#tarih

18 mayıs 1919 mustafa kemal in sinop a gelişi

16 mayıs 1919 tarihinde bandırma vapuru ile samsun'a doğru hareket eden mustafa kemal paşa ve beraberindekiler, 18 mayıs sabahı karadeniz'de şiddetli bir fırtınaya yakalandılar.

bandırma vapuru karadeniz'in hırçın dalgaları arasında ilerlemeye çalışıyordu, lakin hızı iyice düşmüş, zaten eski olan motoru da "imdat" sinyalleri veriyordu.

mustafa kemal paşa, kaptan kayserili ismail hakkı bey ile görüştü ve sinop'ta karaya çıkıp, buradan karayolu ile samsun'a ulaşma kararı aldılar.

bandırma vapuru saat 12.00 sularında sinop iskelesi açıklarında demirledi.

gemide mustafa kemal'in yanında bulunan subaylardan olan üsteğmen hikmet bey, bir sandal ile sinop iskelesine çıktı, evvelce burada bandırma vapuru'nun yolculuğundan haberdar olan, karakol örgütü ile bağlantılı subaylardan üsteğmen vidinli mehmet hilmi ile görüştü.
mustafa kemal paşa'nın sinop'tan samsun'a karayolu vasıtasıyla gitmeyi düşündüğünü, kemal paşa ve maiyetine samsun'a gitmek için vasıta temininin mümkün olup olmadığını sordu.

lakin gelen istihbaratlardan, sinop ve samsun arasının karayolculuğu yapmak için güvenli olmadığı bilgisini aldı.

o günlerde orta karadeniz'de 40'tan fazla rum pontus çetesi faaliyet gösteriyordu. bu çetelerin 33'ü samsun ve civarındaydı.

bu enformasyon bandırma vapurundaki mustafa kemal paşa'ya iletildi ve sinop'tan samsun'a karayolu ile gitmenin güvenli olmadığına karar verildi.
bunun üzerine üsteğmen hikmet bey, samsun'daki tümen komutanlığına "yolculuğun devam ettiğini, samsun'a deniz yolu ile gelmekte olduklarını" bildiren bir telgraf çekti.

ayrıca yine üsteğmen hikmet bey, sinop mutasarrıfı mazhar tevfik bey'e, mustafa kemal paşa'dan sinop halkına iletilmek üzere bir not kartı vermişti.

mustafa kemal paşa'nın sinop halkına gönderdiği mesaj şöyleydi;
"sinopluların hakkımda gösterdikleri duygulara teşekkür ederim. rahatsızlığım dolayısıyla davetlerine uyamadığımdan üzgünüm. kendilerine selâm ve sevgilerimin iletilmesini rica ederim. (mustafa kemal-18 mayıs 1919)"

tabi bu arada üsteğmen hikmet bey, sinop'tan aldığı havadisleri de bandırma vapurunda mustafa kemal paşa ile paylaşmıştı.

gelen haberlere göre, yunan ordusu'nun izmir'i işgaline memleketin her yerinden tepkiler yağıyor, halk miting meydanlarını lebaleb dolduruyordu.
15 mayıs 1919'da izmir'i işgal eden yunanların bu işgali üzerine, tavas, kastamonu, seydişehir, bayramiç, aydın, erzurum ve giresun'da halk sokaklara dökülmüş, protesto eylemlerine başlamıştı.

artık kaderde yazılan kaçınılmazdı.
millet büyük kurtarıcısının bir an önce samsun'a çıkıp milli mücadeleyi başlatmasını sabırsızlıkla bekliyordu...

ve 18 mayıs 1919 akşamüstü saatlerinde bandırma vapuru sinop limanından hareket etti, bir sonraki gün, anadolu'ya güneş çok farklı doğacaktı...

#tarih

sakız adası geleneksel roket savaşı

Sakız Adası'ndaki Vrontados kasabasında paskalya bayramının bir önceki gecesi gece yarısı ayin kutlamaları sırasında yapılan eğlenceli etkinlik.

etkinlik kasabada birbirine rakip iki kilisenin cemaatine mensup gençler arasında gerçekleştiriliyor.

birbirine rakip olan karşılıklı iki kilisede toplanan gençler, birbirlerine bizim "kızkaçıran" dediğimiz minik roketler atıyor.
hangi taraf rakip kiliseye daha fazla isabet sağladıysa roket savaşını o taraf kazanmış oluyor.

izleyelim;
https://streamable.com/scgxyu

Vrontados kasabasında yapılan bu etkinlik 200 yıldan fazla bir süredir devam ediyor.

kasabada iki kilise var.
St. Mark's ve Panaghia Ereithiani kiliseleri.
bu iki kilise birbirine yaklaşık 400 metre uzaklıkta iki tepe üzerine kurulu.
görsel

bir kilise bir mahalleden, diğer kilise ise diğer mahalleden sorumlu.

roket savaşları, birbirine rakip bu iki kilisenin çan kulesini vurma esasına dayalı.
görsel

lakin 200 seneden beri hangi tarafın bu roket savaşını kazandığı bir muamma.
zira paskalya gecesi yapılan roket savaşları sonucunda, sabah olduğunda çan kulesine isabet eden roketler sayılıyor, her iki taraf da kendini galip ilan ediyor, yenişemiyorlar ve birbirlerine ertesi sene yeniden müsabaka yapma sözü veriyorlar. böylece bu gelenek devam ediyor.
görsel

dediğimiz gibi, bu gelenek 200 yıldan eski bir gelenek.

osmanlı döneminde de devam ediyormuş, öyle ki osmanlı döneminde bu roket savaşı, gerçek toplarla yapılırmış, sonra 1889'da osmanlı bu etkinlikte top kullanımını yasaklamış, onlar da roket kullanmaya başlamışlar.

bu geleneksel roket savaşının yunanca ismi; Rouketopolemos.

Rouketopolemos etkinliği gelen şikayetler üzerine 2016 yılında yasaklanmış. ama tarihi bir gelenek olduğu için ertesi yıl kaldırılmış ve roketlerin sayısına kısıtlama getirilerek devam ettirilmiş...

şimdi ne kadar güzel bir gelenek, gerçekten çok hoşuma gitti.

bizdeki yöneticiler de yerli ve milli imanlı nesil yetiştirme derdindeler.
misal dini bayramlarda yahut kandil gecelerinde iki mahallenin camisi arasında böyle bir etkinlik yapılsa, gençler, mahallenin delikanlıları eğlense, insanlar camiye zorla değil de isteyerek gitse kötü mü olur?

#tarih
#kültür

mustafa kemal atatürk

15 mayıs 1919...
yunan izmir'e asker çıkarmış, katliamlar yapmış.

aynı günün gecesi.
15 mayıs'ı 16 mayıs'a bağlayan gece. şişli'de(halaskargazi caddesi) oseb kasapyan tarafından yapılan 3 katlı evin önünde bitirimler kol geziyordu.
görsel

topkapılı mehmet cambaz ve tayfası evin etrafında kuş uçurtmuyorlardı.
topkapılı aslında kızgındı paşasına, küsmüştü...

zira birazdan şişli'deki evden ayrılacak olan mustafa kemal paşa, samsun'a gidecek ve milli mücadele için çalışacak, ama topkapılı istanbul'da kalacaktı. paşa böyle emretmişti. yapacak bir şey yoktu...

topkapılı ve bitirimleri evin etrafında güvenliği sağlamışken mustafa kemal paşa annesi zübeyde hanım ve kızkardeşi makbule'ye kısa bir konuşma ile veda ediyor, annesinden hayır duası istiyordu...

zübeyde hanım anlamıştı mustafasının ne yapacağını.
zira aynı şeyi 8 sene önce de yapmış, anacığından helallik alıp onu selanik'te bırakmış vatan toprağını savunmak için trablusgarp'a gitmişti.
bu sefer de aynısı olacaktı.
trablusgarp'ta mustafası bir gözünü kaybetmişti. belki bu sefer canından olacaktı.
bunları düşünerek kalktı sandalyesinden zübeyde hanım.
koca selanikli...
içerideki odaya geçti, bir mendil bohçası içinde altın ve bilezikleri oğlu mustafa'ya verdi.
işte zübeyde hanım'ın bu verdikleri ile sivas kongresinin masraflarının bir kısmı karşılanacaktı.

mustafa kemal paşa önce kıskardeşi makbule'ye sarılarak öptü, kokladı, sonra anacığının dizinin dibine çökerek ellerini öptü.
helalliğini ve duasını aldı.

hızlıca çıktı evden.

topkapılı ve bitirimleri de peşinde.

kendilerini bekleyen bandırma vapuru da o esnada sirkeci'den hareket etmişti.

bakınız bandırma vapuru hareket etmiş, lakin mustafa kemal içinde yok...
zira 15 mayıs günü öğlen saatlerinde rauf bey(orbay) mustafa kemal'e vapura binmemesini, vapurla açılması halinde ingilizlerin gemiyi batıracağını bildirmişti.
bunun üzerine mustafa kemal paşa bandırma vapuru'nun kaptanı ismail hakkı bey'i yanına çağırarak bilgi aldı ve planları değiştirdi.

bandırma, çok eski bir gemiydi. köhneydi.
1878'de iskoçya'nın glasgow şehrindeki mac. ıntyre paisley – huston and cardett gemi tezgahlarında 21 sıra numarası ile üretilen 279 grostonluk bandırma'nın ilk adı "torocaderto"'dur.
görsel

böyle eski bir gemi ile ingilizlerden kaçıp karadeniz'e açılmak ve samsun'a kazasız belasız ulaşmak akla mantığa aykırıdır, çılgınlıktır çoğuna göre.
mustafa kemal'in deli fedaisi topkapılı bile son kez sarılır gibi veda etmişti paşasına beşiktaş iskelesinde...

lakin zaferleri çılgınlar kazanır.
gazeteci kılığına girip trablusgarp'a gitmek çılgınlık değil miydi?
conkbayırında yapılan taarruz çılgınlık değil miydi?
sakarya'da yapılanlar çılgınlık değil miydi?
büyük taarruzumuzun kurt kapanı planı tam bir çılgınlık, hatta delilik değil miydi?

ama hem gemi yolcuları, hem de gemi mürettebatı birbirinden çılgın insanlardı.

mustafa kemal paşa ile görüşen ismail hakkı kaptan rıhtıma dönerek mürettebatı ile toplantı yaptı.
öncelikle yardımcısı üsküdarlı tahsin kaptan'a son planları anlattı.
diğer mürettebat kaptanlarını dinliyorlardı.
her iki kaptan da geminin yaşlı ve bakımsız olduğunu ve bu yolculukta işlerinin çok zor olduğunu söylemişlerdi.

tam o sırada çarkçıbaşı hacı süleyman efendi de konuşmaya dahil olup onları rahatlatmıştı.

