#tarih

kurtuluş savaşı sırasında fidan diken askerler

mustafa kemal'in askerleridir.

görsel

evet, anadolu bozkırlarının gerçek bir vatan toprağı olması için, orayı yeşillendirmek lazımdı.
mustafa kemal bir yandan savaş planları yaparken, bir yandan da bunları düşünüyordu.

bu yüzden kurtuluş savaşı esnasında verdiği direktif ile anadolu bozkırlarına onbinlerce fidan dikildi.

düşmanımız sadece yunan, ingiliz, fransız değildi. düşmanımız kuraklık, yoksulluk, fakirlik, yeşilsizliktir.
bu vatanı düşmandan kurtarıp cennet bir vatan haline getirmek gerekti.

işte ulu önder vatanın kurtulacağından, zaferden o kadar emindi ki, bir yandan savaş devam ederken, diğer yandan anadolu'yu yeşil bir vatan haline getirmeye çalışıyordu.

allah hepsinden razı olsun.

not: sevgili arkadaşlar, bugün ülkemizde orman vasfındaki yerlerin yüzde 85'i cumhuriyet döneminde yapılan ağaçlandırma çalışmalarının ürünüdür. yani yanan ormanlar cumhuriyetimizin ormanlarıdır.
her bir ağaç bir kuvayi milliye neferidir.
o yüzden orman yangınlarına bir de bu gözle bakın, savaştan çıkmış, zafer kazanmış dedelerimiz asla kenara çekilmemiş bir yandan da anadolu'yu ağaçlandırmışlardır.

o yüzden orman demek milli mücadele demektir, orman demek kuvayi milliye demektir. bu yüzden bağırıyoruz günlerdir...

#tarih

10 senede 6 milyon kilometre kare toprak kaybetmek

bir iddia.

10 senede, 6 milyon km2 toprak kaybedilmiş.
bu bahsedilen 10 senelik zaman dilimi 1908-1918 yılları arası.

iddia sahipleri ve iddiayı destekleyenler, 1908-1918 yılları arasında ittihat ve terakki'nin iktidarda olduğunu öne sürüp bu 6 milyon km2 toprak kaybının sorumluluğunu ittihat ve terakki'ye yıkmışlar.

öyle mi gerçekten?

şimdi ben şahsen böyle bir başlık açsaydım, 10 senelik bu zaman diliminde nereleri kaybettiğimizi görsellerle, haritalarla izah eder, buraya cevap yazmaya geleceklere herhangi bir açık kapı bırakmazdım.

ama cahil siyasal islamcı götten uydurmacı aktrollerin böyle bir çalışmasını hiçbir zaman göremedik tabi. zira iddia ettikleri şey tamamen götten uydurma, tamamen sallamasyon.

veri yok, kaynak yok, belge yok...

tipik çamur at izi kalsın taktiği, tipik iftiracılık, tipik şerefsizlik örneği...

öncelikle sevgili arkadaşlar, evet ittihatçılar 1908 devrimini yapmıştır, ama bu devrimde iktidarı ele geçirememişlerdir.
bu devrim ile meclisi mebusan yeniden açılmış, kanuni esasi yeniden yürürlüğe girmiştir.
1908 devrimi sonrası ittihatçılar bu coğrafyada bir güç olduklarını kanıtlamışlar ama iktidar olamamışlardır.

ittihatçılar bir sene sonra 31 mart vakası ile birlikte 13 nisan 1909'da abdülhamid'i tahttan indirmiş, yerine mehmed reşat'ı tahta geçirmişlerdir, lakin mehmet reşat'ın sadrazam olarak atadığı ahmet tevfik paşa da bir ittihatçı değildi.

yani ittihatçılar hükümet olmamışlar, iktidarı ele geçirmemişlerdi.

ittihatçıların iktidarı ele geçirmeleri balkan savaşları sonrası 1913'te olmuş ve 1913 ile beraber ittihatçılar kuvvetli bir şekilde tek başlarına iktidar olmuşlardır.

o halde 1913 yılı sınırlarımıza bakalım;
görsel

işte ittihat ve terakki partisi mutlak güç olduğu anda osmanlı'nın sınırları bu şekildeydi.

edirne ve doğu trakya bile elimizden gitmişti.

enver paşa ilk olarak doğu trakya'yı işgalden arındırdı ve 21 temmuz 1913'te edirne'yi yeniden fethetti.

yani, ittihat ve terakki partisi, iktidara gelir gelmez, kaybedilmiş topraklarımızın en azından bir kısmını geri almış oldu.

şu durumda ittihatçıların iktidara geldikleri osmanlı sınırlarını yukarıdaki harita olarak kabul etmek gerekir teknik olarak.

ittihat ve terakki'nin iktidardan düşmesi 1. dünya savaşının kaybedilişi, yani 30 ekim 1918 mondros mütarekesidir.

mondros mütarekesi sonrası sınırlarımız şu şekildedir;
,görsel

ittihat ve terakki partisi yönetimi bıraktığında sınırlarımız toplam: 594 bin kilometrekare.

ittihat ve terakki partisi başa geldiğinde sınırlarımız toplamı: 2 milyon 100 bin kilometrekare.

bir dünya savaşı kaybetmişiz ve toplam toprak kaybımız: 1.5 milyon kilometrekare.

iddia edilen neydi?
6 milyon kilometrekare.

"geri kalan 4.5 milyon kilometrekare nerede ulan" diye sormazlar mı iddia sahibi müptezellere.

hadi boşverelim, ittihat ve terakki partisini bu iddia sahiplerinin dediği gibi 1908'de iktidar olup 1918'de iktidarı bıraktığını yani 10 sene ülkeyi yönettiğini kabul edelim.

bakınız 1908 yılı osmanlı haritası şu şekilde;
görsel

toplam yüzölçümümüz 3 milyon kilometrekare. ve üstelik yukarıdaki harita 1908'den çok önceye 1882 yılına ait.

şimdi soruyorum, toplam büyüklüğü 3 milyon kilometrekare olan bir ülke, nasıl oluyor da 6 milyon kilometrekare toprak kaybediyor.

ulan sizin aklınıza girmişler, beyninizi almışlar. hiç utanmıyorsunuz yalan söylemekten, iftira atmaktan.

hayır iddiasını destekleyecek tek bilimsel veri de koyamıyor, sadece iftira.

götsünüz oğlum götsünüz, sizin çoluk çocuğunuz varsa onlara yazık.

#tarih

abdülhamid in tunus u fransa ya hediye etmesi

şu an twitter'de tunus için tweet atan osmanlı torunlarının hüngür hüngür gözyaşları içinde okuyacağı(!) gerçek...

tunus...

osmanlı döneminde garp ocakları olarak adlandırdığımız 3 vilayetten biri.
barbaros hayrettin paşa ve turgut reis tarafından türk devletine katılan tunus, 18. yüzyılda içişlerinde bağımsız bir osmanlı vilayeti oldu ve tunus'un yönetimini cezayir'deki "dayı"lar gibi "bey" ler üstlendi.

tunus bey'leri, osmanlı'ya bağlı, ama kendi çaplarında bir hayli serbesttiler. ama netice olarak tunus hala osmanlı toprağıydı.

1881 yılına gelindiğinde osmanlı 93 harbini kaybetmiş, berlin antlaşmasını imzalamış, ekonomik olarak iflasını verip ülkenin gelirlerini duyunu umumiye'ye teslim etmiş, sarayı tefecilere emanet etmiş, sadece saltanatını korumak için ülkeyi her yere ve herkese peşkeş çekmiş 2. abdülhamid tarafından yönetiliyordu.

bu esnada tunus'ta yaşayan khroumir aşireti, fransız işgali altındaki cezayir topraklarına girerek yine kendi akrabaları olan bir başka aşiret ile çatışma yaşadı.
mevzu, cezayir'deki aşiretin çobanlarının koyunlarını tunus tarafına geçirmesi idi.

cezayir'i işgal altında tutan fransa bu aşiret çatışmasını fırsat olarak gördü ve 35 bin kişilik bir kuvvet ile tunus'a girdi.
görsel

tunus beyi muhammed sadık'ın fransızlara karşı yapacak bir şeyi yoktu, başkentten geri çekilerek direniş başlatmaya çalıştı.
durum abdülhamid'e rapor edildi. abdülhamid'in çıtı çıkmadı.
sadrazam mehmet kadri paşa olanları kanlıca'daki yalısından sükunetle izledi.

önceki dönem sadrazamlarından aslen bahriyeli olan tunuslu hayreddin paşa, donanmanın başına geçip tunus'a gitmek istediğini abdülhamid'e defalarca bildirdi, türk donanması da bu fikri destekledi. abdülhamid bunun üzerine donanmayı haliç'e zincirleyerek bahriye subaylarını süresiz izne çıkardı.
(bkz: abdülhamid in haliç te çürüttüğü gemiler/#36025587)

donanma gemilerimizin kaptanlarını, konya'ya, çorum'a, amasya'ya saçma sapan görevler ile müfettiş, denetmen olarak gönderdi.
görsel

düşünsene, ülkenin bir parçası düşman tarafından işgal ediliyor, donanman hapsediliyor, deniz subayların konya'ya, çorum'a gönderiliyor...şaka gibi değil mi?

değil...

bu arada yukarıda fransız işgali altındaki cezayir'den bahsettim.
cezayir'de 1830 yılında işgal edilmiş ve osmanlı yine seyretmişti sevgili arkadaşlar.

cezayir'in işgaline kimse tepki göstermemişti, bu işgale yegane tepki rumeli'den gelmiş, selanik, makedonya, arnavutluk ve edirne'den 250-300 civarında milis kaçak olarak cezayir'e gitmiş ve işgale karşı direniş göstermişlerdi.

