında daha iyi bir şehzadeydi.
cengiz han'ın çok güçlü orduları olduğunu ve çin'den elde ettiği teknoloji sayesinde harezm kalelerinin moğollara dayanamayacağını görüyordu.
buna mukabil babası alaaddin muhammed ise moğollar'a karşı ülke genelindeki kaleleri güçlendiriyor ve moğolların "harezm tahkimatlarını aşamayacağını" düşünüyordu.
şimdi burada bir es verelim ve moğollar'a dönelim.
türk ve islam dünyasına, ortadoğu'ya moğolları bela eden kişi, celaleddin'in babası alaaddin muhammed'in amcası olan, otrar valisi inalcık'tır.
evet, 1218'e kadar harezmler ve moğollar müttefikti ve moğolların çin'den elde ettiği ganimetler, harezm ülkesindeki ticaret yolları vasıtasıyla anadolu'ya, iran'a ve ortadoğu'ya taşınıyordu, bu ticaretten hem moğollar, hem harezmşahlar deli para kazanıyordu.
görsel
lakin büyük amca otrar valisi inalcık bu ticaretten memnun değildi, harezm topraklarına giren moğol kervanlarının "fetöcü casuslar" olduğunu düşünüyor, bunların "beka sorunu" olduğuna inanıyordu. kimbilir, belki de bu ticaretten az nemalandığı için, daha çok pay istediği için böyle diyordu, bilemeyiz.
ama işte günlerden bir gün 1218'de bu inalcık 500 deveden oluşan bir moğol kervanını bastı, mallarını yağmaladı.
lan oğlum sen devletin resmi valisisin, vali adamın bir ağırlığı olur, ne demek kervan basmak, yağmalamak?
yahu sen kim köpek kervan yağmalıyorsun, hem de cengiz han'ın kervanını???
tabi kervanı yağmalanan cengiz han, öfkeden deliye dönmüş ve otrar valisi inalcık'ın kellesini istemiş, harezm sultanı alaaddin muhammed'de, "bu fakir bu görevde olduğu sürece sen o valiyi alamazsın" diyerek hiç yapılmaması gereken bir halt yemiş ve akabinde cengiz han ordusuyla birlikte harezm ülkesine dalmış...
işte tam bu sırada celaleddin harzemşah tarih sahnesine çıkıyor sevgili arkadaşlar.
daha önce de bahsettiğimiz üzre celaleddin ve babasının askeri doktrinleri birbirine tamamen zıt.
celaleddin, moğollara karşı meydan savaşından yana, ama babası kalelerde savunma yapmayı tercih ediyor.
tabi moğollar çin'den elde ettikleri teknoloji sayesinde harezm kalelerini bir bir yıkıp fethediyorlar.
otrar, buhara, semerkand ve nihayet başkent urgenç şehri düşüyor.
görsel
400 bin kişilik orduya sahip olan harezmşahlar, ordularını kalelerde tutarak moğollara yem oluyorlar, nihayet baba alaaddin muhammed ölüm döşeğindeyken hatasının farkına varıyor ve celaleddin'i varisi ilan ederek "oğlum git ülkeyi kurtar" diyor.
celaleddin de "he oldu, koca ülkeyi batırdınız, şimdi celo git kurtar diyorsunuz" diye sitem etmiyor tabi, hemen vazifeye başlıyor.
(ara not: celaleddin'in babası, alaaddin muhammed bir rivayete göre hazar denizinde bir adada açlıktan ölmüş)
neyse, celaleddin sultan oluyor böylece, ama bazı harezm beyleri özellikle de türkmenler onun sultanlığını tanımıyorlar, "bize öyle bir bilgi gelmedi, bizim sultanımız uzlag şah'tır" diyerek celaleddin'e biat etmiyorlar ve uzlag şah ile birlikte başkent ürgenç'te kalıyorlar.
yukarıda da bahsettiğim üzre ürgenç de moğollar tarafından yakılıp yıkılınca da bunlar tarih sahnesinden siliniyorlar.
böylece herhangi bir başkenti olmayan, moğol işgali altında olan bir ülkede celaleddin harzemşah sultan oluyor.
bu arada celaleddin, kendisine bağlı kuvvetlerle horasan, gazne, kabil vb o coğrafyayı dolaşıp harezm sultanı olduğunu tebliğ ederek kendisine kuvvet topluyor, ama bir yandan da moğollar bu yeni sultanı arıyorlar.
işte tam o sırada bugünkü afganistan'da, hindikuş dağlarında olan parvan dediğimiz bölgede cengiz han'ın komutanlarından olan shigi khutu noyan'ın güçleriyle karşılaşıyorlar.
shigi noyan'ın kuvvetleri 20-30 bin kişi, celaleddin harzemşah'ın ordusu ise 50-60 bin kişi, güç dengesi moğolların aleyhine olan bu savaşı celaleddin harzemşah kazanıyor, kazanıyor kazanmasına ama ordusunun yarısını kaybediyor bu muharebede.
işte tarih yazıcılarının celaleddin harzemşah için söylediği "cengiz han'ı bozguna uğrattı, aslandır, kaplandır, cengiz'i yenen tek komutandır" dedikleri muharebe bu parvan muharebesidir.
görsel
yenilen cengiz han değil, moğolların nogaylarından biridir, ama bu savaşta celaleddin harzemşah daha büyük bir kayba uğramış ve bir daha da toparlanamamıştır.
tabi parvan muharebesinde olanlar cengiz han'ın hoşuna gitmez.
bu kez bizzat moğol ordusunun başına geçer ve celaleddin harzemşah'ın peşine düşer.
bu sefer yaklaşıyor yaklaşmakta olanı gören celaleddin, ordusunu ve kendisine tabi olan insanları alarak güneye, hindistan'a doğru kaçmaya başlar, ama cengiz han bunları indus nehri kenarında kıstırır.
celaleddin burada artislik yapar ve saldırıya geçer.
kafanızda şöyle canlandırın;
görsel
tabi sonuç hüsran olur.
cengiz han'ın ordusu asker-sivil demeden indus muharebesinde büyük bir kıyım yapar.
celaleddin'in ordusu tamamen yok edilir, sivillerin de neredeyse tamamı katledilir. celaleddin harzemşah yanında kalan çok küçük bir kuvvetle hindistan'a geçer ve delhi sultanlığına sığınır.
görsel
fakat celaleddin bir süre sonra delhi sultanlığıyla da papaz olur ve 3 yıl boyunca hindistan'da dolaşır.
3 sene sonra bakar ki moğol tehlikesi azalmış, iran'a gider.
burada harezm vezirlerinden olan burak hicab'a sığınır, burak hicab da onu yeniden harezm sultanı ilan eder, sonra bir selçuklu prensesi ile evlenir ve yeniden selçuklu toprakları ve harezm topraklarında hak iddia eder.
lakin moğollar yeniden geri döner ve celaleddin yine yenilir ve iran dağlarına saklanır.
sonra tekrar ortaya çıkar, yeniden kuvvet toplar ve azerbaycan, gürcistan dolaylarına yağmaya gider. tebriz'i alır, ardından ahlat kalesini kuşatır.
aylarca kuşattığı ahlat kalesini alamaz, bu arada moğollar yeniden gelir ve isfahan yakınlarında celaleddin'i bir kez daha mağlup ederler.
moğollar gidince, celaleddin tekrar sahneye çıkar ve "yenilen pehlivan güreşe doymaz" misali tekrar anadolu'ya saldırır, ahlat'ı kuşatır.
ahlat o esnada eyyubilere bağlıdır.
eyyubiler ve anadolu selçukluları hemen bir toplantı yaparlar ve celaleddin harzemşah'a "eeeeh, yeter ama sıktın ulan, haçlılarla mı uğraşacağız, moğollarla mı uğraşacağız, senle mi uğraşacağız sen ne biçim türksün ibiş" diyerek güçlerini birleştirirler ve bugünkü erzincan yakınlarında yapılan yassıçemen muharebesinde celaleddin harzemşah'ı kesin bir yenilgiye uğrattılar.
bu savaşta kayılar ve ertuğrul gazi de bulunmuş ve savaşın kazanılmasında önemli rol oynadıkları için, alaaddin keykubat tarafından kendilerine söğüt ve domaniç verilmiştir.
yani celaleddin harzemşah, farkında olmadan osmanlı'nın temellerini atmıştır...
yassıçemen muharebesi sonrası artık bir daha celaleddin harzemşah'tan haber alınamaz.
tam 11 sene boyunca, harezm senin, afganistan benim, iran senin, hindistan benim şeklinde maceralar ve savaşlarla dolu bir hükümdarlık süresi ve acı bir son...
ya işte böyle.
"cengiz'i yendiği, moğolları durdurduğu" iddia edilen celaleddin harzemşah'ın hikayesi böyle sevgili arkladaşlar.
not: bu arada yassıçemen muharebesi sonrası öldüğüne inanılan ve bir daha tarih sahnesinde görülmeyen celaleddin harzemşah'ın mezarının diyarbakır'ın silvan ilçesinde olduğu iddia ediliyor, ama bu kesin bir bilgi değil tabi...
görsel
#tarih
********************
kaynaklar;
1.
2.
3.
4,
5.
6.
7.
8.
9.
fethullahçı tarih anlayışının hala zehir saçma ve kıçından tarih uydurma çabasıdır.
ingiliz gemisiyle götün götün kaçan islam halifesi olan vahdettin'in sevr'i imzalaması ve antlaşmanın meclisi mebusan'dan geçmesi gerekirdi, o yüzden sevr imzalanmamıştır diyerek savunulmaya çalışılıyor.
tabi yahu, zaten sevr'i siz imzalamadınız, hatta mustafa kemal'i de vatanı kurtarması için(!) samsun'a siz gönderdiniz değil mi?
şimdi hemen seri bir şekilde iftiraları çürütmeye başlayalım.
sevr antlaşmasının meclisi mebusan'da onaylanması gerekirdi deniliyor ya.
hangi meclisi mebusan?
bakınız, sevr antlaşması 10 ağustos 1920'de imzalanmıştır.
osmanlı devleti adına sevr antlaşmasını şu kişiler imzalamışlardır.
görsel
kim bu zatlar?
soldan sağa: şurayı devlet reisi rıza tevfik, sadrazam damat ferit paşa, maarif nazırı bağdatlı mehmet hadi paşa, bern sefiri reşat halis bey...
bu arada sevr'i imzalayan bu osmanlı yetkililerinin bindikleri geminin de bir ingiliz gemisi olduğundan bahsetmeme gerek yok sanırım.
neyse sevgili arkadaşlar?
ne demiştik?
sevr antlaşması 10 ağustos 1920'de imzalanmıştır.
peki osmanlı meclisi mebusanı ne zaman kapatıldı?
17 mart 1920'de ingiliz işgal kuvvetleri tarafından meclisi mebusanımız basılmış, albay kara vasıf bey ve rauf orbay bey ingilizler tarafından tutuklanarak malta'ya sürgün edilmişler ardından 11 nisan 1920'de ise işgal kuvvetlerinin baskısı ile meclisi mebusan komple kapatılmıştır.
şimdi, nisan 1920'de kapatılan meclisi mebusan, ağustos 1920'de imzalanan sevr antlaşmasını onaylayabilir mi?
tabi ki hayır.
ama bakınız, osmanlı'nın kapattığı meclisi mebusan'ı 23 nisan 1920'de ankara'da mustafa kemal paşa yeniden açmıştır.
işte bu durumda da sevr antlaşmasının tbmm tarafından onaylanması gerekmekteydi.
kurtuluş mücadelesi veren gazi tbmm tabi ki sevr'i imzalamazdı.
böylece mustafa kemal'in tbmm'yi açmasıyla sevr antlaşması yırtılıp atılmış oldu...
dönelim vahdettin meselesine.
esasen 10 ağustos 1920'de imzalanacak olan sevr antlaşması öncesi, osmanlı'nın imzaladığı bir antlaşma daha vardır.
san remo konferansı kararları...
işgalciler, san remo konferansında aldıkları kararlar ile osmanlı'ya kabul ettirecekleri sevr barışının temelini attılar.
tarih: 18 nisan 1920.
ve san remo konferansında aldıkları kararları osmanlı hükümetine kabul ettirdiler.
bunun üzerine osmanlı hükümeti (damat ferit), ankara'daki gazi meclisimizin hiçbir şekilde tanımadığı işgali ve sevr antlaşma şartlarını padişahın onayına sunmak için 22 temmuz 1920'de saltanat şurası'nı topladılar.
saltanat şurası toplantısı sonrası vahdettin, sevr antlaşması için fransa'ya gidecek osmanlı heyetini onayladı...
bu arada sevgili arkadaşlar, bakınız saltanat şurası vahdettin ve damat ferit'in danışıklı dövüş yaptığı bir tiyatrodur.
(bkz: saltanat şurası/#43662941)
hatta bu şuraya katılan topçu feriki ali rıza paşa da bu şuranın ve sevr'e heyet gönderme kararının "vatana ihanet" olduğunu haykırmıştır.
(bkz: topçu feriki ali rıza paşa)
sözün özü; sevr antlaşması damat ferit hükümeti tarafından vahdettin'in onayı ile imzalanmış, mustafa kemal ve tbmm, sevr'i kabul etmemiş, yırtıp atmıştır.
evet, mustafa kemal ve kahraman silah arkadaşları ile gazi meclisimiz olmasaydı, osmanlı'yı yöneten devrin hainleri, kendi saltanatlarına dokunulmaması için sevr şartlarını kabul etmişlerdi.
sizi sevr'e mahkum etmeyip, kutsal vatanı bu millete emanet eden mustafa kemal'e ve silah arkadaşlarına bu kadar düşmanlığın tek izahı vardır; kansızlık...
aynen devam edin fethullahçı yalanlarınıza, ama ben sizin sonunuzun ne olacağını çok iyi biliyorum...
#tarih
ingiliz gemisiyle götün götün kaçan islam halifesi olan vahdettin'in sevr'i imzalaması ve antlaşmanın meclisi mebusan'dan geçmesi gerekirdi, o yüzden sevr imzalanmamıştır diyerek savunulmaya çalışılıyor.
tabi yahu, zaten sevr'i siz imzalamadınız, hatta mustafa kemal'i de vatanı kurtarması için(!) samsun'a siz gönderdiniz değil mi?
şimdi hemen seri bir şekilde iftiraları çürütmeye başlayalım.
sevr antlaşmasının meclisi mebusan'da onaylanması gerekirdi deniliyor ya.
hangi meclisi mebusan?
bakınız, sevr antlaşması 10 ağustos 1920'de imzalanmıştır.
osmanlı devleti adına sevr antlaşmasını şu kişiler imzalamışlardır.
görsel
kim bu zatlar?
soldan sağa: şurayı devlet reisi rıza tevfik, sadrazam damat ferit paşa, maarif nazırı bağdatlı mehmet hadi paşa, bern sefiri reşat halis bey...
bu arada sevr'i imzalayan bu osmanlı yetkililerinin bindikleri geminin de bir ingiliz gemisi olduğundan bahsetmeme gerek yok sanırım.
neyse sevgili arkadaşlar?
ne demiştik?
sevr antlaşması 10 ağustos 1920'de imzalanmıştır.
peki osmanlı meclisi mebusanı ne zaman kapatıldı?
17 mart 1920'de ingiliz işgal kuvvetleri tarafından meclisi mebusanımız basılmış, albay kara vasıf bey ve rauf orbay bey ingilizler tarafından tutuklanarak malta'ya sürgün edilmişler ardından 11 nisan 1920'de ise işgal kuvvetlerinin baskısı ile meclisi mebusan komple kapatılmıştır.
