#tarih

ayçiçek yağı nın türk kültüründe yerinin olmaması

ekonomik krizde olmamızdan, dünyanın en büyük ayçiçek ve ayçiçek yapı ithalatçısı olmamızdan, rusya limanlarında 30 gemi ayçiçek yağımızın bağlı olmasından bağımsız olarak ele almak istediğim tarihi gerçek...

evet, ayçiçeği ve ayçiçek yağı tarihsel süreçte türk kültüründe yeri olmayan nebati bir ürün...

ayçiçeğinin anavatanı orta amerika'dır. (meksika).
ve 15. yüzyılın sonlarında ayçiçek bitkisi avrupa'ya ispanyollar tarafından getirilmiş.
18. yüzyıla kadar avrupa'da ayçiçeği bir süs bitkisi olarak kullanılmış.
yani kimse ne çekirdeğini çitlemiş, ne de yağını çıkarmış.

avrupa'da ayçiçeğinden ayçiçek yağı üretiminin ilk patentini 18. yüzyılda ingiliz bumyan adlı bir şirket almış, almış almasına ama bu işten pek para kazanamamış...

neden sonra ingiliz bumyan şirketine ait ayçiçek yağı patenti, 20. yüzyılın başında rockefeller foundation'a geçmiş ve ayçiçek bitkisi geniş alanlara ekilmeye ve hem yem yapımında hem de yağ elde etmede kullanılmaya başlanmış...

eski türkler daha ziyade hayvansal yağları kullanırdı. (tereyağ vb).

batı ile ilişki kurdukça ve türkler ortadoğu ve anadolu'ya yerleştikten sonra zeytinyağı ile tanıştılar.

ayçiçeği ile ilk tanışmamız çok ilginçtir.

19. yüzyılda bir flemenk keferesi ayçiçeğini bir süs bitkisi olarak istanbul'a getirmiş, sarayın bahçesine dikmiştir, tabi bunun karşılığında da padişah ve halife efendimiz hazretlerinden o güne değin çok isteyip de avrupa'ya götüremedikleri bir cins lale soğanı tohumunu almıştır...

neyse, 19. yüzyılda sarayın bahçesine dikilen ayçiçeği süs bitkisi kısa süre içinde soldu ve yok oldu tabi. bir daha bu nebatatın ismini dahi anan olmadı uzun yıllar boyunca.

ta ki 1950'nin başına kadar...

marshall planı doğrultusunda amerikalı müttefiklerimiz bir kez daha ayçiçeğini getirdiler ülkemize.

ama bu kez bir gıda bitkisi olarak.

50'li yıllarda gelen bulgaristan muhacirleri, bulgaristan'dan bildikleri bu bitkiyi trakya'da tarlalarda yetiştirmeye ve bundan yağ elde etmeye başladılar.

böylece türkiye, ayçiçeği ve ayçiçek yağı ile tanışmış oldu.

ve sadece 60-70 sene önce hiç bilmediğimiz, hiç ekmediğimiz, hiç yemediğimiz bir şeye bugün muhtaç olduk, hatta dünyanın en büyük ithalatçısı konumuna geldik.
(bkz: türkiye dünyanın en büyük ayçiçek ithalatçısıdır)

ne demiş akp'nin kurucusu olan amerikalı?
"petrolü kontrol ederseniz ülkeleri, gıdayı kontrol ederseniz insanları yönetirsiniz..."(henry kissinger-abd eski dışişleri bakanı)

hayat ne garip değil mi gençler?

atalarımızın hiç bilmediği bir gıda maddesine bugün bizler muhtacız.
işte gıdayı kontrol edenler, insanları da kontrol ediyorlar...

reis putin ile görüşmüş, bizim 30 gemi yağ yola çıkmış...o halde oyum akepeye...

#tarih
#tarımvehayvancılık

7 8 mart 1915 nusrat karanlık liman operasyonu

18 mart 1915 çanakkale deniz savaşlarının kaderine etki eden operasyondur...

müttefik donanması tarafından çanakkale savaşlarının ilk saldırısı 19 şubat 1915'te olmuş, bu ilk taarruzda anadolu'daki kumkale, orhaniye tabyası ile rumeli'deki ertuğrul ve seddülbahir tabyaları vurulmuştu.

ardından 25 şubat 1915 taarruzu, sonra 26 şubat taarruzu, 28 şubat taarruzu, 1 mart taarruzu, 2, 4, 5, 6 mart taarruzları gerçekleşmişti.

müttefik kuvvetler bu taarruzlarda boğaza yanaşıyor, boğaz girişi tabyalarımızı hedef alıyor, karaya asker çıkarıyor, taarruz yapıyor, geri çekiliyordu...
görsel

bütün bu taarruzlar, yaklaşan büyük taarruzun ön hazırlıklarıydı.
çanakkale müstahkem mevkii komutanlığı, müttefik donanmasının büyük bir taarruz ile tek seferde çanakkale boğazını geçmek için hamle yapacağından artık şüphe duymuyordu.
karadaki bataryalarımız boğazı savunmak için hazırdı, ama müttefik donanması çok kuvvetliydi.

öncü taarruzlarda da çanakkale boğazı müttefik taarruzuna karşı mayınlanmış, lakin müttefiklerin mayın avlama gemileri tarafından bu mayınlar sürekli temizlenmişti.

büyük taarruz öncesi tüm yükü karadaki bataryalara bırakmak istemeyen müstahkem mevki komutanlığı, boğaza bir kez daha mayın döşeme kararı aldı.

7 mart'ı 8 mart'a bağlayan gece, tam da şu saatlerde kaptan yüzbaşı tophaneli ismail hakkı bey komutasındaki nusrat mayın gemisi, çanakkale müstahkem mevkii mayın grup komutanı yüzbaşı hafız nazmi bey'in komuta ettiği operasyon ile, çanakkale boğazı, karanlık liman mevkiine 26 adet mayın dökmüş, burnunun dibine kadar girdiği müttefik donanmasının devriye gemilerine yakalanmadan ve hemen sancak tarafında binlerce yıldır yatan truva savaşlarının yunan savaşçısı ajax'ın mezarını selamlaya selamlaya görevini başarıyla tamamlamış ve çanakkale limanına geri dönmüştür.

7 mart'ı 8 mart'a bağlayan gece nusrat mayın gemisinin mayın döktüğü saha ve 26 mayını şu şekildedir;
görsel

işte nusrat'ın karanlık liman boyunca döşediği bu mayınlar, 18 mart 1915'te ilk olarak fransız b filosundan bouvet'i boğazın sularına gömmüştü.

bouvet'in ardından britanya b filosundan hms ırresistible ve hms ocean da nusrat'ın mayınları tarafından avlanmış, bertaraf edilmişti.

işte küçücük bir gemi ve bir avuç kahraman sayesinde 107 sene önce tam da bu saatlerde yapılan bir operasyon, bir büyük harbin kaderini değiştirmişti...

son olarak;
"birinci dünya harbi'nde bu kadar insanın ölmesine, harbin ağır masraflara mal olmasına, denizlerde onca ticaret ve savaş gemisinin batmasına başlıca neden, türkler tarafından o gece atılan o incecik çelik halat ucunda sallanan yirmi altı demir kaptır..." (winston churchill-1930)

#tarih

cihad ilan eden halife vs arap kabile reisi

bugün 3 mart.
halifeliğin kaldırılışının 98. yılı.

ne yazık ki günümüzde hala halifelik özlemi duyan hilafet isteyen cahiller var.
hatta bu cahiller halifeliğin ingilizlerin isteği ile, ingilizler ile anlaşarak kaldırıldığına dair mesnetsiz iftiralarda bulunuyorlar.

bu iftiralara açık kapı bırakmayacak şekilde cevabımızı daha önce şurada vermiştik;
(bkz: 3 mart 1924 halifeliğin kaldırılması/#42941381)

halifelik makamı hiçbir vasfı kalmamış, hiçbir yaptırımı bulunmayan bir makamdı ve bu makam, bilakis ingilizlerin amaçları için, ingiliz sömürgesi altındaki milletleri baskılamak amacıyla kullanılmaya çalışılıyor, buna göre bir sistem kuruluyordu ki, türk kurtuluş savaşı ile birlikte sömürge altındaki ezilen ulusların umudu olan mustafa kemal ve türkiye cumhuriyeti buna müsade etmeyerek halifeliği kaldırdı...

teknik olarak halifelik makamı, islam dünyasının en üst makamıdır.
ama 1. dünya savaşı ile birlikte bunun hiçbir önemi kalmamıştır.

işte bunun en güzel örneği ise, osmanlı'nın 1. dünya savaşına dahlinden sonra halife mehmet reşad'ın cihad ilan edişidir.

islam dünyasının başı(!) halife olarak sultan reşad cihad ilan etmiş, lakin halifenin ilan ettiği bu cihada islam dünyası tepkisiz kalmıştır.

aynı dönemde ingilizlerin teşviki ile, arap liderleri şam'da toplantı yapıp bir mutabakata vardılar.
(bkz: şam protokolü)

bakınız, çanakkale savaşı'nda osmanlı'ya karşı savaşan hint müslümanları, afrika müslümanları gibi kuvvetler işte bu şam protokolü bildirisi sayesinde islam halifesi'nin ordusuna karşı savaştı.

ardından 27 haziran 1916'da mekke şerifi hüseyin de osmanlı'ya karşı cihad ilan etti ve bir kabile reisi olan şerif hüseyin'in ilan ettiği cihada müslüman dünyasından pek çok katılım oldu.

belge: şerif hüseyin'in osmanlı-islam halifesine karşı cihad bildirisi.
görsel

bu cihad bildirisinin ardından, aynı çanakkale'de olduğu gibi filistin cephesinde, kanal seferinde, ırak cephesinde de müslümanlar, şerif hüseyin'in ilan ettiği cihada uyarak osmanlı'ya karşı savaşmışlardır.

hilafet isteyenler, halifelik özlemi ile yanıp kavrulanlar...
bütün bunlardan haberiniz var mı?

hani bugün hilafet gelse, ne olacağını sanıyorsunuz?
tüm müslümanların sizin sancağınız altına girip itaat edeceğini mi???

işte koskoca islam halifesi cihad ilan ediyor, ama buna karşı bir kabile reisi karşı cihad ilan ediyor ve islam halifesinden daha çok taraftar buluyor...

ek: şerif hüseyin'in osmanlı halifesine karşı ilan ettiği cihadın türkçesi;