"evelallah beyim, menzile sağ salim varacağız allah'ın izniyle..."

evet, menzil çok önemliydi.
çünkü geminin yükü de önemliydi...

o gemi o menzile varmalıydı.
batmadan, yalpalamadan, kazaya uğramadan, sağ salim varmalıydı menzile.

ve 16 mayıs 1919...
vira bismillah demenin zamanı gelmişti.

sirkeci'de ingilizler tarafından aranan bandırma vapuru boğaza açılmıştı, şişli'deki evinden çıkan mustafa kemal de beşiktaş iskelesinden bir motöre binmiş kız kulesi açıklarında motör ile bandırma vapuruna yanaşarak bandırma vapuruna adımını atmıştı.

bandırma'nın kahraman mürettebatı o'nu ilk gördüklerinde anlamışlardı.
artık "bir millete umut olacak, bir millete ışık olacak büyük bir kumandan ve o'nun yanındaki 18 kahramanı" taşıyorlardı...

öğlen üzeri kız kulesi açıklarından boğazın kuzeyine doğru yol alan bandırma vapurunun peşine anadolu hisarı açıklarında bir ingiliz gemisi takılır. rauf bey'in verdiği istihbarat doğru çıkmıştır.
kavakları geçip sarıyer açıklarına geldiklerinde ismail hakkı kaptan'ın manevraları ile köhne bandırma vapuru ingiliz gemisinden kaçmaya başlar ve anadolu feneri istikameti yerine rumeli feneri istikametine dümen kırar, bir miktar geride kalan ingiliz gemisi ise anadolu feneri istikametinden karadenize çıkış yapar, lakin bu arada başgösteren fırtınanın etkisi ile ismail hakkı kaptan'ın oynadığı oyunu anlayamaz.
bandırma vapuru ters istikametten karadenize çıkış yapmış ve izini kaybettirmiş, zafer yolunda ilk güneş parlamıştır...

bugün 16 mayıs...
milli mücadelenin kararlı meşalesinin yandığı, zafere yelken açıldığı gündür.

kutlu olsun...
görsel

#tarih

kudüs ün tapusu abdülhamid han a ait olması

oooo süper ya...

evladım, ona bakarsan kudüs uzak kalıyor, misal izmir'de kordon'un tapusu da abdülhamid han'a ait. ama alsancak çimlerin üzerinde kızlı erkekli alkol alıyor, sevişiyorlar...

sevgili gençler; osmanlı'nın bir hükmü kalmamıştır ve osmanlı hanedanına ait bir karış toprak yoktur.
bunu hala anlamadınız bir türlü.

hani kudüs'ün tapusu abdülhamid'e ait ya, bakın ben size başka bir şey göstereceğim birazdan.

filistin'de yahudiler yerleşim için en uygun iklimi 2. abdülhamid döneminde bulmuşlardır.

daha evvel kanuni zamanında kendilerine burada toprak verilmiş, özerk bir yerleşim kurmaları sağlanmıştı.
(bkz: tiberya projesi)

yahudiler bu yüzden kanuni'yi, dona gracia mendes, josef nasi ve theodor herzl ile birlikte siyonizmin 4 kurucusundan biri olarak kabul ederler.--->(#44673096)

neyse, o kadar derinlere inmeyeceğim çokomeller, her şeyi bir anda anlayamıyorsunuz, o yüzden ben de yıllardır bilal'e anlatır gibi anlatıyorum sizlere.

dediğim gibi, yahudiler filistin'e yerleşim için en uygun iklimi abdülhamid döneminde bulmuştu.

abdülhamid döneminde kadar filistin'de sadece 13.000 yahudi yaşıyordu, abdülhamid dönemi ile 1882 yılında yahudiler filistin'de 2. yerleşimlerini kurdular ve kısa bir süre içinde filistin'deki yahudi nüfusu 45.000'e çıktı.

bunu belgeleri ile birlikte daha geçen gün yazdım;
(bkz: katekulli ile yahudilere toprak satan filistinli/#44695340)

işte, filistin'de yerleşim kurup toprak satın almak için kendilerine büyük fırsatlar sunulan bu dönemi yahudiler şükranla anarlar...
yahudiler, abdülhamid'e duydukları şükranı, 1901 yılı roş aşana bayramında kendisine sunmuşlardır.

görsel

yukarıdaki görsel 1901 yılına ait bir yahudi tebrik kartıdır.
roş aşana bayramı münasebeti ile bastırılmış olan kartta iki silüet görüyoruz.
bunlardan birisi kendini osmanlı torunu zanneden müptezellerin dedesi ikinci abdülhamid...
karttaki diğer kişi ise yukarıda da bahsettiği siyonizmin 4 kurucusundan biri olan theodor herzl...

bu "roş aşana" dediğimiz bayram yahudilerin yeni yılıdır.
yahudi inancının yılbaşısıdır yani.
karttaki ibranice yazıda da zaten "iyi yıllar - sultanın kalbi tanrı'nın elindedir - tanrı sizi siyon'dan (israil) kutsasın." yazmakta.

işte size kudüs'ün tapusu sevgili arkadaşlar.

gördünüz mü kudüs'ün tapusunu? görmeyen varsa çabuk görsün çünkü...

#tarih

15 mayıs 1919 izmir in işgali

zito bağır seyfi...zito bağır...

diye tembihliyordu heyecanla yanında koşturan oğluna.
korkuyordu...
köpekler gibi korkuyordu bir kaza kurşununa kurban gitmekten.
öyle kahpeydi ki, oğlu seyfi'yi bile gerekirse ölüme terk ederdi kendi canını kurtarmak için...

hainliğin, yavşaklığın, kahpeliğin vücut bulmuş haliydi resmen.

yürüyen bir mikroptu...

15 mayıs 1919 sabahı bir yaygara kopmuştu kordonda...
görsel

aslında günler öncesinden belli olan yunan işgali, planladıkları gibi gerçekleşmemiş, hasan tahsin adındaki bir türk genci kutsal vatan toprağını çiğneyen işgalcilere ilk kurşunu sıkarak tam 3.5 sene sürecek ve yine aynı yerde bitecek olan milli mücadeleyi başlatmıştı...

işte bu yürüyen mikrop bu yüzden telaşa düşmüştü...

"zito bağır seyfi" dedikçe, seyfi; "zito Elefterios...zito venizelos..." diye bağırıyordu...

önceden öğretmişti bunları oğlu seyfi'ye...

yunan işgal komutanı kordon'a ayak bastığında işaret verecek, oğlu seyfi ve arkadaşları hep bir ağızdan "zito Elefterios...,zito venizelos" diye bağırıp alkış tutacaklardı...

ama genç bir gazetecinin vatansever duyguları ile yaptığı hamle, bu adice planlanmış yalakalık kumpanyasını tarihe gömmüştü.

şimdi çıkan kargaşada canını kurtarma derdine düşmüştü yürüyen mikrop...

nihayet yunan konsolosluğunun kapısına varmış, kendisini can havliyle içeri atmıştı...

konsolosluğa girer girmez türklere küfretmeye başladı.

yunan konsolosu ve işgal komutanı ondan önce varmışlardı konsolosluk binasına.

"ben size geceleyin maşatlığı basın demiştim" diye sitem etti onlara.

işgalden bir gece önce vatansever türk gençlerinin maşatlık tepesindeki yahudi mezarlığında toplanacağını öğrenmiş, bu bilgiyi derhal yunan konsolosluğuna ve ingiliz amiraline ispiyonlamıştı...

dediğim gibi, yürüyen bir mikroptu.

yaptıkları ile ingilizleri ve yunanları bile şaşırtıyordu.
isteseler de, kendileri atasalar da böyle bir vali atayamazlardı izmir'e...

işte bu yürüyen mikrop, izmir valisi kambur izzet'ti...
görsel

kambur izzet...yahut tam adıyla kambur ahmet izzet bey...

15 mayıs 1919'da izmir'in yunanlar tarafından işgali sırasında izmir valisi olan bu yürüyen mikrop, işgalden 2 gün önce haberdar olmasına rağmen, işgale direnecek gençleri oyalamış, onlara izmir'in işgal edilmeyeceği garantisini vermiş ve izmir'in işgali sırasında herhangi bir direniş olmamasını sağlamıştır.

sadece bununla da sınırlı kalmamış, kolordu komutanı nurettin paşa'nın azledilmesini sağlamış, onun yerine en az kendisi kadar hain olan ali nadir paşa'nın atanmasını sağlamıştı...
görsel

ali nadir paşa, tarihe izmir'i düşmana tek kurşun atmadan teslim eden paşa olarak geçecekti.

kurşun atmadan şehir teslim etmeyi, selanik'te kurmay subaylığını yaptığı bir başka şerefsiz olan hasan tahsin paşa'dan öğrenmişti...