şimdi, nisan 1920'de kapatılan meclisi mebusan, ağustos 1920'de imzalanan sevr antlaşmasını onaylayabilir mi?
tabi ki hayır.
ama bakınız, osmanlı'nın kapattığı meclisi mebusan'ı 23 nisan 1920'de ankara'da mustafa kemal paşa yeniden açmıştır.
işte bu durumda da sevr antlaşmasının tbmm tarafından onaylanması gerekmekteydi.
kurtuluş mücadelesi veren gazi tbmm tabi ki sevr'i imzalamazdı.
böylece mustafa kemal'in tbmm'yi açmasıyla sevr antlaşması yırtılıp atılmış oldu...
dönelim vahdettin meselesine.
esasen 10 ağustos 1920'de imzalanacak olan sevr antlaşması öncesi, osmanlı'nın imzaladığı bir antlaşma daha vardır.
san remo konferansı kararları...
işgalciler, san remo konferansında aldıkları kararlar ile osmanlı'ya kabul ettirecekleri sevr barışının temelini attılar.
tarih: 18 nisan 1920.
ve san remo konferansında aldıkları kararları osmanlı hükümetine kabul ettirdiler.
bunun üzerine osmanlı hükümeti (damat ferit), ankara'daki gazi meclisimizin hiçbir şekilde tanımadığı işgali ve sevr antlaşma şartlarını padişahın onayına sunmak için 22 temmuz 1920'de saltanat şurası'nı topladılar.
saltanat şurası toplantısı sonrası vahdettin, sevr antlaşması için fransa'ya gidecek osmanlı heyetini onayladı...
bu arada sevgili arkadaşlar, bakınız saltanat şurası vahdettin ve damat ferit'in danışıklı dövüş yaptığı bir tiyatrodur.
(bkz: saltanat şurası/#43662941)
hatta bu şuraya katılan topçu feriki ali rıza paşa da bu şuranın ve sevr'e heyet gönderme kararının "vatana ihanet" olduğunu haykırmıştır.
(bkz: topçu feriki ali rıza paşa)
sözün özü; sevr antlaşması damat ferit hükümeti tarafından vahdettin'in onayı ile imzalanmış, mustafa kemal ve tbmm, sevr'i kabul etmemiş, yırtıp atmıştır.
evet, mustafa kemal ve kahraman silah arkadaşları ile gazi meclisimiz olmasaydı, osmanlı'yı yöneten devrin hainleri, kendi saltanatlarına dokunulmaması için sevr şartlarını kabul etmişlerdi.
sizi sevr'e mahkum etmeyip, kutsal vatanı bu millete emanet eden mustafa kemal'e ve silah arkadaşlarına bu kadar düşmanlığın tek izahı vardır; kansızlık...
aynen devam edin fethullahçı yalanlarınıza, ama ben sizin sonunuzun ne olacağını çok iyi biliyorum...
#tarih
türkçe'ye "iç kale" şeklinde çevrilmiş olan lakin iç kale olmaktan ziyade, insanların sığındığı bir korugan/sığınak anlamına gelen tahkimat yapısını tanımlayan kelime.
citadel, bir kalenin, bir şehrin yahut bir garnizonun en iyi tahkim edilmiş yeridir, citadel kelimesi o tahkimatın yapıldığı kalenin yahut şehrin bir modelidir, kopyasıdır bu yüzden de citadel kelimesi "küçük şehir" anlamına gelir.
bulunduğu yerin savunmasının çekirdeği olduğu için böyle adlandırılır.
görsel
tahkimatta citadel'ler, bazen bir kalenin burcu, bazen o kalenin içinde ayrı ve daha güçlü surlara sahip küçük bir kale olabilir.
görsel
citadel dediğimiz yapı, şayet saldıran düşman savunma tahkimat sisteminin diğer bileşenlerini bertaraf ederse, son savunma hattı olacak şekilde konumlandırılmıştır.
örneğin tarihte 1. viyana kuşatması sırasında osmanlı ordusu viyana'nın tüm mahallelerini ele geçirmiş, ama şehrin en iyi tahkim edilmiş noktası olan citadel'i geçememiş ve viyana kuşatması başarısız olmuştur.
yine fransız devriminde, ayaklanan halk ilk olarak bir citadel olan bastille hapishanesini ele geçirmeye çalışmış böylece devrim karşıtlarının sığınacağı en güvenli yeri ilk olarak hedef almışlardır.
görsel
ispanya iç savaşında ise, toledo şehrindeki citadel olan alcazar, tam 2 ay kuşatılmasına rağmen dayanmıştır.
görsel
istanbul'un fethinde ise fatih sultan mehmet, tüm şehri ele geçirmesine rağmen, haliç yakınlarındaki 3 burcu ele geçirememiş, bu 3 burcu savunan giritli savaşçılarla pazarlık yaparak bu son savunma hattını teslim almıştır.
(bkz: fatih in fethedemediği 3 kule ve 300 giritli)
bazı citadel örnekleri;
halep;
görsel
görsel
antwerp;
görsel
gozo citadel(malta);
görsel
david kulesi-kudüs;
görsel
kilitbahir kalesi;
görsel
#tarih
citadel, bir kalenin, bir şehrin yahut bir garnizonun en iyi tahkim edilmiş yeridir, citadel kelimesi o tahkimatın yapıldığı kalenin yahut şehrin bir modelidir, kopyasıdır bu yüzden de citadel kelimesi "küçük şehir" anlamına gelir.
bulunduğu yerin savunmasının çekirdeği olduğu için böyle adlandırılır.
görsel
tahkimatta citadel'ler, bazen bir kalenin burcu, bazen o kalenin içinde ayrı ve daha güçlü surlara sahip küçük bir kale olabilir.
görsel
citadel dediğimiz yapı, şayet saldıran düşman savunma tahkimat sisteminin diğer bileşenlerini bertaraf ederse, son savunma hattı olacak şekilde konumlandırılmıştır.
örneğin tarihte 1. viyana kuşatması sırasında osmanlı ordusu viyana'nın tüm mahallelerini ele geçirmiş, ama şehrin en iyi tahkim edilmiş noktası olan citadel'i geçememiş ve viyana kuşatması başarısız olmuştur.
yine fransız devriminde, ayaklanan halk ilk olarak bir citadel olan bastille hapishanesini ele geçirmeye çalışmış böylece devrim karşıtlarının sığınacağı en güvenli yeri ilk olarak hedef almışlardır.
görsel
ispanya iç savaşında ise, toledo şehrindeki citadel olan alcazar, tam 2 ay kuşatılmasına rağmen dayanmıştır.
görsel
istanbul'un fethinde ise fatih sultan mehmet, tüm şehri ele geçirmesine rağmen, haliç yakınlarındaki 3 burcu ele geçirememiş, bu 3 burcu savunan giritli savaşçılarla pazarlık yaparak bu son savunma hattını teslim almıştır.
(bkz: fatih in fethedemediği 3 kule ve 300 giritli)
bazı citadel örnekleri;
halep;
görsel
görsel
antwerp;
görsel
gozo citadel(malta);
görsel
david kulesi-kudüs;
görsel
kilitbahir kalesi;
görsel
#tarih
öyle ahlaksız, öyle yalancı, öyle utanmaz insanlarsınız ki, sayenizde sevmediğim nazım hikmet'i bile savunacağım şimdi.
bu nazım hikmet'in askerlik yapmadığı iddiası aynı "ismet inönü asker kaçağı" hikayesine benziyor.
siz namussuz siyasal islamcılar, batı cephesi komutanı ismet paşa'yı "asker kaçağı" diye meydanlarda yuhalatmış pisliklersiniz, o yüzden nazım hikmet için bunları söylemeniz normal...
nazım hikmet, 1915 yılında heybeliada bahriye mektebine girdi, bu okuldan 1918 yılında stajyer subay olarak mezun oldu, 1919 yılında da hamidiye gemisinde subaylık yaptı. 1921 yılında da ordu ile ilişiği kesildi.
görsel
yani adam subay ulan sayın amına koduklarım. subay olan bir adama "asker kaçağı" demek, "askerliğini yapmadı" demek nasıl bir utanmazlıktır.
1921 yılında ordu ile ilişiği kesilen nazım hikmet ne yaptı biliyor musunuz?
milli mücadeleye katılmak üzre ankara'ya geçti.
asker kaçağı dediğiniz adam yaptı bunu.
kendisi cepheye gönderilmeyip, bolu'ya öğretmen olarak atandı. ardından da rusya'ya gitti.
şimdi dönelim madalyonun öbür yüzüne.
ulan kolpacılar, siz bir asker kaçağı arıyorsanız, bakmanız gereken isim necip fazıl kısakürek'tir.
bakın bu necip fazıl ile nazım hikmet, aynı dönemde heybeliada bahriye mektebinde okumuşlardır.
nazım hikmet okulu 8. sırada bitirip mezun olurken, necip fazıl "ahlak yoksunluğu" gibi yüz kızartıcı bir suç sebebiyle bahriye mektebinden atılmıştır.
bahriye mektebinden atılan necip fazıl, milli mücadeleye falan da katılmamış, milli mücadele yıllarını erzurum'daki dayısının yanına kaçarak annesinin dizinin dibinde izlemiştir.
yazdık hep bunları iftiracı pislikler...yazdık...
(bkz: necip fazıl ın deniz lisesinden atılma sebebi/#42638073)
ulan şu sözlükte bana nazım hikmet'i bile savundurdunuz ya, o kadar ahlaksız, o kadar namussuz ve iftiracı insanlarsınız.
ama ben her zaman haklıyı ve doğruyu savunurum, sevmediğim biri olsa bile savunurum...
#tarih
bu nazım hikmet'in askerlik yapmadığı iddiası aynı "ismet inönü asker kaçağı" hikayesine benziyor.
siz namussuz siyasal islamcılar, batı cephesi komutanı ismet paşa'yı "asker kaçağı" diye meydanlarda yuhalatmış pisliklersiniz, o yüzden nazım hikmet için bunları söylemeniz normal...
nazım hikmet, 1915 yılında heybeliada bahriye mektebine girdi, bu okuldan 1918 yılında stajyer subay olarak mezun oldu, 1919 yılında da hamidiye gemisinde subaylık yaptı. 1921 yılında da ordu ile ilişiği kesildi.
görsel
yani adam subay ulan sayın amına koduklarım. subay olan bir adama "asker kaçağı" demek, "askerliğini yapmadı" demek nasıl bir utanmazlıktır.
1921 yılında ordu ile ilişiği kesilen nazım hikmet ne yaptı biliyor musunuz?
milli mücadeleye katılmak üzre ankara'ya geçti.
asker kaçağı dediğiniz adam yaptı bunu.
kendisi cepheye gönderilmeyip, bolu'ya öğretmen olarak atandı. ardından da rusya'ya gitti.
şimdi dönelim madalyonun öbür yüzüne.
ulan kolpacılar, siz bir asker kaçağı arıyorsanız, bakmanız gereken isim necip fazıl kısakürek'tir.
bakın bu necip fazıl ile nazım hikmet, aynı dönemde heybeliada bahriye mektebinde okumuşlardır.
nazım hikmet okulu 8. sırada bitirip mezun olurken, necip fazıl "ahlak yoksunluğu" gibi yüz kızartıcı bir suç sebebiyle bahriye mektebinden atılmıştır.
bahriye mektebinden atılan necip fazıl, milli mücadeleye falan da katılmamış, milli mücadele yıllarını erzurum'daki dayısının yanına kaçarak annesinin dizinin dibinde izlemiştir.
yazdık hep bunları iftiracı pislikler...yazdık...
(bkz: necip fazıl ın deniz lisesinden atılma sebebi/#42638073)
ulan şu sözlükte bana nazım hikmet'i bile savundurdunuz ya, o kadar ahlaksız, o kadar namussuz ve iftiracı insanlarsınız.
ama ben her zaman haklıyı ve doğruyu savunurum, sevmediğim biri olsa bile savunurum...
#tarih
fatih sultan mehmet...
o hiç şüphesiz ki "fatih" ünvanını, akılcılığı, bilimselliği, stratejistliği ile hakkıyla almış bir komutandı.
fatih'in en önemli özelliklerinden biri de düşmanını asla küçümsememesi, saygı duymasıydı...
görsel
konu istanbul'un fethi olunca ön plana hep klişeler çıkar.
►fatih'in gemileri karadan yürütmesi,
►imparator 11. konstantin'in kahramanca şehrini savunması,
►uluabatlı hasan'ın surlara ilk bayrağı dikmesi,
►ceneviz gemilerinin osmanlı donanmasını atlatmasına kızan fatih'in atını denize sürmesi.
►macar urban usta'nın döktüğü devasa şahi topları...
ve elbette,
►cenevizli komutan, genç kızların sevgilisi giovanni giustiniani'nin istanbul'u savunması,
oysa ki 29 mayıs 1453'te kral konstantin ölmüş, o yüzlerce yıldır kahramanlıkları destanlaştırılan cenevizli giovanni giustiniani ise yaralanınca topuklayarak kaçmıştı.
türkler 4 bir koldan akın akın surlardan içeri giriyor, şehir her geçen dakika ele geçiyordu.
fakat, haliç yakınlarında 3 citadelde direniş sürüyordu.
direnişin sürdüğü 3 kule vardı; alexis, basil ve leo kuleleri...
görsel
bu 3 kulede 300 savaşçı istanbul'u türklere teslim etmeye pek niyetli değillerdi.
onlar giritli sfakian savaşçılardı...
tarih istanbul kuşatmasına dair yukarıda anlattığım şeyleri yazar, bunları herkes bilir, ama 300 spartalı'dan yaklaşık 2000 sene sonra bir başka savunma mücadelesi veren bu diğer 300 savaşçıyı yazmaz...
o halde mübadil torunu bir giritli olarak diğer 300 savaşçıyı ben yazıp tarihe not düşeyim...
1453...
sultan mehmet, istanbul kuşatması için son hazırlıklarını tamamlamış, geçilmez denilen istanbul surlarını yıkacak toplarını döktürmüş, seferin son hazırlıklarını yapıyordu...
onunla eş zamanlı olarak 11. konstantin ise istanbul'u savunmak için yardım çağrısı yapıyordu.
tarihler 6 nisan 1453'ü gösterdiğinde istanbul surlarının önündeki 80 bin kişilik osmanlı ordusuna karşı, 11. konstantin kendisine yardıma gelen ancak 3000 civarı savaşçı bulabilmiş ve 7500 ila 10 bin kişilik bir kuvvetle istanbul'u savunma pozisyonu almıştı.
işte 11. konstantin'in yardım çağrısına olumlu yanıt veren, istanbul'u savunmak için asker gönderen bölgelerden biri de girit'ti...
girit o tarihte venedik'e bağlıydı. venedik'in girit valisi istanbul'u savunmak için özel bir birlik göndermişti. lakin venedik'ten bağımsız olarak girit'in güneybatısında bulunan Sfakia (isfakiye) bölgesi bizans'a tam 750 savaşçı ve 3 gemi gönderiyordu.
sfakia dediğimiz yer şurası;
görsel
sfakyalılar (sfakyotlar) mö 12. yy'da adayı işgal eden denizci kavim dorların soyundan gelirler.
tarih boyunca pek çok işgale sahne olmuş, pek çok işgale direniş göstermiş oldukları için inatçılıkları ve savaşçılıkları ile ün salmışlardır.
işte 1453 yılında sfakyalılar, ada her ne kadar venedik'e bağlı olsalar da yarı bağımsız sayılmaktaydılar.
sfakyalıların lideri, Manousos Kallikratis'ti ve bizans imparatoru 11. konstantin'in yardım çağrısına 300'ü sfakyalı savaşçı olmak üzre toplam 750 giritli savaşçı ile iştirak etmişti.
Sfakyan/Girit kuvvetleri tam 2 ay boyunca süren kuşatmada yiğitçe savaştılar.
750 giritliden pek çoğu kuşatma sırasında hayatını kaybetti.
29 mayıs 1453 günü öğle saatlerinde artık şehir tam anlamıyla düşmüştü.
lakin haliç yakınlarındaki 3 kulede direniş devam ediyordu. (alexis, basil ve leo kuleleri)
çarpışmalar ve şehrin düşmesi sonrası sağ kalan 300 giritli savaşçı bu 3 kuleye çekilmiş bu kulelerde savunma yapıyorlardı.
görsel
şehri ele geçiren osmanlı ordusu, son direnişi gösteren bu 3 kuleye de hücum etti, ne var ki kuleleri yıkacak büyük toplar surların dışındaydı. bu yüzden birkaç saat boyunca süren saldırı ardından sonuç alamadılar.
bu arada bu 3 kuleyi kuşatan osmanlı paşası, giritli savaşçıların komutanı ile görüşerek teslim olmalarını, teslim olmaları halinde hayatlarının bağışlanacağı sözünü verdi.
lakin giritliler bu teklifi kabul etmediler, 3 kulenin kuşatması devam ediyordu.
giritli savaşçılar direnirken, sultan mehmet "fatih" olarak şehre girmiş, ayasofya'ya kadar gelmişti.
haliç yakınlarında direnen 3 kuleden haberdar oldu.
türkler ne yaptılarsa düşmüş olan istanbul'daki bu üç kulede direnen giritli savaşçıları yerlerinden oynatamamışlardı.