--- spoiler ---
türkler dinden çıktılar. islâm'ın kanunlarını ve geleneklerini ihlâl ediyorlar. allah'ın emirlerine uymuyor, emredilenin aksini yapıyor, biz araplar'ın asırlardır devam edegelen adetlerine saygı göstermiyorlar.
işte, dinden çıkmış olmalarının son örneklerinden biri: suriye valisi cemal paşa, şam'da kadınlar için bir toplantı düzenledi. kadınlarla erkekleri aynı salonda, birarada oturttu. kadınlar erkeklerin önünde şiirler okuyup konuşmalar yaptılar. paşa'nın islâm'ın ruhuna aykırı olan hareketleri bununla da kalmadı: kadınları toplantının şeref köşesine oturttu. kur'an'ın kadınların örtünmeleri ve yabancı erkeklerden uzak kalmaları yolundaki emirlerini bir tarafa bıraktı. türkler bu hareketiyle ahzab suresi'nin 59. ayetini ihlâl ettiler ve dinden çıktılar.
bizlerin bir arap birliği yaratma hayali her türlü düşüncenin ötesinde bir meşruiyet taşımaktadır. ama böyle bir birliğin varolması için mutlaka bir gerekçe göstermemiz istenirse, şanlı tarihimizden ve altı asır boyunca bizleri haritadan silerek yoketmek isteyen türkler'in bu çabalarına karşı gösterdiğimiz büyük mücadeleden daha büyük bir gerekçe yoktur. arap ümmetinin bugün geri ve cahil kalmış olmasının bütün sorumluluğu türkler'e aittir ve araplar'ın türk idaresine karşı cihada girişmeleri farzdır...’’
--- spoiler ---

#tarih

sovyet sosyalist soykırımlar birliği

kazakistan...

bugün nüfusu sadece 20 milyon.
ve kazakistan nüfusunun ancak yarısı kazak...

görsel

yukarıdaki anıt kazakistan'da.
adı: açlık anıtı.

1929-1933 yılları arasında vahşi katil stalin, gözünü kazak bozkırlarına çevirdi.

1917 devrimi olduğunda kazakistan'da yaşayan 6 milyon kazak türkü vardı.

kazakistan yüzölçümü olarak sovyetler birliğinin en büyük 2. ülkesiydi. kazak nüfusu hızla artıyordu. lenin'in ardından başkan olan stalin bundan rahatsızlık duyuyordu.
kazakistan komünist partisinin başına Filipp Goloshchyokin'i (goloşekin) atadı.

goloşekin göreve gelir gelmez, "kolektifleşme" adı altında bir dizi tedbir uygulamaya koydu.

kazak halkının elindeki hayvanlara el koydu.

goloşekin uygulaması ya da diğer adıyla "küçük ekim devrimi" öncesinde kazakistan'da 45 milyon olan büyükbaş hayvan sayısı, kısa sürede 4 milyona kadar geriledi.

bu uygulama, kazakistan'da "büyük açlık" olarak bilinen katliama sebep oldu.

tam 2.5 milyon kazak türkü açlıktan hayatını kaybetti.

1 milyon kazak, başka ülkelere göç etmek zorunda kaldı.

103 bin kazak yargılandı, tutuklandı, hapse atıldı, bunların 25 bini idam edildi.

kazakistan topraklarına çoğunluğu rus olmak üzre, sovyetler birliği'nin diğer ülkelerinden 2 milyon göçmen yerleştirildi.

büyük açlık sonrası kazak halkı elinde ne var ne yoksa kaybetti, nüfus artış hızı sıfırlandı, doğum oranı düştü.

stalin, bu küçük ekim devrimi adlı katliamı sadece kazakistan'da yapmadı, aynı şekilde ukrayna'da da büyük kıtlık ve açlık ölümleri gerçekleşti.
bunu sanırım hepiniz duymuşsunuzdur zaten;
(bkz: holodomor)

kazakistan'da büyük bir felakete yol açan, büyük açlık döneminden sonra sovyetler birliği bir büyük katliama daha imza attı;
(bkz: sscb nin aral havzası katliam ve soykırımı/#10873337)

bugün sovyetler birliği artık yok.

kazakistan bağımsız bir ülke olsa da, nüfus dengesini daha yeni yeni sağlayabilmiş durumda.

aral havzası tamamen yok edilmiş durumda.

işte yukarıdaki açlık anıtı, kazak milleti'nin başına gelen büyük felaketi hatırlatmak amacıyla, nursultan nazarbayev'in öncülüğünde inşa edildi.

dün sovyet sosyalist soykırımlar birliği'nin yerini bugün putin rusya'sı almış durumda.

stalin'in ukrayna ve kazakistan'da yaptığı katliamları yeniden başlatmış durumda. ama artık dünya eski dünya değil...

#tarih

kıbrıs barış harekatında canavar teğmen

20 temmuz 1974...
türklerin dünyaya meydan okuduğu o gün, kıbrıs barış harekatı'nın ilk günü bolu komando tugayı'nın 2 taburu, helikopterlerle beşparmak dağları eteklerindeki pınarbaşı ovasına indiler. burada tmt mücahitleri ile birleşerek beşparmak dağları'na tırmandılar, vazifeleri buradaki stratejik noktaları ele geçirmekti.
bolu komando tugayına bağlı 2 tabur komando ve tmt mücahitleri, rumların şaşkınlıklarından faydalanarak beşparmak dağlarındaki mevzileri birer birer ele geçirdiler ve st hilarion kalesi'ndeki mücahitler ile buluşarak burayı karargah haline getirdiler.

bir gün sonra rumlar üzerlerindeki şaşkınlığı atmış, kaybettikleri mevzileri geri almak için harekete geçmişlerdi.
rumların 32. ve 33. komando taburları beşparmak dağlarındaki mevzileri birer birer geri alıp, st hilarion kalesini kuşatmaya başladılar.
görsel

rum 32. komando taburu tarafından ele geçirilen, atak tepe'de ve doğruyol'da rumların eline geçen 31 asker ve mücahit uçurumdan atılmak suretiyle şehit edildi.
görsel

Doğu'daki Bellapayıs'tan gelen 33. Rum Komando taburu ise gece karanlığından yararlanarak 1 takım mücahidin savunduğu Şahinler bölgesine sızdı, Timsah Tepe,Arslan Tepe ve Kaplan Tepeyi ele geçirerek 10 kadar mücahidi katletti ve mevzilenerek istirahate çekildi.

böylece st hilarion kalesi rumlar tarafından kuşatılmış oldu.

tmt komutanı erden özerden bu anı şöyle aktarıyor;

--spoiler--
Mevzilerimiz işgal edilince Şato bölgesinde istirahatte olan 2.Komando tabur komutanı Vural Çetin'e gittim, mevzilerimizi kaybettiğimizi, kuşatıldığımızı söyledim.
ve tepeleri geri almak için yardım etmesini istedim. Emir subayına "bana canavar'ı çağırın" dedi

"CANAVAR da kim" diye merak ederken az sonra içeriye yağız bir teğmen girdi.
selam çaktı.
Komutan ona; "CANAVAR teğmen mücahitler aşağıdaki tepeleri kaybetti,gidin geri alın" emrini verdi.

Dışarı çıktık.Sabah 03'e gelmişti. teğmen Takımını topladı, 3 gönüllü aldı.
Bana; "Kaplan Tepe'ye en zor hangi taraftan çıkılır?" diye sordu.
"Girne üzerinden, Kuzey tarafı sarp kayalık, ama oradan çıkamazsınız" dedim.

"Ben ordan çıkıp taaruz edeceğim. ALLAH diye bağırdığımda siz de mücahitler ve benim takımımla cepheden taaruz edeceksiniz" dedi.

Karanlıkta kayboldular.
En zor yerden karanlıkta çok tehlikeli tırmanışları birkaç saati buldu. Gün ağarırken bomba ve silah seslerini duyduk.
sonra canavar teğmen, "ALLAH" diye bağırdı ve biz de cepheden taaruz ederek 7-8 saat önce kaybettiğimiz 3 tepeyi geri aldık.
CANAVAR, geriden, çıkışı imkansız bölgeden sızarak mevzilerimize yerleşmiş Rumları imha etmişti. Kalan Rumlar da bizim taaruzumuz ile silahlarını bırakarak kaçmıştı. Böylece kuşatma doğudan yarılmış ve sırtımız tekrar emniyete alınmıştı...
--spoiler--

işte o gün imkansız olan mevzilere tırmanıp rumları bertaraf eden, st hilarion kalesinin kuşatılmasına mani olup buradaki asker ve tmt mücahitlerini kurtaran canavar teğmen, 1972 yılında kara harp okulundan mezun olmuş çiçeği burnunda teğmen muzaffer tekin'di...
görsel
görsel

o bolu komando tugayı'nın canavar teğmeniydi.
canavar teğmen muzaffer tekin'in ismi beşparmak dağlarındaki "zafer tepesi"ne verildi.
görsel

kıbrıs barış harekatı sonrası, canavar teğmen muzaffer tekin, en çok savaşa giren takımın komutanı olarak ALTIN MADALYA alan tek teğmen oldu ve "üstün cesaret ve feragat Altın madalyası" ile taltif edildi.
görsel
görsel

askerlik hayatı başarılarla dolu olan bir subay olarak muzaffer tekin, kıbrıs barış harekatından 11 yıl sonra, Tuzla Eğitim Kampında nöbetçi subay olduğu bir gün eğitimdeki 4 teğmenin bir restoranda karıştığı kavganın faturası ona kesildi. Mahkemede beraat etmesine karşın 1985 yılında tam terfi zamanında,35 yaşında yüzbaşı rütbesinden emekli edildi.
21 yıl sonra ise mütevazi bir hayat sürerken 2006 yılında FETÖ'nün Danıştay saldırısı kumpasına dahil edildi.
görsel
Yıllarca haksız yere hapis yattı, beraat etti. Yetmedi, FETÖ tarafından `Ergenekon kumpasına da dahil edildi.
görsel

2007'de yeniden tutuklandı. 7 yıla yakın hapis yattı. Kahrından Pankreas kanserine yakalandı. isteyerek Tedavisi yapılmadı. Ölmesi istendi.
FETÖ yargıçları tarafından iki kez ağırlaştırılmış müebbet ve ayrıca 117 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırıldı.

bu esnada medyayı ele geçirmiş olan fethullahçı orospu çocukları ona hakaretler yağdırdılar.
görsel

türkiye'nin en çok izlenen televizyon yapımı olan fethullahlar vadisi adlı dizide muzaffer tekin, "palaska zafer" adlı kötü bir karekter olarak gösterildi ve fethullahçı polat alemdar'ın düşman hedefi oldu.
gerçek hayatta muzaffer tekin'in yanına bile yaklaşamayacak olan fetöcülerin sahte kahramanı polat alemdar, dizi icabı palaska zafer'i alt ediyordu.
görsel

işte böyle şerefsizlik dolu günlerin ardından Anayasa Mahkemesi'nin hak ihlali kararıyla muzaffer tekin 10 Mart 2014 tarihinde tahliye oldu. Bir yıl sonra 1 Nisan 2015 tarihinde 65 yaşında pankreas kanserinden yaşama veda etti. Karacaahmet Mezarlığı'na defnedildi.
görsel

ona kumpas kurup, haksız yere mahkum eden alçak, hain FETÖ'cü hakim ve savcılar ise bugün ya hapiste, ya da firari. ona hakaret eden nagehan alçı ve benzerleri hala her gece televizyona çıkıyor, gazetelerde köşe yazarlığı yapıyor.
(bkz: ergenekon davası şehitleri/#45237773)

yararlanılan kaynak: kktc'nin ilk cumhurbaşkanı rahmetli bozkurt rauf denktaş'ın danışmanı sabahattin ismail ağabey.