1912'de tek kurşun atmadan selanik'i yunanlara teslim eden ali nadir paşa, 7 sene sonra bu kez izmir'i tek kurşun atmadan teslim edecekti...

izmir ve selanik her yönden birbirlerine çok benzerler...

selanik'i tek kurşun atmadan teslim eden hasan tahsin paşa'ydı.
izmir'i teslim eden ise onun yardımcısı.

ama izmir'de ilk kurşunu sıkan gencin adı da hasan tahsin'di...
görsel

vatan haini kambur izzet verdiği hizmetlerden ötürü "anoteron taksiaris" nişanı ile ödüllendirildi.
vatan hainliğini o kadar benimsemişti ki, 1920 yılında öldüğünde göğsünde yunan nişanı takılıydı...

ali nadir paşa ise yaptıklarının hesabını vermemek için yurtdışına kaçtı, vatan haini ilan edildi ve 1924 senesinde bir vatan haini olarak mısır'da öldü...

izmir'in işgalinin 102. yıldönümünde bu sene vatan hainlerinin gözünden aktarmak istedim olan biteni...
vatanını satanları iyi tanımamız lazım gelir ki yeniden aynı hatalara düşmeyelim...

#tarih

1917 yılında filistin de çekilmiş fotoğraf

şöyle bir fotoğraftır;
görsel

fotoğrafın merkezinde yerde oturan askerler, gazze kuşatması ve kudüs'ün düşmesi sonucunda esir düşmüş osmanlı askerleridir.

askerlerin etrafındakiler ise filistinli sözde müslüman kardeşlerimiz.

osmanlı askerleri esir edilmiş, türk bayrağı gönderden indirilerek yerine ingiliz bayrağı çekilmiş, askerlerimiz esir alınmış, filistinliler de yıllardır onları koruyan, güvenliklerini sağlayan, bir bayrak altında yaşamalarını sağlayan türk askerlerini tiyatro seyreder gibi, sirk gösterisi izler gibi izliyorlar.

dün esir düşmelerine yardımcı olduğunuz, vatan toprağını savunmak için yardım etmediğiniz, esir düştüklerinde de gidip tiyatro izler gibi izlediğiniz türk askerini şimdi sizi kurtarsın diye çağırıyor bekliyorsunuz öyle mi?

bizim sizler için feda edeceğimiz tek bir mehmetçiğimiz, tek bir aslanımız yok.
(bkz: türk çocuğu arap çölleri için kanını dökmeyecek)

#tarih

bir zamanlar anadolu da

antalya aspendos antik tiyatrosu yağlı güreşleri...
görsel

ne muhteşem bir an değil mi?

ulu önder atatürk'ün vasiyetiydi bu.
atatürk 1930 yılında ziyaret ettiği aspendos tiyatrosuna hayran kalmış ve; "Bu tiyatroyu restore ediniz. Ama kapısına kilit vurmayınız. Burada temsiller veriniz, güreşler düzenleyiniz..." demişti.
görsel

aspendos tiyatrosundaki yağlı güreşler ilk olarak 1965 yılında düzenlenmeye başlamış ve uzun yıllar devam etmiş. ama ne yazık ki yakın bir zamanda yapının zarar gördüğü öne sürülerek bu güreşler yasaklanmıştır.

oysa ki aspendos'ta konserler ve çeşitli etkinlikler yapılmakta, tribünler lebaleb doldurulmaktadır.

bu etkinlikler içinde bir tek ata sporumuz yağlı güreş müsabakaları mı rahatsız etti acaba sayın yetkililerimizi...

#tarih

kudüs belediye başkanı hüseyin efendi

osmanlı dönemi kudüs'ün son belediye reisi...
şu aşağıdaki fotoğrafta bir elinde baston, bir elinde sigara olan uzun paltolu fesli şahıs;
görsel

bu fotoğrafın tarihi 10 aralık 1917'dir sevgili arkadaşlar.
bu fotoğraf çekilmeden 1 gün önce kudüs'ten çekildik. ingilizlerin ilk öncü birlikleri ve prens faysal'ın hain arap köpekleri 9 aralık 1917'de kudüs'e girmişlerdi.

7 kasım'da gazze'de araplar tarafından arkadan vurulan ordumuzun geri çekilmesi bozguna dönüştü ve bu geri çekilişte kudüs'te de tutunamadık.

kudüs'te neden tutunamadık?
işte yukarıdaki bu tarihi fotoğraf kudüs'te neden tutunamadığımızın, kudüs'ü nasıl kaybettiğimizin özetidir.

bu fotoğraf kudüs'ün ingilizlere teslim ediliş fotoğrafıdır.
aslen filistinli bir arap olan hüseyin efendi ve yanındakiler de filistinli hain arap sözde osmanlı subayları.

vatanlarına ihanet edip, kudüs'ü ingilizlere teslim etmekten gayet memnunlar.
fotoğrafta gördüğünüz üzre hüseyin efendi osmanlı'dan kurtulduğu için keyif sigarası yakmış...

kudüs'ü ingilizlere teslim eden bu hainler, ingiliz komutan general edmund allenby'i kudüs'e girerken "el-nebi"(peygamber) olarak karşılıyorlar.
görsel

hatta allenby'i peygamber olarak karşıladıktan sonra, onunla birlikte şam'a gidiyorlar, yeni peygamberlerine(!) eşlik ediyor, general allenby'nin şam'a girerken bindiği devenin yularını da bu belediye başkanı hüseyin efendi tutuyor.
allenby'nin şam'daki selahaddin eyyubi türbesi sandukasını tekmeleyen çizmelerini filistinliler parlatıyor.

şimdi bana diyorlar ki filistin'e neden düşmansın? aradan yüz yıldan fazla zaman geçmiş.
neden düşman olmayayım söylesenize bana???

#tarih

katekulli ile yahudilere toprak satan filistinli

yine başladı siyasal islamcıların geleneksel kudüs, filistin, gazze mağduriyeti.

doğu türkistan'da müslüman türkler soykırıma maruz kalırken, hiçbiri çıt çıkaramıyor, ama nedense filistin konusunda her daim hazırlar gövde gösterisine.

oysa ki filistinliler tarih boyunca sürekli bize ihanet edip sırtımızdan vurmuşlardır.

arap isyanı sırasında askerlerimizi katletmişler, kıbrıs barış harekatı sırasında rum tarafını desteklemişler, pkk terör örgütünü kamplarında eğitmişler, sözde ermeni soykırımını kabul edip, barış pınarı harekatı sırasında da türkiye'yi kınayan arap birliği bildirgesini imzalamışlardır...

velhasıl, toplumumuzun büyük kesimi balık hafızalı.

peki filistin bugünlere nasıl geldi.
filistinliler yahudilere nasıl toprak satıp olmayan yurtlarını kaybettiler?

anlatayım...

1837'de yapılan nüfus sayımına göre filistin bölgesinde yaşayan yahudi sayısı sadece 9000 idi ve osmanlı filistininde yahudilerin mülk edinmesi yasaktı. (tiberya ve birkaç yerleşim bölgesi hariç. tiberya'da yahudilerin kanuni sultan süleyman tarafından tanınan yerleşim imtiyazları vardı (bkz: tiberya projesi))

filistinde 9000 yahudi yaşıyordu, ama bunların tapusu yoktu.

bütün bunlara rağmen filistin'e yahudi göçü başladı ve filistin'deki ilk yahudi yerleşimi 1860 yılında kuruldu.
yahudilerin ilk yerleşimi kurdukları tarihte de filistin'de yahudilere toprak satışı yasaktı.

yahudiler 1882'de filistin'deki 2. yerleşimlerini kurduklarında filistin'de yaşayan yahudi nüfus 45.000 olmuştu, bunların çoğu da rusya'dan göçen yahudilerdi. (bkz: aşkenaz)
bu yahudilere tam 30.000 dönüm toprak satıldı.(30 kilometre kare)

yahudiler bu toprakları yahudi kimlikleri ile değil, alman, ingiliz, avusturya macaristan vatandaşı kimlikleri ile aldılar.
tıpkı kuzey ırak ve güneydoğu anadolu bölgesinde bugün yaptıkları gibi yahudiler satın aldıkları toprakları kendi adamları olan yerli halktan kimselerin üzerine tapu çıkararak alıyorlardı.

yahudilere toprak satışı yasak olmasına rağmen bir şekilde toprak almaları, bu alımlarda rayiç bedelin çok üzerinde paralar ödemeleri filistinli arapları iştahlandırdı.
öyle ki araziler ederinin 2-3 misline alıcı buluyordu.

yüksek fiyatları gören arap toprak sahipleri ve şeyhleri hızla toprak satmaya başladılar.
arap toprak sahipleri aldıkları parayı yahudilerin açtıkları bar, pavyon gibi eğlence yerlerinde yahudi kızları ile yediler.
yahudilerin parası böylece yeniden yahudilere dönüyordu.

abdülhamit han bu geçen yıllar içinde her ne kadar yahudi yerleşimine izin vermiyor görünse de, "tavşana kaç tazıya tut" politikası izliyordu.

zaten bugünkü israil'in kemik nüfusu ve israil ordusu'nun temelini oluşturan haganah birlikleri hep abdülhamid'in döneminde yeşerdi.