3 kuleyi savunan 300 savaşçıdan geriye yalnızca 170 kişi kalmıştı.
bu arada bu 3 kulenin önünde pek çok türk savaşçısı da şehit olmuştu.
direnen giritli savaşçıların hikayesi büyük fatih'i etkilemiş, bu cesur düşmana karşı gönülsüz bir hayranlık duymasına sebep olmuştu.
fatih sultan mehmet, esir alınan bir bizanslı komutan aracılığıyla 3 kulede direnen giritlilere haber ve ferman yolladı.
ferman şöyleydi;
"kahraman hristiyan denizciler kuleleri terk etmeleri halinde, silahlarını, sancaklarını ve eşyalarını da alarak yenilmez savaşçılar olarak girit'e yelken açabilirler.
buna ek olarak giritli denizcilere sultanın şahsi askerleri gemilerine kadar eşlik edilecek, kendilerine gemi verilecek ve dostça selam edilip canları bağışlanacaktır..."
fatih sultan mehmet ne kadar düşmanına saygı duyan bir asker ise, 3 kuleyi savunan giritli savaşçılar da bu büyük komutana o derece saygı duyuyor, sözüne itibar ediyorlardı.
fatih'in sözü üzerine teslim oldular, silahlarını, eşyalarını ve sancaklarını alarak, büyük fatih'in ordusunu selamlayarak haliç'e indiler ve gemilerine binerek istanbul'dan ayrıldılar...
onlar her ne kadar düşmanları tarafından bile "yenilmez savaşçılar" olarak takdir gördülerse, istanbul'u kaybedişlerinin yasını tutmak amacıyla başlarına siyah mendiller bağladılar.
istanbul'un fethi sonrası istanbul'u terk eden bu yenilmez savaşçıların başlarına taktıkları bu yas mendiline "sarıki" denildi.
görsel
bugün yas günlerinde giritli erkeklerin taktığı bu sariki'nin kökeni istanbul'un fethidir. daha sonra girit'in osmanlı'nın eline geçmesi ile giritli erkeklerin başlarına sariki takmaları adada daha da yaygınlaşmıştır.
2. dünya savaşında girit adası nazi işgaline uğradığında, girit'te hiçbir yerde karşılaşmadıkları bir direnişle karşılaşmıştırlar. işte 2. dünya savaşında nazilerle mücadele eden giritli direnişçiler de başlarına sariki takmaktaydı.
görsel
kaynaklar:
https://i.ibb.co/RDRfZSz/thr.jpg
https://i.ibb.co/P6R8HvF/thr2.jpg
https://www.sfakia-crete.com/
https://paperzz.com/doc/5185848
https://www.pancretan.org
https://www.thebyzantinelegacy.com/
https://en.wikipedia.org/...he_fall_of_Constantinople
#tarih
o hiç şüphesiz ki "fatih" ünvanını, akılcılığı, bilimselliği, stratejistliği ile hakkıyla almış bir komutandı.
fatih'in en önemli özelliklerinden biri de düşmanını asla küçümsememesi, saygı duymasıydı...
görsel
konu istanbul'un fethi olunca ön plana hep klişeler çıkar.
►fatih'in gemileri karadan yürütmesi,
►imparator 11. konstantin'in kahramanca şehrini savunması,
►uluabatlı hasan'ın surlara ilk bayrağı dikmesi,
►ceneviz gemilerinin osmanlı donanmasını atlatmasına kızan fatih'in atını denize sürmesi.
►macar urban usta'nın döktüğü devasa şahi topları...
ve elbette,
►cenevizli komutan, genç kızların sevgilisi giovanni giustiniani'nin istanbul'u savunması,
oysa ki 29 mayıs 1453'te kral konstantin ölmüş, o yüzlerce yıldır kahramanlıkları destanlaştırılan cenevizli giovanni giustiniani ise yaralanınca topuklayarak kaçmıştı.
türkler 4 bir koldan akın akın surlardan içeri giriyor, şehir her geçen dakika ele geçiyordu.
fakat, haliç yakınlarında 3 citadelde direniş sürüyordu.
direnişin sürdüğü 3 kule vardı; alexis, basil ve leo kuleleri...
görsel
bu 3 kulede 300 savaşçı istanbul'u türklere teslim etmeye pek niyetli değillerdi.
onlar giritli sfakian savaşçılardı...
tarih istanbul kuşatmasına dair yukarıda anlattığım şeyleri yazar, bunları herkes bilir, ama 300 spartalı'dan yaklaşık 2000 sene sonra bir başka savunma mücadelesi veren bu diğer 300 savaşçıyı yazmaz...
o halde mübadil torunu bir giritli olarak diğer 300 savaşçıyı ben yazıp tarihe not düşeyim...
1453...
sultan mehmet, istanbul kuşatması için son hazırlıklarını tamamlamış, geçilmez denilen istanbul surlarını yıkacak toplarını döktürmüş, seferin son hazırlıklarını yapıyordu...
onunla eş zamanlı olarak 11. konstantin ise istanbul'u savunmak için yardım çağrısı yapıyordu.
tarihler 6 nisan 1453'ü gösterdiğinde istanbul surlarının önündeki 80 bin kişilik osmanlı ordusuna karşı, 11. konstantin kendisine yardıma gelen ancak 3000 civarı savaşçı bulabilmiş ve 7500 ila 10 bin kişilik bir kuvvetle istanbul'u savunma pozisyonu almıştı.
işte 11. konstantin'in yardım çağrısına olumlu yanıt veren, istanbul'u savunmak için asker gönderen bölgelerden biri de girit'ti...
girit o tarihte venedik'e bağlıydı. venedik'in girit valisi istanbul'u savunmak için özel bir birlik göndermişti. lakin venedik'ten bağımsız olarak girit'in güneybatısında bulunan Sfakia (isfakiye) bölgesi bizans'a tam 750 savaşçı ve 3 gemi gönderiyordu.
sfakia dediğimiz yer şurası;
görsel
sfakyalılar (sfakyotlar) mö 12. yy'da adayı işgal eden denizci kavim dorların soyundan gelirler.
tarih boyunca pek çok işgale sahne olmuş, pek çok işgale direniş göstermiş oldukları için inatçılıkları ve savaşçılıkları ile ün salmışlardır.
işte 1453 yılında sfakyalılar, ada her ne kadar venedik'e bağlı olsalar da yarı bağımsız sayılmaktaydılar.
sfakyalıların lideri, Manousos Kallikratis'ti ve bizans imparatoru 11. konstantin'in yardım çağrısına 300'ü sfakyalı savaşçı olmak üzre toplam 750 giritli savaşçı ile iştirak etmişti.
Sfakyan/Girit kuvvetleri tam 2 ay boyunca süren kuşatmada yiğitçe savaştılar.
750 giritliden pek çoğu kuşatma sırasında hayatını kaybetti.
29 mayıs 1453 günü öğle saatlerinde artık şehir tam anlamıyla düşmüştü.
lakin haliç yakınlarındaki 3 kulede direniş devam ediyordu. (alexis, basil ve leo kuleleri)
çarpışmalar ve şehrin düşmesi sonrası sağ kalan 300 giritli savaşçı bu 3 kuleye çekilmiş bu kulelerde savunma yapıyorlardı.
görsel
şehri ele geçiren osmanlı ordusu, son direnişi gösteren bu 3 kuleye de hücum etti, ne var ki kuleleri yıkacak büyük toplar surların dışındaydı. bu yüzden birkaç saat boyunca süren saldırı ardından sonuç alamadılar.
bu arada bu 3 kuleyi kuşatan osmanlı paşası, giritli savaşçıların komutanı ile görüşerek teslim olmalarını, teslim olmaları halinde hayatlarının bağışlanacağı sözünü verdi.
lakin giritliler bu teklifi kabul etmediler, 3 kulenin kuşatması devam ediyordu.
giritli savaşçılar direnirken, sultan mehmet "fatih" olarak şehre girmiş, ayasofya'ya kadar gelmişti.
haliç yakınlarında direnen 3 kuleden haberdar oldu.
türkler ne yaptılarsa düşmüş olan istanbul'daki bu üç kulede direnen giritli savaşçıları yerlerinden oynatamamışlardı.
3 kuleyi savunan 300 savaşçıdan geriye yalnızca 170 kişi kalmıştı.
bu arada bu 3 kulenin önünde pek çok türk savaşçısı da şehit olmuştu.
direnen giritli savaşçıların hikayesi büyük fatih'i etkilemiş, bu cesur düşmana karşı gönülsüz bir hayranlık duymasına sebep olmuştu.
fatih sultan mehmet, esir alınan bir bizanslı komutan aracılığıyla 3 kulede direnen giritlilere haber ve ferman yolladı.
ferman şöyleydi;
"kahraman hristiyan denizciler kuleleri terk etmeleri halinde, silahlarını, sancaklarını ve eşyalarını da alarak yenilmez savaşçılar olarak girit'e yelken açabilirler.
buna ek olarak giritli denizcilere sultanın şahsi askerleri gemilerine kadar eşlik edilecek, kendilerine gemi verilecek ve dostça selam edilip canları bağışlanacaktır..."
fatih sultan mehmet ne kadar düşmanına saygı duyan bir asker ise, 3 kuleyi savunan giritli savaşçılar da bu büyük komutana o derece saygı duyuyor, sözüne itibar ediyorlardı.
fatih'in sözü üzerine teslim oldular, silahlarını, eşyalarını ve sancaklarını alarak, büyük fatih'in ordusunu selamlayarak haliç'e indiler ve gemilerine binerek istanbul'dan ayrıldılar...
onlar her ne kadar düşmanları tarafından bile "yenilmez savaşçılar" olarak takdir gördülerse, istanbul'u kaybedişlerinin yasını tutmak amacıyla başlarına siyah mendiller bağladılar.
istanbul'un fethi sonrası istanbul'u terk eden bu yenilmez savaşçıların başlarına taktıkları bu yas mendiline "sarıki" denildi.
görsel
bugün yas günlerinde giritli erkeklerin taktığı bu sariki'nin kökeni istanbul'un fethidir. daha sonra girit'in osmanlı'nın eline geçmesi ile giritli erkeklerin başlarına sariki takmaları adada daha da yaygınlaşmıştır.
2. dünya savaşında girit adası nazi işgaline uğradığında, girit'te hiçbir yerde karşılaşmadıkları bir direnişle karşılaşmıştırlar. işte 2. dünya savaşında nazilerle mücadele eden giritli direnişçiler de başlarına sariki takmaktaydı.
görsel
kaynaklar:
https://i.ibb.co/RDRfZSz/thr.jpg
https://i.ibb.co/P6R8HvF/thr2.jpg
https://www.sfakia-crete.com/
https://paperzz.com/doc/5185848
https://www.pancretan.org
https://www.thebyzantinelegacy.com/
https://en.wikipedia.org/...he_fall_of_Constantinople
#tarih
batı anadolu'da bir antik kent.
bir diğer adı da kyllandos.
marmaris-muğla yolu üzerinde, ula ilçe merkezi kavşağının hemen karşısında toprak bir yoldan girebilirsiniz thera'ya.
yol üzerinde yan yatmış bir tabela var, başka da bir işaret, kahverengi turizm tabelası
falan yok.
görsel
işte anayoldan girdiğiniz o stablize yol sizi thera'ya götürür, lakin thera antik kenti tabelasını gördüğünüz yer ağaçlık bir yer olacak ve orada antik kent falan yok.
moral bozmuyor, ağaçların arasından devam ediyorsunuz, karşınıza çıkan maki çalılıklarının arasından geçtiğinizde sizi şöyle iki adet kaya mezarı karşılayacak;
görsel
işte burası thera antik kentinin girişi.
görsel
görsel
malesef bu kaya mezarları defineci vandallar tarafından tahrip edilmiş.
zaten antik kentte herhangi bir koruma önlemi, bekçi vs yok.
antik kentin bir zamanlar bir amfitiyatrosu da varmış, lakin koca tiyatro defineci vandallar tarafından patlatılmış.
tiyatrodan geriye kalanları ise köylüler tarlaları için sınır taşı olarak kullanmışlar.
antik kentin tarihi mö 4. yüzyıla kadar uzanıyor. bu tarihten, bizans dönemine kadar kesintisiz bir yerleşim olmuş burada. bizans döneminde ise terk edilmiş. (8-9. yy)
girişteki bu kaya mezarlarının ardındaki düzlüğe geçtiğinizde, karşınıza daha büyük bir tepe çıkıyor, bu tepede kentin akropolisi varmış, akropolisin içinde de bir citadel (iç kale) mevcutmuş.
görsel
tepenin altındaki düzlükte ise amfitiyatro ve agora varmış, şimdi bunlardan geriye sadece etrafa serpilmiş taş yığınları mevcut malesef.
görsel
görsel
bütün bu uğradığı vandalizme rağmen kentte hala sizi zaman yolculuğuna çıkaracak yerler mevcut.
ama her gün yeni bir vandalizm saldırısı tehdidi altında burası.
yolunuz düşerse gidin derim.
ek: (bkz: türkiye deki antik kentler/#42758599)
#tarih
#arkeoloji
bir diğer adı da kyllandos.
marmaris-muğla yolu üzerinde, ula ilçe merkezi kavşağının hemen karşısında toprak bir yoldan girebilirsiniz thera'ya.
yol üzerinde yan yatmış bir tabela var, başka da bir işaret, kahverengi turizm tabelası
falan yok.
görsel
işte anayoldan girdiğiniz o stablize yol sizi thera'ya götürür, lakin thera antik kenti tabelasını gördüğünüz yer ağaçlık bir yer olacak ve orada antik kent falan yok.
moral bozmuyor, ağaçların arasından devam ediyorsunuz, karşınıza çıkan maki çalılıklarının arasından geçtiğinizde sizi şöyle iki adet kaya mezarı karşılayacak;
görsel
işte burası thera antik kentinin girişi.
görsel
görsel
malesef bu kaya mezarları defineci vandallar tarafından tahrip edilmiş.
zaten antik kentte herhangi bir koruma önlemi, bekçi vs yok.
antik kentin bir zamanlar bir amfitiyatrosu da varmış, lakin koca tiyatro defineci vandallar tarafından patlatılmış.
tiyatrodan geriye kalanları ise köylüler tarlaları için sınır taşı olarak kullanmışlar.
antik kentin tarihi mö 4. yüzyıla kadar uzanıyor. bu tarihten, bizans dönemine kadar kesintisiz bir yerleşim olmuş burada. bizans döneminde ise terk edilmiş. (8-9. yy)
girişteki bu kaya mezarlarının ardındaki düzlüğe geçtiğinizde, karşınıza daha büyük bir tepe çıkıyor, bu tepede kentin akropolisi varmış, akropolisin içinde de bir citadel (iç kale) mevcutmuş.
görsel
tepenin altındaki düzlükte ise amfitiyatro ve agora varmış, şimdi bunlardan geriye sadece etrafa serpilmiş taş yığınları mevcut malesef.
görsel
görsel
bütün bu uğradığı vandalizme rağmen kentte hala sizi zaman yolculuğuna çıkaracak yerler mevcut.
ama her gün yeni bir vandalizm saldırısı tehdidi altında burası.
yolunuz düşerse gidin derim.
ek: (bkz: türkiye deki antik kentler/#42758599)
#tarih
#arkeoloji
roma dönemi sonrası, anadolu topraklarında ilk amfitiyatronun inşa edildiği yer.
evet, neredeyse 1500 yıl aradan sonra anadolu'da ilk kez amfitiyatro inşa edilmiş, bu da hasanoğlan köy enstitüsünde yapılmış.
görsel
görsel
hasanoğlan köy enstitüsü amfitiyatrosunda sergilenen ilk temsil ise Sophokles’in Kral Oidipus oyunu olmuştur. (1943)
görsel
bonus;
(bkz: kurtuluş savaşında opera düşünen adam/#42396599)
(bkz: otello kamil/#44233190)
#tarih
evet, neredeyse 1500 yıl aradan sonra anadolu'da ilk kez amfitiyatro inşa edilmiş, bu da hasanoğlan köy enstitüsünde yapılmış.
görsel
görsel
hasanoğlan köy enstitüsü amfitiyatrosunda sergilenen ilk temsil ise Sophokles’in Kral Oidipus oyunu olmuştur. (1943)
görsel
bonus;
(bkz: kurtuluş savaşında opera düşünen adam/#42396599)
(bkz: otello kamil/#44233190)
#tarih
hektor...
truva'nın kahraman prensi.
vatanını savunan bir yiğit anadolu evladı...
o güne kadar tarihin gördüğü en güçlü emperyalist orduyu truva sahillerine çakan, bir adım ilerlemelerine fırsat vermeyen anadolu orduları başkomutanı...
hera'nın yardımı ile akhilleus'un hile ile yenerek şehit ettiği hektor, anadolu'nun emperyalistlere başkaldırısıydı...
görsel
yıl 1444...
amasya'dan manisa'ya sancakbeyi olarak gelen şehzade mehmet, ilk iş olarak antik truva şehrine gidiyor ve truva kalıntılarını inceliyordu.