şimdi konuyu dağıtmak gibi olacak ama, kültürümüzde cezayir türküsü/cezayir karşılaması vardır. işte bu cezayir karşılaması, rumeli'den cezayir'e direniş için giden kahramanlarımıza yakılmıştır.
https://streamable.com/h5cvyf

neyse, dönelim biz tunus'a...
abdülhamid'in ordunun elini kolunu bağlaması, tunus'u adeta fransa'ya hediye etmesiydi.
abdülhamid hediyeleşme işinde çok mahirdir biliyorsunuz.
tunus'tan 3 sene önce de kıbrıs'ı ingiltere kraliçesine hediye etmişti hazretleri devletlümüz.
(bkz: 1 temmuz 1878 kıbrıs ın ingiltere ye verilmesi)

tabi ülkenin vatanseverleri bu duruma tepki göstermişlerdi.
rumeli'den tunus'a yine bazı subaylarımız, vatanseverlerimiz direniş için gitmişler, tunus beyi muhammed sadık'ın direnişine katılmışlardı.
öte yandan tunus'un komşusu trablusgarp'ta da kuloğulları ve sunusi aşireti de tunus'a destek birlikler göndermişti, sunusilerin tunus'a desteğe gitmeleri abdülhamit'i çok kızdırmış, sunusilerin istanbul'daki temsilcisi bizzat saraya çağırılarak fırçalanmıştı...

ama şeyh sunusi abdülhamid'i dinler mi? sunusi demek kuvayi milliye demektir arkadaşlar. bir kuvvacıyı vatan sevgisinden başka hiçbir güç durduramaz.
sunusiler ilerleyen yıllarda kurtuluş savaşımıza da destek vermişlerdir.
(bkz: kurtuluş savaşında libya dan gelen yardım)

konu uzuyor dağılıyor ama bunlar önemli.
ortada bir devlet, bir imparatorluk var.
bu devletin başında padişah var, aynı zamanda halife kendisi, ama görüyorsunuz vatan toprağını savunmak için tek bir çabası bile yok.

bakınız bir örnek daha vermek istiyorum.
tunus'un işgal edilmesiyle eş zamanlı olarak, karadağ'a bırakılan osmanlı'ya ait kosova topraklarında gusinyeli ali paşa liderliğinde oluşturulan prizren birliği kosova'nın işgaline direniyordu.
tunus'a yardıma gönerilmeyen osmanlı ordusu ne yapıyordu biliyor musunuz? abdülhamid'in emri ile vatan mücadelesi veren prizren birliği'nin üzerine gönderiliyor, vatanları, namusları, bayrakları için mücadele eden, direniş gösteren bu kahramanlar bizzat osmanlı ordusu tarafından tepeleniyordu.
(bkz: ikinci abdülhamid balkanlar ve gusinyeli ali paşa/#41793401)

işte bu şartlar altında tunus'ta direniş gösteren bir avuç vatansever daha fazla dayanamadı tabi.
tunus beyi muhammed sadık, osmanlı devleti adına fransızlarla bardo antlaşması'nı imzaladı ve böylece tunus'un hakimiyeti fransa'ya geçmiş oldu.
görsel
görsel
görsel

ben bunları her yazışımda çıldırıyorum sevgili arkadaşlar, eminim sizler de okudukça ve duydukça aynı tepkileri veriyorsunuz.

işte böyle...

bunları sizlere trt dizisi palavrataht abdülhamid'de gösterdiler mi?
göstermediler tabi...

tunus böyle elimizden çıktı, bağıra bağıra...

şimdi aktroller tunus'ta darbe oldu diye algı yapıyorlar.
ulan senin ülken şu an dört koldan suriyeli, afgan, ıraklı, pakistanlı ve bangladeşliler tarafından kuşatılmış, işgal ediliyor, sen abdülhamid'in hediye ettiği tunus'u bırak da avcumuzda kalan son kalemiz için endişe etsene dürzü...

"darbe" denildiğinde kanları çekiliyor ampullerin. ama iş işgale geldiğinde işgalcileri çok seviyorlar. bunların dedeleri de işgalcileri çok severdi.

#tarih

lozan antlaşması

türkiye cumhuriyeti'nin tapu senedi olan antlaşma.

bugün lozan antlaşmasının kabul edilmesinin 98. yıldönümüdür. bugün (bkz: lozan barış bayramı)'dır.

lozan'ı eleştiren cahil beyinsizlere şu haritayı gösteriniz.
lozan'dan önce sahip oldukları şuydu;
görsel

lozan sonrası buna sahip oldular;
görsel

lozan demek, kazanılmış bir zaferin tescili demektir,
lozan demek, kutlu bir vatan demektir.

lozan, her şeyini işgalcilere, avrupa'ya teslim etmiş çürümüş bir zihniyetin, ilelebet tarihe karışması demektir.

lozan barış bayramımız kutlu olsun...

#tarih

ikinci meşrutiyet

bundan tam 113 sene önce, 23 temmuz 1908...

abdülhamid'in yıllardır süren despot yönetimi, yetkileri sadece kendi elinde toplaması, osmanlı'nın sürekli kan kaybedip küçük düşmesini baskı ve sansür ile halktan gizlemesi, devletin ekonomik ynden iflas etmiş olması, osmanlı'nın tüm gelirlerine dış borçlar ve faizler için el konulması ve tüm bunlara rağmen vatansever sivil ve subayların "parlamenter sisteme geçelim" önerilerinin reddedilmesi artık bardağı taşırmıştı.

meşrutiyete, devrime giden yol elbette birden bire ortaya çıkan bir düşünce, bir fikir değildi.
abdülhamid'in kanuni esasi'yi kaldırıp tüm yetkileri elinde toplaması ile ülke gün be gün kan kaybediyordu.

osmanlı devleti ekonomik olarak iflasını açıklamıştı.
(bkz: osmanlı nın iflasını bilale anlatır gibi anlatmak/#40971319)

sorun tabi ki sadece ekonomi değildi.
ekonomik sorun, mevcut zihniyetin olumsuzluklarından sadece biriydi.
bu millet yoksul milletti, kan kusar, kızılcık şerbeti içerdi gerekirse. ama ekonomiden ziyade siyasi istikrarsızlık ve milletin kanına dokunan olaylar silsilesi ardı ardına yaşanıyordu.

devlet pek çok yeri kaybetmişti.

kaybedilen topraklarda vatanseverler direniş göstermeye çalışıyor, ama abdülhamid buna müsade etmiyor, her seferinde vatanseverleri eziyordu.
(bkz: ikinci abdülhamid balkanlar ve gusinyeli ali paşa/#41793401)

artık işler çığırından çıkmıştı.

daha dünkü yunanistan kalkıp topraklarımızı işgal ediyordu.
neyse ki devletin gücü yunanistan'a yetiyordu, lakin yunanistan'ı savaşta yenmemize rağmen siyasi otorite zafere rağmen taviz veriyordu.
(bkz: yunan ı savaşta yenip teselya ve girit i vermek/#35933810)

devleti yöneten siyasi otoriteye karşı vatansever subayların sesi yükseliyordu.
mutlak iktidarı tekelinde tutan abdülhamid ise darbe paranoyasına tutulmuştu. kendisine darbe yaparlar endişesiyle anadolu'daki ordunun subaylarını merkeze çekmiş, bunların yerine aşiret liderlerini paşa yapmıştı.
(bkz: hamidiye alayları)

yine darbe korkusuyla donanmayı haliç'e zincirlemişti.
(bkz: abdülhamid in haliç te çürüttüğü gemiler)

vatansever subayların tepkisi iyice artmıştı.
ülkenin gidişatının iyi olmadığı dillendirildikçe, abdülhamid baskı ve sansüre daha çok başvuruyordu.

iflas etmiş, siyasi yönden tamamen bitmiş ülkede yabancıların dedikleri oluyordu.
örneğin, masum askerlerimize hakaret eden bir rus paşası için iki askerimiz idam edilmişti.
(bkz: ikinci abdülhamit in mazlum askerlerini astırması)

abdülhamid o kadar çaresizdi ki, kendisine bombalı suikast yapan ve de 26 vatandaşımızın katili olan teröristi bile, yabancıların isteği ile affedip serbest bırakıyordu.
(bkz: abdülhamid in brunson u edward jorris/#40403704)

ülke elden ayaktan düşmüştü.
borç yüzünden fransızlar 3 gemi gönderip midilli'yi işgal ediyor;
(bkz: abdülhamid in borcuna karşılık midilli nin işgali/#44198923)

amerika bir bahane bulup ülkenin en işlek limanlarından biri olan beyrut'a el koyabiliyordu.
(bkz: abdülhamit döneminde abd nin beyrut a el koyması/#44205591)

bunları uzun uzadıya anlattım, hatta eksik anlattım, ama meşrutiyete, devrime neden gidildiğini anlayabilmeniz lazım.

işte ülkenin hali, kısa özeti buydu.
selanik'te 3. ordu merkezli yapılanan ittihat ve terakki cemiyeti bu gidişe artık dur demekte kararlıydı.
görsel

osmanlı'da parlamenter sistem yoktu, yani seçim ve demokrasi yoluyla abdülhamid'e bir şeyleri kabul ettirmek, rejimi değiştirmek mümkün değildi.
özgürlük için tek yol "devrim"di. ve bu devrim de mecburen silah zoruyla, ihtilal yapılarak olacaktı.

bu devrim için bir kıvılcım gerekmekteydi.

2 temmuz 1908 gecesi manastır'da yapılan toplantı sonrası karar alınmıştı.
kolağası resneli niyazi bey dağa çıkacak ve silahlı mücadeleyi başlatacaktı.

bir gün sonra resneli niyazi bey 200 asker ve 200 sivilden oluşan bir kuvvet ile resne ve manastır arasındaki mevkide dağa çıktı.

birkaç gün sonra resne taburu, eyüp sabri bey'in ohri taburu ile birleşti.

makedonya dağlarında artık sadece "özgürlük" sesleri yükseliyordu.
görsel

bölgede abdülhamid'e bağlı jurnalci yandaşlar bu hareketi bastırmak istedilerse de, resne taburu ve ohri taburu, 22 temmuz gecesi manastır'da bir araya geldiler ve abdülhamid'in adamı olan müşir fevzi paşa'yı dağa kaldırdılar, ertesi gün, 23 temmuz 1908'de de 21 pare top atışı ile manastır'da meşrutiyet'i ilan ettiler.
görsel

resneli niyazi bey'in yaktığı özgürlük ateşi bütün rumeli vilayetlerini sarmıştı.

kahraman türk askerlerine karşı bir şey yapamayacağını anlayan abdülhamid, 24 temmuz 1908'de kanuni esasi'yi yürürlüğe koyduğunu ve meşrutiyeti ilan ettiğini resmen duyurmak zorunda kaldı.

büyük türk milleti kendisine yıllardır biçilen "kul olma" kefenini, dağa çıkarak, silah zoruyla yırtıp atmış, tarihteki şerefli ve namuslu ilk türk ihtilalini gerçekleştirmişti...

bundan tam 113 sene önce, 23 temmuz 1908...
görsel
görsel

büyük türk milleti kendisine özgürlük verilmesini beklememiş, özgürlüğünü söküp almıştır...
görsel

hak verilmez alınır...büyük türk milleti her zaman özgürlüğünü ve haklarını almıştır...
ittihatçılar ölür ittihatçılık ölmez, ruhumuz ittihat, bedenimiz terakki.
görsel

yaşasın meşrutiyet, yaşasın özgürlük.
(bkz: hürriyet musavvat uhuvvet)

#tarih

atatürk e ingiliz ajanı diyen tip

bizzat ingiliz gizli servisi tarafından fonlanan birtakım orospu çocuklarının videolarını ve yalanlarını seyredip ulu öndere iftira atan tiptir.

ben çok şey yazarım çizerim, ama siz sözlük okurlarına "şunu mutlaka okuyun, paylaşın" diye tavsiyede bulunmam. ama bu yazacaklarımı lütfen iyi okuyun ve özümseyin...

demek atatürk ingiliz ajanı öyle mi???