1908'de abdülhamid'in son döneminde filistin'deki yahudi nüfus 100 bini aşmıştı.
1. dünya savaşı'nın neticesinde filistin'i kaybettiğimizde ise yahudiler filistin'de 480.000 dönüm (480 kilometrekare) toprağa sahipti artık...

bu satın alınan toprakların çoğu da filistinli arapların üzerine kayıtlıydı...

filistinli araplar, yahudilere toprak satışı yasak olmasına rağmen, katekulli ile toprak satışı yapıp osmanlı'yı kandırmışlardı.

bakınız, filistinlilerin yahudilere katekulli ile toprak sattığına dair bir somut belge göstereyim.

belge: başbakanlık osmanlı arşivi, y.prk.azj. 27/39

içerik;

15 ağustos 1893′de üç filistinli yöneticinin gönderdiği bir rapor, filistin’de yaşananları, ihanet ve gafletleri bir bir ortaya koyuyordu.
raporu, akka’nın eski umumî müdürü nabluslu muhammed tevfik, bihke’nin eski reji müdürü muhammed said ve bihke’ye bağlı bihar nahiye müdürü beyrutlu suphi efendi hazırlamışlardı.
bu iki sayfalık önemli raporu sadeleştirerek ve kısaltarak filistin’i kimlerin sattığını merak edenlerin dikkatlerine sunuyorum.

*******************

romanya ve rusya göçmeni yahudilerin osmanlı ülkesinde, özellikle filistin’de iskanları, filistin’e girmeleri ve burada arazi satın almalarının padişahın yüce emri ile yasaklandığı herkesçe bilindiği halde, bazıları özel çıkar ve menfaatleri, bazıları da bozguncu, zararlı fikir ve düşüncelerinin etkisiyle bu emre uymamışlardır.

1890 senesinde yafa ve hayfa kasabalarında baron hirsch’in adamları mösyö henger ve mayer zelyan aracılığı ile yahudiler için toprak satın alınmış, rus tebaası 140 aile hayfa havalisine yerleştirilmişti.
bu işte onlara akka mutasarrıfı sadık paşa, eski hayfa kaymakamı mustafa efendi kanevetti, yeni hayfa kaymakamı ahmed şükrü, akka müftüsü ali, hayfa belediye reisi mustafa ve hayfa idare meclisi azasından necip efendi aracılık yapmışlardı.

bu ekip, düzenledikleri sahte mukavele ve belgelerle eski adana mutasarrıfı şakir paşa ve cebel’i lübnan ahalisinden selim ve nasrullahi’l-havari’nin vaktiyle 800 liraya aldıkları hayfa yakınlarındaki mülkleri; hazire, dordore ve nefbate çiftliklerini 18.000 liraya satmış, ayrıca kendileri de 2.000 lira aracılık parası almışlardı.

bu satış sonrası bir gece içinde hayfa polis memuru aziz ve zabıta memuru yüzbaşı ali ağaların marifetiyle rus göçmeni 140 aile hayfa sahillerindeki bu araziye yerleştirilmişlerdi.

padişahın emri nedeniyle arazi satışının yasak olduğunu çok iyi bilen hayfa belediye başkanı mustafa efendi, selahiyetini kullanarak sahte ve kadim tarihli bir ruhsatname ile burada 140 haneli yeni bir yahudi köyü kurmuş, onlardan bir de vergi alarak yıllardır osmanlı vatandaşı olduklarını belgelemeye çalışmıştır.

bununla da yetinmeyen mustafa efendi güya bunların yıllarca safed ve taberiyye kazaları arasında bulunan “mizrate’l-hafize” köyünde asırlardır yaşadıklarını, ama nüfuslarının unutularak kaydedilmediklerini ileri sürerek onları osmanlı nüfusuna kaydetmiş, 140 fakir yahudi ailesinin altısından, birer mecidiye, toplam altı mecidiye, “nüfusa geç kaydolma” cezası almıştı.

böylece, bir gecede 140 yahudi aileye osmanlı vatandaşı olarak fakirlik ilmuhaberi verilip, birçok devlet hizmetinden bedava yararlanmaları sağlanmıştı.”

şikâyetçilere göre hayfa ve akka’da bu yolla, yahudilerin iskânı sürekli hale getirilmiştir.

bundan başka, baron bilavaroş’un vefatıyla sahipsiz kalan zemarin köyüne yahudi koloniciler el koymuş, baron roşeyle yönetimindeki 700 hane yahudi bu köye yerleştirilmişti.
daha sonra da her ne yapılmışsa yapılmış bu arazi yahudilere padişahın emrine aykırı olarak satılmıştı.

bu köyün çevresindeki eşfiya, emma’l-altun ve emma’l-cemal adlı üç köy de bu arazinin içinde gösterilmiştir. 2-3 bin kuruş kıymetinde harap bir arazi, akka mutasarrıfı sadık paşa tarafından 2.000 liraya yahudilere satılmıştır.

hayfa ve yafa arasında bulunan hazine-i hassa ile bitişik, dönümü bir kuruştan alınan haşmezrezzake adlı 30 dönüm arazi, 30 bin liraya yahudilere satılmıştı.
yine dönümü 3 kuruşa alınan beşbin dönümlük arazi de 15.000 liraya yahudilere satılmıştı. bu, şebekenin faaliyetlerini bütün bütün ortaya çıkarmıştı.

yahudîlerin maddî fedakarlıkları sonucu onlarla iyi geçinen yerel yöneticiler genelde onlara itibar etmiş, müslümanlara fazla yakınlık göstermemişlerdir.
bunlardan biri olan maykeri nahiyesi müdürü çerkes ali ağa, yahudilerin kalp akça bastıkları ihbarı üzerine, yahudi köylerine gidip soruşturma yapmak isteyince tahkir ve saldırıya uğramış, daha sonra da onların girişimleriyle azledilmişti.
onun gönderilmesinden cesaret alan yahudîler, bir takım silah ve mühimmat depolamaya, gizli eğitim kurumları açmaya ve kendilerini engelleyebilecek kişileri hapis ve işkence ile yıldırmaya başlamışlardı.

*********************
yukarıda aktardıklarım, filistin'de yahudilere nasıl toprak satıldığının ufak bir örneği.
geneli filistinli-arap olan yerel idarecilerin, yahudilere toprak satışı padişahın emri ile yasak olmasına rağmen nasıl rüşvet ve yolsuzluk çarkına girip filistin'i sattıklarının türk devleti'nin arşivlerinde kayıtlı olan belgesidir.

****************
osmanlı dönemi sonrası filistin ingilizlerin idaresine geçince yahudilere arazi satış yasağı kaldırıldı.
toprakların tapusunu artık kendi üzerlerine alabilirlerdi.
ingilizlerin de yardımı ile yahudiler arapların üzerinde tapu kaydı bulunan bu toprakları kendi üzerlerine geçirdiler.

satın aldıkları toprak miktarı 1925 te 944.000 dönüme, 1927 de 1.124.000 dönüme ve 1930 da 1.700.000 dönüme çıktı.
toprak almaya devam ettiler..

1920-1936 yılları arasında ingilizler 290.000 yahudinin filistin'e göçüne yardımcı oldular.
1932 de hitler’in iktdara gelmesi ile göçler hızlandı.
hitler'i iktidar yolunda finanse edenlerle yahudilere toprak satın alınması ve göç için yardım edenler aynı bankerlerdi.

1917’de filistin’de 156.000 yahudi, 644.000 filistinli arap vardı.
1922’de 185.000 yahudi, 663.000 arap vardı.
1931’de ise yahudilerin sayısı 274.616, araplarınki 750.000 idi....

filistin'de yahudiler sadece toprak satın almıyor, aynı zamanda sanayi kuruluşları, şirketler, ticarethaneler kuruyorlar, bölge ekonomisini tamamen ele geçiriyorlardı.

bütün bunları da o acıdığınız, üzüldüğünüz arapların yardımlarıyla, onları kullanarak yapıyorlardı.

araplar kolay paraya alışmıştı artık.
filistin'de kurulan yahudi banker firmalarından kolayca kredi, borç para da alıyorlardı.
e haliyle bu borçlar ödenmedikçe ellerindeki yegane servet olan topraklarını ufak ufak ipotek ederek yahudilere devrediyorlardı.

neticede 1948'de gelinen noktada israil'in kuruluşu tamamen arapların bilinçsizliği, para sevdasının ürünüdür.

#tarih

kıbrıs taki antik şehir ve yerleşkeler

kıbrıs adasının her iki tarafında da bulunan ve dünya kültür mirasının ortak malı olan antik şehirler ve yerleşkelerdir.

1-)salamis antik kenti.
magosa yakınlarındaki kıbrıs'ın en önemli antik kenti.
salamis, antik çağlar dışında hristiyanlık için de önemli bir merkezdir. salamis metropolitliği burada kurulmuştur.
görsel
görsel

2-)enkomi antik kenti
magosa yakınlarındaki bir diğer antik kent. diğer adı; alasia'dır.
kentin mısırlılar tarafından kurulduğu ve mısır'a bağlı bir liman olarak varlığını sürdürdüğü bilinmektedir.
görsel
görsel

3-)soli antik kenti;
lefke yakınlarındaki bu şehrin truva savaşından dönen akalar tarafından kurulduğuna inanılıyor. kent, 7. yüzyıla kadar canlılığını korumuş, bu tarihte arap akınları sonrası yıkılmış ve bir daha ayağa kalkamamış.
görsel
görsel

4-)vuni sarayı;
soli şehrini pers hakimiyeti altında tutmak için inşa edilen saray-kale ve garnizondur.
görsel
görsel
görsel

5-)kantara kalesi;
meserya ovasını kontrol edebilmek için beşparmak dağlarına inşa edilmiş kaledir.
9. yüzyılda bizanslılar tarafından inşa edilmiştir. haçlı seferleri sırasında aslan yürekli richard bu kaleyi ele geçirmiştir.
14. yy'da magosa ve lefkoşa'yı alan cenevizliler bu kaleyi kuşatmış, ancak alamamışlardır. daha sonra venedikliler tarafından alınan kale bugüne değin gelmiştir.
görsel

6-)bellabais manastırı;
girne yakınlarında bulunan 12. yüzyıldan kalma gotik mimari örneği manastır.
burası selahattin eyyubi'nin kudüs'ü haçlılardan almasından sonra kudüs'ü terk eden Augustinian rahipleri tarafından kurulmuş.
görsel
görsel
görsel

7-)hirokitya;
larnaka yakınlarında bulunan unesco dünya mirası listesine giren, neolitik çağdan kalma arkeolojik alan.
görsel

8-)kolossi kalesi;
limasol'de bulunan ortaçağ haçlı kalesi. lusignan'lar tarafından yapılan bu kale bir süre tapınak şovalyelerinin kontrolünde kalmıştır.
görsel

9-)antik baf şehri ve civarı;
baf şehrinin merkezi, burası ve baf çevresindeki antik yerleşkeler unesco dünya mirası listesindedir.

antik baf şehri;
görsel

baf kalesi;
görsel

baf nekropolü ve kral mezarları;
görsel
görsel

dionysus evi;
görsel
görsel

tzelefos köprüsü;
görsel

afrodit kayalıkları (gavur taşı)
görsel

afrodit hamamı;
görsel

10-)antiphonitis kilisesi;
girne yakınlarında bulunan 12. yüzyıldan kalma kilisedir. antiphonitis; cevap veren isa anlamına gelir.
görsel
görsel

11-)apostolos andreas manastırı;
kuzey kıbrıs'ta zafer burnunda bulunan, isa'nın havarilerinden andreas'ın mucizesini gerçekleştirdiği yerde inşa edilen manastır.
görsel

12-)Petra Tou Limniti adası;
lefke açıklarında bulunan, kıbrıs adasındaki ilk yerleşim izlerinin tespit edildiği, yerleşim tarihi neolitik çağa dayanan ada.
görsel

not: kıbrıs adasındaki pek çok antik şehir, yerleşke ve yapı, 1927 yılında adaya gelen isveçli arkeolog grubu tarafından ortaya çıkarılmıştır.
(bkz: isveç Kıbrıs Keşif Gezisi)

#tarih
#arkeoloji

ismet inönü nün camileri kapatıp ahır yapması

ah inönü ah...
çok büyük bir hataydı camileri kapatman...
bu millet seni hiç affetmeyecek...

neyse...
istem inönü'nün kapattığı camileri göstereceğim size birazdan sevgili arkadaşlar...

şurası niğde'deki ak medrese...
görsel

inönü burayı kapatarak medrese talebelerinin kuran öğrenmelerine engel olmuş ve ülkemizin gelişmesine ket vurmuş...yazıklar olsun ona...

burası da yine niğde'deki sarı han...
görsel

inönü burayı da kapatarak burada kalan hafızları sokağa atmış, dinimize çok büyük darbe vurmuş...

şu yapı da ulukışla'daki öküz mehmet paşa camii...
görsel

din düşmanı inönü bu camimizin kapısına kilit vurarak ümmetimizin ibadet etmesine mani olmuş...

kolay mı be...!
müslüman olanlara, dilinden allah kelamı eksik olmayanlara soruyorum.
kolay mı?

kolay mı ömrünü cephelerde vatan savunmasına vakfetmiş, batı cephesi komutanına böyle iftiralar atmak.
kolay mı 2 yaşındaki bebeğinin öldüğünü bile cephede olduğu için 2 ay sonra öğrenip vatan sağolsun diyen bir adama saldırmak.
kolay mı top seslerinden duyma yetisini kaybeden kulağı ile dalga geçip ona sağır lakabı takmak...

1941 yılıydı.
naziler avrupa'nın yarısından fazlasını ele geçirmiş, türk sınırına dayanmıştı...
ekmek karneye bağlıydı ama memleketin çocukları babasız kalmasın diye dimdik duruyordu batı cephesi komutanı.

ama her ne kadar dik dursan da nazilerin muazzam savaş makinesine direnemeyeceğimiz aşikardı.
naziler meriç'i geçerse trakya ve istanbul ne olursa olsun savunulamazdı.

o da başkomutanından öğrendiği gibi anadolu'nun içlerine çekilecek ve düşmanı bu kutsal vatanın harim-i ismetinde boğacaktı...

lakin dünyanın kalbi istanbul'da tarihimizin maddi manevi en değerli hazineleri, kutsal emanetler vardı.
saray ve müzelerdeki tarihi eşyalara paha biçilemezdi. bunların almanların eline geçmesi tarihimizin yok olması demekti...

batı cephesi komutanı bir yandan savaş dışında kalırken, bir yandan da en kötü senaryoyu düşünüyordu...

milli mücadelenin görünmeyen kahramanlarına, eski mim mim grubu mensuplarına talimat verdi.
kutsal emanetler, saray ve müzeler boşaltıldı.
hazreti muhammed’in hırkası, mühürü, kılıcı, oku, yayı, kabe’nin anahtarı, hazreti osman’ın kanlı kuran-ı kerim’i, padişahların tahtları, eşyaları, hazine, silah, tablo, porselen, paha biçilmez el yazması eserler, büyük bir gizlilikle ve titizlikle sandıklara yerleştirildi.

tam 48 vagon yük anadolu'nun bağrına doğru yola çıktı.

bu kıymetine paha biçilemez eserler niğde'de ak medrese ve sarı han ile ulukışla'daki öküz mehmet paşa camii'nde saklanacaklardı...

her şey gizlilik içinde yapıldı. yerel yöneticilere hatta vekillere, hatta bazı bakanlara bile bilgi verilmedi.
cami ve medreselerin etrafına özel askeri birlikler konuşlandırıldı.

1943 yılında adana'da churchill ile görüşmek için yola çıkan ismet paşa yolunun üzerindeki bu 3 binayı teftiş etti. binalara girmeden komutanlardan bilgi aldı...
"emanetler bizim çocuklarımızdan aldığımız emanetlerdir, sizlere emanet, gözüm arkada kalmasın" diye de tembihledi mehmetçikleri...

ve 1947 yılına gelindiğinde emanetler yeniden yerlerine taşındı...

malum kitle tarihimizdeki bu olayı inönü camileri kapattı diye bildi.
camileri korumakla görevli askerlerin atlarını da camilerin önünde gördükleri için "camileri ahır yaptılar" denildi.

zira bu milletin bir kısmı hiçbir şeyi, hatta özgürlüğü bile hak etmeyecek kadar adiydi, namussuzdu...

bu iftiraları bugüne kadar taşıdılar şerefsizler, namussuzlar, vatan hainleri...

ama and olsun ki sizleri bu kutsal vatanın harim-i ismetinde yeniden boğacağız...

#tarih

marie antoinette in yatak odası

"ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler" sözü ile tarihe geçen fransa kraliçesi marie antoinette’in yatak odasıdır.

şurası;
görsel

yatak ve yatağın karşısındaki oturma grupları çok değişik. kraliçe ve kocası yatakta sevişirken saraydaki soylular da bu koltuklara dizilir onları seyrederlermiş...
(bkz: galya irfanı)

yine kraliçe doğum yaparken de buradan seyredilirmiş doğum anı...

tabi burada kral ve kraliçenin çiftleşmesini ve kraliçenin doğum yapmasını seyretmek, doğacak çocuğun "asil soydan" geldiğine ve "piç olmadığına" şahitlik etmek için yapılan bir uygulama.

malum o zamanlar dna testi falan yok. ama şimdi esra erol'da bile dna testi yapılabiliyor...

------------------

ekleme;
kraliçe'nin yatak odasının geri kalan bölümleri şöyle;
görsel
görsel

tabi halkı sefalet çekerken kraliçenin bu lüks saray yaşamının sonu giyotinde bitmiş ve gelecek nesillere ibreti alem olmuş...

saray yaşamı kötüdür...
kendin sarayda yaşıyorsun diye herkesi öyle yaşıyor zanneder, halkın sorunlarını umursamazsın ve buna alışır, halkın sana mecbur olduğuna inanırsın. ama sonu kötü biter.

#tarih

kuvayı milliye

vakti zamanında ülkemizi yağmalayan coca cola'ya dur demiş ve yağmalamaya son vererek coca cola'dan haraç almış, vergiye bağlamış olan teşkilat...

1920 yılı ocak ayı...
batı anadolu, izmir, aydın yunan işgali altında.

aydın'dan izmir'e hareket halindeki bir kervan kuvayi milliye güçlerince, efelerimiz tarafından durduruldu.
bütün mallara türk milleti adına aydın kuvayi milliye riyasetliği tarafından el konuldu.

ertesi ay bir başka deve kervanı daha durdurulup mallarına el konuldu.
sonra bir daha, bir daha...

aydın ve izmir arasındaki sevkiyat tehlikeye girmişti.

el konulan deve kervanı ne taşıyordu peki?
meyan kökü...
mallar izmir'de faaliyet gösteren mc andrews and forbes company adlı ingiliz firmasına aitti.
görsel

firma meyan kökünde dünyada tekeldi.

en büyük alıcısı da the coca cola company'di...

mc andrews and forbes company, 1854 kırım savaşından sonra türkiye'ye gelmiş, osmanlı'dan meyan kökü imtiyazı almıştı.

ege bölgesinde meyan kökü topluyorlardı.
nazilli, söke ve aydın'da meyan kökü işleyen 3 fabrika kurmuşlardı.
görsel

osmanlı meyan kökü diye bir şey bilmiyordu.
meyan kökünün değersiz bir madde olduğu konusunda ikna edilmiş, bu bitkinin doğada kendi kendine yetişen "hüdayınabit" bir bitki olduğunu, değersiz olduğunu kabul edip, bu imtiyazı ingilizlere vermişlerdi.

ingiliz şirketi meyan kökünü köylülere toplatıyor, kilosunu 20 paraya (yarım kuruş) alıp fabrikada işliyor ve 6 kuruşa satıyordu.

işte kuvayi milliye'ye bağlı efeler, mc andrews and forbes company'nin bu düzenine çomak sokmuşlardı.
aydın bölgesinden meyan kökü ihracatı durmuştu.

coca cola hammadde sıkıntısı çekmeye başlamıştı.

soluğu sarayda aldılar.
hem ingiliz elçisi, hem abd'nin istanbul temsilcisi amiral bristol devreye girmişti.
kuvayi milliye'nin bu baskınlarını vahdettin'e şikayet edip, onların yakalanmasını, malların kendilerine teslim edilmesini istediler.

vahdettin; "kuvayi milliye ile temas kurulması ve bu meselenin halledilmesi" emrini verdi.

lakin kuvayi milliye, vahdettin'i muhatap dahi almadı.

mecburen ingilizler ve amerikalılar kuvayi milliye ile temas kurdular.

bu şu anlama geliyordu.
anadolu'nun hakimi kuvayi milliyedir, tbmm'dir...

1920'nin haziran yahut temmuz ayında mc andrews and forbes company temsilcileri, aydın kuvayi milliye komutanı binbaşı şükrü bey ile görüştüler.
görsel

şükrü bey el konulan 5 kervan mal karşılığı kilogram başına 1.5 kuruş vergi aldı ve şirkete mallarını iade etti. daha sonra yapılacak her sevkiyattan da ankara hükümeti vergi almaya başladı.

izmir yunan işgali altındaydı, aydın işgal altındaydı, ama kahraman efelerimiz bu toprağa ait olan bir bitkinin bile yağmalanmasına müsade etmiyor, anadolu halkının hakkı olan vergiyi onlardan tahsil ediyordu...

şüphesiz ki bu durum, yakın zamanda kurulacak türkiye cumhuriyeti'nin osmanlı'dan çok farklı olacağını, topraklarını emperyalistlere yağmalatmayacağının bir işaretiydi...

türk evladı, unutma ki sen coca cola'dan haraç almış efelerin torunusun.
muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur...

#tarih

içki alemindeyken suikast tertiplenen halife

bu aralar yobazlar yine azıttılar.

alkollü içki yasağı falan, toplumun sinir uçlarıyla oynuyorlar.

işte aynı yobaz kansızlar bundan 162 sene önce de, padişah abdülmecid'i öldürmek istemiş ve abdülmecid'i ortadan kaldırarak siyasal islamı devletin asli unsuru haline getirmeyi düşünmüşlerdi...

reformist padişah 2. mahmud'un oğlu olan abdülmecid, babası döneminde başlayan yenileşme hareketlerini sürdürmek istiyordu.

padişah olur olmaz tanzimat fermanı'nı ilan etmiş, böylece osmanlı devleti bir ortaçağ imparatorluğu düzeninden çıkarak batı örneği bir düzene yönelmişti.

tanzimatla başlayan yenilikler 17 yıl sonra bu kez ıslahat fermanı ile 2. safhasına geçmişti.

tabi tanzimat ve ıslahat fermanlarından rahatsızlık duyan bazı şerefsizler vardı.

bunlar yeniliğe karşı olan yobaz, tarikatçı puşt takımıydı.

işte yeniliklere karşı olan, osmanlı'nın medeni adımlar atmasını içine sindiremeyen bu yobaz tarikatçı puşt takımı abdülmecid'i ortadan kaldırıp yerine kendilerine daha yakın olan abdülaziz'i geçirme planları yapıyordu...

abdülmecid her ne kadar yenilikçi bir padişah olsa da bazı zaafları vardı.

alkol ve kadın...

abdülmecid bazı günler alem yapardı. bu alemleri de tophane kasrı'nda manzara eşliğinde gerçekleştirirdi.
görsel

sultan abdülmecid'i ortadan kaldırmak isteyenler planlarını yapmış, suikast hazırlıklarını tamamlamışlardı.

abdülmecid tophane kasrı'nda içtikten sonra çıkarken öldürülecek ve bu sarhoş padişahın öldürülmesi halka böyle lanse edilecek ve padişah "içkici ve alemci" diye itibarsızlaştırılacaktı.

neyse ki sultana hazırlanan bu suikast hazırlığı önceden öğrenildi ve suikastçiler kıskıvrak yakalandılar.
sorgulamalarında da hangi devlet adamlarının, hangi din görevlilerinin, hangi tarikat mensuplarının kendilerine yardımcı olduklarını itiraf ettiler.

tarihe "kuleli olayı" yahut "kuleli vakası" olarak geçen bu suikast girişimi, bir osmanlı padişahına yapılan ve devletin kayıtlarına geçen ilk suikasttir.
görsel

siyasal islamcı, yobaz, tarikatçı puştların "padişah içki içiyor" diye onu ortadan kaldırma planları bu olay neticesinde suya düşmüştür...

bugün alkol satışını ve kullanımını yasaklamak isteyenler.
siz kimsiniz yahu?
bizim halife efendilerimiz bile alkol kullanıyordu. siz kimsiniz?

not: padişah abdülmecid'in oğlu abdülhamid han da alkol severdi.
(bkz: abdülhamid in alkollü araç kullanması/#42726190)

#tarih

mim mim grubu

zarife 18'inde genç ve güzel bir kızdı.
ailesi istanbul'un önde gelen ailelerindendi, babasının karaköy rıhtımında yazıhanesi vardı, ithalat, ihracat işleri yapıyordu.
pek çok taliplisi vardı zarife'nin.
ama zarife taliplilerini değil, aşık olabileceği bir adamı arıyordu.

bir gün pera'da bir delikanlı ile tesadüf etti.
ince uzun, esmer yağız bir delikanlı.
sonra bir tesadüf daha, bir tesadüf daha.
delikanlı bir sonraki sefere evine kadar takip etti zarife'yi.

gülüşmeler, bakışmalar derken tanıştılar.
delikanlının adı şefik'ti.
şefik avukattı.

bir süre sonra şefik zarife'yi istedi babasından.
zarife'nin tabi ki gönlü vardı...

nişan taktılar şefik ile zarifeye.
nişanlandıklarında yıl 1919'du.
istanbul işgal altındaydı...

ama şefik ile zarife mutluydu...

aradan birkaç ay geçti.
konu komşu dedikodu yapıyordu.
zarife'nin ailesine yetiştirdiler.

dediler ki;
"sizin damat avukat falan değil, berduşun teki, tabut taşıyarak karnını doyuruyor..."

nasıl olurdu?
zarife'nin dünyası başına yıkıldı.
babası kızdı.

bir gün şefik'i takip ettiler...

şefik'i uzaktan izlediler.
şefik birkaç kişiyle birlikte gerçekten tabut taşıyordu.
zarife'nin ailesi hemen nişanı attı.
öyle ya, kendini avukat olarak tanıtan berduşa kızlarını veremezlerdi...

gel zaman git zaman, birkaç yıl geçti.
zarife evlendi.
çocukları oldu.

sene 1924...
zarife pera'ya çıkmıştı. yanında oğlu...
pera'da şefik'e rastladı...

aradan tam 5 koca sene geçmişti.
şefik zarife'yi görünce afalladı, titredi...
ceketinin önünü ilikleyerek zarife'yi selamladı.
"bir dakika sayın zarife, vaktiniz varsa bir çay ısmarlamama müsade edin" dedi güven veren sesiyle.
zarife yılların muhasebesini yaptı saniyeler içinde.
ne olduysa "olur" dedi.
şefik zarife'ye "içeri ofise geçelim" diyerek buyur etti.

ofise girdiler.
kapısında bir tabela vardı, "vardaroğlu şefik-avukat" yazıyordu.
ofisin duvarında da diploma asılıydı.
mezuniyet tarihi 1918...

zarife şaşırmıştı.
çekinerek sordu;
"siz gerçekten avukat mısınız?"
"evet" diye yanıtladı avukat şefik.

zarife bir süre düşündü ve yine sordu;
"peki madem avukattınız, o zaman neden tabut taşıyordunuz..."

şefik avukat yanıtladı;
"o zaman vatanımız işgal altındaydı, her tarafta ingiliz askeri kaynıyordu, bizim de anadolu'ya silah kaçırmamız lazımdı, biz de bu tabutların içinde silah taşıyorduk...bu yaptığımız vatan için hayati bir işti, o yüzden bunu size dahi söyleyemedim..."

zarife boynunu büktü, gözlerinden süzülen yaşları sildi avukat şefik.
"vatan sağolsun zarife..."

zarife yarım kalan aşkına o an son kez baktı;
"vatan sağolsun şefik..."

zarife ofisten ayrıldı.
yarım kalan bir aşkın acısını vatan için ödenen bir diyet olarak kabul etti.
üzgündü, ama şefik ile gurur duyuyordu...

o günlerde pek çok kişi memleketin bekası için bedeller ödedi.
bugün hiçbirimizin ödemeye razı olamayacakları bedeller.

işte o bedel ödeyenlerden biri önce karakol örgütü', ardından mim mim grubuna dahil olarak vatana hizmet eden avukat şefik bey'di ve yarım kalan aşkı güzeller güzeli zarife...

diyecek tek şey var;
vatan sağolsun...

ek: bunu okuduysanız, şu da ilginizi çekecektir.
(bkz: mim mim grubundan topkapılı mehmet cambaz)

#tarih

talat paşa davasında yalan ifade veren ermeniler

yalancılıkları, sahtekarlıkları, orospu çocuklukları alman mahkemelerinin kayıtlarına geçmiş şerefsiz mahlukatlardır.

mahkeme kayıtlarına göre;
-türkler tarafından anne ve babası katledilip, tehcir sırasında tecavüze uğradığını söyleyen ermeni kadın d.a'nın, gerek osmanlı arşivlerinden, gerek işgal kuvvetleri arşivlerinden, gerekse de bölgede konsoloslukları bulunan amerikan arşivlerinden gelen bilgiler ışığında yapılan tetkiklerde, mahkemede türkler aleyhine ifade veren kadının anne ve babasının eceliyle öldüğü, tehcir sırasında da mardin dolaylarında bir ermeni papazın tecavüzüne uğradığı anlaşılmış, daha sonra kadın yalan ifade verilmek üzere ermeni diasporasının temsilcileri tarafından tutulduğunu itiraf etmiştir.
berlin'de yapılan talat paşa mahkemesinin zabıtlarına bu yalan ifadeler de geçmiştir.

yine talat paşa'nın katili olan sogomon tehliryan'ın mahkemede verdiği ilk ifadeler ile, bu verdiği ifadelerin yalan çıkmasının ardından sonra verdiği ifadeler ve deli numarası yapması da aynı davanın zabıtlarında yer almıştır.

alman mahkeme arşivleri ve dava tutanakları görmek isteyenlere açıktır.
talat paşa davasındaki detaylara şuradan ulaşabilirsiniz;
https://www.atam.gov.tr/w...k%c3%bcmetinin-Tutumu.pdf

bunları neden yazıyorum?

sözde ermeni soykırımı, bir yalanda ibarettir.

türk devleti'nin bu konuda tavrı, lozan görüşmelerinden beri nettir ve sabittir.