9 yıl sonra 1453.
manisa'daki şehzade mehmet büyümüş, han olmuş, başbuğ olmuş ve istanbul'u fethederek "fatih" olmuştu.
işte istanbul'un fethinin fatih sultan mehmet açısından bir başka boyutu vardı.
istanbul'un fethi doğu ile batı'nın mücadelesiydi.
görsel
istanbul'un fatihi fetihten sonra şunları tarihe not düşüyordu;
“allah, beni bu şehrin ve halkının müttefiki olarak bu zamana kadar sakladı. biz bu şehrin düşmanlarına galip geldik ve onların vatanlarını aldık. burayı yunanlılar, makedonyalılar, teselyalılar ve moralılar almışlardı. bunların biz asyalılar'a karşı defalarca yaptıkları kötü davranışların intikamını, aradan birçok devirler ve yıllar geçmesine rağmen onların torunlarından aldık, biz truva'nın intikamını, hektor'un öcünü aldık...”
truva'nın intikamının alınması batılıları öyle etkilemişti ki, bunun rövanşını mutlaka almalıydılar.
aldılar da...
1918 yılında istanbul'u fetheden osmanlı'yı teslim aldıkları ateşkes antlaşmasını mondros'ta ingiliz zırhlısı hms agamemnon'da imzalattılar fatih'in torunlarına.
görsel
agamemnon kimdi?
truva savaşında yunan ordularının başkomutanı olan aka kralı...
hiç şüphesiz ki osmanlı'yı teslim alan antlaşmanın bu gemide imzalanması bir tesadüf değildi.
binyılların hesaplaşmasıydı...
esasen hms agamemnon türk sularında sahneye bundan 3 sene önce truva savaşlarının gerçekleştiği yerde, 18 mart 1915'te çıkmıştı. 18 mart günü boğaz'a saldıran müttefik donanmanın boğaza ilk giriş yapan britanya-a filosunun ilk gemisi yine hms agamemnon'du...
biz istanbul'u fethedip truva'nın intikamını almıştık, 450 yıl sonra ise onlar bizden bir kez daha hesap sordular...
mondros limanında hms agamemnon zırhlısında istanbul'u teslim ettiğimiz antlaşma 30 ekim 1918'de imzalanmış, hms agamemnon zırhlısı mondros'tan demir alıp 3 sene önce geçemediği çanakkale boğazını rahatça geçerek istanbul boğazına demir atmıştı.
bundan birkaç gün sonra 13 kasım 1918'de kartal istimbotundan boğazdaki düşman zırhlılarını gören bir çift mavi göz, bu enstantaneyi kabullenememiş, fatih'in emaneti istanbul'da topkapı sarayına dönük olan hms agamemnon'un 12 inçlik toplarına bakarak şu sözleri söylemişti;
"geldikleri gibi giderler..."
bu sözler hiç şüphesiz ki tekrar intikam almamızın müjdecisiydi.
ve tekrar truva'nın intikamını almamız uzun sürmedi...
hms agamemnon'da imzalanan teslimiyetten 4 yıl sonra.
30 ağustos 1922...
türk orduları başkomutanı mustafa kemal paşa iyi bir tarihçiydi.
fatih sultan mehmet'in büyük hayranıydı.
fatih'in truva'ya olan düşkünlüğünü ve istanbul'un fethinden sonra bu sözü söylediğini çok iyi biliyordu.
osmanlı'yı mondros'ta agamemnon zırhlısında teslim alan güç, yunan ordularını da anadolu'yu köleleştirmek için sahaya sürmüştü.
bu sefer karşılarında hektor değil, mustafa kemal vardı.
binlerce yıl önce akhilleus'a yardım eden tanrılar bile mavi gözlü bozkurtun yönetimindeki türk'ün iradesi karşısında çaresiz kalmış, yunanları mağlubiyetten kurtaramamıştı...
mustafa kemal, zafertepeçalköy'deki karargahında emperyalistlerin desteklediği yunan ordularının yok edilişini gördüğünde keyiflendi.
önce; "hacıanesti gel de ordularını kurtar..." diye haykırdı.
ardından şöyle dedi; şimdi hektor'un öcünü aldık...
görsel
ne mutlu bize ki kahraman hektor'un mirasçısıyız.
ne mutlu bize ki fatih sultan mehmet'in torunlarıyız.
ne mutlu bize ki başbuğ mustafa kemal'in izindeyiz...
#tarih
truva'nın kahraman prensi.
vatanını savunan bir yiğit anadolu evladı...
o güne kadar tarihin gördüğü en güçlü emperyalist orduyu truva sahillerine çakan, bir adım ilerlemelerine fırsat vermeyen anadolu orduları başkomutanı...
hera'nın yardımı ile akhilleus'un hile ile yenerek şehit ettiği hektor, anadolu'nun emperyalistlere başkaldırısıydı...
görsel
yıl 1444...
amasya'dan manisa'ya sancakbeyi olarak gelen şehzade mehmet, ilk iş olarak antik truva şehrine gidiyor ve truva kalıntılarını inceliyordu.
9 yıl sonra 1453.
manisa'daki şehzade mehmet büyümüş, han olmuş, başbuğ olmuş ve istanbul'u fethederek "fatih" olmuştu.
işte istanbul'un fethinin fatih sultan mehmet açısından bir başka boyutu vardı.
istanbul'un fethi doğu ile batı'nın mücadelesiydi.
görsel
istanbul'un fatihi fetihten sonra şunları tarihe not düşüyordu;
“allah, beni bu şehrin ve halkının müttefiki olarak bu zamana kadar sakladı. biz bu şehrin düşmanlarına galip geldik ve onların vatanlarını aldık. burayı yunanlılar, makedonyalılar, teselyalılar ve moralılar almışlardı. bunların biz asyalılar'a karşı defalarca yaptıkları kötü davranışların intikamını, aradan birçok devirler ve yıllar geçmesine rağmen onların torunlarından aldık, biz truva'nın intikamını, hektor'un öcünü aldık...”
truva'nın intikamının alınması batılıları öyle etkilemişti ki, bunun rövanşını mutlaka almalıydılar.
aldılar da...
1918 yılında istanbul'u fetheden osmanlı'yı teslim aldıkları ateşkes antlaşmasını mondros'ta ingiliz zırhlısı hms agamemnon'da imzalattılar fatih'in torunlarına.
görsel
agamemnon kimdi?
truva savaşında yunan ordularının başkomutanı olan aka kralı...
hiç şüphesiz ki osmanlı'yı teslim alan antlaşmanın bu gemide imzalanması bir tesadüf değildi.
binyılların hesaplaşmasıydı...
esasen hms agamemnon türk sularında sahneye bundan 3 sene önce truva savaşlarının gerçekleştiği yerde, 18 mart 1915'te çıkmıştı. 18 mart günü boğaz'a saldıran müttefik donanmanın boğaza ilk giriş yapan britanya-a filosunun ilk gemisi yine hms agamemnon'du...
biz istanbul'u fethedip truva'nın intikamını almıştık, 450 yıl sonra ise onlar bizden bir kez daha hesap sordular...
mondros limanında hms agamemnon zırhlısında istanbul'u teslim ettiğimiz antlaşma 30 ekim 1918'de imzalanmış, hms agamemnon zırhlısı mondros'tan demir alıp 3 sene önce geçemediği çanakkale boğazını rahatça geçerek istanbul boğazına demir atmıştı.
bundan birkaç gün sonra 13 kasım 1918'de kartal istimbotundan boğazdaki düşman zırhlılarını gören bir çift mavi göz, bu enstantaneyi kabullenememiş, fatih'in emaneti istanbul'da topkapı sarayına dönük olan hms agamemnon'un 12 inçlik toplarına bakarak şu sözleri söylemişti;
"geldikleri gibi giderler..."
bu sözler hiç şüphesiz ki tekrar intikam almamızın müjdecisiydi.
ve tekrar truva'nın intikamını almamız uzun sürmedi...
hms agamemnon'da imzalanan teslimiyetten 4 yıl sonra.
30 ağustos 1922...
türk orduları başkomutanı mustafa kemal paşa iyi bir tarihçiydi.
fatih sultan mehmet'in büyük hayranıydı.
fatih'in truva'ya olan düşkünlüğünü ve istanbul'un fethinden sonra bu sözü söylediğini çok iyi biliyordu.
osmanlı'yı mondros'ta agamemnon zırhlısında teslim alan güç, yunan ordularını da anadolu'yu köleleştirmek için sahaya sürmüştü.
bu sefer karşılarında hektor değil, mustafa kemal vardı.
binlerce yıl önce akhilleus'a yardım eden tanrılar bile mavi gözlü bozkurtun yönetimindeki türk'ün iradesi karşısında çaresiz kalmış, yunanları mağlubiyetten kurtaramamıştı...
mustafa kemal, zafertepeçalköy'deki karargahında emperyalistlerin desteklediği yunan ordularının yok edilişini gördüğünde keyiflendi.
önce; "hacıanesti gel de ordularını kurtar..." diye haykırdı.
ardından şöyle dedi; şimdi hektor'un öcünü aldık...
görsel
ne mutlu bize ki kahraman hektor'un mirasçısıyız.
ne mutlu bize ki fatih sultan mehmet'in torunlarıyız.
ne mutlu bize ki başbuğ mustafa kemal'in izindeyiz...
#tarih
günümüzde bu kutlu fetihte herhangi bir payları varmış gibi, coşkulu bir şekilde istanbul'un fethini sahiplenen siyasal islamcı/tarikatçı taifesine mavi ekran verdirecek iki dönemdir...
siyasal islamcılar ve tarikatçılar yakın tarihimizde iki dönemi fevkalade sahiplenirler.
bu dönemler;
a) 2. abdülhamid dönemi,
b) demokrat parti (menderes) dönemi.
lakin bu kitlenin bu iki dönem hakkında da bilmedikleri o kadar çok şey var ki, bu başlığa konu olan durum da onlardan biridir.
dönem, ikinci abdülhamid dönemi...
bakın iyi okuyun çocuklar, zira bu tarihi gerçekleri payitaht abdülhamid adlı saçmalıkta göremezsiniz.
--- alıntı ---
sultan abdülhamid zamanında istanbul’un fethinin kutlanması diye birşey sözkonusu değildi, zira hükümdar “rum vatandaşların hislerinin rencide olabileceği” gerekçesi ile kutlamalara izin vermiyordu...
bunu, abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra senelerce doktorluğunu yapan ve hükümdarın kayda geçmiş “gerçek” sözlerinin yeraldığı tek eser olma kimliği taşıyan âtıf hüseyin bey’in notlarından öğreniyoruz...
kaynak: murat bardakçı;
https://www.haberturk.com...amalarina-izin-vermemisti
--- alıntı ---
işte "rumlar rencide olmasın" diye istanbul'un fetih kutlamalarının yasaklanmasına 1911 yılında son verilmiş, ittihat ve terakki, istanbul'un fethi kutlamalarını yeniden başlatmış, hatta şu bildirge ile bunu bütün dünyaya ilan etmiştir;
görsel
******************************
(ara not: bakınız burası çokomelli, istanbul'u fetheden osmanlı istanbul'un fetih kutlamalarını yasaklıyor ve bu yasağı ittihat ve terakki kaldırıyor.
aynı şekilde osmanlı, mehteran bölüğünü kapatıp, mehter marşlarını da yasaklamıştır, yine bu yasağı 1914 yılında bizzat enver paşa'nın talimatlarıyla ittihat ve terakki kaldırmıştır.)
******************************
abdülhamid'in yasakladığı fetih kutlamaları ittihat ve terakki partisi tarafından yeniden başlatılmış, ve cumhuriyet döneminde de kutlanmaya devam etmiştir.
ta ki demokrat parti iktidarına kadar. (hani ezanı yeniden arapça okutup çomar avcılığı yapan parti)
demokrat parti iktidarı da tıpkı abdülhamid gibi, "yunanlara ayıp olur" gerekçesiyle istanbul'un fethi kutlamalarını iptal etmiştir. (oysa ki aynı parti birkaç sene sonra 6-7 eylüll olaylarını tertipleyip rum vatandaşları istanbul'dan kaçırmıştır)
görsel
bir başka kaynak: ilber ortaylı;
https://t24.com.tr/haber/...iye-sona-erdirildi,342895
yunan'a ayıp olmasın diye istanbul'un fethi kutlamalarını yasaklayan demokrat parti, aynı şekilde nato'da müttefikimiz olan ingilizler'e ayıp olmasın diye de kutül ammare zaferimizin yıldönümünü kutladığımız "kut bayramı"nın kutlanmasını da yasaklamıştır...
evet siyasal islamcılar, tarikatçılar, gavsçılar, ikinci abdülhamidçiler, milletin adamı menderesçiler, ümmetçiler...
hadi şimdi bugün elinize bir de filistin bayrağı alıp istanbul'un fethi kutlamalarına katılın ve bir kez daha gösterin ne kadar cahil ve ikiyüzlü olduğunuzu...
sevgili arkadaşlar.
istanbul'un fethi, fatih sultan mehmet han babamızın, bilim ile, teknoloji ile, akıl ve mantık ile ve de şanlı türk ordusunun gücü ile başardığı kutlu bir fetihtir.
bu fetihte yobazların, tarikatçıların, şeyhlerin, şıhların, hocaların, imamların hiçbir dahli, gayreti ve katkısı yoktur.
o yüzden fetih kutlamalarını sahiplenmek fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür türk milliyetçilerinin olmazsa olmazıdır.
şunu asla unutmayın;
19 mayıs'ı, 30 ağustos'u, 29 ekim'i ve 23 nisan'ı kutlamayanların bu milli günlerde hastalanıp safa yatanların, pandemiye sığınanarak milleti aptal yerine koyanların istanbul'un fethi kutlamaları koca bir yalandan ibarettir.
bu riyakarlar ne yerli ne millidir.
#tarih
siyasal islamcılar ve tarikatçılar yakın tarihimizde iki dönemi fevkalade sahiplenirler.
bu dönemler;
a) 2. abdülhamid dönemi,
b) demokrat parti (menderes) dönemi.
lakin bu kitlenin bu iki dönem hakkında da bilmedikleri o kadar çok şey var ki, bu başlığa konu olan durum da onlardan biridir.
dönem, ikinci abdülhamid dönemi...
bakın iyi okuyun çocuklar, zira bu tarihi gerçekleri payitaht abdülhamid adlı saçmalıkta göremezsiniz.
--- alıntı ---
sultan abdülhamid zamanında istanbul’un fethinin kutlanması diye birşey sözkonusu değildi, zira hükümdar “rum vatandaşların hislerinin rencide olabileceği” gerekçesi ile kutlamalara izin vermiyordu...
bunu, abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra senelerce doktorluğunu yapan ve hükümdarın kayda geçmiş “gerçek” sözlerinin yeraldığı tek eser olma kimliği taşıyan âtıf hüseyin bey’in notlarından öğreniyoruz...
kaynak: murat bardakçı;
https://www.haberturk.com...amalarina-izin-vermemisti
--- alıntı ---
işte "rumlar rencide olmasın" diye istanbul'un fetih kutlamalarının yasaklanmasına 1911 yılında son verilmiş, ittihat ve terakki, istanbul'un fethi kutlamalarını yeniden başlatmış, hatta şu bildirge ile bunu bütün dünyaya ilan etmiştir;
görsel
******************************
(ara not: bakınız burası çokomelli, istanbul'u fetheden osmanlı istanbul'un fetih kutlamalarını yasaklıyor ve bu yasağı ittihat ve terakki kaldırıyor.
aynı şekilde osmanlı, mehteran bölüğünü kapatıp, mehter marşlarını da yasaklamıştır, yine bu yasağı 1914 yılında bizzat enver paşa'nın talimatlarıyla ittihat ve terakki kaldırmıştır.)