1 mayıs 1920 tarihinde yayınlanan ingiliz the mail gazetesine bakalım;
görsel

ne diyor manşette?
"i will punish england..."

yani?
"ingiltere'yi cezalandıracağım..." diyor.

haber şöyle devam ediyor;
"ingiltere'yi cezalandıracağım. ingiltere kimle karşı karşıya olduğunu bilmiyor. ingiliz sömürgeleri içinde bir ihtilali başlatma gücü elimde.bizleri 'asiler' ve 'maceracılar' olarak göstermek faydasız. biz gerçek türkiye'yi temsil ediyoruz.tüm olanlar müttefiklerin suçudur..."

tarihi tekrar hatırlatayım.
1 mayıs 1920...

ankara'daki tbmm açılalı daha 1 hafta olmuş ve tbmm'nin açılması münasebetiyle mustafa kemal paşa ile röportaj yapılmış.

elimizde ordu yok.
top yok, tüfek yok, süvarimize vereceğimiz kılıç yok.

para hiç yok...

ülkenin 4 yanı işgal altında, bir avuç vatansever ankara'da buluşup, ingilizlerin istanbul'u işgal ederek dağıttığı meclisi mebusanı yeniden toplamış.

ve o tbmm'yi toplayan adam elindeki tüm imkansızlıklara rağmen ingilizlere "sizi cezalandıracağım" diyor.

bu adam ingiliz ajanı öyle mi???

geçelim...

devam ediyorum...

ingilizler istanbul'da kendilerine bağlı bir hilafet ve kendilerine bağlı bir hükümet ile hem islam dünyasını hem de osmanlı devleti'nin kalan topraklarını yönetmeye çalışırken, öte yandan mustafa kemal önderliğindeki milli mücadele de 23 nisan 1920'de büyük millet meclisi'ni açarak ingilizlerin bütün planlarını suya düşürüyordu.

esasen ingilizler mustafa kemal'in samsun'a çıkmasının ardından gerçek niyetini anlamışlar ve mustafa kemal ve onunla birlikte hareket edenleri sürekli suikastler ile ortadan kaldırmak, yahut tutuklatıp istanbul'a geri getirmek için uğraşmışlardır.

ingilizlerin bu konudaki ilk girişimleri erzurum kongresi'nin öncesinde olmuştur.
görsel
görsel
görsel
görsel

yukarıdaki belgeler, milli mücadeleyi örgütlemeye çalışan mustafa kemal ve arkadaşlarına karşı ingilizlerin ilk suikast girişimlerine dair belgelerdir.

bak sen şu ingilizlere ya, kendi ajanlarına suikast(!) yapmayı planlamışlar...

devam edelim...

ingilizlerin mustafa kemal'e suikast için gönderdikleri en bilinen kişi de mustafa sagir'dir.
bu mustafa sagir de, yukarıda suikast belgesinde gördüğünüz ingiliz muhipleri cemiyeti başkanı sait molla iti tarafından yönlendirilmiştir.
fakat ingilizlerin mustafa kemal'e suikast için gönderdiği mustafa sagir yakalanmış, itiraflarda bulunmuş lakin istiklal mahkemeleri tarafından mayıs 1921'de idam edilmiştir.

mustafa sagir'den başka hint müslümanı bir başka ingiliz ajanı da bupsy paury'dir, fakat paury açığa çıkınca kaçmayı başarmış, mustafa sagir gibi olmamıştır.

tabi bu iki suikast olayının patlamasından sonra da ingilizler bu emellerinden vazgeçmemiş, mustafa kemal ve yanındaki komutanlarımızı ortadan kaldırmak için başka tetikçiler, suikastçılar göndermeye devam etmişlerdir.

buyrun belgelerle konuşalım;
görsel
görsel
görsel
görsel
görsel

belgeleri görüyorsunuz değil mi gençler.

öyle "mustafa kemal ingiliz ajanıydı" deyip ortaya bir laf atıp kaçmak yok...ortaya bir laf atıyorsan bunu belgeler ile destekleyeceksin, aksi halde vatan haini bir orospu çocuğusun...

biz belgelerle devam edelim...

sevgili gençler...

ingilizlerin anadolu'daki milli mücadeleyi bitirmek için istanbul'da kurdukları bir istihbarat örgütü bile vardı.
black jumbo adı verilen bu örgüt, ingiliz istihbaratı mi6'nın istanbul merkezli, türk kurtuluş savaşına ve milli kuvvetlerin istihbari faaliyetlerine karşı olarak kurmuş olduğu casus ve kontrespiyonaj ağına verilen addı.
(bkz: ingilizlerin istanbul daki örgütü black jumbo/#40620495)

black jumbo casusları genelde müslüman osmanlı vatandaşlarından oluşurdu.
tabi bunların dışında rum, ermeni, yahudi üyeleri de vardı.

black jumbo'yu binbaşı john bennet yönetiyordu.
john bennet kusursuz türkçe konuşuyordu. bir müslümandan ayırt edilemezdi, sırf bunun için sünnet bile olmuştu.

john bennett'i fatih tezcan, mustafa armağan, kadir mısır püskülü gibiler iyi tanırlar.
hani atatürk'ün samsun'a gidişinde vize veren ingiliz subayı. bu vize verme işleminden dolayı da atatürk'ü ingiliz işbirlikçisi yapar bu mallar. halbuki istanbul'dan ayrılacak herkese ayrılma iznini veren kişi john bennett'ti...

neyse, black jumbo'ya dönelim biz...

john bennet'in emrindeki türk ve müslüman casuslardan en önemlileri şunlardı;
-herekeli terzi mehmet.
-diş hekimi ahmet ihsan.
-mahmut hamdi.

john bennet'in üstünde ise albay nelson bulunmaktaydı.
bennet'e bağlı ajanlar ve black jumbo üyesi diğer casuslar işte bu albay nelson'a bağlıydı.
albay nelson'un bilinen adı ise ramiz bey'di.

işbölümüne gelince, istanbul'daki işleri john bennet, anadolu'daki faaliyetleri ise albay nelson idare ediyordu.

bu arada konumuzla pek alakalı değil ama, black jumbo mensubu olan ingiliz ajanlardan biri wilfred dunderdale'ydi.
kim bu wilfred dunderdale?
wilfred dunderdale, ingiliz yazar ian fleming'in yarattığı james bond karakterinin esin kaynağı olan casus...
yani meşhur james bond bile kurtuluş savaşımızda bizimle uğraşmış, ama başedememiş işte...
(bkz: james bond un kurtuluş savaşında ajanlık yapması/#40612452)

işte, black jumbo tüm bu suikast planlarında başarısız olunca, john bennett işi kendisi yapmak istemiş, anadolu'ya geçerek atatürk'ü kendisi öldürmek istemiş, lakin karakol örgütü ve mim mim grubu'nun istihbaratları sonucunda bu girişim de başlamadan bitmişti.

belge;
görsel

yeterli mi?

sanırım yeterli...

ingilizler tarafından defalarca suikast girişiminde bulunulan ve tüm bunlara rağmen ingilizlere meydan okuyarak "sizi cezalandıracağım" diyen bir adama ingiliz ajanı, ingiliz casusu diyorsunuz ya.

alçaksınız, namertsiniz, şerefsizsiniz...

#tarih

kıbrıs barış harekatı

47 yıl önce bugün, sabah saatleri...girne...
görsel

ayşe tatile çıkmış, bozkurtlar akdeniz'e açılmış, yavuz plajına çıkarma yapıyorlar...

onları uzaktan ve de hayranlıkla izleyen birileri var.

biraz da endişeliler tabi.

evet, ingilizler.

oysa ki abdülhamid bu adayı kraliçelerine hediye etmişti 96 sene önce.
ne güzel günlerdi, istediklerini yapıyorlardı.
ama son zamanlarda canları sıkılmıştı, adayı rumlara emanet etmişlerdi, rumlar adada at koştururken, kraliçenin piçleri de aynı böyle izliyordu.

türkler katledilirken izleyenler, şimdi adaya akın akın çıkarma yapan türk ordusunu seyrediyordu.

müdahaleyi düşünmediler değil, düşündüler.
türkleri durdurmayı geçirdiler akıllarından.

ama onlar mustafa kemal'in askerlerini çanakkale'den tanıyorlardı.
o yüzden cesaret edip sahaya inemediler, uzaktan izlediler...

bakınız dönemin ingiltere dışişleri bakanının yaptığı açıklamaya göre, ingilizlerin kontrolü altındaki lefkoşa havalimanına türklerin yaklaşması halinde, dönemin ingiltere başbakanı harold wilson "vur emri" vermiş, lakin lefkoşa havalimanına giren türk birliklerine ingilizler tarafından tek el ateş açılmamıştır.

çünkü ingilizler, türk silahlı kuvvetlerinin ne kadar kararlı olduğunun farkındaydı.

bunu da 20 temmuz kıbrıs çıkarmasından 1 hafta önce iyice anlamışlardı.

şöyle ki, çıkarmadan 1 hafta evvel akdeniz'e açılan tcg cerbe ve tcg 1. inönü denizaltılarımız baf'ın 40 mil açığında bir ingiliz muhribi ile karşılaştılar, ingiliz muhribinin tüm engelleme çabaları ve uyarılarına rağmen görevlerini ifa etmeye devam ederek torpidolarını atışa hazır konuma getirdiler, türk denizaltılarının kararlılığı karşısında ingiliz muhribi baf üssüne geri dönmek zorunda kaldı.
yaşanan bu gerilimin kayıtlara geçmesi ile birlikte malta'dan kıbrıs'a gelecek olan ingiliz donanmasına ait gemiler seferlerinden vazgeçtiler. zira türk donanması kıbrıslı rumlara yardıma gelecek her gemiyi vurmaya kararlı olduklarını göstermişlerdi...

işte böyle.
ağababası ingilizlerin bile türkleri seyretmekten başka çaresi yoktu, rum palikaryaları ne yapabilirdi ki???

#tarih

osman gazi han babamızın varankları tokatlaması

şüphesiz ki pek kimsenin bilmediği, hele hele viking torunlarının asla bilmediği tarihi gerçek.

evet, ceddimiz, ejdadımız osman gazi han babamız, bugün kendi adını taşıyan osmangazi köprüsü'nün güney ayaklarının bastığı yer olan hersek burnu'nda, yalakova muharebesinde bizans namına savaşan vikingli paralı askerler olan varankları(vareg yahut varangian olarak da bilinir) bir güzel tokatlamış ve osmanlı beyliğinin ilk meydan muharebesini bu viking paralı askerlerine karşı kazanmıştır.

biz bu muharebeye "bapheus savaşı" ya da "bapheus muharebesi" diyoruz. bapheus muharebesinin bir diğer adı da "yalakova muharebesi"dir.

bapheus muharebesi, iznik kuşatmasına gemi ile yardıma gelen ve ekseriyetle vikingli paralı askerler olan bizan ordusu ile onların yardıma geldiğini haber alıp pusuya yatan osman gazi han babamız ve alpleri arasında gerçekleşmiştir.

muharebede, 2000 kişiden oluşan bizans kuvvetleri dağıtılmış, pek çok varank savaşçısı esir alınmış ve daha sonra altın karşılığında serbest bırakılmışlardır.

kaynak: halil inalcık.

yani sevgili arkadaşlar viking torunu olmak öyle övünülecek bir şey değil.
neticede paralı askersin.
senin cengaverliğin parayı görene kadar olur.
ama biz osman gazi'nin torunlarıyız. bayrak için, vatan için cenk ederiz.