#tarih

tarkan ın kuvayi milliye kahramanı dedesi

dünden beri birtakım şerefsiz köpeklerin saldırısı altındaki megastarımız tarkan'ın kuvayi milliye kahramanı büyük dedesidir.

büyük dede gazi üsteğmen ali dursun tevetoğlu bir türk denizcisidir.
1. dünya savaşında kafkas cephesinde de görev yapan ali dursun kaptan, alemdar kurtarma gemisi'nin 2. kaptanıdır.
görsel

ulu önder atatürk'ün 1919'da samsun'a çıkarak milli mücadeleyi başlatması ile birlikte ali dursun kaptan karakol örgütü ile temasa girer, anadolu'ya sandallarla silah kaçırmaya başlarlar.

fakat ali dursun kaptan ve arkadaşlarının en büyük hayali, ingiliz zırhlıları arasında hapsedilmiş, esir edilmiş alemdar gemisini kurtarıp anadolu'ya geçmektir.

1921 yılının ocak ayında bir fırsatını bulurlar ve alemdar gemisini kaçırıp karadeniz'e açılmaya çalışırlar, boğaz çıkışında ingiliz gemisi tarafından yolları kesilir. ingilizlere düzenledikleri sahte evrakı gösterirler ve karadeniz'de bir gemi kurtarma çalışmasına katılmak için gittiklerini söyleyerek boğazdan çıkış yaparlar, lakin olayın sabahında alemdar'ın kaçırıldığı anlaşılmıştır.

ingiliz ve fransız gemileri her yerde alemdar gemisini aramaya başlarlar.
görsel

ismail hakkı kaptan ve tarkan'ın büyük dedesi ali dursun kaptan yönetimindeki alemdar, 26 ocak'ta ereğli limanına varır.
ereğli limanının kontrolü kuvayi milliye subayı nazmi bey'dedir.

lakin zonguldak'tan yola çıkan bir fransız devriye gemisi ereğli'ye gelmektedir, alemdar derhal ereğli limanını terk edip trabzon'a hareket eder.
sinop açıklarında bir başka fransız gemisi ile karşılaşırlar ve tekrar ereğli'ye geri dümen kırarlar. fakat fransız gemisi çok daha hızlı ve silahlıdır.
bizim alemdar gemisindeki askerlerde ise sadece 2-3 tüfek ve birkaç tabanca dışında silah yoktur.
yakalanırlar...

fransız gemisinden birkaç devriye subayı alemdar'a geçer ve rotayı fransız işgali altındaki zonguldak olarak belirlerler.
zonguldak'a varan alemdar gemisinin durumu istanbul'a rapor edilir ve geminin istanbul'a getirilmesi emredilir. bunun üzerine içindeki fransızlar ile birlikte alemdar gemisi istanbul'a doğru yola çıkar.

lakin bu esnada ali dursun kaptan ve askerleri fransızları etkisiz hale getirirler ve yeniden alemdar gemisini ereğli'ye döndürürler.
ereğli'ye dönen alemdar gemisini takip eden fransız torpidobotu gemiye yanaşır ve istanbul'a dönmeleri emrini verir, lakin alemdar personeli bu erme uymaz, alemdar gemisinde esir edilen fransız askerlerinden dolayı fransız gemisi alemdar'a ateş açamaz, böylece iki gemi birlikte ereğli limanına gelirler. ereğli limanında ali dursun kaptan ve arkadaşları alemdar gemisini karaya oturtarak kıyıya çıkarlar.

bunun üzerine fransız gemisi ereğli'yi bombalar.
bombalama sonrası ise kuvayi milliyeciler sandallarla fransız gemisine saldırırlar. çıkan çatışmada alemdar gemisinden bir askerimiz şehit olur, fransızlar ereğli limanını terk ederler.

kurtuluş savaşımızda verdiğimiz tek deniz şehidi işte bu muharebede vermiş olduğumuz şehittir.
kurtuluş savaşımızın tek deniz zaferi ise tarkan'ın büyük dedesi ali dursun tevetoğlu ve arkadaşlarının ereğli'de kazandıkları bu zaferdir.

hacı yakışıklı ve diğer aktroll köpekleri, iyi okuyun bak bu satırları...
tarkan size ağır gelir, çapınız yetmez onu gömmeye sizi gidi çapsız fethullahçılar sizi...

not: gazi alemdar romörkörü 80'li yıllarda hurdaya ayrılıp satılmış ve jilet olmuştur ne yazık ki. ama bugün birebir aynısı yeniden yapılmış ve ereğli'de müze olarak hizmet vermektedir.
görsel

#tarih

geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer

her zaman hatırlatmakta olduğum bir söz var;
"cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir..."

bakınız, şu adamın adı süleyman şefik paşa...
görsel

sülayman şefik paşa, milli mücadele'nin başladığı 1919 yılında harbiye nazırıydı.
akabinde, kuvayi milliye'ye karşı kurulan kuvayi inzibatiye'nin komutanlığını yaptı, sivas kongresini basıp mustafa kemal ve yanındaki kuvayi milliyecileri tutuklayıp istanbul'a götürmek ve onları ingilizlere teslim etmek, hayatının tek motivasyon kaynağıydı.

başarılı olamadı tabi göt.
sonra kurtuluş savaşımızı kazandık, süleyman şefik paşa, ingilizlerle dost olup kuvayi milliye'ye düşman olan her vatan haini gibi yurtdışına kaçtı, yüzellilikler listesine alındı...

süleyman şefik paşa halep'te görevliyken, yahudi asıllı rakkase raşel hanım ile evlendi. ama halife efendimiz (vahdettin) ve ümmetimizin tepkisini çekmesin diye, raşel olan eşinin adını ayşe'ye çevirmişlerdi.

süleyman şefik paşa'nın raşel hanım'dan 4 çocuğu oldu. rabia, perizat, sihamettin ve belkıs...

perizat hanım -ki kendisi prenses perizat- olarak bilinir, sultan mehmet reşad'In oğlu Şehzade Mehmed Nazım Efendi ile evlenmiş ve osmanoğlu soyadını almıştı.

sihamettin, yani bilinen adıyla Siham Kemali Söylemezoğlu ise türkiye'nin ilk maden kralıdır.
sihamettin'in eşi sevinç tevs türkiye'nin ilk jazz sanatçılarından olup, amerika'da grammy ödülü almış bir müzisyendir.
sihamettin-sevinç tevs evliliğinden ise türkiye'nin en ünlü söz yazarı ve bestecilerinden biri olan şehrazat dünyaya gelmiştir.

gelelim şehrazat'ın küçük halası belkıs hanım'a...

belkıs hanım, nam-ı diğer benli belkıs...
görsel

benli belkıs, yemen'de yaşama gözlerini açmış, nişantaşı'da dünyaya gözlerini yummuş nev'i şahsına münhasır bir türk kadını.

babası hain süleyman şefik paşa. lakin cumhuriyet süleyman şefik paşa'yı yüzellilikler listesine almış ama ailesini, çocuklarını babasının yaptığı hainlikten muaf tutmuş, onlarla hesaplaşmamış.

işte belkıs hanım, böyle bir babanın çocuğu olmasına rağmen, cumhuriyetin ona tanıdığı birey olma ayrıcalığı sayesinde, babası sürgündeyken dahi babasına ait marko paşa konağında büyümüş yetişmiş, genç bir kız olmuştu.
görsel

tabi belkıs hanım'ın ailesi, bir yandan lüks yaşam, diğer yandan 30 odalı koca marko paşa konağı'nın masrafları karşısında ekonomik zorluğa düşmüştü.
eve tam haciz gelmek üzereyken, belkıs hanım'a zengin bir talip çıkmıştı.

henüz 14 yaşındaki belkıs'a, bursalı ünlü tütün tüccarı ihsan doruk talip olmuştu.

belkıs, önce kendisinden çok yaşlı olan bu adamla evlenmek istemedi, ama ailesinin zor durumda olması onu bu evliliğe mecbur bırakmıştı.

böylece belkıs, ihsan bey ile evlenip fırtınalı, bir o kadar da renkli hayatına başlangıç yapmıştı...

lakin ihsan bey ile olan evliliği kısa sürdü.
belkıs hanım henüz 17 yaşındayken, tbmm başkanı kazım özalp'in oğlu enver bey ile bir yasak aşk yaşadılar. böylece ihsan bey, belkıs'tan boşandı. lakin belkıs'a boşanırken yüklü miktarda bir tazminat da ödemişti ihsan bey...

zengin, genç, güzel ve dul belkıs hanım istanbul sosyetesinin en gözde simalarından biri haline gelmişti. yanağındaki belirgin ben sebebiyle de bundan böyle "benli belkıs" olarak anılmaya başlamıştı.
görsel

benli belkıs 20'sine geldiğinde avukat sadi rıza dağ ile ikinci evliliğini yapmıştı.
bakınız, sadi rıza dağ, türkiye'nin ilk güzellik kraliçesi olan feriha tevfik'in eski eşiydi. yani, adam türkiye güzelinden boşanmış ve benli belkıs ile evlenmişti. bu da benli belkıs'ın ne kadar çekici bir karakter olduğuna dair önemli bir ayrıntı sanırım...

lakin benli belkıs'ın bu 2. evliliği de kısa sürmüştü.

belkıs hanım bu ikinci evliliğinden de güzel bir tazminat almıştı.