******************************
abdülhamid'in yasakladığı fetih kutlamaları ittihat ve terakki partisi tarafından yeniden başlatılmış, ve cumhuriyet döneminde de kutlanmaya devam etmiştir.
ta ki demokrat parti iktidarına kadar. (hani ezanı yeniden arapça okutup çomar avcılığı yapan parti)
demokrat parti iktidarı da tıpkı abdülhamid gibi, "yunanlara ayıp olur" gerekçesiyle istanbul'un fethi kutlamalarını iptal etmiştir. (oysa ki aynı parti birkaç sene sonra 6-7 eylüll olaylarını tertipleyip rum vatandaşları istanbul'dan kaçırmıştır)
görsel
bir başka kaynak: ilber ortaylı;
https://t24.com.tr/haber/...iye-sona-erdirildi,342895
yunan'a ayıp olmasın diye istanbul'un fethi kutlamalarını yasaklayan demokrat parti, aynı şekilde nato'da müttefikimiz olan ingilizler'e ayıp olmasın diye de kutül ammare zaferimizin yıldönümünü kutladığımız "kut bayramı"nın kutlanmasını da yasaklamıştır...
evet siyasal islamcılar, tarikatçılar, gavsçılar, ikinci abdülhamidçiler, milletin adamı menderesçiler, ümmetçiler...
hadi şimdi bugün elinize bir de filistin bayrağı alıp istanbul'un fethi kutlamalarına katılın ve bir kez daha gösterin ne kadar cahil ve ikiyüzlü olduğunuzu...
sevgili arkadaşlar.
istanbul'un fethi, fatih sultan mehmet han babamızın, bilim ile, teknoloji ile, akıl ve mantık ile ve de şanlı türk ordusunun gücü ile başardığı kutlu bir fetihtir.
bu fetihte yobazların, tarikatçıların, şeyhlerin, şıhların, hocaların, imamların hiçbir dahli, gayreti ve katkısı yoktur.
o yüzden fetih kutlamalarını sahiplenmek fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür türk milliyetçilerinin olmazsa olmazıdır.
şunu asla unutmayın;
19 mayıs'ı, 30 ağustos'u, 29 ekim'i ve 23 nisan'ı kutlamayanların bu milli günlerde hastalanıp safa yatanların, pandemiye sığınanarak milleti aptal yerine koyanların istanbul'un fethi kutlamaları koca bir yalandan ibarettir.
bu riyakarlar ne yerli ne millidir.
#tarih
since 1453...
bugün 568. yıldönümü olan kutlu zafer... türk zaferi...
anadolu'nun yiğit evladı, prens hektor'un intikamını aldığımız gün...
kararlılığın, azmin, tutkunun sembolü.
bilimin yobazlığa,
aydınlığın karanlığa zaferi.
imkansızın gerçeğe dönüşmesi ile bir çağın kapanıp yeni bir çağın başlangıcı.
istanbul'un türkler tarafından fethi türk tarihi için son derece önemlidir, fakat bu fetih asıl dünya tarihi için önemlidir ve dünya tarihini değiştiren bir fetihtir.
istanbul türkler tarafından fethedilmeseydi dünya belki de pek çok yenilikten ve teknolojik gelişmeden 100-150 sene geride kalacaktı.
işte bu yüzden bu kutlu fetih, çağ açıp çağ kapayan bir hamledir.
bugün ne yazık ki istanbul'un fethini, istanbul'un fethinde en ufak bir katkısı dahi olmayan siyasal islamcılar/tarikatçılar sahiplenmekte.
oysa ki fatih sultan mehmet han babamız; "istanbul'un manevi destek ve iman ile fethedildiğini, göklerden gelen cübbeliler, sarıklılar ve evliyaların surlarda gedikler açtığını" belirten konuşmalar yapan hocası akşemseddin'e "şeyhim istanbul'u senin dervişler değil, benim kılıcım, benim askerim, benim toplarım aldı" diyerek bu kutlu fetihte yobazların, kara taassubun bir hakkı olmadığını net olarak ifade etmiştir.
o yüzden istanbul'un fethinin övünmesini bu çağdışı siyasal islamcılara bırakmayıp, türklük gururu ve bilinci ile her sene daha farklı bir coşkuyla kutlamamız gerekir.
bugün istanbul'un fethi...türkler tarafından fethi...
fetih bayramımız kutlu olsun...
havanın mavisinde, denizin yeşilinde
bir türkü, orta asya’dan beri duymuşuz.
anamızın sütünden bayraklara kadar
yüce fetihle büyümüşüz...
(fazıl hüsnü dağlarca)
son olarak 1913 yapımı istanbul'un fethi filmi; l agonie de byzance;
https://streamable.com/t9rtr
#tarih
bugün 568. yıldönümü olan kutlu zafer... türk zaferi...
anadolu'nun yiğit evladı, prens hektor'un intikamını aldığımız gün...
kararlılığın, azmin, tutkunun sembolü.
bilimin yobazlığa,
aydınlığın karanlığa zaferi.
imkansızın gerçeğe dönüşmesi ile bir çağın kapanıp yeni bir çağın başlangıcı.
istanbul'un türkler tarafından fethi türk tarihi için son derece önemlidir, fakat bu fetih asıl dünya tarihi için önemlidir ve dünya tarihini değiştiren bir fetihtir.
istanbul türkler tarafından fethedilmeseydi dünya belki de pek çok yenilikten ve teknolojik gelişmeden 100-150 sene geride kalacaktı.
işte bu yüzden bu kutlu fetih, çağ açıp çağ kapayan bir hamledir.
bugün ne yazık ki istanbul'un fethini, istanbul'un fethinde en ufak bir katkısı dahi olmayan siyasal islamcılar/tarikatçılar sahiplenmekte.
oysa ki fatih sultan mehmet han babamız; "istanbul'un manevi destek ve iman ile fethedildiğini, göklerden gelen cübbeliler, sarıklılar ve evliyaların surlarda gedikler açtığını" belirten konuşmalar yapan hocası akşemseddin'e "şeyhim istanbul'u senin dervişler değil, benim kılıcım, benim askerim, benim toplarım aldı" diyerek bu kutlu fetihte yobazların, kara taassubun bir hakkı olmadığını net olarak ifade etmiştir.
o yüzden istanbul'un fethinin övünmesini bu çağdışı siyasal islamcılara bırakmayıp, türklük gururu ve bilinci ile her sene daha farklı bir coşkuyla kutlamamız gerekir.
bugün istanbul'un fethi...türkler tarafından fethi...
fetih bayramımız kutlu olsun...
havanın mavisinde, denizin yeşilinde
bir türkü, orta asya’dan beri duymuşuz.
anamızın sütünden bayraklara kadar
yüce fetihle büyümüşüz...
(fazıl hüsnü dağlarca)
son olarak 1913 yapımı istanbul'un fethi filmi; l agonie de byzance;
https://streamable.com/t9rtr
#tarih
selam çokomeller, kanalıma hoşgeldiniz...
yandaş medyayı ve yandaş medya patronlarını biliyorsunuz değil mi?
bunlar içinde bir de "emanetçi" olanlar vardır.
örneğin yıldırım demirören(tüpçü) bir emanetçidir.
hürriyet, milliyet gibi gazeteleri, bazı televizyon kanallarını nasıl aldığını biliyoruz.
bilmeyenler de bugünlerde sedat peker'den öğreniyorlar.
işte bundan 65-70 sene önce, demokrat parti devrinde de emanetçi medya patronları vardı.
emanetçi medya patronları vasıtasıyla yayın yapan yandaş medya sayesinde toplum yönlendirilir, çomarlık dozu ayarlanırdı...
bu medya patronlarından biri şüphesiz ki mithat perin'dir...
mithat perin, 1951 yılında ekspres gazetesini devralmıştır. daha doğrusu, örtülü ödenek ile alınan bu gazetede emanetçi patron olarak işe başlamıştır.
mithat perin'in sahibi olduğu bu istanbul ekspres adlı gazete, taş çatlasın 20 bin tirajlı bir gazeteydi.
ama yıllar içinde büyüdü, tirajını arttırdı.
6-7 eylül olaylarının yaşandığı 1955 senesine gelindiğinde, 6-7 eylül olayları sırasında mithat perin'in gazetesi 250-300 bin tirajlı bir gazete olmuştu.
(not: 27 mayıs ihtilali sonrası yapılan yargılamalarda, 6-7 eylül olayları öncesi mithat perin'in seka'dan yüklü miktarda kağıt alımı yapıp, gazete kağıdı stoğu yaptığı ortaya çıkmıştır)
mithat perin'in gazetesi istanbul ekspres'te bir de genel yayın yönetmeni vardı.
gökşin sipahioğlu...
6-7 eylül olaylarının kıvılcımı olan "atatürk'ün evine bombalı saldırı yapıldı" haberini yapan gazetecidir gökşin sipahioğlu.
bu haberi gazeteyi 2. baskıya sokarak vermiştir.
görsel
emanetçi yandaş bir gazete patronu, tetikçi ve yandaş bir genel yayın yönetmeni...sonuç: 6-7 eylül olayları...
tabi bu gazetenin yandaşlığını sadece 6-7 eylül olayları ile sınırlı zannetmeyin.
"kore'ye asker göndermemizin sünnet, hatta farz olduğunu" yazan gazete de budur.
yine aynı gazete sürekli nato propagandası yapmaktaydı.
görsel
gazete, özellikle chp'ye saldırmayı kendisine bir görev addetmişti.
görsel
ayrıca, kurtuluş savaşı kahramanımız, milli şefimiz, batı cephesi komutanımız ismet inönü için alenen "vatan haini" ifadesini kullanan ve ismet inönü'yü, yunan general trikupis'i esir aldığı uşak'ta taşlanmasına sebep olan da yine bu ve benzeri gazetelerin yayınlarıdır.
(bkz: 1 mayıs 1959 ismet inönü nün taşlanması/#41429277)
ama 6-7 eylül olayları bu gazetenin sonu oldu.
hükümet, olayların sorumlusu olarak bu gazeteyi gösterdi, olaylar sonrası ilan edilen sıkıyönetimin kararıyla da bu gazete kapatıldı.
gazetesi kapatılan emanetçi medya patronu mithat perin, iktidar lehine yaptığı bu çalışmaların meyvesini alıyordu tabi.
örneğin kendisi 6-7 eylül olaylarından 1.5 sene sonra demokrat parti'den milletvekili olmuş, daha sonra anadolu ajansı yönetim kurulu başkanı olup, aynı zamanda thy yönetim kurulu üyesi ve gazeteciler cemiyeti başkanlıklarını da üstlenmiştir. (kaç maaş ve huzur hakkı oldu kimbilir, bu size kimleri hatırlatıyor)
bakınız burası çokomelli.
istanbul ekspres gazetesinin, aynı zihniyette yayın yapan bir de küçük kardeşi vardı.
izmir'de basılan ege ekspres gazetesi...
bu gazetenin sahipleri de demokrat partili düvenci ailesiydi.
bakınız izmir'deki küçük yandaş gazete 6-7 eylül olayları esnasında nasıl bir manşet atmıştı;
görsel
ayrıca izmir'deki küçük yandaş gazetenin yaptığı yayınlar ile, demokrat izmir gazetesi'nin matbaası halk tarafından basılmış ve tahrip edilmiştir.
*************************
şimdi sevgili arkadaşlar, 65-70 sene öncesinin medyasıyla, günümüzde gördüklerimiz arasında bir fark var mı?
#tarih
yandaş medyayı ve yandaş medya patronlarını biliyorsunuz değil mi?
bunlar içinde bir de "emanetçi" olanlar vardır.
örneğin yıldırım demirören(tüpçü) bir emanetçidir.
hürriyet, milliyet gibi gazeteleri, bazı televizyon kanallarını nasıl aldığını biliyoruz.
bilmeyenler de bugünlerde sedat peker'den öğreniyorlar.
işte bundan 65-70 sene önce, demokrat parti devrinde de emanetçi medya patronları vardı.
emanetçi medya patronları vasıtasıyla yayın yapan yandaş medya sayesinde toplum yönlendirilir, çomarlık dozu ayarlanırdı...
bu medya patronlarından biri şüphesiz ki mithat perin'dir...
mithat perin, 1951 yılında ekspres gazetesini devralmıştır. daha doğrusu, örtülü ödenek ile alınan bu gazetede emanetçi patron olarak işe başlamıştır.
mithat perin'in sahibi olduğu bu istanbul ekspres adlı gazete, taş çatlasın 20 bin tirajlı bir gazeteydi.
ama yıllar içinde büyüdü, tirajını arttırdı.
6-7 eylül olaylarının yaşandığı 1955 senesine gelindiğinde, 6-7 eylül olayları sırasında mithat perin'in gazetesi 250-300 bin tirajlı bir gazete olmuştu.
(not: 27 mayıs ihtilali sonrası yapılan yargılamalarda, 6-7 eylül olayları öncesi mithat perin'in seka'dan yüklü miktarda kağıt alımı yapıp, gazete kağıdı stoğu yaptığı ortaya çıkmıştır)
mithat perin'in gazetesi istanbul ekspres'te bir de genel yayın yönetmeni vardı.
gökşin sipahioğlu...
6-7 eylül olaylarının kıvılcımı olan "atatürk'ün evine bombalı saldırı yapıldı" haberini yapan gazetecidir gökşin sipahioğlu.
bu haberi gazeteyi 2. baskıya sokarak vermiştir.
görsel
emanetçi yandaş bir gazete patronu, tetikçi ve yandaş bir genel yayın yönetmeni...sonuç: 6-7 eylül olayları...
tabi bu gazetenin yandaşlığını sadece 6-7 eylül olayları ile sınırlı zannetmeyin.
"kore'ye asker göndermemizin sünnet, hatta farz olduğunu" yazan gazete de budur.
yine aynı gazete sürekli nato propagandası yapmaktaydı.
görsel
gazete, özellikle chp'ye saldırmayı kendisine bir görev addetmişti.
görsel
ayrıca, kurtuluş savaşı kahramanımız, milli şefimiz, batı cephesi komutanımız ismet inönü için alenen "vatan haini" ifadesini kullanan ve ismet inönü'yü, yunan general trikupis'i esir aldığı uşak'ta taşlanmasına sebep olan da yine bu ve benzeri gazetelerin yayınlarıdır.
(bkz: 1 mayıs 1959 ismet inönü nün taşlanması/#41429277)
ama 6-7 eylül olayları bu gazetenin sonu oldu.
hükümet, olayların sorumlusu olarak bu gazeteyi gösterdi, olaylar sonrası ilan edilen sıkıyönetimin kararıyla da bu gazete kapatıldı.
gazetesi kapatılan emanetçi medya patronu mithat perin, iktidar lehine yaptığı bu çalışmaların meyvesini alıyordu tabi.
örneğin kendisi 6-7 eylül olaylarından 1.5 sene sonra demokrat parti'den milletvekili olmuş, daha sonra anadolu ajansı yönetim kurulu başkanı olup, aynı zamanda thy yönetim kurulu üyesi ve gazeteciler cemiyeti başkanlıklarını da üstlenmiştir. (kaç maaş ve huzur hakkı oldu kimbilir, bu size kimleri hatırlatıyor)
bakınız burası çokomelli.
istanbul ekspres gazetesinin, aynı zihniyette yayın yapan bir de küçük kardeşi vardı.
izmir'de basılan ege ekspres gazetesi...
bu gazetenin sahipleri de demokrat partili düvenci ailesiydi.
bakınız izmir'deki küçük yandaş gazete 6-7 eylül olayları esnasında nasıl bir manşet atmıştı;
görsel
ayrıca izmir'deki küçük yandaş gazetenin yaptığı yayınlar ile, demokrat izmir gazetesi'nin matbaası halk tarafından basılmış ve tahrip edilmiştir.
*************************
şimdi sevgili arkadaşlar, 65-70 sene öncesinin medyasıyla, günümüzde gördüklerimiz arasında bir fark var mı?