"gelin arşivleri açalım, konuyu uluslararası tarihçilerin tartışmasına bırakalım ve varsa bir soykırım yüzleşelim..."

türk devleti lozan antlaşmasından beri bunu söylüyor, şu anki iktidarın söylemi de bu yönde, ama ne hikmetse "soykırım, soykırım" diye ortalıkta dolaşan yavşaklar, yalancılar, adi şerefsiz mahluklar, türk devleti'nin bu teklifine yanaşmıyor.

sözde ermeni soykırımı yok hükmündedir...böyle bir şeyi kabul etmek, atalarımıza, ermenilerin katlettiği yüzbinlerce masum türk'e ihanet etmektir...
(bkz: ermeni soykırımı/#43225902)

#tarih

osmanlı da bankamatik memurluğu ve liyakatsizlik

bugün liyakatsizlikten şikayet ediyoruz.
özellikle belediyelerde işe gelmeden maaş alan, troll bankamatik memurlarının varlığını biliyor duyuyoruz.
bir kişinin 4-5 hatta 6 ayrı yerden maaş aldığını öğrenip şaşırıyoruz...

peki bu kokuşmuşluk, bu ahlaksızlık, bu haramzadelik, bu liyakatsizlik nereden gelmiş?
yeni bir şey mi bunlar?

yoo...
bunlar aslında hep vardı.
özellikle osmanlı'nın son yıllarında, çöküş döneminde de vardı bunlar.

bakınız 19. yy sonlarında osmanlı'da çeşitli devlet görevlerinde yer almış bir bürokrat olan böcüzade süleyman sami bey'in yazdığı "üç devirde gördüklerim" adlı kitapta bu kokuşmuşluktan nasıl bahsedilmiş...

*izmit'in kandıra kazasına sadık bey'in atandığını öğrendim. sınav ne zaman oldu diye sordum.

"padişah açıktan tayin etti. ona bir şey sormaya ve söz demeye kimsenin yetkisi ve cesareti yoktur" dediler.

*yoklama memurunun deftere nokta koyduğunu gördüm. nedir diye sordum.

subay listesi olduğunu, maaşları kesilmesin diye her gün yoklama aldığını, çoğunu tanımadığını söyledi. ay başında gelip paralarını alır, istanbul'da yaşarlarmış.

* bir gün feshaneye gittim. defterde 800 işçi kayıtlıyken 400 kadar işçi çalışır gerisi hasan paşa'nın adamları olduğundan işe gelmez, çalışmaz ama paralarını alırlar.

*dışişleri bakanlığında bir sandalyenin 17 sahibi var. şura-yı devlet başkatibi hacı vasfi efendi, üç daireye 18 kişi gerekirken 47 kişi verildiğini söyledi. çoğunu tanımazmış.

*padişahların sarayına en zor giren şey doğruluktur. onların tarafında bulunanlar doğruluğu kendilerinden bile saklar. bunlarda taşra için hayır ve menfaat beklemek adeta saf dilliktir.

*istanbul'dakiler memuriyetle geçinir. dışarıya gitmez. halka menfaatli iş takip etmez. para gelsin bekler. paralar zevk ve sefaya yetmez. istanbul sanki mirasyedi bir çocuk...

*feth-i bülend isimli geminin tamiri üç dört senedir bitmiyor. nedenini sordum. tamir bittiğinde trablusgarp'a gideceğinden mürettebat tamiri bitirmiyor. istanbul'un zevk ve sefasından ayrılmak istemiyorlar. taşradaki görevlerine başkalarına idare ettiriyorlar.

evet...işte gördüğünüz gibi...
işe gitmeden maaş alan memurlar, bir kişinin 5-6 yerden maaş alması, br kişilik kadroya 17 kişi atanması ve bunlara maaş verilmesi...
bunlar ne yazık ki yeni çıkan şeyler değil, bunlar bulunduğumuz coğrafyada yüzlerce yıldır şahit olduğumuz ahlaksızlıklar...

not: yukarıda ismini verdiğim kaynak kitap şu;
görsel

#tarih

resneli niyazi

bugün şehit edilişinin yıldönümü olan hürriyet kahramanı.
görsel

"niyazi bey, istanbul'da bir yankesici tarafından şehit edilmiştir" denilir lakin, kendisi avlonya limanında istanbul'a gelmek üzere iken bizzat koruması tarafından şehit edilmiş ve olay geçiştirilerek üstü örtülmüştür.
zira niyazi bey'i şehit eden koruması bizzat ittihat ve terakki tarafından kendisine tahsis edilmişti.

demek ki niyazi bey'i kendileri için bir tehdit olarak görüyorlardı ve ortadan kaldırdılar. tıpkı yakub cemil gibi...

peki neden niyazi bey'i ortadan kaldırdılar?

çünkü niyazi bey cephe tecrübesi olarak tüm ittihatçılardan daha tecrübeliydi.

onun mücadelesi 1897 osmanlı yunanistan savaşında başladı.

kendisi henüz asteğmen rütbesindeyken, emrindeki küçük birlikle bir yunan taburunu esir almıştır.
ve niyazi bey, osmanlı'nın kokuşmuş düzeninin farkına bu olayla varmıştır.

niyazi bey gösterdiği bu üstün başarı dolayısıyla istanbul'a davet edilmiş, lakin esir aldığı tabur komutanı, müşir kazım paşa'nın henüz 13 yaşındaki askeri okul öğrencisi olan oğlu tarafından esir alınmış gibi sokak sokak gezdirilmiş, paşa'nın oğlu 2 rütbe terfi alırken, resneli tek rütbe terfi ettirilmiş, paşa'nın 13 yaşındaki oğluna 200 altın mükafat verilirken, resneli niyazi'ye sadece 10 liralık bir mükafat verilmişti.

işin özü, resneli'nin osmanlı'dan kopuşu işte budur.

tabi resneli kahraman bir subay, bozulduğu anlaşılıyor bu olay karşısında ve bunun telafisi için kendisine "padişah yaverliği" teklifi yapılıyor, ama resneli bunu kabul etmiyor. bu teklifi kabul etmeyen resneli "sakıncalı" ilan ediliyor ve ambar memurluğu gibi bir görevle pasifize ediliyor...

tam 6 sene boyunca bu pasif görevde kalan niyazi bey'e ihtiyaç hasıl olunca, bölgede ayaklanan sırp ve bulgar çetecilerle mücadele için yeniden aktif göreve döndürülüyor.
bu isyanlarda gösterdiği yararlılık ve kahramanlıklar ile resneli niyazi'nin ünü ordu içinde bir hayli artıyor. ama tabi kendisi devlete küsmüş durumda.
devletin kokuşmuşluğu ve liyakatsizliğin hesabını sormak için fırsat kolluyor ve nihayet 1908'de ilk isyan ateşini yakarak dağa çıkıyor.

eğer 1908'de resneli ve arkadaşları gemileri yakıp dağa çıkmasaydı, ittihat ve terakki ihtilal yapmak için harekete geçemezdi.
resneli niyazi'nin hızlı hareket edişi ve gözü karalığı 1908 devriminin ateşini yakan, ittihat ve terakki'yi harekete geçiren eylemdir.

resneli niyazi'nin bu tavrı ve başına buyruk hareket edişi ittihatçılar tarafından unutulmuyor. "ele avuca sığmaz resneli"yi istanbul'da fazla tutumak istemiyor ve rumeli'ye gönderiyorlar, ama yine de ondan rahatsızlık duyup şehit ediyorlar.

resneli'den rahatsızlık duyuyorlar çünkü, 1897 osmanlı yunan savaşındaki liyakatsizliğin hesabını 2. abdülhamid'den soran resneli niyazi, balkan savaşlarında yaşanan hezimetin hesabını ittihatçılardan soracaktı illa ki...

o hesap sormadan, onu katlediyorlar işte...
devrim kendi evladını yiyor...zira iktidarı ele geçirenler her zaman değişir, ilk önce yola çıktıklarını, arkadaşlarını satarlar...

bu dünyadan bir resneli niyazi geldi geçti.
görsel

vodinalı yarı arnavut babaannemin uzaktan akrabasıydı.

resneli'nin kalbi durmaz,
atar "vatan" deyu deyu...

ruhu şad, mekanı cennet olsun...

#tarih

geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer

1770 yılıydı...
çeşme ve sakız adası arasında demirli bulunan osmanlı donanması, aylar önce baltık denizinden hareket eden ve atlantık, cebelitarık ve akdeniz'i geçip ege'ye giren rus donanması tarafından yok ediliyordu...

tarihe çeşme baskını olarak geçen bu deniz muharebesinde osmanlı donanması 15 kalyon, 5 fırkateyn ve değişik büyüklüklerde 40 gemi kaybetmiş, rodos adlı kalyon da rusların eline geçmiştir.

osmanlı donanması bu muharebe neticesinde tamamen yok olmuştu...

çeşme baskını, mora'da başlatılacak yunan isyanı'nın öncüsüydü.

osmanlı donanması yok edilmiş, isyana hazırlanan yunanların önü açılmıştı.

derken 1821 yılında yunan isyanı patlak verdi.

rusya, ingiltere ve fransa, osmanlı'dan yunanistan'ın bağımsızlığını tanımasını istediler.
osmanlı ise haliyle bunu reddetti.

zaten yunan isyancıları destekleyen bu devletler, bu sefer fiziki olarak yunanların yanında yer aldıklarını göstermek için bu kez navarin'e donanma gönderdiler.

yıl 1827...
çeşme baskını sonrası yeniden yapılanmaya çalışan osmanlı donanması yunan isyanını bastırmak amacıyla navarin limanında bulunuyordu.
osmanlı donanmasına, mısır ve tunus eyalet donanmaları da eşlik etmekteydi.

toplamda 70-75 gemiden oluşan osmanlı donanması, müttefik donanma tarafından bu kez navarin'de yakılmıştı.
irili ufaklı 60 gemimiz navarin'de yok edildi.
düşman donanmasının ise tek kaybı dahi olmamıştı.

*********************

önce çeşme'de, ardından navarin'de 50 yıl içinde üst üste 2 defa yok edilen osmanlı donanmasının yeniden toparlanması artık imkansız görünüyordu.
hem devletin kaynakları da yeni bir donanma tesis etmeye müsait değildi.

lakin son derece geniş bir coğrafyaya hakim olan osmanlı denizlerde güçlü olmak zorundaydı.

1828'de 2. mahmud'un emri ile tersane-i amire'de muazzam bir çalışma başlatıldı.
sadece 1 sene sonra dünyanın en büyük kalyonu suya indiriliyordu.
görsel

adı: mahmudiye konmuştu.
mühendis Mehmet Efendi ile mimar Mehmet Kalfa tarafından yerli ve milli imkanlarla üretilen bu kalyon 76 metre uzunluğunda, 21 metre genişliğinde tam 3 ambarlı ve 128 top bulunan yüzer kaleydi...

böyle büyüklükte bir gemi o güne dek görülmemişti. (osmanlılar tarafından)

mahmudiye'nin suya indirilmesi, 50 sene içinde 2 defa donanmasını kaybeden osmanlı'ya moral olmuştu.
halk bu dev gemiyi hayranlıkla seyrediyordu.

mahmudiye'nin istanbul boğazına her gelişi olay oluyor, halk bu dev gemiyi izleyebilmek için birbirini eziyordu.
görsel

geminin devasa boyutları türlü efsanelere konu olmuştu.

bir rivayete göre hacı bektaş'ı veli'nin askerlere mahmudiye'nin güvertesinde namaz kıldırdığı söylenir.
başka rivayete göre mahmudiye'nin güvertesinden kurban bayramlarında kan aktığı görülmüştür(!)
mahmudiye hakkındaki en büyün efsane ise, kırım savaşı yıllarına dayanır.

kırım savaşı sırasında sivastopol kuşatmasında mahmudiye tek başına sivastopol mevzilerini bombalamış, deniz üzerinde tur dönerek iskele ve sancak toplarını sıra ile ateşlemiş...

her neyse...

uzun yıllar osmanlı'nun gururu olarak denizlerde dolaşmış mahmudiye'nin sonu 1874'te gelmiş nihayet bahriye nezareti mahmudiye'yi emekliye ayırmıştır.

lakin 1877-78 osmanlı rus savaşı esnasında mahmudiye'ye yine ihtiyaç duyulmuş, mahmudiye 93 harbinde de cepheye asker nakletmek amacıyla kullanılarak donanmamıza hizmet vermiştir.

1881 yılına gelindiğinde osmanlı artık ekonomik olarak iflasını açıklamıştır.
mahmudiye ise hurdaya çıkarılmıştır.

osmanlı devleti, subay maaşlarını işte bu mahmudiye'nin hurdasıyla ödemiştir.
maaş günü gelen subaylara mahmudiye'nin hurda karşılığı tahviller verilmiştir.
şöyle ki bir subay maaşı için verilen tahvilde "maaşına karşılık mahmudiye enkazından 500 okka hurda verilmesi" şeklinde tahviller piyasada dolaşmaya başlamıştır.

maaşını almak isteyenler bu tahvilleri galata bankerlerine kırdırmış ve mahmudiye'nin sonu işte böyle acıklı bitmiştir.

tam 20 yıl boyunca dünyanın en büyük savaş gemisi olan, osmanlı donanmasının sancak gemisi mahmudiye'nin parçalanması ve hurdasının satılmasının ardından da efsaneleri devam etmiş, mahmudiye kalyonunun resim ve posterleri anadolu'nun ücra köşelerinde bile evlerin, kahvehanelerin duvarlarını uzun yıllar süslemiştir.

bugün deniz müzesinde mahmudiye kalyonu'nun büyük bir maketi bulunmaktadır.

#tarih

süleyman askeri bey

14 nisan 1915-basra/şuaybe bataklığı...
görsel

basra petrol bölgesi ingilizler tarafından işgal edilmiş, osmanlı ise ekonomisi için hayati önem taşıyan basra'nın kontrolünü yeniden ele geçirmek için son bir hamle yapmak durumunda kalmıştı.

ne var ki, basra'ya sevk edilecek düzenli ordu yoktu osmanlı'nın elinde.
ama teşkilat-ı mahsusa vardı.
vatanını, bayrağını her şeyden çok seven teşkilat-ı mahsusa fedaileri vardı...

işte teşkilat-ı mahsusa'nın başındaki vatansever bir türk subayı olan süleyman askeri bey'de tamamen kendi çabalarıyla topladığı 4000 kişilik fedai ordusu ile basra önlerine gelmişti.
"fedai ordusu" derken, ordu dediğime bakmayın, bu 4000 kişinin çok azı düzenli askerlerden oluşuyordu.
itfaiyeciler, sandalcılar, liseliler, hamam tellakları ve hapishaneden çıkarılmış mahkumlardan oluşan bir fedai ordusuydu süleyman askeri'nin emrindeki birlikler...

süleyman askeri bey işte bu kuvvetlerini yerel arap ve kürt aşiretlerinden aldığı destekle 18 bine ulaştırmıştı.

şimdi basra petrol bölgesinde şuaybe bataklıklarında ingilizlerin karşısındaydı.

ingilizler şuaybe'yi dikenli tellerle çevirmiş ve tahkim etmişler, 7000 kişilik bir kuvvetle savunmaya geçmişlerdi.

ne var ki sayıca üstün olmasına rağmen osmanlı kuvvetleri bir türlü şuaybe'yi ele geçiremiyorlardı.

nihayet 14 nisan günü genel taarruz başlatıldı.
ingiliz tel örgüleri arasından hücuma geçen osmanlı kuvvetleri son bir kez yüklendiler şuaybe mevzilerine, ingilizler dorset ve pencap birlikleri ile arkada kalan arap aşiretlerine taarruz ettiler.

14 bin kişilik arap ve kürt aşiret kuvvetleri bir anda dağıldı.

bataklık ve ingiliz ordusu arasında kalan süleyman askeri cephe gerisinde ihaneti gözleri ile görüyordu.

geride kalan dağılmış arap kabileleri osmanlı garnizonunu yağmalamaya, ölen osmanlı askerlerini soymaya başlamıştı.

o an 31 yıllık yaşamında görmediği acıyı, görmediği ihaneti iliklerine kadar hissetti.
artık bir ordusu yoktu, bu birlikler ile basra'yı alması bir hayaldi...

elindeki tabancasını şakağına dayayarak hayatına son verdi.

onun şehadeti ile birlikte osmanlı bir daha basra dolaylarında bir harekat yapamadı, kut'a kadar geri çekildi...

süleyman askeri bey'in kısa hayatı aslında osmanlı'nın yok oluşunun özeti gibidir...

106 sene önce bugün kaybettiğimiz bu kıymetli subay, 1902 yılında harbiye'den mezun olduğunda tek gayesi vardı.
osmanlı'yı yeniden eski güçlü günlerine döndürmek ve türklüğün şan ve şerefini yüceltmek.

bu uğurda verilen hiçbir vazifeden geri kalmadı, her zaman en önde oldu.

trablusgarp savaşında bingazi'deydi, ardından balkan savaşlarına katıldı.

balkan savaşları sonunda elimizden çıkan rumeli'de yenilgiyi kabul etmediler ve batı trakya türk cumhuriyeti'ni kurdular, süleyman askeri de bu yeni cumhuriyetin genelkurmay başkanı oldu.

1913'te kurulan teşkilat-ı mahsusa'nın ilk başkanı olarak tarihe geçti.

ve ardından başlayan 1. dünya savaşı ile ırak cephesinde görev aldı.

ırak cephesinde ingilizlere karşı pek çok başarı elde etti, ingilizler'i basra'ya kadar geri püskürttü, lakin ingilizlere vuracağı son darbede ihanet ve yokluk ile yüzleşmek zorunda kalarak hayatına son verdi...

o'nun bu kısa hayatına sığan pek çok mücadele, vatanseverlik ve türklük aşkıyla harmanlanmış bir hayat...

mezarı belli olmasa da aradan 106 yıl geçse bile hatırlanan kıymetli bir türk subayıdır süleyman askeri bey.
görsel

bak, bulutlar geçiyor üstünden kaldır başını
al mendilim sende kalsın, sil yaşını
of memleket,
sevdana yürek gerek...

106 değil 1600 yıl da geçse üstünden ruhumuz ittihat bedenimiz terakki...

ruhu şad olsun...

#tarih
© copyright 2005 - 2026