artık yeni ufuklara yelken açıyordu.
1938 yılında mısır'ın zemalek valisi gallini fehmi paşa ile 3. evliliğini yaptı.
belkıs hanım henüz 21 yaşındaydı, kocası fehmi paşa ise tam 90 yaşındaydı...

bu evlilik ile birlikte belkıs hanım gold digger olmakla suçlandı.
fehmi paşa'nın oğullarından ölüm tehditleri aldı.
öyle ya, ortada çok büyük bir servet söz konusuydu. benli belkıs'a bu serveti yedirmezlerdi.

lakin benli belkıs güzel olduğu kadar akıllıydı da.
güzelliği, seksapeli ve çekiciliği ile erkeklerin aklını almasını bildiği gibi, pazarlık konusunda da son derece becerikliydi.
belkıs hanım ve fehim paşa'nın oğulları, boşanma konusunda kora kor bir pazarlık yaptılar ve nihayet benli belkıs yüklüce bir servet karşılığı biricik aşkı(!) fehmi paşa'dan boşandı ve 1939 yılında istanbul'a geri döndü...

bu arada ikinci dünya savaşı başlamıştı.
benli belkıs'ın işleri(!) kesattı.
savaş yıllarında gün gazetesi'nin sahibi ilhan bayramoğlu ile aşk yaşadı, nişanlandılar. evlilik hazırlıkları yaptıkları sırada ilhan bey'in hem mah'a, hem mi6'e hem de almanya adına çalışan bir çift taraflı, hatta 3 taraflı ajan olduğu ortaya çıkınca bu ilişki yarım kaldı...

ikinci dünya savaşı yıllarından sonra benli belkıs paris'e yerleşti.
kısa süre sonra burada avukat eduard pinaud ile aşk yaşamaya başladı. eduard pinaud fransız parfüm kralı, sanayi devi olan ed. pinaud şirketinin veliahtıydı. yani bu da çok zengindi.
benli belkıs, sanayi kralının avukat oğlu ile 4. evliliğini yaptı.

tabi benli belkıs boş durmuyordu.
eduard pinaud ile evli olduğu sırada, sherlock holmes'un yaratıcısı, arthur conan doyle'un oğlu, yakışıklı ingiliz genci adrian conan doyle ile yasak aşka düştü...

pinaud ile evli olmasına rağmen, doyle ailesinin yüz odalı şatosunda yaşamaya başladı.
bu yasak olmasına rağmen aleni olarak yaşanan aşk, dünya basınında uzun süre gündem olmuştu.

benli belkıs, tabi her çiçekten bal almaya devam ediyordu.
avrupa'nın altını üstüne getiren belkıs hanım, aşk maceralarının arasında venedik kontu'nun oğlu olan avrupanın sosyetik hanımlarının rüyalarını süsleyen giorgio gini'yi de eklemişti.

çok hızlı yaşıyordu belkıs hanım, çok...

bakınız burası çokomelli, belkıs hanım avrupa'da belkıs kemali adını kullanıyordu.
bir defasında bir trafik kazasına karışmıştı. üstelik alkollüydü...
tabi gazeteler soyadından ötürü; "mustafa kemal'in kızı kaza yaptı" diye haber yapmışlardı.
bu durum türkiye ile avrupa arasında bir diplomatik krize yol açmıştı...

neyse, 1950'lerin ortalarına kadar avrupa'nın altını üstüne getiren belkıs hanım, nihayet yurda döndü.
döner dönmez de istanbul şoförler odası başkanının oğlu tevfik yürüten ile 5. evliliğini yaptı.

bu evlilik ise sadece 2 hafta sürmüştü, böylece belkıs hanım yine dul kaldı...
görsel

sıradışı ama göz kamaştırıcı bir yaşam.

belkıs hanım'ın hayatında kimler kimler yoktu ki...

kişisel dost olduğu bazı isimler şunlardı;
mısır kralı faruk,
isveç kralı gustav,
monaco prensi rainer ve eşi grace kelly,
eva bartok,
mountbatten markizi davit mountbatten...

daha kimler kimler...

Peyami Safa, Nâzım Hikmet, Fikret Mualla, Sait Faik...belkıs hanım'ın aşk yaşadığı bazı türklerdi...
ayrıca benli belkıs, ünlü yazar yahya kemal'in de kendisine aşık olduğunu ve onu elde etmek için kur yaptığını da iddia etmiştir.
görsel

cumhuriyet rejimi belkıs hanım'ı dışlamamış, cezalandırmamış, ona bir hayat sunmuştu.
babası yüzellilik bir vatan haini olmasına rağmen, belkıs hanım mustafa kemal atatürk ile bir baloda dans bile etmişti...

belkıs hanım'ın türkiye yılları da çok renkli geçiyordu.
gazeteciler röportaj için kapısında yatıyordu.
moda dergilerinin, moda sektörünün vazgeçilmeziydi.
belkıs hanım, o dönem yeni çıkan bikiniyi türkiye'de ilk kez giyen ve bikini ile poz veren ilk türk kadını olmuştu.

bu arada yeşilçam'a da uğramayı ihmal etmedi.
1954 yılında çevrilen "çılgınlar cehennemi" adlı filmde eşref kolçak ile başrolü oynadı.
görsel

hani bir kısa fıkra var...
16 Nisan: Kaptan benimle olağanüstü ilgileniyor.
17 Nisan: Kaptan beni yemeğe davet etti.
18 Nisan: Kaptan yemekte eğer aşkını kabul etmezsem gemiyi batıracağını söyledi.
19 Nisan: Yolcuları kurtardım...

işte bu kısa fıkra tamamen gerçektir aslında ve burada yolcuları kurtaran kişi bizim benli belkıs'tır...

velhsasılı kelam, belkıs hanım çok hızlı yaşamıştı ve genç ölmüştü.
bu hızlı ve fırtınalı hayat 19 temmuz 1972'de 55 yaşındayken nişantaşı'ndaki bir apartman dairesinde geçirdiği kalp krizi sebebiyle son bulmuştu.
görsel

belkıs hanım yaşantısını şöyle tarif etmişti;
“Yüzlerce defa seviyorum sanıp âşık oldum. Tam istediğim erkeğe rastlamadığım için hiç çocuk yapmadım”

geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer...

#tarih

gazimağusa orduevindeki panter

kıbrıs'ın, hatta akdeniz'in en güzel yeri olan, gazimağusa'da, kapalımaraş bölgesinde bulunan gazimağusa orduevi'nin resepsiyonunda bulunan panterdir.

şu panter;
görsel

tahnit işlemi ile doldurulmuş bir panter sergilenir yıllardır gazimagosa orduevinde.
panterin hemen yanında bir tanıtım yazısı yer alıyor, lakin burada panterin hikayesi yazmaz.

kıbrıs türkü, yıllarca sıradan bir düşmanla mücadele etmedi, karşısında her türlü kahpeliği, çirkefliği yapacak bir terör örgütü vardı; eoka...

bu ve bunun gibi pek çok panter, afrika'dan kıbrıs'a getirilmişti ve bu panterleri türk mücahitlerinin üzerine salıyorlardı.
gazimağusa orduevinde sergilenen bu panter de kıbrıs barış harekatında bir askerimize saldırırken vurulmuş bir panter.

panter, yırtıcı bir hayvan, doğası gereği, kendini savunmak için insana saldırabilir.
asıl mesele, eoka'nın nasıl şerefsiz bir örgüt olduğunu görmek.

sadece panter değil, envayi çeşit yılan ve akrep de kullanılmış eoka tarafından.

hani "türk mukavemet teşklatı, illegal, suikastçi bir oluşum" diyor ya bazı tatlı su solcusu fonlanmış şerefsizler.
tmt'nin mücadele ettiği eoka'nın legal olduğunu, askerlik ve harbin şerefine layık davrandığını mı düşünüyorsunuz?

karşında her türlü pisliği deneyen, bunun için afrika'dan yaban hayvanlarını getirip kullanan bir terör örgütü var, adam senin üzerine panter salıyor, yılan atıyor üzerine...

tabi bunlar unutuldu...türklüğe, türk milliyetçilerine, vatanseverlere saldırmak bedava. pardon fonla...

#tarih

abdülhamid han ın suriye de kurduğu kasaba

merhaba arkadaşlar kanalıma hoşgeldiniz...

biliyorsunuz dün cennetmekan sultan abdülhamid han'ın vefatının 104. yıldönümüydü.

sayın cumhurbaşkanımız tayyip erdoğan'ın deyimiyle, eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri misali...

abdülhamid han'dan da geriye kalan eserlerden birini inceleyeceğiz bugün.

haritalara bakıyor musunuz gençler?
haritalar bizlere sessiz hikayeler anlatır. ben sürekli haritalara bakarım, incelerim...

yine böyle harita incelediğim bir gün, suriye'de akdeniz kıyısında bir yerleşim yeri gördüm.

adı: hamidiye...
hamidiye, bugün suriye'de tartus iline bağlı bir kasaba.
görsel

bu kasaba abdülhamid han tarafından kurulmuş ve bugün hala o'nun ismi ile anılıyor...

----------------------------------------------------
ara not: yazının buraya kadarki kısmını okuyan aktroller lütfen çıksınlar artık, bundan sonrası onları ilgilendirmiyor...
--------------------------------------------------

evet...nerde kalmıştık?
hamidiye kasabası evet...

hamidiye kasabası 1897 osmanlı-yunanistan savaşı sonrası girit'ten gelen türkler tarafından kurulmuş.
söz konusu savaşı osmanlı kazanmasına rağmen, girit yunanistan'dan gelen albay vasos komutasındaki yunanlar tarafından işgal edildi.
savaş sonrası barış antlaşması yapılıp girit osmanlı toprağı olarak kalsa da, girit'e hristiyan bir vali atandı ve özerklik verildi.
işte yunanistan'dan girit'e bu sırada binlerce göç oldu, yunanistan'dan gelen yunanlar, girit'te istediği köyleri işgal ediyorlar, burada yaşayan müslüman türkleri kovuyorlar, adanın hristiyan valisi de buna göz yumuyordu.

peki osmanlı'nın başındaki padişah ve halife efendimiz ne diyordu bu işe?
hiç...
"aman alirıza bey ağzımızın tadı kaçmasın" modundaydı sultan abdülhamid.

girit'te yaşananlar karşısında subaylarımız, denizcilerimiz kendilerini yiyor, girit'e gidip türk toprağını savunmak için sultan'a yalvarıyorlar, ama abdülhamid kendi toprağı olan girit'e müdahale etmek yerine, donanmamızı haliç'e zincirlleyerek bu soruna çözüm(!) buluyordu.

istanbul, izmir, bursa gibi kentlerdeki gazeteler birkaç defa girit'te olan biteni yazmaya, halka duyurmaya çalıştıysa da, burada da abdülhamid'in sansür politikası devreye girmiş, basında "girit" kelimesinin kullanılması yasaklanmıştı.
bu öyle bir yasaktı ki, "girit"in yazılışına benzeyen "geride" kelimesi de, akıllara girit'i getirir bahanesiyle yasaklanmıştı.

işte bu dönemde, adada yunan işgali sürüyor, türkler kendi topraklarından sürülüyor, hanya, kandiye gibi şehirlere birikiyordu. abdülhamid han, bu soruna dahiyane(!) bir çözüm buldu.
kendi toprağı olan girit'te, yerlerinden yurtlarından edilen müslüman ahali, girit'ten tahliye edilecek ve bu sorun böylece çözülecekti.

girit'te köylerinden, toprağından edilen giritlilerin bir kısmı gemilerle libya'ya yerleştirildi, bir kısmı da suriye, lübnan ve mısır'a götürüldü.

işte abdülhamid tarafından girit'ten tahliye edilen bu giritlilerden bir kısmı da suriye'deki bu bölgeye yerleştirildi, burada kurulan kasabaya "hamidiye" ismi verildi, abdülhamid han, hamidiye'yi çok sevmişti, buraya bir cami yaptırarak ismini yaşattı.

ama girit'te olanlardan, abdülhamid'in korkak bir siyasetle kendi toprağından kendi vatandaşlarını kaçırmasından kimsenin bahsetmesi yasaktı tabi...

bugün suriye'deki hamidiye kasabası hala yerinde duruyor.
burada yaklaşık 5-6 bin civarında girit göçmenlerinin torunu yaşıyor.

yani haritaya baktığınızda, suriye'nin akdeniz kıyısında "hamidiye" şehrini gördüğünüzde sevinmeyin...
burası bir islam halifesinin, bir osmanlı padişahının korkaklığının eseridir...

ek olarak: hamidiye kasabasındaki giritlilere dair video;
https://streamable.com/jbm5a7

ek olarak-2:
(bkz: girit in kaybedilişi/#41457527)

#tarih
#coğrafya

abdülhamid dönemi bakan ve devlet adamları

halife-i ruyi zemin abdülhamid han hazretleri döneminde görev yapmış bazı bakan(nazır) ve devlet adamlarını gösterir esame listesidir.

işte payitaht abdülhamid dizisinde asla ismini duyamayacağınız bazı devlet adamları.

1)bakanlar (nazırlar):
*Aleksandros Karateodori Paşa (1878-1879)-hariciye nazırı.
*Gabriel Pasha ve Sava Paşa (1879-1880) -hariciye nazırı.
*Agop Ohanes Kazazyan (1876-1891)-hazine-i hassa nazırı.
*Mikail Portakalyan Efendi (1891-1897)- hazine-i hassa nazırı.
*Ohanes Sakız Efendi (1897-1908)-hazine-i hassa nazırı.
*Agop Ohanes Kazasyan Paşa (3 defa) (28-30 Ağustos 1885), (Aralık 1886 - Mart 1887) (1888-1891)-maliye nazırı.
*Ohanes Çamiç Efendi (1877-1878)-nafia nazırı.
*Aleksandr Karateodori Paşa (1878) -nafia nazırı.
*Sava Paşa (1878-1879)-nafia nazırı.
*Mavrokordato Efendi (1908-1909)-orman ve maadin nazırı.
*Aristidi Paşa ( 1909)-orman ve maadin nazırı.
*Bedros Kuyumcuyan Efendi (1880)-ticaret ve ziraat nazırı.
*Gabriel Noradonkyan Efendi (1908-1909)-ticaret ve ziraat nazırı.

***************************************

2)ayan üyeleri:
a)1876 ayan meclisi üyeleri;
*Daviçon Karmona Efendi,
*Musurus Paşa,
*Serviçen Efendi,
*Stoyanoviç Efendi,
*Dr. De Kastro Bey,
*Mavroyeni Paşa, Karatodri Paşa,
*Abraham Karakahya Paşa.

b)1908 ayan meclisi üyeleri;
* Azaryan Efendi,
*Basarya Efendi,
*Bohor Efendi,
*Fethi Franko Bey,
*Gabriyel Noradonkyan Efendi,
*Mavrokordato Efendi,
*Mavroyeni Bey, Oksanti Efendi,
*Yorgiyadis Efendi,
*Aram Efendi,
*Popoviç Temko Efendi.

*******************************************

4-)müsteşarlıklar ve müşavirlikler;
*gabriel efendi-babı ali hukuk müşaviri.
*kirkor ekmekçibaşıyan-hariciye hukuk müşavirliği.
*Hrant Noradunkyan-hariciye hukuk müşaviri.
*artin dadyan paşa-maliye nezareti müsteşarlığı.

****************************************

5-)diplomat ve sefirler:
*Vogorides Paşa (viyana)
*azaryan efendi (belgrad)
*Fotiades Bey (atina), (roma)
*Gobdan Efendi (atina)
*blak bey (bükreş)
*Yanko Karaca (lahey)
*Misak Efendi (lahey)
*Aritraki Efendi (lahey)
*Musurus Paşa (londra), (roma)
*Alfred Rüstem efendi (londra)
*Antopulo Paşa (londra)
*naum paşa (paris)
*Nikola Gobdan Efendi (sofya)
*Aristarki Bey (washington)
*Mavroyeni Bey (washington)

************************************

6-)vali, sancak beyi ve mutasarrıflıklar;
a) valiler;
*Sava Paşa, (cezayiri bahri sefid valisi), (girit valisi)
*Kostaki Adosidi paşa (girit valisi)
*Yanko Fotiyadis Paşa (girit valisi)
*Beroviç Paşa (girit valisi)
*Aleko Vogorides Paşa, (şarki rumeli vilayeti)
*Gavril Paşa Hristoiç,
*Alexandre de Battenberg,
*Ferdinand de Saxe-Cobourg et Gotha
*Nikolaki Sartinki Paşa (girit valisi)

b)sisam beyleri;
*Mişel Gregoriyadis Bey,
* Beroviç Paşa,
*Kostaki Adosidi paşa
*Aleksander Mavroyeni Bey,
*Yanko Vitinos Bey,
*Kostaki Karateodori Paşa,
*Yorgi Yorgiadis Efendi,
*Andrea Kopasis Efendi,
*musurus paşa.
*fotyadi bey

c)Cebelilübnan Sancağı Mutasarrıfları;
*Vasa Paşa,
*Naum Paşa,
*Yusuf Franko Paşa
*ohannes efendi.

-------------------------------------------------------

2. abdülhamid'i yerlere göklere sığdıramayan anadolu halkı iyi ki o dönemde yaşamıyormuş.
olup olacakları şey, karasabanda öküzün yerine koşulan köylüler olurdu başka bir şey değil.

#tarih

2023 seçimi yüz yıllık hesaplaşma olacak

şu fotoğraf 1920 yılına ait;
görsel

fotoğrafta şu not yazılı;
"Execution of a Kemalist Turk at izmid..."

bir kemalist, bir kuvayi milliyeci yakalanmış ingilizler tarafından kurşuna diziliyor.
nerede?
izmit'te.
yani bu açıklamayı yapan müptezelin şehrinde.

bakınız fotoğrafın sağında iki kişi var bu olayı seyreden ve bu iki kişiden biri fesli bir osmanlı vatandaşı.

vatansever bir kemalist kurşuna dizilirken bu anı seyreden fesli bir orospu çocuğu.
yer izmit, yani kocaeli...

şimdi bu 100 yıllık hesaplaşma açıklamasını yapan müptezel belli ki vatanseverler kurşuna dizilirken o anı seyreden vatan haini fesli köpeğin torunu belli ki.

100 yıl önce işgalcilerle işbirliği yapıp kemalistleri idam ediyordunuz. ama yenildiniz.

hadi gelin yine hesaplaşalım. yine yenileceksiniz...

Çünkü kanı bozuk vatan hainleri yenilmeye mahkumdur...

#tarih

geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer

şüphesiz ki şu eseri hepiniz biliyorsunuz;
https://www.youtube.com/watch?v=cKkDMiGUbUw

johann strauss efendi'nin bestelediği the blue danube waltz...
bu eserin bestecisi johann strauus junior'dur, daha doğrusu johann strauss ii olarak bilinir.
(bkz: johann strauss/#43309426)

johann abimizin büyük büyük dedesi aslen yahudi olup, avrupa'daki engizisyon baskısından kurtulmak için katolik olmuş bir konverso'dur.

her neyse, bu gereksiz bilgiyi bir kenara bırakalım güzel mavi tuna valsine dönelim...

vals, tüm avrupa'yı kasıp kavuran bir dans haline gelmiş, besteciler yeni ve hit valsler bestelemek için birbirleri ile yarışır hale gelmiştir.

öyle ki, bu vals akımına osmanlı türkiyesi de ayak uydurmuş, kafir dansı(!) vals, 1840'larda ümmetin halifesinin sarayına girmişti.
padişah abdülmecid, valsi öyle bir beğenmiş, öyle bir beğenmişti ki, bir fransız orkestrasını sarayda konser vermek için istanbul'a getirtmişti.
fransızlar da saraya gelmiş, abdülmecid'e özel muhteşem bir konser vermişlerdi.

padişah abdülmecid'in fransızları hayran hayran izlemesi saray bestekarı hammamizade ismail dede efendi'yi kızdırmış, padişah ve halife efendimizin gavur valsleri dinlemesine gönlü razı olmamış ve bu dönemde "yine bir gülnihal" adıyla hepimizin bildiği ilk türk ve müslüman valsini bestelemiş ve sultan abdülmecid'e sunmuştur...

ilk osmanlı valsi olan yine bir gülnihal, dede efendi'nin daha evvel halil paşa adına gülnihal kalfa için yazmış olduğu bir şiirdir.
gülnihal kalfa'yı tavlayıp yatağa atmak arzusuyla yanıp tutuşan halil paşa, ismail dede efendi'ye yüklü bir ödeme yaparak bu şiiri yazdırmış ve şüphesiz ki amacına ulaşmıştır.
işte dede efendi, fransızlara kızarak, sadece 1 gece içinde bu şiiri vals formatında bestelemiş ve böylece ilk osmanlı valsi ortaya çıkmıştır...

şimdi dönelim johann strauss'a...

abdülmecid döneminde osmanlı sarayı'nın bir vazgeçilmezi olan vals, abdülmecid sonrası tahta geçen kardeşi abdülaziz döneminde de vazgeçilmez olmaya devam etmişti.
üstelik sultan abdülaziz, ağabeyi abdülmecid'den farklı olarak bizzat kendisi vals bestelemiş, çıtayı bir hayli yükseltmişti.

abdülaziz'in bestelediği vals: invitation a la valse;
https://www.youtube.com/watch?v=UwJXOISEfWo

abdülaziz'den sonra tahta çıkan yeğeni 5. murad'da amcasının izinden giderek vals besteleyen padişahlar arasına adını yazdırmıştı.
(bkz: vals besteleyen islam halifesi)

sultan abdülaziz sadece vals bestelemiyordu.
kendisi komple bir müzisyendi, örneğin rum vatandaşlarımız için, yunan halk dansı olan bir sirto bile bestelemişti.
(bkz: rum vatandaşı için dans müziği besteleyen padişah/#42337958)

işte komple müzisyen olan padişah ve halife efendimiz sultan abdülaziz, aynı zamanda yurtdışı seyahatine çıkmış olan yegane osmanlı padişahıdır.

sultan abdülaziz çıktığı avrupa seyahatinde fransa, ingiltere, belçika, almanya'ya uğramış nihayetinde dönüş yolunda avusturya-macaristan'ın başkenti viyana'ya gelmiş burada johann strauss ii ile tanışmış, johann strauss'un verdiği konsere katılmış ve ünlü bestekar ile müzik üzerine uzun uzun konuşmuştur.

işte bu konuşmaların birinde sultan abdülaziz, johann strauss'a avusturya'nın can damarı tuna nehri'ni göstererek, "ne muazzam bir nehir, sizde doğuyor, bizim topraklarımızda devam ediyor. tıpkı vals gibi..." diyerek johann strauss'a ilham kaynağı olmuş, ayrıca müzisyene yüklü bir bağış yaparak çalışmaları için osmanlı'ya davet etmiştir...

yani sevgili arkadaşlar, dünyaca ünlü güzel mavi tuna-the blue danube valsi'nin fikir babası ve de sponsoru osmanlı padişahı abdülaziz'dir...

tabi, sizler osmanlı torunu olmaya farklı açıdan baktığınız için, osmanlı padişahlarının bu yönlerinden bihabersiniz.
osmanlı padişahlarının ilgilendiğiniz yönü alnı secdeden kalkıp kalkmadığı ve abdestsiz evrak imzalayıp imzalamadığıyla sınırlı ne yazık ki...

neyse, geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer...

#tarih

geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer

ne zamandır yazmıyorum başlığa, mesaj geldi "neden yazmıyorsun" diye, belki bu hafta sonu birkaç hayali cihan değer hatıratı paylaşırım. bugün bir tane yapalım hatta...

bu yakışıklı abimizin adı sukarno...
görsel

hatta tam adıyla achmed sukarno, ama biz ona ahmet sukarno demişiz.

ahmet abimiz, endonezya'nın kurucu lideridir.
2. dünya savaşı yıllarına kadar hollanda sömürgesi olan endonezya, 2. dünya savaşında hitler hollanda'yı işgal edip patlatınca, japon işgaline uğramış, endonezya'daki hollandalılara karşı da sukarno abimiz japonlarla işbirliği yapmış, hatta japonlardan bağımsızlık talep etmiş, lakin 2. dünya savaşı bitince hollanda tekrar endonezya'ya hakim olmaya çalışmış ama ahmet abimiz hollandalıları yenmiş ve de endonezya bağımsızlığına kavuşmuş...

tabi nüfusunun büyük çoğunluğu müslüman olan endonezya'nın bağımsızlığını ilk tanıyan ülkelerden biri de biz olmuşuz ve ahmet abimiz ile iyi ilişkiler tesis etmişiz.

böyle böyle gelişen türkiye-endonezya ilişkileri neticesinde ahmet sukarno, 1959 yılında türkiye ziyaretine gelmiş.
görsel

çok güzel geçen türkiye ziyareti, halkın ahmet sukarno'ya büyük ilgisi, devlet törenleri, karşılıklı iyi niyet antlaşmaları derken ziyaret sona ermiş.

sukarno abimiz ayrılırken çok memnun ayrılmış, özellikle gezinin istanbul ayağı onu çok mutlu etmiş, ayrılırken kendisini uğurlayan hariciyecilerimize "yine geleceğim inşaallah" diyerek tayyaresine binip ülkesine dönmüş...

tabi bu ziyaret sonrası bizimkiler de son derece memnunlar, tarihi bağlarımızın olduğu dost ve kardeş bir ülkenin liderini iyi ağırladıklarını düşünüyorlar, özellikle hariciyecilerimiz dört gözle endonezya hükümetinden gelecek "teşekkür mesajını" beklerlerken, endonezya dışişleri bakanlığından türkiye'ye bir kınama mesajı geliyor...

bak sen şu işe...
günlerce liderlerini yedirip içirdiğimiz, saraylarda ağırladığımız endonezya, bize teşekkür edeceğine, kınama mesajı yolluyor ve endonezya büyükelçisi bu mesajda liderleri ahmet sukarno'nun istanbul'da belsoğukluğu kaptığını belirtiyordu...

belsoğukluğu...
aman allah'ım...!!!

tabi bu rezil durum cumhurbaşkanımız celal bayar'ın kulağına kadar gidiyor, celal bayar son derece naif terbiyeli bir insan, utancından yerin dibine giriyor, çok kızıyor, dışişleri bakanı fatin rüştü zorlu'yu çok şiddetli bir şekilde azarlıyor. tabi fatin rüştü zorlu, bayar'dan paparayı yiyince, o da başta istanbul valisi olmak üzre, tüm hariciyecileri sıradan geçiriyor ve bu rezaletin sorumlusundan hesap sorulması talimatını veriyor...

ve bu rezalete bir sorumlu bulunuyor.

lüks nermin...!!!

lüks nermin ablamız, istanbul'da dönemin sosyetik genelev patronu...
görsel

endonezya lideri ahmet sukarno'nun kadın düşkünü olduğunu duyan bizim muzır hariciyeciler, misafir devlet başkanına bir jest yapmak istiyorlar ve sukarno'ya bir gecelik "kaçamak" programı ayarlıyorlar.
sukarno'da gelen bu ikrama hayır diyemiyor ve lüks nermin ablanın kızlarından biri ile istanbul'da şehvetli bir gece geçiriyor.
ama meğer sukarno'nun birlikte olduğu hatun kişisi belsoğukluğu hastalığından muzdaripmiş ve bu hastalığı da o gece sukarno'ya bulaştırıvermiş...

işte bu olayın sorumlusu olarak itham edilen lüks nermin ablamız, 50'li ve 60'lı yılların istanbul'unun en önemli simalarından biriydi.

siyasetçiler, büyükelçiler, bürokratlar, futbolcular, fabrikatörler, zenginler, istanbul'a kaçamağa gelen anadolu'nun toprak ağaları tekmili birden lüks nermin'in beyoğlu zambak sokak'ta sahip olduğu genelevinin müdavimleriydiler...

lüks nermin, demokrat parti dönemi boyunca müşterileri ile kurduğu güzel ikili ilişkiler neticesinde istanbul'daki konumunu güçlendirmiş, devlet ve hükümetteki önemli tanıdıkları sayesinde "dokunulmaz" birgenelev patroniçesi olmuştu.

öyle ki, politikacılar ve bürokratlar nermin ablalarının bir dediğini iki etmiyorlardı.
misal, lüks nermin, o dönemin ahlak zabıtası şefi aziz efendiyi bir telefonla sürdürmüştü.
görsel

tabi lüks nermin abla, bazı durumlarda sukarno olayında olduğu gibi, devlet görevlilerinin bazı ufak taleplerini de yerine getiriyor, misafirlerimizi mutlu etmek(!) için elinden geleni yapıyormuş...

işte sukarno olayı, belsoğukluğu kınaması ile birlikte lüks nermin abla tepetaklak olmuş, bu olayın baş suçlusu ilan edilmişti.

artık polis, eften püften sebeplerle lüks nermin'in mekanını basıyor, ona cezalar kesiliyordu.
görsel

bir zamanların kudretli lüks nermin'i, birdenbire devletin gözünde fuhuşçu mama nermin'e dönüştürülmüştü...

lüks nermin'i asıl bitiren olay ise, bir polis baskınında yazıhanesinde ele geçirilen bir bavul dolusu dolar olmuştu.
bu baskın sonrası lüks nermin abla tutuklanmış, cezaevine gönderilmiş, hapisten çıktıktan sonra ise ruh sağlığı bozulmuş ve bir daha toparlayamamış, silinmiş gitmiş...
görsel

hey gidi yıllar hey...
kimler geldi kimler geçti bu alemden...

langa fatma ile başlayan serüven, lüks nermin'ler, ayşe nimet'ler, çanakkaleli melahat'lar, matmazel zurnik'ler, manukyanlar...

hepsine de devlet yol vermiş, verdiği yolu da bazen geri almış...

ama olsun ya...ben bunları o dönemin renkli hayatının günümüze yansıyan birer latifesi olarak görüyorum...

sukarno, lüks nermin, belsoğukluğu, endonezya ile diplomatik kriz falan...

güzel yıllarmış vesselam...

geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer...!!!

#tarih

********************

not: burada lüks nermin resmen günah keçisi ilan edilmiş ve tarihten silinmiş...
oysa ki ahmet sukarno, türkiye gezisinden sonra polonya'ya gitmiş, polonya gezisini tamamlayıp endonezya'ya dönüş yapmış.
ahmet sukarno, kadın düşkünü olduğu bilinen bir lider, ne malum polonya seyahati sırasında da aşk dolu bir gece yaşamadığı???

***********************
ekstra not: blu tv'nin harika bir yapımı var, yeşilçam dizisi.
bu dizide semih ateş'in annesi olan belkıs hanım, emekli bir genelev patroniçesi, ama devlet içinde önemli tanıdıkları olan ve her türlü işi halledebilen son derece kudretli bir kadın. güngör bayrak tarafından canlandırılan bu belkıs karakteri işte bu hikayede anlattığımız lüks nermin'in ta kendisi...

diyap ağa

belki de cumhuriyetimizi, cumhuriyetimizin banisi mustafa kemal atatürk'ü kendisine borçlu olduğumuz, alevi-türkmen dedesi kurtuluş savaşı kahramanı büyük şahsiyet...
görsel

1831 doğumlu diyap ağa ve aşireti ferhatuşağı, her dönem devlete bağlı, milli menfaatleri koruyan bir unsur olmuştur.

23 temmuz-7 ağustos 1919 tarihleri arasında toplanan erzurum kongresi, her ne kadar bölgesel bir kongre olsa da, kongrede alınan kararlar tüm memleket için hayati kararlardı.
kongre sonrası oluşturulan temsil heyeti ise, türk'ün kutlu davası olan kurtuluş savaşımızı sevk ve idare edecek heyetti...

erzurum kongresinde alınan "vatan bir bütündür parçalanamaz" ve de, "işgale karşı millet boyun eğmeyecek, direnecektir" kararları ve bu kararların icracısı olarak temsil heyeti'nin oluşturulması, işgal kuvvetlerini ve damat ferit hükümetini oldukça kızdırmıştı.

öte yandan anadolu halkı, erzurum kongresinde alınan kararlara olumlu tepki vermiş, milletin bağrında yanan özgürlük ateşi, anadolu'nun her yerinden yükselmeye, temsil heyeti ve mustafa kemal paşa etrafında örgütlenmeye başlamıştı...

işte bu neticelere engel olmak ve eylül ayında düzenlenecek, ulusal nitelikteki sivas kongresine engel olmak amacıyla, ingiliz istihbaratı ve damat ferit hükümeti mustafa kemal paşa ve temsil heyetini ortadan kaldırmaya karar verdi...

kemal paşa ve temsil heyetini ortadan kaldırma işi, elazığ valisi olan feyzizade ali galip bey'e verildi...

feyzizade ali galip, ingiliz istihbarat binbaşı edward william charles noel, malatya mutasarrıfı halil bey, kürdistan teali derneği başkanı bedirhanoğlu seyyid abdülkadir, mevlanzade rifat, konya mebusu zeynel abidin, karesi mebusu vasıf ve şeyhülislam mustafa sabri'den oluşan bir organize kötülük heyeti, mustafa kemal paşa'ya yapılacak suikasti en ince detaylarına kadar planlamıştı...

kemal paşa ve temsil heyeti, erzurum-sivas arasında ortadan kaldırılacak, olmazsa sivas basılıp tutuklanacak ve istanbul'a gönderileceklerdi...

planının ilk aşaması olan suikast için eski hamidiye alayı komutanı olan diyap ağa'ya haber gönderilip elazığ'a çağırılır. lakin diyap ağa yaşlı olduğundan kardeşi haydar ağa'yı elazığ'a gönderir.
esasen diyap ağa, bir hain olarak gördüğü ali galip ve damat ferit'i hiç sevmezdi.

yazının başında da değindiğimiz üzre, diyap ağa her devirde devlete tam bağlı bir şahsiyetti. abdülhamid döneminde de böyleydi ve bir saray damadı olan ali galip'in ve yine diğer damat olan damat ferit'in abdülhamid'e ihanet ettiğini, her ikisinin de yanar döner, kaypak ve yavşak insanlar olduğunu iyi bildiğinden bu davete icabet etmemiştir...

diyap ağa'nın kardeşi haydar'a elazığ'da, mustafa kemal ve temsil heyetini yolda yakalayıp ortadan kaldırma görevi verilir. bu iş için ise son derece yüklü bir meblağ ödeme yapılır...

haydar ağa, yanındaki adamlarla birlikte görevi alır almaz, ağabeyi diyap ağa'nın yanına gider ve durumu anlatır.

diyap ağa, ali galip ve damat ferit'i tanıdığı gibi, mustafa kemal paşa'yı da iyi tanır. o'nun adını duyunca gözlerinin içi güler...
zira diyap ağa ve mustafa kemal paşa, bitlis ve siirt'in rus işgalinden kurtarılması için birlikte çalışmış, cenk etmişlerdi.
mustafa kemal paşa, diyap ağa'nın ebedi komutanıydı...

işte kurtuluş savaşı'ndan yıllar evvel atılan bir dostluğun temeli, şimdi meyvelerini vermeye başlamıştı.

diyap ağa, kardeşi haydar ağa'ya gerekli talimatı vermiş ve o'nu mustafa kemal paşa ve temsil heyetini yakalamak(!) için göndermişti...

o esnada mustafa kemal ve temsil heyeti, erzurum'dan sivas'a varmak üzere yoldalardı...
bir dere kenarında yol alırlarken etrafları atlı milisler tarafından kuşatıldı.

kimdi bunlar?
rum çeteleri mi? yoksa ermeniler mi?
heyettekiler korku içinde başlarına geleceği çaresizce beklerlerken, mustafa kemal paşa dağlara dönerek haykırdı;
"kastınız beni öldürmek midir...???"

temsil heyetini kuşatan milislerin başı cevap verdi...
"ben ferhatuşağı aşiretinden haydar ağa...hayır paşam, muradımız seni öldürmek için bize verilen bu parayı sana vermek mücadelemiz için emrine girmektir...size diyap ağa'nın selam ve muhabbetleri ile geldim..."

diyap ağa...dersim dağlarının yaşlı kurdu...
o'nun ismini duyduğunda mustafa kemal paşa daha da mutlu oldu.

haydar ağa'yı yanına çağırarak durumu anlattı, sivas kongresi sonrası ankara'da meclisi yeniden açacaklarını, onun da kendisiyle birlikte ankara'ya gelmesini istedi.

haydar ağa; "paşam ben bu dağların toprağını, çiçeğini, kuşunu terk edemem, ankara'ya ağabeyim diyap ağa'yı göndereceğim..." der ve vatanın aziz kurtarıcısına sivas'a kadar eşlik eder...

işte yiğit türkmen bozkurtları diyap ağa ve kardeşi haydar ağa kurtuluş savaşımız için bu kadar önemli, cumhuriyetimizin kuruluşunda bu kadar etkili insanlardır...

onlar ne koçgiri'de, ne dersim isyanında devletine, milletine ihanet etmemiş, türkmen ocağını dersim dağlarında her daim tüttürmüş olan bu vatanın çimentolarıdır...

ruhları şad olsun...

#tarih

abdülhamid görecek diye poz veren köylüler

hayırlı abdülhamidler arkadaşlar, kanalıma hoşgeldiniz...

bugün ilginç bir tarihi konuyu işleyeceğiz. yani sizi bilemem ama bana gerçekten ilginç gelen bir konuydu bu. özellikle sarayda yaşayanların halkı ne olarak gördüğü ile alakalı tarihi vesikalar zinciri adeta...

sevgili padişahımız 2. abdülhamid, saraylarında gününü gün ederken, tatyos efendi'yi çağırtmış yanına.
tatyos efendi, dönemin saray fotoğrafçısı... (bkz: tatyos nersesyan)

"tatyos efendi, çok güzel fotoğraflar çekiyorsun, lakin acaba kullarım ne yapıyor, ne haldedir, git bana anadolu'nun da fotoğraflarını çekip getir..." diyerek tatyos efendiyi anadolu'daki köylerin fotoğraflarını çekmekle görevlendirir...

anadolu köylüsü aç, fakir, yoksul ve yoksun.
zira osmanlı iflasını açıklamış, anadolu köylüsünün elinde ne var ne yok, reji idaresi el koymaya başlamış...

ve tatyos efendi anadolu'ya gider, başlar köylerin fotoğraflarını çekmeye...

kendisi saraylarda yaşarken, halkını aç bırakan ümmetin lideri için köylüler köy meydanlarında, arazilerde toplanır ve poz verdirilir.

görsel

yukarıdaki fotoğraf saruhan'ın akhisar kazasının yenişehir köyünden.
abdülhamid görecek diye tüm köyü sıraya dizmişler.

bu fotoğraf da turgutlu kazasından;
görsel

yollar çamur içinde, binalar yıkık dökük...ama abdülhamid görecek...dizilin...

ve anadolu köylerinin genel hali;
görsel

yokluk, yoksulluk, fakirlik her pikselde akıyor adeta...

tatyos efendi'nin abdülhamid için çektiği fotoğrafların tamamına şuradan ulaşabilirsiniz;
http://katalog.istanbul.e...m=IUNEKABDUL&isd=true

ümmetin lideri abdülhamid acaba bu fotoğrafları görünce ne düşünmüştür diye merak ediyorum.
"tefecilerden borç alıp saraylar yaptırırken anadolu köylüsünü ne kadar da sefil hale getirmişiz" diye sormuş mudur kendine acaba?

yahut bugüne dönelim, anadolu'yu bu hale sokan osmanı'nın torunu olmaktan gurur duyan milyonlar, bu insanlar sizlerin ataları, bu yıkık, her tarafından fakirlik akan köyler sizin dedelerinizin köyleri değil mi?

sizin dedeleriniz bu halde yaşarken, abdülhamid ve ailesi saraylarda keyif sürüyordu...

fakirlik, yoksulluk kader değildir.
ama bu coğrafyanın insanına fakirliği, yoksulluğu kader diye sunmuşlar yüzyıllardır. onlar da bile isteye fakirliğe razı gelmişler.

tıpkı bugün olduğu gibi.
görsel

kendileri saraylarda yaşayanlar, halka fakirliğin bir imtihan olduğunu anlatıp, fakirliğe, yokluğa şükretmeyi öğütlüyorlar.

coğrafya kaderdir...ve bu coğrafyada 200 yıldır değişen bir şey yok...

#tarih

anın görüntüsü

görsel

#randezvous100.

Ntv tarih'le başladık, bir sene ayrı kaldık sonra #tarih'le yola devam ettik. Dalya demek de varmış.

pylades

sevgili dostum libary naif bir şekilde uyarmış nickinden dolayı.
ben de biraz detay vereyim dedim.

pylades nam kefere foça kralının oğludur. daha doğrusu foça kralı kendisini bir erkek evladı var zannetmektedir.

aynı şekilde foça kralının karısının abisi olan agamemnon'un da orestes adlı bir oğlu vardır.

orestes'in anası Clytemnestra (truvalı helen'in bacısı) kocası agamemnon truva savaşında olduğu sırada ateş başına vurduğundan dolayı Aegisthus ile fuckbuddy olur, tabi oğlu orestes anasının bir haltlar çevirdiğinden şüphelenmektedir, bu yüzden Clytemnestra oğlu orestes'i durumu çakozlamasın diye "hadi sen biraz halangilin yanına git" diyerekten foça'ya gönderir.

orestes halasının oğlu olan kuzeni pylades ile epey kaynaşır, hatta kaynaşmaktan öteye giderek bu iki kuzen birbirini düdüklemeye başlarlar. ama bu düdükleme öyle böyle düdükleme değildir.

foça sahilleri senin, çeşme-karaburun benim, nerede akşam orada sabah bütün ege kıyı şeridi boyunca gezip tozar şarap içer ve birbirini düdüklermiş bu iki kuzen.

tabi oğlunun yaptığı ibinelikler agamemnon'un kulağına gider. agamemnon oğlu pylades ve kuzeni orestes'i bugünkü kuşadası civarında birbirini düdüklerken yakalar. "sizi gidi ibneler sizi" diyerek bunların tam boynunu vurduracakken pylades babasına dönerek "kes lan fetöcü, sen kendi kızını kurban etmiş bir ibinesin" diyerek rencide eder.

o an agamemnon'un aklına truva savaşı için kurban ettiği kızı iphigeneia gelir ve o kalpsiz, o ruhsuz agamemnon birden bire yumuşar, "bir evladımı anadolu için kaybettim, bir evladımı daha kaybedemem, zeus bana yardım et yarebbim" diyerek oğlunu ve kuzeni orestes'i öldürmekten vazgeçer.

tabi bu arada agamemnon'un başka sorunları da vardır.
truva savaşı yıllar yıllar sürmüştür, agamemnon'un binlerce kişilik ordusundaki askerler yıllar yıllar süren savaş boyunca birbirini düdüklemiştir. bu yüzden kıçları yara olmuştur.

bakınız muhterem müminler, antik çağın hiciv yazarı eubulus, dört diyalog adlı eserinde agamemnon'un ordusundaki göt sancısından şöyle bahsetmiştir;
"savaş sonrasında aka askerlerinin kıçları, aldıkları truva kapıları kadar genişlemişti..."

işte ordusundaki bu sorunu göz önüne alan agamemnon'un aklına bir fikir gelir. birbirini düdükleyen askerlerini anadolu'da bırakmaya karar verir.

birbirini düdüklemiş aka askerleri anadolu'da bir rehabilitasyon merkezinde kalacak, burada tedavi olduktan sonra yunanistan'a döneceklerdi.
agamemnon bu iş için oğlu pylades ve yeğeni orestes'i görevlendirir, onları yakaladıkları yer olan kuşadası yakınlarında bu askerler için bir rehabilitasyon merkezi kurar, kurduğu bu rehabilitasyon merkezine de yunanca "göt" anlamına gelen pyge kelimesinden türetilen pygela adını verir.

aka ordusunun götveren askerleri ile, birbirini düdükleyen pylades ile orestes bundan böyle işte bu pygela'da yaşamaya başlarlar.

göt merkezi pygela'yı kurup bütün ibneleri orada bırakıp truva savaşından dönen agamemnon, miken'e dönüşünden kısa bir süre sonra karısı Clytemnestra ve dostu dostu tarafından öldürür. (oh iyi de olmuştur agamemnon puştuna, hem boynuzu yemiş, hem eşek cennetini boylamış puştlavat)

şimdi siz bu anlattıklarımın uydurma olduğunu düşüneceksiniz.

peki yarramın antenleri kuşadası'na gidin ve ibneler kenti pygela'yı görün o halde. çok da fifi...
görsel
görsel
görsel

evet...
şimdi bir çift lafım da pylades ismini nick olarak alan yetkiliye...
sanırım bu nicki bilmeden aldın. olsun, 6 ay sonra değiştirirsin.

sevgili arkadaşlar, nick seçerken lütfen dikkat edelim. yabancı kelime olarak görüp beğendiğiniz isimler çok değişik anlamlara sahip olabilir tengir de bunu yakalayabilir...

hadi see you...

#tarih
#mitoloji

abdülhamid in borsa manipülatörü olması

abdestsiz evrak imzalamayan ulu hünkarımız abdülhamid han muzaffer daima'nın hayatına dair pek bilinmeyen bir gerçek...

hayırlı pazarlar arkadaşlar, kanalıma hoşgeldiniz.
bugün abdülhamid han'a dair yeni bir bilinmeyen gerçekle karşınızdayım...

osmanlı'nın çöküşe geçtiği 19. yüzyıl ortalarında, osmanlı fahiş faizle borçlar alıp bu borçların faizlerine yetişemezken, osmanlı'nın lüks ve şatafat için kullandıkları bu dış borç paralarını daha rahat harcamaları ve osmanlı'nın iyice faiz sarmalına girmesi için galata bankerleri dediğimiz zümre, osmanlı'nın ilk borsasını oluşturdular...
görsel

Baltazzi, Lorando Tubini, Korpu, Kamondo, Zarifi, Ogenidi, Mavrogordato, Fernandez, Köçeoğlu, Mısıroğlu gibi galata bankerlerinin 1860'ta komisyon hanı ve havyar hanı'nda kurduğu ilk osmanlı borsaları, o dönemin yöneticileri, valileri, komutanları, bürokratları ve hatta osmanlı hanedanına mensup şehzadeleri için bir cazibe merkezi haline gelmişti.
görsel

galata hanlarındaki bu ilk borsa işlemlerine halk arasında hava oyunları adı verilmişti.

********************
not: hava oyunları, bugün de borsa'da açığa satış(short sale) işlemleri için kullanılan bir tabirdir. daha doğrusu short sale adı, o dönem hava oyunu olarak kullanılmış.
*********************

galata borsalarındaki bu hava oyunları herkesin ilgisini çekmişti.
zira saatler içinde havadan servet kazanılabiliyordu, ama tabi servet kazanıldığı kadar servet de kaybediliyor, pek çok ocak sönüyordu. ha tabi bir de borsa dolandırıcıları da peydah olmuştu.
ama para çok tatlıydı tabi.
Biraz parası olan herkesi borsaya, o zamanki tabirle “Hava Oyunlarına” alıştırdılar.
Borsa, en çok da rüşveti meşrulaştırmaya yaradı.
Rüşvetçi memurlar, bürokratlar ve paşalara mallarının, mülklerinin kaynağı sorulunca “Hava Oyunlarından kazandım!” cevabını veriyorlardı.

abdülhamid'in de bu hava oyunlarına iştirak ettiği malumdur.
bakınız necip fazıl kısakürek bu konuda şöyle yazmıştır;
görsel

kaynak: ulu hakan 2. abdülhamid han-necip fazıl kısakürek.

necip fazıl'ın yazdıklarından anladığımız kadarıyla, abdülhamid bu borsa'daki hava oyunlarında çok mahir bir simsar kullanıyormuş, yani bir nevi borsa manipülatörlüğü yapıyor şehzadeliği döneminde...

işte böyle sevgili okurlar.
abdestsiz evrak imzalamadığı söylenen abdülhamid han hakkında bir gerçeği daha öğrenmiş oldunuz.

ama ben merak ediyorum, borsa'da hava oyunlarında hangi hisseye yatırım yapacağına, yahut hangi hissede manipülasyon yapacağına karar verirken de abdest alır mıydı zatı şahaneleri???

ama hava oyunlarında manipülasyon yapıp büyük paralar kazandıkça bunu rom içerek kutladığından eminim...
(bkz: dedem ikinci abdülhamit rom içerdi)

#tarih

sözlük yazarlarının bugünkü harcama tutarları

25 kahve, 150 akşam yemeği, 25 #tarih, 30 diş ipi, 50 kahve, 5 tünel için akbil. Hesaplamak istemiyorum.

13 kasım 1918 kartal istimbotu

103 sene önce bugün...

mondros mütaekesi imzalanmış, osmanlı teslim olmuş.
ingiliz ve fransız zırhlıları boğaza demirlemiş.

mondros mütarekesi maddelerine göre de osmanlı ordusu terhis edilecek.

ve terhis edilen osmanlı ordusunun en önemli unsurlarından biri olan yıldırım ordular grubu da topyekün dağıtılmış.

yıldırım ordular grubunun komutanlarından biri olan mirliva mustafa kemal paşa, adana'dan trenle haydarpaşa garına gelmişti o gün.
beraberinde terhis edilecek yüzlerce askeri ile haydarpaşa garı'nda helaleşiyor ve askerlerine şunları söylüyordu.
"sakın kimse silahlarını teslim etmesin..."

ve bunun ardından haydarpaşa garı'ndan ayrılıp iskelede kendisini bekleyen fransız donanmasına ait enterprise adlı istimbota biniyordu.
görsel

enterprise istimbotu, o'nu saraya götürecek, mustafa kemal paşa da sarayda harbiye nazırına ordusunu vukuatsız olarak terhis ettiğini bildirecek, harbiye nazırı da işgal komutanlarına brifing verecekti.

çok üzgündü...

istimbot iskeleden ayrılıp karşı kıyıya doğru ağır ağır ilerlerken, boğazda demirli işgal zırhlılarının arasından geçiyorlardı.
zırhlılardan biri namlularını topkapı sarayına, diğeri çırağan sarayına döndürmüştü, bir diğer zırhlı karşı kıyıdaki beylerbeyi sarayına döndürmüş toplarını bekliyordu.

çok canı sıkıldı...

canı sıkılan yalnızca mustafa kemal paşa değildi.
maiyetindekilerin de canları bir hayli sıkkındı. homurdanmalar başlamıştı, içlerinden biri "bu rezillik kabul edilemez" diye haykırıyordu, herkes mustafa kemal paşa ne diyecek diye beklerken, o yaveri cevat abbas'a dönerek şunları söyledi;

"geldikleri gibi giderler..."

dediğini yaptı mustafa kemal paşa.

o günün ardından 4 sene sonra zafer kazanıldı, mondros mütarekesi ile teslim edilen istanbul, mudanya mütarekesi ile geri alındı.

geldikleri gibi gittiler...

işte 103 sene önce bugün, mustafa kemal paşa'nın "geldikleri gibi giderler" diyerek fiilen milli mücadeleyi başlattığı enterprise istimbotu, kurtuluş savaşımızın ardından denizcilik işletmelerine geçti, ismi değiştirilerek "kartal istimbotu" adını aldı.

1974 yılına kadar denizcilik işletmelerinde hizmet veren gemi, 1974'te satıldı.
2014'te hurdaya ayrıldıktan sonra yarı batık bir vaziyette tesadüfen bulundu.
görsel

2017’de mavi vatan'ın isim babası, Emekli amiralimiz Cem Gürdeniz başkanlığında kurulan Kartal istimbotunu Kurtarma ve Yaşatma Platformu tarafından restorasyon çalışmalarına başlanılan gemi, 2018 yılında restorasyonu tamamlanarak deniz kuvvetleri komutanlığına teslim edildi.
görsel

milli mücadelemizin fiili başlangıcının yaşandığı kartal istimbotu şu an istanbul tersanesinde müze olarak vatansever ziyaretçilerine hizmet vermektedir...
görsel

#tarih
© copyright 2005 - 2026