#tarih
konuyla pek alakalı değil ama, başlığı görünce aklıma şu tarihi anekdot geldi.
edip servet tör...
duydunuz mu hiç bu ismi?
edip servet tör, atatürk'ün yakın çalışma arkadaşlarından biriydi. asker kökenli olmasına rağmen, cumhuriyetin ilanından sonra diplomasi alanına geçmiş, milletvekilliği de yapmıştı.
günlerden bir gün, 30'lu yıllarda mekke'de büyük islam kongresi düzenlenecekti.
kongreye türkiye'de davet edilmişti.
türkiye o yıllar kılık kıyafet devrimini gerçekleştirmiş, türk milleti yobaz ve çağdığı görüntüden kurtulup, çağdaş ve avrupai görüntüye sahip olmaya başlamıştı.
esasen atatürk türkiyesinin bu kongreye katılıp katılmayacağı merak ediliyordu.
atatürk iş bu kongre için edip servet tör'ü yanına çağırdı ve şöyle dedi;
--spoiler--
"Mekke’ye gidip beni temsil edeceksin, Türksün ve müslümansın. Türklük, müslümanlığın öncüsü ve kılavuzudur. Müslüman milletleri medenileşmekten alıkoyan batıl itikatları yıkmak için mekke’ye şapka ile gireceksin. Kara taassup seni parçalamaya bile kalksa, başını vereceksin, fakat eğilmeyeceksin..."
--spoiler--
işte atatürk, devrimlerine böyle bağlıydı.
o'nu devrimlerinden hiçbir güç alıkoyamazdı.
edip servet tör, başına şapkasını taktı ve mekke'ye giderek, atatürk türkiye'sini başındaki şapka ile temsil etti.
birkaç gün süren kongrede en çok itibar gören, en çok hayranlık duyulan delege, atatürk türkiyesini temsil eden edip servet tör olmuştu.
o atatürk devrimleri için gerekirse başını vermeyi seçmiş ve modern türkiye cumhuriyetini mekke'de en güzel şekilde temsil etmişti.
bu davranış hem geri kalmış islam coğrafyasına, hem de türkiye'yi bu geri kalmışlığın karanlığına gömmeyi arzulayan yobazlığa verilmiş güzel bir mesajdı.
#tarih
edip servet tör...
duydunuz mu hiç bu ismi?
edip servet tör, atatürk'ün yakın çalışma arkadaşlarından biriydi. asker kökenli olmasına rağmen, cumhuriyetin ilanından sonra diplomasi alanına geçmiş, milletvekilliği de yapmıştı.
günlerden bir gün, 30'lu yıllarda mekke'de büyük islam kongresi düzenlenecekti.
kongreye türkiye'de davet edilmişti.
türkiye o yıllar kılık kıyafet devrimini gerçekleştirmiş, türk milleti yobaz ve çağdığı görüntüden kurtulup, çağdaş ve avrupai görüntüye sahip olmaya başlamıştı.
esasen atatürk türkiyesinin bu kongreye katılıp katılmayacağı merak ediliyordu.
atatürk iş bu kongre için edip servet tör'ü yanına çağırdı ve şöyle dedi;
--spoiler--
"Mekke’ye gidip beni temsil edeceksin, Türksün ve müslümansın. Türklük, müslümanlığın öncüsü ve kılavuzudur. Müslüman milletleri medenileşmekten alıkoyan batıl itikatları yıkmak için mekke’ye şapka ile gireceksin. Kara taassup seni parçalamaya bile kalksa, başını vereceksin, fakat eğilmeyeceksin..."
--spoiler--
işte atatürk, devrimlerine böyle bağlıydı.
o'nu devrimlerinden hiçbir güç alıkoyamazdı.
edip servet tör, başına şapkasını taktı ve mekke'ye giderek, atatürk türkiye'sini başındaki şapka ile temsil etti.
birkaç gün süren kongrede en çok itibar gören, en çok hayranlık duyulan delege, atatürk türkiyesini temsil eden edip servet tör olmuştu.
o atatürk devrimleri için gerekirse başını vermeyi seçmiş ve modern türkiye cumhuriyetini mekke'de en güzel şekilde temsil etmişti.
bu davranış hem geri kalmış islam coğrafyasına, hem de türkiye'yi bu geri kalmışlığın karanlığına gömmeyi arzulayan yobazlığa verilmiş güzel bir mesajdı.
#tarih
eski türkiye'den son derece canlı bir görsel.
görsel
fotoğraf 1975 yılına ait, silifke'de bir köy evi, menüde nar salatası, rakı ve lavaş var. keyifler yerinde. rakı bugünkü gibi lüks ve pahalı değil. herkes her menüde tüketebiliyor.
kaynak: fotoğraf sanatçısı josephine powell
josephine powell türkiye'ye ilk olarak 1955'te gelmiş amerikalı fotoğraf sanatçısıdır.
kendisi cumhuriyetin kuruluşundan sonra ülkenin tamamını dolaşmasına izin verilen ilk yabancı olmuş, türkiye'nin her yerini gezerek fotoğraflar çekmiş bu fotoğraflarını yurtdışında sergilemiş ve albümlerde derlemiştir.
josephine hanım'ın anadolu’dan topladığı düz dokuma ve etnografik obje koleksiyonları paha biçilemezdir.
2007'de hayata gözlerini yuman josephine powell, anadolu'ya dair bu birikimini ve pek çok fotoğrafı koç vakfı'na bağışlamıştır.
josephine powell'in anadolu ile ilgili çalışmaları ve notları, antropolog kimberly hart tarafından josephine'in gördüğü adlı eserle derlenmiştir.
bu eseri mutlaka edinmek gerekir...
#sanat
#tarih
görsel
fotoğraf 1975 yılına ait, silifke'de bir köy evi, menüde nar salatası, rakı ve lavaş var. keyifler yerinde. rakı bugünkü gibi lüks ve pahalı değil. herkes her menüde tüketebiliyor.
kaynak: fotoğraf sanatçısı josephine powell
josephine powell türkiye'ye ilk olarak 1955'te gelmiş amerikalı fotoğraf sanatçısıdır.
kendisi cumhuriyetin kuruluşundan sonra ülkenin tamamını dolaşmasına izin verilen ilk yabancı olmuş, türkiye'nin her yerini gezerek fotoğraflar çekmiş bu fotoğraflarını yurtdışında sergilemiş ve albümlerde derlemiştir.
josephine hanım'ın anadolu’dan topladığı düz dokuma ve etnografik obje koleksiyonları paha biçilemezdir.
2007'de hayata gözlerini yuman josephine powell, anadolu'ya dair bu birikimini ve pek çok fotoğrafı koç vakfı'na bağışlamıştır.
josephine powell'in anadolu ile ilgili çalışmaları ve notları, antropolog kimberly hart tarafından josephine'in gördüğü adlı eserle derlenmiştir.
bu eseri mutlaka edinmek gerekir...
#sanat
#tarih
27 mayıs darbesi değil, 27 mayıs ihtilalidir.
darbe ile ihtilal arasında ince bir çizgi var, ne yazık ki yıllardan beridir bu ince çizgi üzerinden 27 mayıs ihtilalini, "darbe" olarak tanımlayıp algı yapanları izliyor ve yaptıklarını not ediyoruz...
27 mayıs bir darbe değildir, bilakis bir bayramdır.
27 mayıs bayramı;
görsel
27 mayıs ihtilalinde türk silahl kuvvetleri durduk yere yönetime el koymadı, yönetime el koymaya giden yolda 10 yıl boyunca pek çok şey yaşandı, bu geçilen 10 yıl boyunca yaşananlar türk devleti'nin hafızasına not edildi ve yönetime el konulma ihtiyacı hasıl olduğundan dolayı türk silahlı kuvvetleri türk devletinin yasaları tarafından kendisine verilen yetkiyi kullanarak siyasetüstü bir ihtilal yaptı...
görsel
peki türk silahlı kuvvetlerini ihtilal yapmaya yönelten süreç neydi, onu inceleyelim.
--- spoiler ---
memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler.
--- spoiler ---
gençliğe hitabe'de bu sözler geçer, gerçi son 19 mayıs törenlerinde bir ilçenin mülki idare amirleri, gençliğe hitabe'nin bu kısmını çıkarıp okuttular. demek ki onlar da 1950'lerde ihtilale giden süreçte siyasi iktidarın düştüğü hatalara düştüklerinin farkındalar ki, hitabenin bu kısmını çıkarmışlar.
işte 27 mayıs ihtilali, gençliğe hitabede geçen bu paragrafın ülkeyi getirdiği halin bertaraf edilmesi amaçlı bir ihtilal olmuştur.
10 yıllık demokrat parti iktidarı boyunca iktidara sahip olanlar, ne yazık ki gaflet dalalet ve hatta hıyanet içine düşmüşler, şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhid etmişlerdir.
demokrat parti iktidarının, laik, demokratik, çağdaş türkiye cumhuriyeti ile ters düşmesi, iktidarının hemen ilk senelerinde vuku bulmuş, türkçe ezan yasaklanmış ve yerine kimsenin anlamadığı arapça ezan okunmasına geçilmiş, bizzat sabık başbakan adnan menderes "siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz" diyerek laik türkiye cumhuriyeti'nin esaslarına aykırı hareket ederek cumhuriyet rejimi için bir tehdit unsuru haline gelmiştir.
görsel
demokrat parti iktidarı yaptığı bu ilk eylemlerle, cahil anadolu seçmenini istismar yoluna gideceğini açık etmiştir.
nitekim tarihimizde ilk defa bu dönemde okur yazar oranı gerilemiştir. (yüzde 41'den, yüzde 39.5'e)
yine cahil halkın dini duygularını istismar edebilmek maksadıyla örtülü ödenek pervasızca kullanılmış, cumhuriyet rejimi ve laiklik aleyhtarı faaliyetlere destek olunmuştur.
görsel
not: yassıada mahkemelerinde necip fazıl, örtülü ödeneği nasıl tırtıkladıklarını itiraf etmiştir.
(bkz: necip fazıl ın örtülü ödeneği tırtıklaması)
bu arada örtülü ödenek, sadece rejim aleyhtarlarına destek amacıyla da kullanılmamış, sabık başbakan bu örtülü ödeneği kendi aşk hayatı için, hatta metresine ev almak için kullanmıştır.
(bkz: adnan menderes in aşk hayatı)
(bkz: örtülü ödenek parasıyla metresine ev alan başbakan)
(bkz: emniyet müdürününün karısıyla aşk yaşayan başbakan)
(bkz: menderes in üç numaralı sevgilisi)
gelelim 6-7 eylül olaylarına.
6-7 eylül olayları, demokrat parti iktidarının tertiplediği, türkiye cumhuriyet tarihinin yüz kızartıcı olaylarından biridir.
bu yüz kızartıcı olaylarda devlet ilk defa çeteleşmiş, çeteler kurmuş ve çetelerle işbirliği yapmıştır.
görsel
bu öyle yüz kızartıcı bir olaydır ki, atatürk'ün evini bombalayan adam, ilerleyen yıllarda türkiye cumhuriyetinde vali olmuştur.
(bkz: öğrenci patron gazeteci kaymakam ve asker/#37690077)
menderes ve demokrat parti iktidarı bir yandan bu yaptıkları ile cahil halka kendisini sevdiriyor, onlardan gibi görünüyordu, ama işin ucunda rant olduğunda cami yıkmaktan bile geri kalmıyordu.
görsel
menderes'in yıktığı camilerin sayısı, islam tarihinde yıkılan camilerin sayısından çok daha fazladır.
istilacı moğollar bile bu kadar cami yıkmamıştır.
(bkz: adnan menderes in yıktığı camiler)
dedim ya, bir yandan halka şirin gözüküyorlar, diğer yandan da o cahil halkın benimsemediği şeyleri yapıyorlardı.
bunlardan birisi de şüphesiz ki atatürk'ün yasakladığı mason localarını türkiye'de yeniden güçlendirmek olmuştur.
menderes'in sağ kolu olan ahmet salih korur 33. dereceden büyük üstadı azamdır.
salih korur, atatürk tarafından türkiye'de yasaklanan masonluğu, ülkemizde yeniden dirilten ve ayağa kaldıran kişidir.
(bkz: adnan menderes in hakan fidan ı salih korur/#33562978)
marshall planı ile birlikte türkiye'nin abd'ye tam bağımlı hale getirilmesi, atatürk ve inönü döneminde başlayan sanayileşme hamlelerinden vazgeçilip ülke ekonomisinin abd ve nato'ya muhtaç hale getirilmesi de 27 mayıs ihtilalini hazırlayan sebeplerden biridir.
menderes iktidarı türk ordusunu kendi çıkarlarına hizmet eden ve parti politikasının destekçisi bir oluşum haline sokmak istemiş ve türk silahlı kuvvetlerinin temel dinamikleri ile oynamıştır.
bu maksatla türk silahlı kuvvetleri'nin iç işlerine müdahale edip, atatürkçü ve cumhuriyetçi komutanları ordudan tasfiye etmeye çalışmış, "ordu darbe yapacak" gerekçesiyle başta genelkurmay başkanı nafiz gürman, bütün üst komuta kademesi dahil olmak üzere 15 general ve 150 albayı resen emekliye sevk etmiştir.
yine bununla da kalmayan menderes hükümeti, türk devleti'nin kurucu liderlerinden olan milli şef ismet inönü'yü "vatan haini" ilan ederek 1 mayıs 1959'da uşak'ta taşlatmış, batı cephesi komutanını, general trikupis'i esir aldığı yerde linç ettirmeye kalkmıştır.
görsel
ve son olarak "hıyanet" içinde olmaktan bahsedelim.
demokrat parti'nin abd ile imzaladığı 5 mart 1959 tarihli antlaşma 27 mayıs ihtilaline giden yolda bardağı taşıran son damla olmuştur.
bu antlaşmaya göre türkiye'ye gelebilecek her türlü iç ve dış tehdit esnasında abd'nin askeri müdahalesinin yolu açılmış ve abd'nin türkiye'ye müdahale edebilmesine müsade edilmiştir.
(bkz: 5 mart 1959 tarihli vatana ihanet antlaşması)
bunların dışında 27 mayıs ihtilalinin önünü açan, demokrat parti döneminde gerçekleşen bazı olayları da şöyle hatırlayalım;
•kanuna aykırı olarak üniversite basmak ve halka ateş açtırtmak.
(turan emeksiz hükümete karşı istanbul üniversitesi'nde düzenlenen bir protesto mitinginde polisin açtığı ateş sonucu öldü. hüseyin onur ise sol bacağı kesilerek kurtarıldı.)
•devlet radyosunu siyasi çıkarları için kullanmak.
•halkı demokrat izmir gazetesinin matbaasını tahrip etmeye teşvik etmek.
•dp'ye oy vermediği için kırşehir'i haksız olarak ilçe yapmak.
•yargı bağımsızlığının ihlal etmek.
(hukuk'un üstünlüğünü savunan yargıtay başkanı bedri köker, yargıtay başsavcısı rifat alabay, yargıtay 2. başkanlarından haydar yücekök, yargıtay üyeleri melahat ruacan, kamil çoşkunoğlu, faik uras ve ilhan dizdaroğlu 'görülen lüzum üzerine emekliye sevk edildiler.)
•tahkikat komisyonu'nun kurulup olağanüstü yetkilerle donatmak.
(15 dp milletvekilinden oluşan komisyon hem suçlama hem de yargılama hakkına sahipti. komisyon 5 kişiden fazla yan yana yürümeyi bile yasakladı.)
•chp'nin mallarına "haksız" yere el koydurmak.
•yabancılara petrol ve diğer madenleri arama ve çıkarma izni vermek.
•milli istihbarat teşkilatının (mah-meh) abd kontrolüne girmesine göz yummak.
işte 27 mayıs ihtilaline giden yol ve ihtilali hazırlayan sebeplerden bazıları bunlardı.
bugün siyasal islamcı çevreler bu süreci; "bebek davası, köpek davası" gibi mesnetsiz saçmalıklarla sulandırmaya çalışsa da, demokrat parti iktidarı pek çok faaliyetinden dolayı sabıkalı bir iktidar olmuştur...
#tarih
darbe ile ihtilal arasında ince bir çizgi var, ne yazık ki yıllardan beridir bu ince çizgi üzerinden 27 mayıs ihtilalini, "darbe" olarak tanımlayıp algı yapanları izliyor ve yaptıklarını not ediyoruz...
27 mayıs bir darbe değildir, bilakis bir bayramdır.
27 mayıs bayramı;
görsel
27 mayıs ihtilalinde türk silahl kuvvetleri durduk yere yönetime el koymadı, yönetime el koymaya giden yolda 10 yıl boyunca pek çok şey yaşandı, bu geçilen 10 yıl boyunca yaşananlar türk devleti'nin hafızasına not edildi ve yönetime el konulma ihtiyacı hasıl olduğundan dolayı türk silahlı kuvvetleri türk devletinin yasaları tarafından kendisine verilen yetkiyi kullanarak siyasetüstü bir ihtilal yaptı...
görsel
peki türk silahlı kuvvetlerini ihtilal yapmaya yönelten süreç neydi, onu inceleyelim.