#tarih

edit: arzu edenler için bu muharebede osman gazi han babamızın vikinglerle olan mücadelesini, tasfirlerini bursa büyükşehir belediyesi fetih 1326 panaroma müzesinde görebilirler.

15 temmuz 1921 yarbay nazım ın şehit olması

gerçek bir 15 temmuz destanından bahsedelim mi bugün?
ister misiniz?

hazırsanız başlayalım o halde...

aşağıdaki görsel kütahya'nın çöğürler kasabası yakınlarında bulunan yumruçal tepesi.
görsel

14 temmuz 1921 sabahı...
4. tümen komutanı yarbay nazım bey, gelen istihbarat ile tümenini toplar.
tümen dediysek de 10 bin kişi değil ha, hepi topu 4500 yiğit...

gelen istihbarat dehşet vericidir.

bursa üzerinden gelen bir yunan kolordusu, çöğürler yakınlarına kadar ulaşmış...eskişehir istikametine yürümekte.

bu kolordunun eskişehir yönüne taarruz eden prens andrea komutasındaki yunan ordusu ile birleşmesi demek, sakarya'nın doğusuna ricat eden kuvvetlerimizin önünü kesmesi ve elde avuçta kalan milli ordunun topyekün yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalması demekti.

prens andrea kim?
yunan kralı'nın kardeşi, kendisi kurtuluş savaşımız boyunca mihalıççık, sivrihisar, haymana ve emirdağ'da yağmalamadık köy bırakmamış. sivrihisar'ın karkın, polatlı'nın da üzümbeyli ve çekirdekler köyünü bizzat yakmış bir katliamcı, soykırımcıdır. geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden, kraliçe 2. elizabeth'in kocası edinburgh dükü philip'in babasıdır prens andrea...
https://seyler.eksisozluk...yle-edinburgh-duku-olmasi

işte bu prens andrea'nın emrindeki ordu eskişehir'e taarruz için yürümekteydi.
lakin ordu 2 kolordusunu afyon'un işgali için bırakmıştı, bu yüzden bursa istikametinden gelen kolordu ile birleşip eskişehir üzerine taarruz edeceklerdi.

işte yarbay nazım bey'in emrindeki 4. tümenimiz, prens andrea'nın ordusu ile bursa'dan gelen kolordunun arasındaki tek savunma direniş noktamızdı.

harita ile izah edelim.
görsel

1)mehmet nazım bey'in 4. tümeninin bulunduğu yer.
2)bozüyük-mahmudiye arasındaki türk savunma hatları.
3)afyon tarafından ricat eden kuvvetlerimiz.
4)bursa üzerinden gelen yunan kolordusu.
5)prens andrea komutasındaki yunan ordusu.
6)afyon'u düşüren 2 yunan kolordusu.

ne var ki 15 temmuz 1921 sabahı, yunan kolordusu yumruçal tepesine taarruza geçmişti, yumruçal tepe, 4. tümene bağlı 58. alay tarafından savunuluyordu, nazım bey, 40. alayı da buraya gönderdi, ne var ki 40. alay yetişemeden yumruçal tepe düşmüştü.

yunan kolordusunun yumruçal tepe'yi aşması prens andrea kuvvetleri ile birleşip eskişehir yolunu temizlemesi bir felakete sebep olabilirdi.

yarbay nazım bey, yanındaki muhafız ve süvari bölüğü ile yumruçal tepe'ye hücuma kalktı, lakin mevzilenmiş olan bir yunan makineli tüfeği ölüm yağdırmaya başlar.
yunan makineli tüfek ateşi neticesinde iki yara alan nazım bey atından düşer, ağır yaralı halde çöğürler istasyonuna getirilir ve burada şehit olur.
görsel

mehmet nazım bey'in gösterdiği bu kahramanlık yunan kolordusunun ilerleyişini geciktirir, bu birkaç saatlik gecikme sayesinde eskişehir hattına çekilen ordumuz vakit kazanır ve batı cephesi yok olmaktan kurtulur...
artık sakarya'nın doğusuna istediğimiz şekilde çekilebilir, düşman ordusunu kutsal vatanın harim-i ismetinde boğmak için hazırlık yapabilirdik...

bir askerin şehit olması neyi değiştirir?
bir savaşın gidişatını değiştirebilir.

nasıl ki 15 temmuz 2016'da, tek bir asker, ömer halisdemir o gecenin bütün seyrini değiştirdiyse, 100 yıl önce bugün yarbay nazım bey'in şehadeti de pek çok şeyi değiştirmiş, nazım bey'in şehadetinden sadece 2 ay sonra sakarya'da 238 yıl süren geri çekiliş son bulmuştur.
görsel

aziz şehitlerimizin ruhları şad olsun...

not-1: 2 no'lu görselde gördüğünüz tepede bulunan çadırlar "mürettep müfreze" adlı sosyal medya grubunun kamp çadırları. bu arkadaşlarımız kuvayi milliye'nin bugünkü temsilcileri. içlerinde doktor da var, mühendis de, öğretmen de var, esnaf da...
bu grup kurtuluş savaşımızın bütün kayıp mevzilerini, şahit düşen askerlerimizin şehit düştüğü yerleri tespit etmek amacıyla geziler yapıyor, arzu ederseniz sizler de bu gruba katılabilirsiniz.

not-2: sevgili arkadaşlar, daha önce de yazdım--> (bkz: #44852845)
şehit mehmet nazım bey'in ismini, kütahya-çöğürler tren istasyonuna verilmesi teklif edildi. bugün şehadetinin 100. yıldönümünde adının verildiği istasyonda anması yapılacaktı. ne var ki badem bıyıklı tcdd yönetimi, bu haklı talebi geri çevirdi...

#tarih

geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer

mercedes...
görsel

gücün, lüksün, prestijin ve de aynı zamanda halkını sömüren siyasilerin sembolü olan marka...

şimdi size bir mercedes hikayesi anlatacağım...

edzard reuter doğduğunda 1928 yılıydı.
akabinde naziler almanya'da hem yahudileri hem de kendilerine muhalif olanları avlıyor, hapse tıkıyor, toplama kamplarına gönderiyordu.
nazilere muhalif olanların ve yahudilerin dünyada sığınacak tek limanı vardı.
genç türkiye cumhuriyeti...

o yıllarda türkiye'ye nazi zulmünden kaçan önemli isimler geldi, bu gelen bilim adamları, doktorlar, mühendisler, mimarlar sayesinde türkiye cumhuriyeti dünyada eşi ve benzeri olmayan bir hızla gelişti, çağ atladı.

işte bunlardan biri de magdeburg belediye başkanı ernst reuter'di.
ernst reuter nazilere muhalif olduğu için nazilerin baskılarına maruz kalmış, hatta toplama kampına götürülmüştü.

1935 yılında ailesi ile birlikte türkiye'ye kaçmayı başardı.

ernst reuter'in bir oğlu vardı, edzard reuter, türkiye'ye geldiğinde henüz 7 yaşındaydı.
geldikleri bu yeni ülkenin kendilerine misafirperver davranması ve ailesini bağrına basması küçük edzard'ı çok etkilemişti, türkiye artık edzard reuter'in ikinci vatanıydı.

ömrü boyunca da böyle oldu.

edzard reuter türkiye'den ayrıldığında 18 yaşındaydı, türkçe konuşuyordu, atatürk'e hayrandı.
reuter ailesi 1946'da almanya'ya döndükten sonra baba ernst reuter, berlin belediye başkanı oldu. savaşta yıkılmış başkenti yeniden inşa etti.

oğlu edzard ise okudu, büyük adam oldu.
mercedes'te yönetici olarak işe başladı. mercedes'in yönetim kurulu üyesi oldu.

1967 yılında türkiye'deki ilk mercedes-benz fabrikası (otomarsan) onun sayesinde kuruldu.
bugün otomarsan türk ekonomisine katkıda bulunuyor, yüzlerce işçi çalıştırıyor, binlerce insana ekmek kapısı oluyor.
biri istanbul, biri aksaray'da 2 fabrikası var.
ve bunların hepsine sebep olan, atatürk'e hayranlık duyan 1940'lı yılların ankarasında ailesi ile güven içinde yaşayan o çocuk: edzard reuter.
görsel

bay edzard reuter bugün 93 yaşında.
hayatı boyunca türkiye cumhuriyeti'nin gönüllü bir elçisi oldu, türkiye için lobicilik yaptı, avrupa birliği sürecinde hep türkiye'nin yanında oldu, almanya'da türkiye aleyhtarı seslere hep ilk cevap veren kişi o oldu.

her fırsat bulduğunda sıradan bir vatandaşıymış gibi ikinci vatanına koştu.
görsel

o atatürk'ün çocuğuydu, o atatürk türkiyesini biliyor tanıyordu. evi burasıydı.

allah o'na ve atatürk'ün tüm evlatlarına uzun ömürler versin.
sayıları o kadar azaldı ki...

işte böyle, kimi milyonluk mercedes'e biner, kimi de o mercedesleri üretecek adamları yetiştirir, dostluk, güven, işbirliği biriktirir.
tarih milyonluk mercedeslere binenleri yazmaz, ama tarih o milyonluk mercedesleri mercedes yapan yöneticileri, mühendisleri yetiştiren adamları yazar.

geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer...

#tarih

srebrenitsa katliamı

11 temmuz 1995.
avrupa'nın göbeğinde hollandalı askerler, masum boşnakları, gözü dönmüş sırp kasaplara teslim etti...
binlerce kişi katledildi.
binlerce kadın tecavüze uğradı.
binlercesinin de akibeti meçhul...

sırplar katlettikleri masumlar ortaya çıkmasın diye toplu mezarlar yaptılar.
masumları derin kuyulara gömdüler.

bu toplu mezarlar ortaya çıkmasın diye çevreye uygun bitki örtüsü ile örttüler...

hatta ilerde bu kayıpları ararlarken toplu mezarlara manyetik dalgaları şaşırtmak için metal parçalar koydular.

ama sırplar bir şeyi hesaplayamadı.

doğa anayı...

bu toplu mezarların üzerinde çiçekler açtı.
ponera pregrina çiçekleri.

neydi ponera pregrina çiçekleri???
kan ile beslenen bir bitki türü...

evet, kan ile beslenen bu kan çiçekleri o toplu mezarların üzerinde açtı, toplu mezar olan yerler ponera pregrina çiçeğinin rengine büründü.

bitmedi.
bir de küçük mavi kelebekler çıktı ortaya.

glaucopsyche alexis adıyla bilinen bu mavi kelebekler, besinlerini kan çiçeklerinden sağlardı.
görsel

kan çiçekleri ve mavi kelebekler...

artık ortada bir gerçek vardı ki, bu iki canlının olduğu yerde muhakkak ölüm vardı.

kan çiçekleri ve mavi kelebeklerin görüldüğü yerler kazıldı.

bu şekilde bosna'da tam 300 toplu mezar ortaya çıkarıldı.
binlerce masumun yeri doğa ana sayesinde tespit edildi.

sırpların katilliği tescillendi...

ne var ki bosna'da hala akibeti meçhul 20 binden fazla kayıp var.

bugün 11 temmuz.
srebrenitsa soykırımı'nın 26. yılı.

ve hala medeni(!) insanlık, doğa ana kadar yaptırım uygulayamadı masumların katillerine...
doğa ana "katilleri burada" mesajını verse de, srebrenitsa katillerinin yüzlercesi hala elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyorlar...

#tarih
#srebrenitsa

kırkpınar

bu sene 660.'sı düzenlenen tarihi yağlı güreş etkinliklerinin yapıldığı yer.

esasen kırkpınar'ın orijinal yeri, edirne sarayiçi değil, bugün yunanistan sınırları içinde kalan bir mesire yeridir.

kırkpınar efsanesini hepiniz duymuşsunuzdur.
iki yiğit yenişemez ve can verirler, arkadaşları onları bir incir ağacı altına gömerler, sonra geldiklerinde ise buradan bir pınar aktığını görürler ve buraya kırkpınar adını verirler.

işte bu kırkpınar'ın orijinal yeri hakkında 2 rivayet vardır.

bunlardan biri bugün yunanistan sınırları içinde arda nehri kenarında ammovounon ve kyprinos köyleri arasında bir yerdir.
görsel

kırkpınar efsanesinin ortaya çıkışı şöyledir.
gelibolu fatihi süleyman paşa'ya bağlı 40 akıncı, domuzhisar üzerine yaptıkları akından dönerlerken, arda nehri kenarında yukarıda gösterdiğim yerde mola verirler. 40 akıncı burada güreşe tutuşurlar.
saatlerce güreşirler.
bu 40 yiğit içinden ali ve selim adlı cengaverler bir türlü yenişemezler.
ertesi gün yeniden güreşe tutuşurlar.
lakin gün boyu yenişemezler.
bu kez mum ve ateş yakarak gece boyu güreşe devam ederler.
ama sabaha karşı takatleri kalmaz ve her iki pehlivan da can verirler.

arkadaşları, ali ve selim'i öldükleri yerde bulunan bir incir ağacının altına gömerler.

akıncılar birkaç sene sonra yine aynı yere gelirler ve gelmişken de ali ve selim'in mezarlarını ziyaret etmek isterler. buraya geldiklerinde bu iki yiğidin gömülü olduğu yerde bir pınarın ortaya çıktığını görüp şaşırırlar.
bunun bir keramet olduğunu düşünürler ve buraya her geldiklerinde güreş tutarlar.

buraya yerleşen halk da bundan dolayı bu bölgeye kırkpınar adını verirler.

kırkpınar'ın olduğu yere dair bir diğer rivayet de, 40 akıncı, edirne yakınlarındaki ahıköy'de güreşe tutuşurlar. aynı şekilde 2 güreşçi yenişemez ve ertesi gün güreşe devam edip can verirler, buraya gömülürler ve yukarıdaki efsanede olduğu üzre burada bir pınar ortaya çıkar.
görsel

lakin ahıköy yakınlarında bir pınar yoktur, ama yunanistan'da bahsettiğim kırkpınar'da gerçekten pınarlar vardır. o yüzden kırkpınar'ın orijinal yerinin bugün yunanistan sınırları içinde kalan yer olduğunu kabul etmek daha mantıklı.

bugün yunanistan sınırları içinde kalan tarihi kırkpınar'da 1922'ye kadar yunan ve türk gençleri yağlı güreş müsabakaları yapıyorlarmış.
buranın eskileri, burada eski bir türbe olduğunu anlatırlar.
lakin bugün bu iki köyde tek bir hane bile türk bulunmamakta.

gelelim bugünkü kırkpınar güreşlerinin ortaya çıkışına...

1. murat'ın edirne'yi fethetmesinden sonra edirne başkent olur. sultan murat, yeniçeri ocağı bünyesinde bir de güreşçiler tekkesi(tekke-i küştügiran) kurar. bu tekkenin başına da aynı zamanda bir pehlivan olan cemaleddin efendi'yi geçirir.
görsel

edirne'de kurulan tekke-i küştügiran, osmanlı'da kurulan 2. güreşçiler tekkesidir.
ilk güreşçi tekkesi, orhan gazi tarafından bursa'da kaleiçindeki bey sarayı'nın yanında kurulmuştur.
görsel

osmanlı'da bursa ve edirne'deki bu en eski iki güreşçi tekkesi dışında, istanbul'da pehlivan şüca ve pehlivan demir tekkeleri, konya'da demir baba tekkesi, manisa, balıkesir ve amasya'daki güreşçiler tekkesi bir hayli ünlü güreş tekkeleridir.
görsel

osmanlı coğrafyasında mekke'den avlonya'ya, kırım'dan, iskenderiye'ye kadar pek çok güreş tekkesi kurulduğu bilinmektedir.

bu arada demir baba tekkeleri birkaç tanedir.
en meşhuru da bugün bulgaristan'da razgrad yakınlarında bulunan demir baba tekkesi'dir. bu tekke deliorman'da yaşamış bir bektaşi olan pehlivan hasan demir baba'nın okuludur.
görsel
görsel

okul evet...
romalıların nasıl gladyatör okulları varsa (ludus), osmanlı'da da güreş tekkeleri vardı.
görsel

neyse konuyu dağıtmadan edirne'deki pehlivan pir cemaleddin efendi'nin güreşçiler tekkesine dönelim.
1. murat bu güreşçiler tekkesini oluşturur ve bu tekkede 200 pehlivan eğitim almaya başlar. her cuma günü pehlivanlar arasında müsabaka düzenlenir.
görsel

güreşçiler tekkesindeki müsabakalara ilgi o kadar artmıştı ki, 1. murat buna kayıtsız kalamamış ve bu müsabakaların kendi himayesinde yapılmasını istemiş, böylece bu sene 660.'sı düzenlenen kırkpınar güreş organizasyonu başlamıştır.
görsel

1. murat himayesinde tertiplenen ilk kırkpınar organizasyonu da bugün bulgaristan sınırları içinde kalan svalingrad(mustafapaşa) yakınlarındaki virantekke denilen yerde düzenlenmiştir.

cumhuriyetin kurulmasından sonra ise 1924'te kırkpınar güreşleri bugünkü yeri olan sarayiçi'ne taşınmıştır.

meşhur osmanlı tokatının çıkış yeri de, edirne'deki bu pir cemalettin efendi'nin güreş tekkesidir.
yağlı güreşte biliyorsunuz rakibi sersemletmek için başvurulan yöntemlerden biri el ense çekmektir.
rakibe el ense çekerken vuracağınız darbe rakibi sersemletecek kadar şiddetli olmalıdır ki rakibe karşı bir avantajınız olsun.
işte güreşçiler tekkesinde eğitim gören pehlivanların en önem verdiği husus da bu el ense çekme yöntemidir. çekeceği el ensenin şiddetini arttırmak için pehlivanlar ellerini mermere vurarak, kum torbalarına vurarak güçlendirirlerdi. tabi el ense çekme konusunda mahirleşen bu pehlivanlar aynı zamanda askerdiler, savaş zamanı da son derece güçlü olan bu tokatları ile düşman askerlerinin bayıldıkları, hatta öldükleri bilinmektedir.

evliya çelebi, seyahatnamesinde, edirne'deki güreşçiler tekkesi'nden ayrıntılı bir şekilde bahseder.

--- alıntı ---
evliya çelebi, seyahatnamesinde edirne'deki küştegiran yani güreşçiler
tekkesi, seyyid cemaleddin sultan asitanesi için fetihten sonra gazi hüdavendigarın askerleri idmanlı olsun diye tekkeyi yiğit ve güçlü erler için yaptırdığını ve tekkenin de bu amaca hizmet ettiğini kaydetmiştir.
rumeli yiğitlerinin haftada bir kere cuma günleri bir araya gelip 70-80 çift pehlivanın seyrine doyum olmaz şekilde güreş tuttuğunu belirtmiştir.
evliya çelebi, tekkede yiğitlerin iki saat boyunca yalınayak ve gömleksiz güreş
tuttuklarını, birbirlerine 360 çeşit pehlivanlık hilesi yaptıklarını kaydedip, kesebend hanesi, künde atması, şirazi, asmaniş, sarma, kesme, ters kepçe, kavak dikme, taşlama, cezayir sarması, karakuş veya hevalama, girt, boğma, şakıdan veya kapan atma gibi çeşitli güreş oyunlarını sıraladıktan sonra netice de bu hilelerden biri ile hasımlarını gafil avladıklarını belirtmiştir.
evliya çelebi güreşte bu hilelerin önemini şu sözlerle belirtmiştir: “zira pehlivanlar mâbeyninde zor-bazu erliktir. amma bab-ı hile erlikden de erliktir. zira atalar lisanında “erlik on, tokuzu hile” demişler. niçeler buna zahib olmuşlar, “beli on, tokuzu da hiledir” demişler”

seyahatnamede tekke hakkında ayrıca şu bilgiler verilmektedir:
“bu tekke zemini seng-i siyah-var yağ ile mülemma‘ bir meydan-ı arbededir.
ehil olmayan ademler ol asitaneye kadem bassa yağ üstinde tepesi üzre gelüp kendi kendüye yenilir.”
“…….ve bu tekye gerçi kargir kıbablar ile mebni değildir amma ma‘mürdur. müte‘addid hücreleri ve matbahı ve sehel bağçesi vardır.
ve meydânında selef pehlivanlarının demirden yayları ve hadengleri ve gürzleri ve gûnâ-gûn pesendîde kemankeş darbları ve salıkları ve zerdeste ve matrakları ve kırkar ellişer vakıyye gelir camûs derilerinden yağlı kısbetleri ve nice elvan alat-ı pehlivanları meydan-ı muhabbetleri üzre maslübdur”.

evliya çelebi, güreşçiler tekkesi içinde tarik-i küştegiran hazret-i pir mahmud yar-ı veli, eş-şeyh seyyid cemaleddîn ve hazret-i er sultanın kabirlerinin bulunduğunu belirtmiştir.
--- alıntı ---

edirne'deki güreşçiler tekkesinin olduğu yerde bugün içlerinde pir pehlivan cemaleddin efendi'nin mezarının da bulunduğu pehlivanlar mezarlığı vardır.
görsel
görsel

burası edirne güreşçiler tekkesi'nin yeridir.
efsane pehlivan adalı halil'in mezarı da buradadır.
her kırkpınar öncesi pehlivanlar mezarlığı ziyaret edilir, burada pehlivanlar dua okurlar ve kırkpınar güreşleri bu şekilde resmen başlamış olur.

#tarih
#kırkpınar

şehit miralay mehmet nazım bey

1886'da kayseri'de dünyaya geldi.

önce beşiktaş askeri rüştiyesini, ardından bursa askeri idadisini başarıyla bitirdi.

1907'de harbiye'den teğmen rütbesi ile mezun oldu. 1910 yılında mekteb-i erkan-ı harbiye'yi de başarı ile bitirerek kurmay yüzbaşı oldu.
görsel

o geleceği son derece parlak bir komutandı artık.

sonra sırasıyla trablusgarp, balkan savaşları, çanakkale cephesi ve büyük savaşın diğer cephelerinde hizmet verdi.

ingilizler istanbul'u işgal ettiklerinde, acil tutuklanması gerekenler listesinde en üst sıralardaydı.
görsel

her vatansever gibi, makamı, mevkiyi, lüks yaşantıyı bırakarak anadolu'ya geçti ve kuvayi milliye'ye katıldı.

birinci ve ikinci inönü savaşlarından sonra yarbaylığa terfi ettirildi.

inönü muharebelerindeki hezimet sonrası, yunan ordusu kütahya-eskişehir muharebelerini başlatmış ve taarruza geçmişti.
kütahya'nın güneydoğusundaki çöğürler yakınlarında, yumruçal sırtlarına taarruz ederken, yunan makineli tüfeğinin ateş açması neticesinde 15 temmuz 1921 günü şehit oldu.

mehmet nazım bey, şehadetinin ardından cenazesi ankara'ya getirilerek şehitliğe defnedildi. ve yarbay olan rütbesi miralaylığa yükseltildi.

ruhu şad olsun...

şehit miralay mehmet nazım bey'in ismi sonsuza dek yaşasın diye, şehadetinin 100. yılı dolayısıyla, şehit düştüğü çöğürler'deki tren istasyonuna ismi verilmesi için, kütahya gar müdürlüğüne bir dilekçe verildi.
görsel

çöğürler tren istasyonu, miralay mehmet nazım bey istasyonu olacaktı.

konu tcdd genel müdürlüğüne intikal etti, tcdd genel müdürlüğü "ismi uzun" olduğu için bu talebi reddetti...

tam 10 yıl boyunca, trablusgarp'ta, makedonya'da, çanakkale'de, kafkaslar'da, yemen'de, anadolu'da vatan uğruna mücadele edeceksin.
vatan için, bayrak için, namus için şehit olacaksın.
ama tcdd'nin tepesinde oturan liyakatsiz badem bıyıklı müptezeller senin ismini, dandik kütahya'nın en az kendi kadar dandik ve çomar bir kasabasının tren istasyonuna vermeyi reddedecek...

diyecek söz bulamıyorum...

sevgili arkadaşlar.
dumlupınar'da zafertepeçalköy yakınlarında afyon ilinin sinanpaşa ilçesine bağlı bir köy var, bu köyün adı yıldırımkemal köyüdür.
bu köy ismini, köyün istasyonunda kahramanca çarpışırken şehit düşen teğmen yıldırım kemal ve silah arkadaşlarından alır.
(bkz: yıldırım kemal/#37623465)

şehit olan bu kahramanımızın ismi hem o köye, hem de istasyona verilmiştir.
görsel

çöğürler ne demektir? bir halk sazı olan çöğür'den gelir ismi. çoğu kişi çöğürün ne demek olduğunu bilmez bile.
biz çöğürler kasabasının ismi değişsin istemiyoruz, hiç olmazsa istasyonu şehit mehmet nazım'ın ismi ile anılsın istiyoruz. ama badem bıyıklı tcdd yönetimi bunu reddediyor.

sizlerin bu konuya duyarsız kalmayacağınızı düşünüyorum.

#tarih

lgbti ye karşı çıkan osmanlı torunları

son dönemlerde yapılan pride yürüyüşlerine ve gösterilerine nefret söylemlerinde bulunan, lakin kendilerini osmanlı torunu zanneden zevattır.

oysa ki, osmanlı'da gay'lik bir yaşam biçimiydi, yaşamın ayrılmaz bir parçasıydı...

öyle ki, 19. yy ikinci yarısında osmanlı'da batının da etkisi ile heteroseksüel ilişki yaygınlaşmaya başlayınca, ünlü tarihçi ahmet cevdet paşa, maruzat adlı eserinde bu durumu şu sözlerle eleştirmiştir;
"kadın düşkünleri çoğaldı, delikanlı meraklıları azaldı..."

erkeklerin kadınlara yönelmesi öyle abes bir durumdu ki, paşa bu durumu işte bu şekilde eleştirmişti.

yani, osmanlı'da eşcinsel ilişki bu derece yaygındı...

osmanlı'da eşcinsel ilişkinin, oğlancılığın çıkış yeri hamamlardır.
görsel

osmanlı'da eşcinselliğin detaylarını bizlere sunan tarihi vesikalar mevcuttur. bunlar çeşitli risaleler, şiirler vb şeklinde derlenmiş eserlerdir ve bunlara hammamiye adı verilir.
hammamiyeler, bir nev'i şehrengizlerdir. ama hammamiyelerde hamamlarda dönen olaylar anlatılır. şehrengizler ise daha ziyade adı üzerinde şehirleri anlatırken, hamamlara kısa bir detay olarak değinir.
dellakname-i dilküşa (gönül açan tellaklar) hammamiyesi, osmanlı hamamlarında yaşananları ayrıntılı bir şekilde bizlere anlatır.

dellakname-i dilküşa'da aktarılanlara göre, bu gönül açan tellak oğlanlara huban adı verilirmiş.
huban kelimesi günlük olarak "güzel oğlan" anlamında kullanılsa da, kılsız, tüysüz, ince ve pasif oğlan anlamına gelir.
görsel

evliya çelebi, seyahatnamesinde bu hamamlardan ve oğlanlardan şöyle bahseder;
"bu ılıcalarda herkes dilberanıyla sinebersine kuc kucag olup bir bucağa gitmek taze çağlıkdır ve ayb yağlık değildir. aşık maşuka sürer şadmani sağlıktır. hususan köhne baharda cümle aşıkan saf ve cavk cavk olup şeb-i yeldalarda bu kaplıcaları güna-gun şem-i kafuriler ile çerağan edüp herkes yaranlarıyla havuz içre girip kimi perri-i tavusi ve kimi kebuter taklası atup kimi gavvas-var dalup bir dilberin huzuruna çukup selam verir..."

tercüme etmeme gerek var mı?

osmanlı'da oğlancılar yanlarına sevdikleri parlak oğlanları alıp özellikle aralık ayında bursa'da kaplıcaya giderler ve sıcak suyun içinde yumuşayan vücutlarıyla keyif ederlermiş...

ve işin ilginç yanı şu ki, bu yapılan şey toplum tarafından ayıplanmaz, normal olarak karşılanırmış...

hamamlarda yaşananlara bir başka örnek de çalıkzade mehmed mani'nin şehrengizidir.

girürler havza her zaba efendi
görince arslanagızı sulandı
açılur füta şimşekler güzeller
buluddan zahir olan berke benzer...

diye yazmış çalıkzade...
çalıkzade yazdığı şiirde, havuza giren parlak, tüysüz genç oğlanları görünce havuza su akıtan aslanağzının bile sulandığını söylüyor.

hamamlardaki bu oğlancılığın çıkış kaynağı ise hamam külhanlarıdır.
külhanlar sıcak yerler olduğundan dolayı evsiz yurtsuz oğlanlar buraya sığınmışlar, lakin burada kalabilmek için külhanbeylerine bedeller ödemek durumunda kalmışlardır.
(bkz: külhanbeyi vs kabadayı/#43206836)

garibanı, zengini hamama giden her er kişi, hamam keyfini işte bu hamamoğlanları ile zirveye çıkarmak gayesindeydi osmanlı'da...

pek tabi padişahlarımız da kullarından geri kalmazlardı.
ama onlara sunulan oğlanlar en özel, en güzeller arasından itina ile seçilmekteydi.
padişah ile halvet olacak hamam oğlanları, 3-4 gün öncesinden ayrılır ve sadece muhallebi ve süt ile beslenirlerdi. böylece bunların bağırsakları temizlenir ve temiz bir cinsel ilişki için hazır hale getirilirlerdi.
işte 3-4 gün boyunca sadece muhallebi, süt ve yoğurt ile beslenen bu oğlanlara muhallebi çocuğu adı verilirdi.

hatta bir rivayete göre, ecdadımız sarı selim, malesef hamamda bir muhallebi çocuğunu kovalarken düşmüş ve kaburgasını kırmış, bu da onun ölümüne sebep olmuştu.

breh breh breh...
ejdadımıza bak hele...

tabi eşcinsellik sadece hamamlarda yaygın değildi osmanlı'da...

--- alıntı ---
esnafın bulunduğu çarşılar, bu çarşılardaki dükkanlar da homoseksüel ilişkide kullanılmıştır. osmanlı çarşılarını hemen hemen tümünde dükkanların hem dükkan sahibi hem de onun arkadaşları tarafından oğlanlarla ilişki için kullanıldığı anlaşılmaktadır.
meslek sahibi oğlanlar bu dükkanlarda çalışmaktadırlar. dokumacı atölyesinden, berber dükkanına kadar bütün esnaf arasından oğlancılık yaygınlaşmış.
--- alıntı ---

ayrıca, osmanlı'nın ileri gelenleri, zenginleri, yalılarında, köşklerinde içoğlanları bulundururlardı.
görsel

hatta yapılan bazı içkili eğlencelerde, davetlilerin ev sahiplerinin iç oğlanlarına laf attıkları, taciz ettikleri bu yüzden kavgalar çıkıp, cinayetler işlendiği bilinmektedir.
görsel

osmanlı'da devlet yöneticilerinin kadılar da dahil din adamlarının, üst düzey hocaların, alim sayılanlardan zengin olanların, tüccarların evlerinde içoğlanı olarak çalıştırılan bu tip parlak pasif oğlanların, ev sahibi erkek tarafından cinsel amaçla kullanıldığı bilinen bir gerçektir.

ve dahi padişah, aynı zamanda halife-i ruyi zemin hazretlerinin de bu olaya onayı vardı.
öyle ki gay'ler osmanlı'da esnaf taifesinden sayılır ve padişah önünde resmi geçit yapardı.

evet, gayler osmanlı'da bir "meslek gurubu" olarak kabul edilmiş "esnaftan" sayılmış, hatta hükümdarların sefere çıkmalarından önce düzenlenen büyük resmi geçitlere bile katılmışlardı.
(bkz: gayler padişah önünde resmi geçit yaparlardı/#28269106)

işte, evliya çelebi’nin meşhur "seyahatname"sinde, 17. asır gay’lerinin dördüncü murad’ın huzurunda yapılan bir geçit resmine yanlarında kendilerini pazarlayanlar olduğu halde katılmalarının anlatıldığı bahis şöyle;

--- alıntı ---
osmanlı zamanında müşteriye çıkan delikanlılara "hiz oğlanı" denirdi ve mesleklerini icra eden "hiz"lerin devlet tarafından kayıt altına alınmaları şarttı.
hayatını bu işten kazanan erkekler "defter-i hizan" yani "hizler defteri" denilen kütüğe yazılırlardı ve bugünden çok daha önemli bir farklılık sözkonusuydu: profesyonel eşcinseller, "esnaftan" kabul edilirlerdi. esnaf, o devirde ordunun bir bölümü sayılır, padişahın sefere çıkışından önce istanbul’da yapılan büyük geçit resmine bütün meslek grupları katılır ve "hizan", yani eşcinseller de bu geçit resminde yer alırlardı.
--- alıntı ---

ya işte böyle sevgili osmanlı torunları...

şimdi bakıyorum da, bu topraklarda bu işler hiç olmamış gibi, ecdadınız bu işlere hiç bulaşmamış gibi nefret ediyor, nefret söylemlerinde bulunuyorsunuz lgbti'lere karşı.

bunlar gökten zembille inmediler ki?
yüzlerce yıllık bir kültürün günümüzdeki uzantıları...

lgbti'yi yok sayarak, onları lanetleyerek, işkenceler ederek, baskılayarak aslında siz osmanlı'dan kalan mirasa hakaret ediyorsunuz...

#tarih

geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer

at martini debreli hasan, dağlar inlesin...

bir rumeli türkümüz var böyle. debreli hasan/drama köprüsü adı...

işte bu türküde geçen martin tüfekleri bizim neredeyse milli silahımızdır. (martini değil, martin'dir tüfeğin adı)

martin tüfekleri sadece debreli hasan türküsünde geçmez. bu tüfekler bizimle öyle bütünleşmiştir ki, tüfekleri süsleyip statü sembolü haline getirmişiz. yaptığımız çeşitli süslemelerle fiyakalı hale getirdiğimiz martinlere de "aynalı martin" adını verip bir de hekimoğlu türküsünde adını geçirmişiz...
görsel

her neyse...
işte bu martin tüfekleri, amerikan iç savaşı için üretilen tek kurşun atabilen bir piyade tüfeğidir.
martin tüfeklerinin hikayesi amerikan iç savaşı yıllarında rhode island'ın providince şehrindeki şu fabrikada başladı...
görsel

Providence Tool Company adlı bu fabrika, tarım aletleri, el aletleri, takım, taklavat üreten bir fabrikayken, iç savaş sırasında silah fabrikasına dönüştü.
görsel

ve martin tüfekleri burada üretilmeye başlandı.

iç savaş sonrası bu maliyeti ucuz aynı zamanda da basit tüfekler abd dışına da ihraç edilmeye başlandı.
öyle ki, britanya ordusu bile bu tüfekleri kullanmaya başlamıştı.
görsel

ilerleyen yıllarda providence tool company sıkıntıya girmiş, silah talebi azaldığı için dikiş makinesi, lokomotif parçaları üretmeye başlamıştı. ama tabi silahtan elde ettiği karı bu ürünlerden edemiyorlardı.
acilen silah satacak yeni pazarlar bulmaları gerekiyordu.

işte tam bu sırada, martin tüfeklerinin üreticisi olan ptco'nun imdadına osmanlı devleti yetişti.

1873 yılında osmanlı devleti ptco'ya tam 600 bin adet martin tüfeği siparişi verdi...

bu meblağda bir sipariş sadece ptco'yu değil, tüm providence, hatta rhode island'ı mutlu etmişti.

osmanlı devleti, 1873 yılında vidinli hüseyin tevfik paşa başkanlığında 27 kişilik bir osmanlı heyetini tüfeklerin üretimini gözlemlemek, muayenelerini yapıp kabul etmek için providence'e gönderdi...
görsel
görsel

providence halkı, osmanlı'dan gelen bu heyeti sevinç gösterileri ve minnet ile karşıladılar.

hüseyin tevfik paşa, ptco ceo'su john anthony ile yakın dostluk kurar.
her gece onuruna yemekler, partiler verilir. öyle ki, vidinli hüseyin paşa, rhode island ve abd sosyetesinin önemli bir siması haline gelmiştir.
başka şehirlerden, new york, boston ve washington'dan bile konuklar gelmeye başlar hüseyin tevfik paşa ile tanışmak için.
görsel

hüseyin tevfik paşamız, üst düzey iş adamları ve siyasetçilerle günlerini geçirirken, heyetten geriye kalan 27 kişinin canları sıkılmaya başlar.
bunlar da o yörenin yaşam şartlarına ayak uydurur ve akşam olduğunda barlara, müzikhollere akmaya başlarlar.
providence'de epey itibarları vardır.
hatta bir keresinde bir bar kavgasına karışırlar, ama şehrin velinimetleri olarak görüldüklerinden bizim beyzadeler suçlu olsalar da bu olayın üstü örtülür.

bizim ekip bu olaydan sonra iyice şımarır.
osmanlı subaylarına yakışmayacak hal ve hareket sergilemeye devam ederler.
ve yaptıkları her şımarıklık "velinimet" oldukları için hasıraltı edilir.

lakin bizimkilerin yaptıkları bu taşkınlıklar, abd elçiliği aracılığı ile istanbul'un kulağına gider.
böylece vur patlasın çal oynasın günleri sona erer.

bu subaylardan birkaçı geri çağırılır, bir tanesi istanbul'a geri döner ve burada idam edilir.
tabi bu olay providence'de kalan diğerlerinin kulağına gidince, istanbul'a geri dönmekten vazgeçerler.

hatta bir tanesi bir köprüden atlayarak intihar eder.
birkaç tanesi heyetten ayrılır ve orada evlenerek abd vatandaşlığına geçer, yeni bir hayat kurarlar.

bu teftiş vazifesi uzun seneler sürmüştür.
1873'te gelen heyet, 1883'te geriye dönmüştür.
osmanlı heyetinin teftiş seyahat görevi sona erdiğinde 28 kişilik heyetten geriye sadece 14 kişi kalmıştır. (gri pasaport olayı gibi)

tabi, bu martin tüfeklerinin pabucu birkaç yıl sonra dama atılmış, osmanlı ordusu alman mauser tüfeklerini kullanmaya başlamış, martin tüfekleri de daha ziyade efeler, eşkıyalar, köylüler tarafından kullanılır olmuş...

bir bilgi notu daha ekleyeyim.
vidinli hüseyin tevfik paşa, lineer cebir adlı kitabını bu providence'de bulunduğu yıllarda yazmıştır.
görsel

#tarih

mimar sinan ın van gölünde inşa ettiği 3 kadırga

koca sinan'a mimarbaşılık yolunu açan, hayatının dönüm noktası olan 3 kadırgadır.

mimar sinan 23 yaşında yeniçeri ocağına katılmış, burada gösterdiği üstün liyakat sayesinde istihkam subayı olmuştu.

çaldıran savaşı, mercidabık savaşı, ridaniye savaşı, rodos seferi, mohaç meydan muharebesine katılmış, burada yeniçerilerin istihkam subayı olarak görev yapmış ve istihkam taburunun zemberekçibaşısı olmuştu.

1532'de başlayan ırakeyn seferi ise mimar sinan için dönüm noktası oldu.

bizzat kanuni'nin çıktığı ırakeyn seferinde, osmanlı ordusu sürekli iran kuvvetlerini kovalamış, lakin bir türlü karşılaşamamıştı.
kanuni ordusunun yönünü bağdat'a çevirdi ve bağdat'ı aldı, bu sırada şah tahmasb'da van'a saldırıp van'ı almıştı.
bunun üzerine kanuni lütfü paşa komutasında bir orduyu van'a gönderdi. osmanlı ordusu van gölü kenarına geldiğinde gölün çevresini dolaşmak yerine kendilerini karşı kıyıya ulaştıracak gemiler olması halinde daha çabuk netice alınacağı düşünüldü ve van gölünde kullanılmak üzere gemi inşa edilmesine karar verildi.

işte van gölünde inşa edilecek bu gemiler için yeniçeri istihkam subayı zemberekçibaşı sinan'a görev verildi.

mimar sinan üstlendiği bu vazifeyi 2 hafta gibi kısa bir sürede bitirdi.
her şeyi tamam 3 kadırgayı van gölüne indirdi.
görsel

bu başarısından dolayı mimar sinan'a bu gemilerin kumandanlığı verildi. ve hatta kendisine tatvan denizi kaputanı ünvanı verildi.
böylece van gölündeki osmanlı donanmasının ilk komutanı da mimar sinan olmuş oldu.
görsel

aynı ırakeyn seferinde, urmiye gölü'nde de 3 kadırga inşa edilmiştir ve bu kadırgaları da mimar sinan'ın yardımcıları, mimar sinan'ın çizimlerini baz alarak inşa etmişlerdir.
görsel

mimar sinan'ın van gölünde inşa ettiği bu kadırgalar uzun seneler hizmet vermiş, hatta bu kadırgaların sayısı 7'ye çıkarılmıştır.
görsel

van gölü'nde osmanlı ordusunun ilk kaptanı deryası olan mimar sinan'a sefer dönüşünde başarılarından dolayı hasekilik ünvanı verilmiş, bundan 5 sene sonra da boğdan seferinde prut nehri üzerine kısa sürede(13 gün) yaptığı köprü ile birlikte de mimarbaşı olmuştur...

#tarih

kızılçullu köy enstitüsü

görsel

türkiye neden bu durumda biliyor musunuz?
hani her gün şikayet ediyoruz ya,
her gün yeni yeni yolsuzluklara, ihanetlere, adam kayırmacılığa, çökmeye, çakmaya şahit oluyoruz ya...
"türkiye neden bu durumda" diye soruyoruz...

türkiye, kızılçullu'nun ismini şirinyer yaptığı için bu durumda sevgili arkadaşlar...

sene 1891, izmir'de kızılçullu mevkiinde bir amerikan okulu kuruldu.
görsel

okulun adı: american collegiate ınstitute for boys'tu. burası izmir amerikan koleji olarak adlandırıldı.

1863 yılında istanbul'da robert koleji kuran amerikalılar, bu okulun aynısını izmir'de de kurmuşlardı.

izmir ve çevresinin zenginleri çocuklarını bu okula göndermeye başladılar. hatta eski başbakan adnan menderes'de 1. dünya savaşı yıllarında bu okuldan mezun oldu.

gel zaman git zaman, izmir'in işgali, kurtuluş savaşı, cumhuriyet'in ilanı derken türk devrimini taçlandıran ve şahlanmasını sağlayan bir proje hayata geçirildi.
köy enstitüleri...

ulu önder atatürk, izmir'e de bir köy enstitüsü kurulmasını istiyor ve bu köy enstitüsünün tüm bölgeye hitap edecek büyük bir kurum olmasını arzuluyordu.
ne var ki bölgenin en büyük eğitim kurumu hala izmir amerikan kolejiydi...

yıl 1937 olmuştu, ulu önder atatürk talimat verdi, izmir valisi kazım dirik hemen işe koyuldu.
kızılçullu mevkii köy statüsüne kavuştu.

o dönemin maarif kanununa göre köylerde yabancı okullar faaliyet gösteremezdi.
kızılçullu sırf bunun için köy yapılmıştı ve amerikalılar bir hukuk devleti olan türkiye cumhuriyeti'nin kanunlarına karşı gelemeyeceklerini çok iyi bildiklerinden dolayı, amerikan koleji binasını ve arsasını milli eğitim bakanlığına satmayı kabul ettiler.

türkiye cumhuriyeti devleti parasını ödeyerek burayı satın aldı. (52 bin lira)
ve akabinde derhal burada kızılçullu köy enstitüsü kuruldu...
görsel

genç türkmen delikanlıları ve kızları diğer köy enstitülerinde olduğu gibi, cumhuriyetin silahsız orduları olarak burada yetiştirildiler.
görsel

lakin amerikalılar bu yapılanı unutamamışlardı.

1950 yılında demokrat parti iktidara gelir gelmez köy enstitülerini kapatmaya başladı.
1951 yılında artık nato'ya girmiştik, nato için bir karargah binası gerekiyordu. amerikalılar istedikleri tek yerin kızılçullu köy enstitüsü olduğunu söylediler. vaktiyle oradan mezun olan menderes de bu isteği seve seve kabul etti.

kızılçullu köy enstitüsü kapatıldı ve nato karargahı haline getirildi.

türkiye cumhuriyetinin bedelini ödeyerek satın aldığı okul ve arazi, herhangi bir bedel alınmadan amerikalılara geri verilmişti.

bitmedi...

amerikalılar buranın tüm izlerini silmek istiyorlardı.

"kızılçullu" isminden de rahatsızlık duydular. ne de olsa isminde "kızıl" geçiyordu, komünizm çağrıştırıyordu. demokrat parti buna da hay hay dedi ve kızılçullu ismi şirinyer olarak değiştirildi...

işte biz nerede kaybettik biliyor musunuz?

kızılçullu ismini amerikalıların isteği üzerine şirinyer yaptığımızda kaybettik...

şimdi kızılçullu'nun ne isminden ne de cisminden eser kalmadı.
köy enstitüsünün binası karargahın ortasında beton duvarlarla çevrildi, dışarından bakıldığında köy enstitüsüne dair bir şey görmek mümkün değil artık...

#tarih

geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer

bizim çocukluğumuzda kibrit kullanımı yaygındı.
bugünkü gibi ucuz çin malı çakmaklar pek yoktu, bu yüzden sigara tiryakileri olsun, ocakta yemek pişiren ev hanımları olsun, kibrit kullanırlardı.

kibrit her eve lazımdı.
hikayeler bile yazılmıştı kibritle ilgili...

işte o kibrit kutularının üzerinde bir ibare vardı, hatırlar mısınız?
"safety matches" yazardı.
görsel

güvenli/emniyetli kibrit anlamına gelirdi...

hani pazar günleri western filmi seyrederdik ya, o western filmlerinde kovboylar sigaralarını yakmak için kibriti herhangi bir yere sürterlerdi, kibrit alev alır, sigarasını yakarlardı.
sonra aynısını biz de yapmayı denerdik, ama kibriti duvara sürtünce alev almazdı...
görsel

bildin mi o anı?
sen de yaptın mı? yaptın tabi ve kibrit yanmadı değil mi?

işte o kovboy abilerin duvara sürttüğü kibrit safety matches değildi, ama senin kovboy gibi yakmaya çalıştığın kibrit safety matches idi, o yüzden yanmıyordu.

öyle ki 19. yüzyılın ilk yarısında üretilen kibritlerde fosfor kullanılıyordu, ve bu kibritlerde fosfor kullanıldığı için duvara, taşa, tahtaya sürttüğünde bile alev alıyordu.

ne var ki, kibrit üretiminde kullanılan bu fosfor yüzünden kibrit imalatında çalışan işçiler zarar görüyor, özellikle işçilerin çeneleri çürüyordu.
görsel

bu sebepten dolayı gustav erik pasch adlı isveçli bir abimiz, sarı fosfor yerine kırmızı fosfor kullanarak kibrit imal etti.
görsel

yine isveçli lundström biraderler müessesesi kibrit üretiminde fosfor yerine sülfür ve parafin kullanmaya başladı.
görsel

böylece emniyetli kibritler doğmuş oldu.
bu safety match kibritleri yakabilmek sadece kibrit kutusundaki yüzeye sürterek mümkün oluyordu artık.

ne var ki avrupa'da doğan safety matches kibritler vahşi batıya uzun yıllar sonra geldi, tabi geçen bu süreçte de kovboylar eski usulle sigaralarını yakmaya devam ettiler. işte western filmlerinde gördüğümüz bu enstantane de buradan gelmektedir.

görsel

geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer...

#tarih

diyanet dergisi mayıs 2000 sayısı

atatürk'ün kurduğu diyanet işleri başkanlığının geçen 20 senede nasıl bir kuruma dönüştüğü, cumhuriyet değerlerimizden nasıl da uzaklaştığını gösteren tarihi belge niteliğindeki diyanet işlerinin çıkardığı derginin 21 sene önceki sayısıdır.
görsel

derginin 2020 yılı mayıs sayısının kapağında ulu önder ve arkadaşları tbmm'nin önünde.

derginin mayıs 2000 sayısının konu başlıkları;

-cumhuriyet döneminde din eğitimi ve öğretimi,
-milli mücadele, atatürk, din adamları,
-19 mayıs atatürk'ü anma gençlik ve spor bayramı.
-istanbul'un fethi; muhteşem fetih...

derginin kapağına bakmak bile insanın içini aydınlatıyor, derginin içine girmek için sizi tahrik ediyor.

ve derginin sayfalarını çeviriyoruz, dönemin diyanet işleri başkanı mehmet nuri yılmaz'ın harika yazısı sizi karşılıyor.
görsel

yazıyı okudukça, bir din adamının nasıl olması gerektiğini iliklerinize kadar hissediyorsunuz. sayın diyanet işleri başkanı atatürk ve silah arkadaşlarını şükran ile yad ediyor.
şimdi aynı makamda oturan ne idüğü belirsiz tipler ise ulu önder'e lanet okuyorlar.

diyanet işleri başkanının yazısı sonrası birkaç sayfa çeviriyorsunuz, diyanet işleri dini yayınlar daire başkanının yazısı çıkıyor karşınıza.
"cumhuriyet tarihimiz" diye başlıyor yazıya, "23 nisan'ı coğkuyla kutladık, 19 mayıs'ı da coşkuyla kutlayacağız" diye üzerine basa basa yazıyor dini yayınlar daire başkanı.
görsel

dergi, 23 nisan'a ve kurtuluş mücadelemize de yer vermiş geniş bir şekilde;
görsel
görsel

ve 19 mayıs...
görsel

bakınız, "samsun'da yakılan kurtuluş ateşi" diyor, "atatürk'ü samsun'a vahdettin gönderdi, giderken de yanına altın verdi" demiyor.
görsel

milli mücadelemiz sonunda istanbul'un düşman işgalinden nasıl kurtarıldığını aktarıyor, atatürk ve milli mücadele sayesinde istanbul'un kurtarıldığını okurlarına öğetiyor.
görsel

ve bugün atatürk'ü "dinsiz" hatta "din düşmanı" olarak gösteren şerefsiz vatan hainlerine nispet yaparcasına kurtuluş savaşımızdaki din adamlarını ve atatürk'ün onlarla ilişkilerini aktarıyor.
görsel

ve milli mücadelemizi anlatan diyanet dergisi, mayıs ayı içinde gerçekleşen istanbul'un fethini de unutmuyor, onu da gayet nezih bir şekilde işliyor.
görsel

nereden nereye...
bugün diyanet işleri türk milletinin vergileri ile, türk milletini var eden değerleri kötülemek için elinden geleni yapıyor.
oysa ki bu kurum, çok daha az bir bütçe ile, son derece bilimsel ve kurumsal çalışmalar yapan, topluma nifak tohumları ekmek yerine, kurucu değerlerimize hakaret etmek yerine, birleştirici, bütünleştirici yayınlar yapan bir kurumdu...

gerçekten yazık oldu bu ülkeye.
sadece 20 sene be, sadece 20 senede böyle bir değişim olur mu?
oluyor işte sevgili arkadaşlar.

sizlere tavsiyem, diyanet dergi mayıs 2000 sayısının tamamını e dergi olarak aşağıya bırakıyorum;
https://dosya.diyanet.gov...Aylik/2000/mayis_2000.pdf

lütfen okuyunuz, inceleyiniz ve nereden nereye geldiğimizin yorumunu yapınız.

#tarih

1933 senesinde verilen cari fazla

(bkz: atatürk döneminde olmuştur)

yıl 1934, dünyayı perişan eden 1929 büyük buhranının etkilerinin devam ettiği dönem, üstelik yıllar süren savaşlardan yeni çıkmış, henüz 11 yıllık bir cumhuriyet.
tütün, incir, üzüm, fındık ve narenciye sırtında yükseltilen, fabrikalar açılan bir cumhuriyet.

ve bu cumhuriyet bir mucizeyi başarıyor, cari fazla veriyor.
ithalatımız 75 milyon lira.
ihracatımız 95 milyon lira.

20 milyon lira cari fazla veriyoruz.

görsel

evet belki uçmuyorduk, şahlanmıyorduk, dünya bizi kıskanmıyordu.
ama cumhuriyetimizi hesaplı, kitaplı bir şekilde, ele güne muhtaç olmadan, elin arabına avuç açmadan sağlam temeller üzerinde yükseltiyorduk.

ülkeyi böyle yönettiniz de destek olmadık mı?
cari fazla verdiniz de alkışlamadık mı?

içinde bulunduğumuz durumdan kurtulmanın yolu, yegane çaresi bellidir;
(bkz: cumhuriyet ekonomisi/#44091575)

cumhuriyet ekonomisine dönmediğimiz her gün daha da dibe batıyoruz ve batacağız...

ekler:
(bkz: tütün fındık incirin sırtında yükselen cumhuriyet/#38454108)
(bkz: atatürk ün sosyal fabrika projesi/#38653104)

#tarih
© copyright 2005 - 2026