--- spoiler ---
memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler.
--- spoiler ---
gençliğe hitabe'de bu sözler geçer, gerçi son 19 mayıs törenlerinde bir ilçenin mülki idare amirleri, gençliğe hitabe'nin bu kısmını çıkarıp okuttular. demek ki onlar da 1950'lerde ihtilale giden süreçte siyasi iktidarın düştüğü hatalara düştüklerinin farkındalar ki, hitabenin bu kısmını çıkarmışlar.
işte 27 mayıs ihtilali, gençliğe hitabede geçen bu paragrafın ülkeyi getirdiği halin bertaraf edilmesi amaçlı bir ihtilal olmuştur.
10 yıllık demokrat parti iktidarı boyunca iktidara sahip olanlar, ne yazık ki gaflet dalalet ve hatta hıyanet içine düşmüşler, şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhid etmişlerdir.
demokrat parti iktidarının, laik, demokratik, çağdaş türkiye cumhuriyeti ile ters düşmesi, iktidarının hemen ilk senelerinde vuku bulmuş, türkçe ezan yasaklanmış ve yerine kimsenin anlamadığı arapça ezan okunmasına geçilmiş, bizzat sabık başbakan adnan menderes "siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz" diyerek laik türkiye cumhuriyeti'nin esaslarına aykırı hareket ederek cumhuriyet rejimi için bir tehdit unsuru haline gelmiştir.
görsel
demokrat parti iktidarı yaptığı bu ilk eylemlerle, cahil anadolu seçmenini istismar yoluna gideceğini açık etmiştir.
nitekim tarihimizde ilk defa bu dönemde okur yazar oranı gerilemiştir. (yüzde 41'den, yüzde 39.5'e)
yine cahil halkın dini duygularını istismar edebilmek maksadıyla örtülü ödenek pervasızca kullanılmış, cumhuriyet rejimi ve laiklik aleyhtarı faaliyetlere destek olunmuştur.
görsel
not: yassıada mahkemelerinde necip fazıl, örtülü ödeneği nasıl tırtıkladıklarını itiraf etmiştir.
(bkz: necip fazıl ın örtülü ödeneği tırtıklaması)
bu arada örtülü ödenek, sadece rejim aleyhtarlarına destek amacıyla da kullanılmamış, sabık başbakan bu örtülü ödeneği kendi aşk hayatı için, hatta metresine ev almak için kullanmıştır.
(bkz: adnan menderes in aşk hayatı)
(bkz: örtülü ödenek parasıyla metresine ev alan başbakan)
(bkz: emniyet müdürününün karısıyla aşk yaşayan başbakan)
(bkz: menderes in üç numaralı sevgilisi)
gelelim 6-7 eylül olaylarına.
6-7 eylül olayları, demokrat parti iktidarının tertiplediği, türkiye cumhuriyet tarihinin yüz kızartıcı olaylarından biridir.
bu yüz kızartıcı olaylarda devlet ilk defa çeteleşmiş, çeteler kurmuş ve çetelerle işbirliği yapmıştır.
görsel
bu öyle yüz kızartıcı bir olaydır ki, atatürk'ün evini bombalayan adam, ilerleyen yıllarda türkiye cumhuriyetinde vali olmuştur.
(bkz: öğrenci patron gazeteci kaymakam ve asker/#37690077)
menderes ve demokrat parti iktidarı bir yandan bu yaptıkları ile cahil halka kendisini sevdiriyor, onlardan gibi görünüyordu, ama işin ucunda rant olduğunda cami yıkmaktan bile geri kalmıyordu.
görsel
menderes'in yıktığı camilerin sayısı, islam tarihinde yıkılan camilerin sayısından çok daha fazladır.
istilacı moğollar bile bu kadar cami yıkmamıştır.
(bkz: adnan menderes in yıktığı camiler)
dedim ya, bir yandan halka şirin gözüküyorlar, diğer yandan da o cahil halkın benimsemediği şeyleri yapıyorlardı.
bunlardan birisi de şüphesiz ki atatürk'ün yasakladığı mason localarını türkiye'de yeniden güçlendirmek olmuştur.
menderes'in sağ kolu olan ahmet salih korur 33. dereceden büyük üstadı azamdır.
salih korur, atatürk tarafından türkiye'de yasaklanan masonluğu, ülkemizde yeniden dirilten ve ayağa kaldıran kişidir.
(bkz: adnan menderes in hakan fidan ı salih korur/#33562978)
marshall planı ile birlikte türkiye'nin abd'ye tam bağımlı hale getirilmesi, atatürk ve inönü döneminde başlayan sanayileşme hamlelerinden vazgeçilip ülke ekonomisinin abd ve nato'ya muhtaç hale getirilmesi de 27 mayıs ihtilalini hazırlayan sebeplerden biridir.
menderes iktidarı türk ordusunu kendi çıkarlarına hizmet eden ve parti politikasının destekçisi bir oluşum haline sokmak istemiş ve türk silahlı kuvvetlerinin temel dinamikleri ile oynamıştır.
bu maksatla türk silahlı kuvvetleri'nin iç işlerine müdahale edip, atatürkçü ve cumhuriyetçi komutanları ordudan tasfiye etmeye çalışmış, "ordu darbe yapacak" gerekçesiyle başta genelkurmay başkanı nafiz gürman, bütün üst komuta kademesi dahil olmak üzere 15 general ve 150 albayı resen emekliye sevk etmiştir.
yine bununla da kalmayan menderes hükümeti, türk devleti'nin kurucu liderlerinden olan milli şef ismet inönü'yü "vatan haini" ilan ederek 1 mayıs 1959'da uşak'ta taşlatmış, batı cephesi komutanını, general trikupis'i esir aldığı yerde linç ettirmeye kalkmıştır.
görsel
ve son olarak "hıyanet" içinde olmaktan bahsedelim.
demokrat parti'nin abd ile imzaladığı 5 mart 1959 tarihli antlaşma 27 mayıs ihtilaline giden yolda bardağı taşıran son damla olmuştur.
bu antlaşmaya göre türkiye'ye gelebilecek her türlü iç ve dış tehdit esnasında abd'nin askeri müdahalesinin yolu açılmış ve abd'nin türkiye'ye müdahale edebilmesine müsade edilmiştir.
(bkz: 5 mart 1959 tarihli vatana ihanet antlaşması)
bunların dışında 27 mayıs ihtilalinin önünü açan, demokrat parti döneminde gerçekleşen bazı olayları da şöyle hatırlayalım;
•kanuna aykırı olarak üniversite basmak ve halka ateş açtırtmak.
(turan emeksiz hükümete karşı istanbul üniversitesi'nde düzenlenen bir protesto mitinginde polisin açtığı ateş sonucu öldü. hüseyin onur ise sol bacağı kesilerek kurtarıldı.)
•devlet radyosunu siyasi çıkarları için kullanmak.
•halkı demokrat izmir gazetesinin matbaasını tahrip etmeye teşvik etmek.
•dp'ye oy vermediği için kırşehir'i haksız olarak ilçe yapmak.
•yargı bağımsızlığının ihlal etmek.
(hukuk'un üstünlüğünü savunan yargıtay başkanı bedri köker, yargıtay başsavcısı rifat alabay, yargıtay 2. başkanlarından haydar yücekök, yargıtay üyeleri melahat ruacan, kamil çoşkunoğlu, faik uras ve ilhan dizdaroğlu 'görülen lüzum üzerine emekliye sevk edildiler.)
•tahkikat komisyonu'nun kurulup olağanüstü yetkilerle donatmak.
(15 dp milletvekilinden oluşan komisyon hem suçlama hem de yargılama hakkına sahipti. komisyon 5 kişiden fazla yan yana yürümeyi bile yasakladı.)
•chp'nin mallarına "haksız" yere el koydurmak.
•yabancılara petrol ve diğer madenleri arama ve çıkarma izni vermek.
•milli istihbarat teşkilatının (mah-meh) abd kontrolüne girmesine göz yummak.
işte 27 mayıs ihtilaline giden yol ve ihtilali hazırlayan sebeplerden bazıları bunlardı.
bugün siyasal islamcı çevreler bu süreci; "bebek davası, köpek davası" gibi mesnetsiz saçmalıklarla sulandırmaya çalışsa da, demokrat parti iktidarı pek çok faaliyetinden dolayı sabıkalı bir iktidar olmuştur...
#tarih
eskiden insanların doğum günlerinin kaydı tutulmazmış.
"ne zaman doğdunuz" denildiğinde "zemheri ayında dünyaya gelmişim", "ben doğduğumda son dolunay varmış" yahut, "hasat sona ermeden doğmuşum" gibi net tarihi belirsiz cevaplar verilirmiş.
işte ulu önder atatürk'te bu nesilden biriydi.
doğum tarihi yıl olarak belli olsa da (ki yıl olarak 1881 tarihi de muallaktır, kimi kaynaklar 1880'de doğduğunu iddia ederler) doğum gününün hangi gün olduğu belli değildi.
lakin zübeyde hanım, atatürk'ü bir bahar günü doğurduğunu söylermiş.
işte günlerden bir gün, türkiye'ye ziyarete gelen ingiltere kralı 8. edvard, atatürk'ün kendisine gösterdiği müsafirperverlik ve muhabbete hayran kalır, onunla dost olmak ister.
bunun için de atatürk'ün doğum günlerinde ona telgraf çekmek, hatta hediye yollamak istemektedir. bu düşüncesini diplomatlarına açar, ingiliz diplomatlar da kralın bu isteğini o dönemin londra büyükelçisi olan ali fuat türkgeldi'ye bildirirler.
ne var ki londra büyükelçimiz atatürk'ün doğum gününü bilmemektedir.
londra büyükelçiliğinden dışişleri bakanlığına ve dışişleri bakanlığı aracılığıyla ulaştırılması için cumhurbaşkanlığı genel sekreterliğine resmi bir yazı ile atatürk'ün doğum tarihi sorulur.
lakin gerek dışişleri bakanlığı, gerek cumhurbaşkanlığında da atatürk'ün doğum tarihini bilen kimse yoktur.
nihayet dönemin cumhurbaşkanlığı genel sekreteri hasan rıza soyak, bu sorunun cevabını almak üzere durumu anlatarak atatürk'e iletir.
Atatürk bu soru karşısında şaşırır, bir süre ne diyeceğini bilemez. zira Kendisi de doğum gününü net olarak bilmemektedir.
soruya cevap olarak kendisinin de bunu bilmediğini söyler ve devam eder;
"rahmetli Anacım hep derdi ki oğlum seni bir bahar günü doğurdum...o halde ben madem bir bahar günü doğmuşum, bu doğduğum gün neden 19 mayıs olmasın???"
bu cevabı alan hasan rıza soyak, atatürk'ün doğum gününün sorulduğu dışişleri bakanlığı belgesine şu cevabı yazar;
“Reis-i Cumhur Atatürk’ün 19 Mayıs 1881 tarihinde doğmuş olduklarını arz ederim.”
ve atatürk'ün doğum günü bundan böyle 19 mayıs olarak kabul edilir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs olarak belirtmiş olduğu tarih tamamen Milli Mücadele’ye ve Milli Mücadele’nin önemine yapmak istediği vurgudan kaynaklanmaktadır. 19 mayıs Onun için ve türk milletinin kurtuluşu için ilk adımdır. bir ulusun küllerinden yeniden doğduğu bir doğum günüdür...
#tarih
"ne zaman doğdunuz" denildiğinde "zemheri ayında dünyaya gelmişim", "ben doğduğumda son dolunay varmış" yahut, "hasat sona ermeden doğmuşum" gibi net tarihi belirsiz cevaplar verilirmiş.
işte ulu önder atatürk'te bu nesilden biriydi.
doğum tarihi yıl olarak belli olsa da (ki yıl olarak 1881 tarihi de muallaktır, kimi kaynaklar 1880'de doğduğunu iddia ederler) doğum gününün hangi gün olduğu belli değildi.
lakin zübeyde hanım, atatürk'ü bir bahar günü doğurduğunu söylermiş.
işte günlerden bir gün, türkiye'ye ziyarete gelen ingiltere kralı 8. edvard, atatürk'ün kendisine gösterdiği müsafirperverlik ve muhabbete hayran kalır, onunla dost olmak ister.
bunun için de atatürk'ün doğum günlerinde ona telgraf çekmek, hatta hediye yollamak istemektedir. bu düşüncesini diplomatlarına açar, ingiliz diplomatlar da kralın bu isteğini o dönemin londra büyükelçisi olan ali fuat türkgeldi'ye bildirirler.
ne var ki londra büyükelçimiz atatürk'ün doğum gününü bilmemektedir.
londra büyükelçiliğinden dışişleri bakanlığına ve dışişleri bakanlığı aracılığıyla ulaştırılması için cumhurbaşkanlığı genel sekreterliğine resmi bir yazı ile atatürk'ün doğum tarihi sorulur.
lakin gerek dışişleri bakanlığı, gerek cumhurbaşkanlığında da atatürk'ün doğum tarihini bilen kimse yoktur.
nihayet dönemin cumhurbaşkanlığı genel sekreteri hasan rıza soyak, bu sorunun cevabını almak üzere durumu anlatarak atatürk'e iletir.
Atatürk bu soru karşısında şaşırır, bir süre ne diyeceğini bilemez. zira Kendisi de doğum gününü net olarak bilmemektedir.
soruya cevap olarak kendisinin de bunu bilmediğini söyler ve devam eder;
"rahmetli Anacım hep derdi ki oğlum seni bir bahar günü doğurdum...o halde ben madem bir bahar günü doğmuşum, bu doğduğum gün neden 19 mayıs olmasın???"
bu cevabı alan hasan rıza soyak, atatürk'ün doğum gününün sorulduğu dışişleri bakanlığı belgesine şu cevabı yazar;
“Reis-i Cumhur Atatürk’ün 19 Mayıs 1881 tarihinde doğmuş olduklarını arz ederim.”
ve atatürk'ün doğum günü bundan böyle 19 mayıs olarak kabul edilir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs olarak belirtmiş olduğu tarih tamamen Milli Mücadele’ye ve Milli Mücadele’nin önemine yapmak istediği vurgudan kaynaklanmaktadır. 19 mayıs Onun için ve türk milletinin kurtuluşu için ilk adımdır. bir ulusun küllerinden yeniden doğduğu bir doğum günüdür...
#tarih
19 mayıs 1919 milli uyanış ve milli mücadelenin başladığı gün.
aynı zamanda atatürk'ü anma gençlik ve spor bayramı...
bu milli bayramın bu sene 102. yılındayız. kutlu ve mutlu olsun...
ulu önder atatürk, 19 mayıs 1919 sabahı saat 08.15'te samsun'a ayak bastı...
peki ulu önder ve beraberindekilerin 102 yıl önce bugün ayak bastıkları samsun ve çevresi o gün nasıldı? ne haldeydi?
mustafa kemal ve beraberindekiler, giriştikleri zorlu mücadelenin ilk durağında nasıl bir yere gelmişlerdi???
o yüzden atatürk'ün milli mücadeleyi başlattığı samsun ve çevresinin ne durumda olduğunu bilmek, kutsal milli mücadelemizin ilk adımının ne kadar önemli bir detay olduğunu kavramak açısından iyi olacaktır...
samsun ve çevresi, pontusçuluk faaliyetlerinin ilk görüldüğü yerdir.
1921 yılında merzifon amerikan kolejini basan kuvayi milliye'nin ele geçirdiği belgelerden, bağımsız bir pontus devleti fikrinin ilk olarak, 1904 yılında merzifon amerikan kolejinde ortaya atılmış ve başkenti samsun olup sınırları batum'a uzanan bu sözde devletin ilk çalışmalarına burada başladığı anlaşılmıştır.
görsel
yine amerikan koleji bünyesinde rum irfanperver kulübü ve pontus kulübü adlı iki kulüp kurulmuş ayrıca bir de gizli pontus cemiyeti kurularak bu cemiyet ile samsun, merzifon, trabzon, ordu, giresun, gümüşhane ve amasya'da büyük bir teşkilatlanma organize etmişlerdir.
bafra yakınlarındaki nebyan bölgesi tarihte ilk pontus çetelerinin teşkilatlandığı yerdir.
görsel
nebyan bölgesinde bulunan 17 rum köyünde toplam 1500-2000 civarı silahlı pontus çetecisi bulunmaktaydı. pontus çetelerinin türk köylerine ilk saldırıları da zaten burada başlamıştır.
19 mayıs 1919'da samsun ve çevresinde irili ufaklı 40'tan fazla pontus çetesi bulunmaktaydı. ayrıca mütareke sonrası bölgede ermeni çeteleri de ortaya çıkmaya başlamış ve ermeni çeteciler, rum çeteleri ile ortak hareket etmeye başlamışlardı.
bu pontus çetelerine dahil olan silahlı milis sayısı 15 binin üzerindeydi...
görsel
samsun ve çevresinde faaliyet gösteren tespit edebildiğim bazı pontus çeteleri(içlerinde ermeni çeteleri de var) şunlardır;
bafra'dan istavri ve aliko, havza'dan piç vasil, taflan'dan lefter, osmanbeyli peço, ladikli andon, piç ilya olarak da bilinen kara ilya, bafra'dan kel sava, eğribel'den anastas, balcıoğlu deli yani, beylik'ten sarı istil, havza'dan çavuş eleni, kavaklıoğlu yuan, todaroğlu agabyos, taşçıoğlu kara sava, gürdekoğlu simyon, temüroğlu yani, balıkpınarlı istavri, anastesoğlu hacı ve biraderleri, satırhan hacı bedros, haridosoğlu kara dimitri, istefanoğlu kör panayut, kethüdaoğlu haralambos, krekioğlu sava, nikolaoğlu kosti, abanoz yorgi, kliboğlu yango, sokuloğlu çetesi, hesakil çetesi, alaçamlı perikles, orak'ın oğlu penayut, kerabus yazıcıoğlu, doğanoğlu todori, çapulcu lefter, tekfurlu kara artin oğlu ulusa, yozgatlı artin çetesi, kabacevizli sarı ohannes, kapıkayalı mıgırdıç ve çetesi, karanın haçik ve sarı haçik, minasoğulları çetesi, tüylüoğlu orut, martelli çetesi, havancı kirkor, kara banayıt, mandiloğlu artin, papasoğlu istefan, limandereden trabzonluoğlu hacı sava, ünye'den moris ve çetesi, sokrad ve avanesi, sarı pavli, çakallı'dan mihail ve çetesi, tahmazoğlu haçik, baltacıoğlu kirapus, iliya patlakoğlu, deli mina, orakoğlu anestis, konstantin çavuş, tütüncüoğlu hacı, kısa yorgi, kara todor, samsunlu estil, rum dimyet, kode çavuş, simonoğlu andrea, lefteroğlu vasil, terzi panço, papasoğlu manuel, ando çavuş, seferoğlu yorgi, zurnacı sava, deli tanes, topal bedros, ve kumarcı vasil...
pontusçuluk fikri ve karadeniz'de bir pontus devleti kurma hayaliyle ortaya çıkan bu çeteler, daha 1. dünya savaşı'nın başında faaliyetlerine başlamış, mütareke sonrası ise katliamlarını arttırmıştı.
bölgede bulunan osmanlı birlikleri, pontus çeteleri ile mücadele etmeye çalışıyor, lakin pek başarılı olamıyordu.
buna rağmen ingilizler, türklerin pontus çeteleri ile mücadele etmelerinden ve de teslim edilmesi gereken bazı silahların teslim edilmeyip türk yurtseverler tarafından kaçırılması ve bunların bölgede kurulan türk çetelerine dağıtılmasından şikayetçiydiler.
mustafa kemal paşa işte böyle bir bölgeye 9. ordu müfettişi olarak, ingilizlere yardımcı olmak ve türk çetelerinin pontus çeteleri ile mücadele etmesine engel olmak için nasihat vermek ile görevlendirilmişti...(tabi onun amacı çok farklıydı)
18 mayıs 1919 günü karadeniz'deki fırtına nedeniyle mustafa kemal paşa, sinop'ta karaya çıkıp kara yolu vasıtasıyla samsun'a gelmek istemiş, lakin bölgedeki bu rum çetelerinden dolayı bu fikirden vazgeçilmiştir.
(bkz: 18 mayıs 1919 mustafa kemal in sinop a gelişi/#44721139)
bunu müteakiben, kemal paşa ve silah arkadaşlarının ayak bastığı samsun'da, mondros mütarekesi sebebiyle silahları teslim edilmiş ve dağıtılmış bir tümen komutanlığı bulunmaktaydı. tümen mevcudu 2000 civarındaydı, ama bu tümen savaş gücü elinden alınmış, ancak jandarma vazifesi ifa edebilecek hale getirilmişti, tümen mevcudiyetini oluşturan erlerin çoğu terhis bekliyordu, kaza merkezlerinde ise sadece jandarma birlikleri vardı.
görsel
yukarıda da bahsettiğim üzre, ulu önder samsun'a 9. ordu müfettişi olarak atanmıştı.
9. ordu, erzurum, erzincan, sivas, karadeniz ve kafkaslardan sorumluydu, lakin ortada 9. ordu diye bir ordu da kalmamıştı...
ayrıca mustafa kemal'in ayak bastığı samsun merkezinde tam donanımlı bir ingiliz alayı konuşluydu, 17 mayıs günü de buna ilave olarak 200 askerden oluşan bir ingiliz taburu daha samsun'a çıkarılmıştı...
bir detay daha vermek istiyorum.
"samsun'a ayak bastı" denir ya hep.
mustafa kemal paşa'nın samsun'da ilk adımı attığı yer, tütün iskelesidir.
görsel
ne acıdır ki bir ulusun kaderinin değişmesinin ilk adımlarına sahne olan bu iskele reji idaresi'ne aittir. 1884 yılından beri çökmüş olan osmanlı'nın gelirlerine el koyan reji idaresine ait olan bu iskele bir ulusun makus kaderini değiştirecek ve iflas etmiş osmanlı'nın küllerinin üzerine yeniden doğacak yeni bir devletin uyanışına sahne oluyordu işte...
işte 19 mayıs 1919 tarihinde mustafa kemal paşa samsun'a ayak bastığında bölgede durum böyleydi...
kemal paşa'nın ayak bastığı samsun'da, devlete ait ayak basacak bir iskele bile yoktu...
asker yoktu...ordu yoktu...
silah, top, tüfek yoktu...
para zaten hiç yoktu...
limanda ingilizler...
dağlarda, ormanlarda pontus ve ermeni çeteleri vardı...
günler sonra 25 mayıs'ta havza'ya giderlerken dağ başında otomobilleri bozulmuş, bütün bu olumsuz şartlara rağmen o; havza istikametine doğru yürüyüşe geçmiş ve şu sözleri mırıldanmıştı;
dağ başını duman almış,
gümüş dere durmaz akar...
güneş ufuktan şimdi doğar,
yürüyelim arkadaşlar...
bu ağaçlar güzel kuşlar,
yürüyelim arkadaşlar...
sevgili türk gençliği şunu bilmelidir ki, bugün sahip olduğunuz şartlar, o gün bir avuç vatanseverin sahip olduğu şartlardan binlerce kat daha fazladır.
sizler her türlü olumsuzluğa rağmen yürümekten vazgeçmeyen, "yürüyelim arkadaşlar" diyen bir liderin geleceği emanet ettiği birer neferlersiniz.
muhtaç olduğunuz kudret, damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur...
bayramımız kutlu olsun...
görsel
#tarih
aynı zamanda atatürk'ü anma gençlik ve spor bayramı...
bu milli bayramın bu sene 102. yılındayız. kutlu ve mutlu olsun...
ulu önder atatürk, 19 mayıs 1919 sabahı saat 08.15'te samsun'a ayak bastı...
peki ulu önder ve beraberindekilerin 102 yıl önce bugün ayak bastıkları samsun ve çevresi o gün nasıldı? ne haldeydi?
mustafa kemal ve beraberindekiler, giriştikleri zorlu mücadelenin ilk durağında nasıl bir yere gelmişlerdi???
o yüzden atatürk'ün milli mücadeleyi başlattığı samsun ve çevresinin ne durumda olduğunu bilmek, kutsal milli mücadelemizin ilk adımının ne kadar önemli bir detay olduğunu kavramak açısından iyi olacaktır...
samsun ve çevresi, pontusçuluk faaliyetlerinin ilk görüldüğü yerdir.
1921 yılında merzifon amerikan kolejini basan kuvayi milliye'nin ele geçirdiği belgelerden, bağımsız bir pontus devleti fikrinin ilk olarak, 1904 yılında merzifon amerikan kolejinde ortaya atılmış ve başkenti samsun olup sınırları batum'a uzanan bu sözde devletin ilk çalışmalarına burada başladığı anlaşılmıştır.
görsel
yine amerikan koleji bünyesinde rum irfanperver kulübü ve pontus kulübü adlı iki kulüp kurulmuş ayrıca bir de gizli pontus cemiyeti kurularak bu cemiyet ile samsun, merzifon, trabzon, ordu, giresun, gümüşhane ve amasya'da büyük bir teşkilatlanma organize etmişlerdir.
bafra yakınlarındaki nebyan bölgesi tarihte ilk pontus çetelerinin teşkilatlandığı yerdir.
görsel
nebyan bölgesinde bulunan 17 rum köyünde toplam 1500-2000 civarı silahlı pontus çetecisi bulunmaktaydı. pontus çetelerinin türk köylerine ilk saldırıları da zaten burada başlamıştır.
19 mayıs 1919'da samsun ve çevresinde irili ufaklı 40'tan fazla pontus çetesi bulunmaktaydı. ayrıca mütareke sonrası bölgede ermeni çeteleri de ortaya çıkmaya başlamış ve ermeni çeteciler, rum çeteleri ile ortak hareket etmeye başlamışlardı.
bu pontus çetelerine dahil olan silahlı milis sayısı 15 binin üzerindeydi...
görsel
samsun ve çevresinde faaliyet gösteren tespit edebildiğim bazı pontus çeteleri(içlerinde ermeni çeteleri de var) şunlardır;
bafra'dan istavri ve aliko, havza'dan piç vasil, taflan'dan lefter, osmanbeyli peço, ladikli andon, piç ilya olarak da bilinen kara ilya, bafra'dan kel sava, eğribel'den anastas, balcıoğlu deli yani, beylik'ten sarı istil, havza'dan çavuş eleni, kavaklıoğlu yuan, todaroğlu agabyos, taşçıoğlu kara sava, gürdekoğlu simyon, temüroğlu yani, balıkpınarlı istavri, anastesoğlu hacı ve biraderleri, satırhan hacı bedros, haridosoğlu kara dimitri, istefanoğlu kör panayut, kethüdaoğlu haralambos, krekioğlu sava, nikolaoğlu kosti, abanoz yorgi, kliboğlu yango, sokuloğlu çetesi, hesakil çetesi, alaçamlı perikles, orak'ın oğlu penayut, kerabus yazıcıoğlu, doğanoğlu todori, çapulcu lefter, tekfurlu kara artin oğlu ulusa, yozgatlı artin çetesi, kabacevizli sarı ohannes, kapıkayalı mıgırdıç ve çetesi, karanın haçik ve sarı haçik, minasoğulları çetesi, tüylüoğlu orut, martelli çetesi, havancı kirkor, kara banayıt, mandiloğlu artin, papasoğlu istefan, limandereden trabzonluoğlu hacı sava, ünye'den moris ve çetesi, sokrad ve avanesi, sarı pavli, çakallı'dan mihail ve çetesi, tahmazoğlu haçik, baltacıoğlu kirapus, iliya patlakoğlu, deli mina, orakoğlu anestis, konstantin çavuş, tütüncüoğlu hacı, kısa yorgi, kara todor, samsunlu estil, rum dimyet, kode çavuş, simonoğlu andrea, lefteroğlu vasil, terzi panço, papasoğlu manuel, ando çavuş, seferoğlu yorgi, zurnacı sava, deli tanes, topal bedros, ve kumarcı vasil...
pontusçuluk fikri ve karadeniz'de bir pontus devleti kurma hayaliyle ortaya çıkan bu çeteler, daha 1. dünya savaşı'nın başında faaliyetlerine başlamış, mütareke sonrası ise katliamlarını arttırmıştı.
bölgede bulunan osmanlı birlikleri, pontus çeteleri ile mücadele etmeye çalışıyor, lakin pek başarılı olamıyordu.
buna rağmen ingilizler, türklerin pontus çeteleri ile mücadele etmelerinden ve de teslim edilmesi gereken bazı silahların teslim edilmeyip türk yurtseverler tarafından kaçırılması ve bunların bölgede kurulan türk çetelerine dağıtılmasından şikayetçiydiler.
mustafa kemal paşa işte böyle bir bölgeye 9. ordu müfettişi olarak, ingilizlere yardımcı olmak ve türk çetelerinin pontus çeteleri ile mücadele etmesine engel olmak için nasihat vermek ile görevlendirilmişti...(tabi onun amacı çok farklıydı)
18 mayıs 1919 günü karadeniz'deki fırtına nedeniyle mustafa kemal paşa, sinop'ta karaya çıkıp kara yolu vasıtasıyla samsun'a gelmek istemiş, lakin bölgedeki bu rum çetelerinden dolayı bu fikirden vazgeçilmiştir.
(bkz: 18 mayıs 1919 mustafa kemal in sinop a gelişi/#44721139)
bunu müteakiben, kemal paşa ve silah arkadaşlarının ayak bastığı samsun'da, mondros mütarekesi sebebiyle silahları teslim edilmiş ve dağıtılmış bir tümen komutanlığı bulunmaktaydı. tümen mevcudu 2000 civarındaydı, ama bu tümen savaş gücü elinden alınmış, ancak jandarma vazifesi ifa edebilecek hale getirilmişti, tümen mevcudiyetini oluşturan erlerin çoğu terhis bekliyordu, kaza merkezlerinde ise sadece jandarma birlikleri vardı.
görsel
yukarıda da bahsettiğim üzre, ulu önder samsun'a 9. ordu müfettişi olarak atanmıştı.
9. ordu, erzurum, erzincan, sivas, karadeniz ve kafkaslardan sorumluydu, lakin ortada 9. ordu diye bir ordu da kalmamıştı...
ayrıca mustafa kemal'in ayak bastığı samsun merkezinde tam donanımlı bir ingiliz alayı konuşluydu, 17 mayıs günü de buna ilave olarak 200 askerden oluşan bir ingiliz taburu daha samsun'a çıkarılmıştı...
bir detay daha vermek istiyorum.
"samsun'a ayak bastı" denir ya hep.
mustafa kemal paşa'nın samsun'da ilk adımı attığı yer, tütün iskelesidir.
görsel
ne acıdır ki bir ulusun kaderinin değişmesinin ilk adımlarına sahne olan bu iskele reji idaresi'ne aittir. 1884 yılından beri çökmüş olan osmanlı'nın gelirlerine el koyan reji idaresine ait olan bu iskele bir ulusun makus kaderini değiştirecek ve iflas etmiş osmanlı'nın küllerinin üzerine yeniden doğacak yeni bir devletin uyanışına sahne oluyordu işte...
işte 19 mayıs 1919 tarihinde mustafa kemal paşa samsun'a ayak bastığında bölgede durum böyleydi...
kemal paşa'nın ayak bastığı samsun'da, devlete ait ayak basacak bir iskele bile yoktu...
asker yoktu...ordu yoktu...
silah, top, tüfek yoktu...
para zaten hiç yoktu...
limanda ingilizler...
dağlarda, ormanlarda pontus ve ermeni çeteleri vardı...
günler sonra 25 mayıs'ta havza'ya giderlerken dağ başında otomobilleri bozulmuş, bütün bu olumsuz şartlara rağmen o; havza istikametine doğru yürüyüşe geçmiş ve şu sözleri mırıldanmıştı;
dağ başını duman almış,
gümüş dere durmaz akar...
güneş ufuktan şimdi doğar,
yürüyelim arkadaşlar...
bu ağaçlar güzel kuşlar,
yürüyelim arkadaşlar...
sevgili türk gençliği şunu bilmelidir ki, bugün sahip olduğunuz şartlar, o gün bir avuç vatanseverin sahip olduğu şartlardan binlerce kat daha fazladır.
sizler her türlü olumsuzluğa rağmen yürümekten vazgeçmeyen, "yürüyelim arkadaşlar" diyen bir liderin geleceği emanet ettiği birer neferlersiniz.
muhtaç olduğunuz kudret, damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur...
bayramımız kutlu olsun...
görsel
#tarih
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar