bugün
- kategori hashtag
- mesajlara hızlı cevap vermek #Reklam
- kılıçdaroğlu nun rozet töreni figüran iddiası #figüran
- norveç futbolu #gazza
- norveç futbolu #futbolhaber
- norveç futbolu #norvec
- anın görüntüsü #schipholamsterdam
- anın görüntüsü #schipholamsterdam
- the saturdays #manifestgitsinthesaturdaysgelsin
- birader beyler biraderdirler #BiraderimeDokanma
- tasavvuf #KiTAPOKU
- yunus emre #KiTAPOKU
- gocu ne zaman çaylak olacak sorunsalı #gocunezamançaylakolacak
- macenta rengi #FF00FF
- aslı bekiroğlu #enmagazin
- aslı bekiroğlu #aslibekiroğlu
- tarık pasha #TarıkYalnızDeğildir
- sözlükte yaş ortalamasının düşmesi #troll
- sözlükte yaş ortalamasının düşmesi #iğrenç
- talip emiroğlu #talipemiroğlu
- talip emiroğlu #dr
#tarih
bugün kızılca gün...
esasen bugün kızılca gün bayramı olarak kutlanmalı.
zira bugün, devletini, vatanını, benliğini kaybetmiş bir milletin yeni bir devlet olma uğrunda ilk admını attığı gün.
19 mayıs 1919'da samsun'da başlayan milli mücadeleye hazırlık süreci artık bugün tamamlanmış, türk budunu yeni kimliğini ve başkaldırısını sinsin ateşlerinin göğe yansıttığı kızıllığın zaferin alameti farikası olduğuna iman etmişti.
görsel
22-23-24 aralık'ta tam 3 gün boyunca hace bektaş veli'de kalan ve kut alan mustafa kemal paşa ve silah arkadaşları, kızılca gün ile birlikte yeni bir sayfa açıyordu.
işte bugün açılan bu yeni sayfa, 3 sene sonra 9 eylül 1922'de muzaffer ordumuzun izmir'e girişi ile kızıl elmasına ulaşacaktı...
görsel
ankara'ya hoşgeldin büyük atatürk...
görsel
atatürk ve temsil heyetinin ankara'ya gelişinin bu sene 101. yılı.
bu sene bir farklı olacak ve hiç unutulmayacak sanırım.
zira bu sene atatürk'ün ankara'ya gelişini ölümsüzleştiren kızılca gün anıtı'nın da açılışı yapılacak.
görsel
Heykeltraş Aslan Başpınar tarafından yapılan "27 Aralık 1919 Kızılca Gün Anıtı" milli mücadeleye inanmış Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk ve Temsil heyetini, onları karşılayan yiğit Ankaralıları ve 16 Türk Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti’ni sembolize ediyor.(alıntı)
görsel
Anıtta Atatürk'ün yanı sıra Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi, Vali Vekili Yahya Galip, Müderris Beynamlı Hoca Mustafa Efendi, ilk kadın muhtar Satı Kadın, Ankara’nın yiğit Seymenleri, Bacı erenleri, gençler, çocuklar ve Milli Mücadele’ye inanmış Ankaralılar bulunuyor.(alıntı)
görsel
Anıta verilen isim olan "Kızılca Gün", Oğuz töresine göre bir devletin yıkılıp yeni bir devletin kurulduğu ve yeni liderin seçildiği gün olarak biliniyor.
Cumhuriyetimizin Başkenti Ankara'mıza, tarihini ve kültürünü yansıtan bu anıt çok yakışacak.(alıntı)
görsel
Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti,
Cehennemler kudursa, ölmez nigâhbanıyız...
#tarih
esasen bugün kızılca gün bayramı olarak kutlanmalı.
zira bugün, devletini, vatanını, benliğini kaybetmiş bir milletin yeni bir devlet olma uğrunda ilk admını attığı gün.
19 mayıs 1919'da samsun'da başlayan milli mücadeleye hazırlık süreci artık bugün tamamlanmış, türk budunu yeni kimliğini ve başkaldırısını sinsin ateşlerinin göğe yansıttığı kızıllığın zaferin alameti farikası olduğuna iman etmişti.
görsel
22-23-24 aralık'ta tam 3 gün boyunca hace bektaş veli'de kalan ve kut alan mustafa kemal paşa ve silah arkadaşları, kızılca gün ile birlikte yeni bir sayfa açıyordu.
işte bugün açılan bu yeni sayfa, 3 sene sonra 9 eylül 1922'de muzaffer ordumuzun izmir'e girişi ile kızıl elmasına ulaşacaktı...
görsel
ankara'ya hoşgeldin büyük atatürk...
görsel
atatürk ve temsil heyetinin ankara'ya gelişinin bu sene 101. yılı.
bu sene bir farklı olacak ve hiç unutulmayacak sanırım.
zira bu sene atatürk'ün ankara'ya gelişini ölümsüzleştiren kızılca gün anıtı'nın da açılışı yapılacak.
görsel
Heykeltraş Aslan Başpınar tarafından yapılan "27 Aralık 1919 Kızılca Gün Anıtı" milli mücadeleye inanmış Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk ve Temsil heyetini, onları karşılayan yiğit Ankaralıları ve 16 Türk Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti’ni sembolize ediyor.(alıntı)
görsel
Anıtta Atatürk'ün yanı sıra Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi, Vali Vekili Yahya Galip, Müderris Beynamlı Hoca Mustafa Efendi, ilk kadın muhtar Satı Kadın, Ankara’nın yiğit Seymenleri, Bacı erenleri, gençler, çocuklar ve Milli Mücadele’ye inanmış Ankaralılar bulunuyor.(alıntı)
görsel
Anıta verilen isim olan "Kızılca Gün", Oğuz töresine göre bir devletin yıkılıp yeni bir devletin kurulduğu ve yeni liderin seçildiği gün olarak biliniyor.
Cumhuriyetimizin Başkenti Ankara'mıza, tarihini ve kültürünü yansıtan bu anıt çok yakışacak.(alıntı)
görsel
Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti,
Cehennemler kudursa, ölmez nigâhbanıyız...
#tarih
galat ı meşhur söylemiyla "çapa". aslı çıpa dır. uluslararası anlamda denizciliğin sembolüdür.
görsel
yine yaygın bir kanı da şudur ki; "türkler denizci bir millet değildir, türkler denizciliği bilmezler..."
oysa ki bugün uluslararası anlamda denizciliğin sembolü olan çıpa'yı bulan türklerdir...
şüphesiz ki denizcilik binlerce yıldır insanların uğraş verdiği bir alan.
gerek ticaret, gerek seyahat, gerek balıkçılık anlamında insanoğlu binlerce yıldır denizcilik yapıyor.
antik çağlarda insanlar deniz taşıtlarını suyun üzerinde sabit tutabilmek için iplere bağlı kayaları kullanırlardı.
yalnız fırtınaya ve dalgalara direnebilmesi için bu kayanın oldukça büyük boyutlarda olması gerekiyordu. zira kayanın ağırlığı az olduğunda dip dalgaları ve fırtınalara dayanamazdı, bu yüzden gemileri sabit tutabilmek için bir yahut birden daha fazla büyük kaya kütleleri gemide bulundurulurdu.
bu da gemi için fazladan yük demekti.
antik yunanlar bronz çağının sonlarında bu kaya kütleleri yerine içi kurşun dolu sepetler kullanmaya başladılar.
yalnız bu yöntem de tekneyi yalnızca ağırlıkları ve dip boyunca sürtünmeleri ile tutuyordu. teknenin bir şekilde deniz tabanına tutunması gerekmekteydi.
işte coğrafyanın babası amasyalı strabon'a göre bugün bildiğimiz çıpa, iskitli bir filozof olan anakharsis (Anacharsis) tarafından icat edildi.
görsel
anarkhasis'in yaptığı bu çıpanın deniz tabanına tutunmak için dişleri vardı, bu çıpa sayesinde tekne daha az ağırlık gerektiren bir demir çıpa sayesinde deniz tabanına tutunabiliyor ve sürüklenmesi engelleniyordu.
yunanlar bu yeni kancaya iskit türkü filozofun isminden dolayı ankyra dediler. bu sözcük ingilizceye anchor olarak geçti. günümüz mühendisliğinde kullanılan ankraj teriminin kökeni de yine iskitli anakharsis'e dayanır.
tabi bütün bunları araştırıp ortaya çıkarmak için bilgi, emek ve senelerce araştırma ve bunlara ayıracak kaynak gerekiyor.
türk kültürünü herkesten önce kendi gençlerimize aktarmak, onları bu konuda bilgilendirmek gerekiyor ki dünya çapında propagandamızı yapabilecek şeyleri elde edelim.
çıpa bunlardan sadece biri.
biz üzengi'yi bulduk, savaşçılarımızı at üzerinde ok atarken gören yunanlar onları yarı at yarı insan bir yaratık zannetti ve yunan efsanelerindeki centaur'lar ortaya çıktı.
biz savaşçılarımızı onluk-yüzlük-binlik düzenlere ayırdık, ortaya modern ordu kavramı çıktı.
biz en küçük maddeyi keşfedip ona cüzi layetecezza dedik ortaya atom enerjisi çıktı.
biz istanbul surlarını yıkan toplar icat ettik çağlar açılıp çağlar kapandı.
biz her zaman tarih yazdık, tarihe yön verdik, ama en önce içimizdeki hainler buna karşı çıkıp bize ait değerleri reddetti...
bugün de bu vesileyle yunanlara yön veren iskit türkü filozof anakharsis'i ve o'nun çıpa'yı icat ettiğini öğrenmiş oldunuz.
muhtemelen buna da reddiyeler yazılacak, bak şimdiden görüyorum "iskitler türk değil" diyen hint avrupa odaklı tarih anlayışı beslemelerini...
#tarih
görsel
yine yaygın bir kanı da şudur ki; "türkler denizci bir millet değildir, türkler denizciliği bilmezler..."
oysa ki bugün uluslararası anlamda denizciliğin sembolü olan çıpa'yı bulan türklerdir...
şüphesiz ki denizcilik binlerce yıldır insanların uğraş verdiği bir alan.
gerek ticaret, gerek seyahat, gerek balıkçılık anlamında insanoğlu binlerce yıldır denizcilik yapıyor.
antik çağlarda insanlar deniz taşıtlarını suyun üzerinde sabit tutabilmek için iplere bağlı kayaları kullanırlardı.
yalnız fırtınaya ve dalgalara direnebilmesi için bu kayanın oldukça büyük boyutlarda olması gerekiyordu. zira kayanın ağırlığı az olduğunda dip dalgaları ve fırtınalara dayanamazdı, bu yüzden gemileri sabit tutabilmek için bir yahut birden daha fazla büyük kaya kütleleri gemide bulundurulurdu.
bu da gemi için fazladan yük demekti.
antik yunanlar bronz çağının sonlarında bu kaya kütleleri yerine içi kurşun dolu sepetler kullanmaya başladılar.
yalnız bu yöntem de tekneyi yalnızca ağırlıkları ve dip boyunca sürtünmeleri ile tutuyordu. teknenin bir şekilde deniz tabanına tutunması gerekmekteydi.
işte coğrafyanın babası amasyalı strabon'a göre bugün bildiğimiz çıpa, iskitli bir filozof olan anakharsis (Anacharsis) tarafından icat edildi.
görsel
anarkhasis'in yaptığı bu çıpanın deniz tabanına tutunmak için dişleri vardı, bu çıpa sayesinde tekne daha az ağırlık gerektiren bir demir çıpa sayesinde deniz tabanına tutunabiliyor ve sürüklenmesi engelleniyordu.
yunanlar bu yeni kancaya iskit türkü filozofun isminden dolayı ankyra dediler. bu sözcük ingilizceye anchor olarak geçti. günümüz mühendisliğinde kullanılan ankraj teriminin kökeni de yine iskitli anakharsis'e dayanır.
tabi bütün bunları araştırıp ortaya çıkarmak için bilgi, emek ve senelerce araştırma ve bunlara ayıracak kaynak gerekiyor.
türk kültürünü herkesten önce kendi gençlerimize aktarmak, onları bu konuda bilgilendirmek gerekiyor ki dünya çapında propagandamızı yapabilecek şeyleri elde edelim.
çıpa bunlardan sadece biri.
biz üzengi'yi bulduk, savaşçılarımızı at üzerinde ok atarken gören yunanlar onları yarı at yarı insan bir yaratık zannetti ve yunan efsanelerindeki centaur'lar ortaya çıktı.
biz savaşçılarımızı onluk-yüzlük-binlik düzenlere ayırdık, ortaya modern ordu kavramı çıktı.
biz en küçük maddeyi keşfedip ona cüzi layetecezza dedik ortaya atom enerjisi çıktı.
biz istanbul surlarını yıkan toplar icat ettik çağlar açılıp çağlar kapandı.
biz her zaman tarih yazdık, tarihe yön verdik, ama en önce içimizdeki hainler buna karşı çıkıp bize ait değerleri reddetti...
bugün de bu vesileyle yunanlara yön veren iskit türkü filozof anakharsis'i ve o'nun çıpa'yı icat ettiğini öğrenmiş oldunuz.
muhtemelen buna da reddiyeler yazılacak, bak şimdiden görüyorum "iskitler türk değil" diyen hint avrupa odaklı tarih anlayışı beslemelerini...
#tarih
başlığın ilk entrysinde--->(#44243301) haparanda'da kilisenin bahçesinde yatan türk askerlerinden bahsetmiş, bunlara dair bir anıt bulunduğunu yazmış ve buna dair belge bulamadığımdan yardım istemiştim.
almanya'da yaşayan ekşi sözlük yazarı bir dostum sağolsun, almanca kaynaklardan araştırma yapmış ve isveç'in haparanda kasabasındaki kilisenin bahçesinde yatan sarıkamış gazilerimize dair şu anıtın görselini yollamış bana;
görsel
anıtın kitabesinin büyütülmüş hali de şu;
görsel
anıtın kitabesinde şunlar yazıyor;
"tekrar görmeyi umdukları vatanlarından uzaktaki vatan için canlarını feda eden 205 avusturya-macaristanlı 11 alman 2 türk savaşçının şanlı anısı burada ebedi barış içinde gömülmüştür..."
ruhları şad, mekanları cennet olsun.
#tarih
almanya'da yaşayan ekşi sözlük yazarı bir dostum sağolsun, almanca kaynaklardan araştırma yapmış ve isveç'in haparanda kasabasındaki kilisenin bahçesinde yatan sarıkamış gazilerimize dair şu anıtın görselini yollamış bana;
görsel
anıtın kitabesinin büyütülmüş hali de şu;
görsel
anıtın kitabesinde şunlar yazıyor;
"tekrar görmeyi umdukları vatanlarından uzaktaki vatan için canlarını feda eden 205 avusturya-macaristanlı 11 alman 2 türk savaşçının şanlı anısı burada ebedi barış içinde gömülmüştür..."
ruhları şad, mekanları cennet olsun.
#tarih
afrikalı türkleri bilir misiniz?
afro türkler...
belki de derisi siyah olan o güzel insanların dünyada en özgür yaşadıkları ülke türkiye'dir...
onlar bu topraklarda hiç dışlanmadılar, hep özgürce yaşadılar.
hatta kendi bayramları vardı.
dana bayramı diye...
(bkz: dana bayramı/#36606086)
dana bayramı izmir ve ege'deki afro türklerin bayramıdır.
ama afro türkler izmir'de olduğu kadar istanbul'da da yaşarlardı.
ve elbet onların da bir bayramı vardı...
istanbul'daki zencilerin bayramına çilehane bayramı adı verilirdi.,
bu pek bilinmez, hatta hiç bilinmez günümüzde.
bayramın isminin çilehane bayramı olması, mayıs ayının ilk cumartesi günü istanbul'daki tüm zencilerin toplanıp çamlıca'daki çilehaneye gitmelerinden gelmektedir.
çamlıca'daki bu çilehane aziz mahmut hüdayi'nin çilehanesidir.
https://i.ibb.co/XbKZBv6/cilehane.jpg
çamlıca'daki bu çilehane 19. yüzyılda şehrin oldukça dışında bir mesire yeriydi.
işte istanbul'daki siyahi vatandaşlarımız da hep birlikte toplanır mayıs ayının ilk günü burada çilehane bayramı adında şenlikler yapardı...
yıllarboyu tarih dergisi aralık-1979 sayısında çilehane bayramı şu şekilde anlatılıyor;
--spoiler--
vaktiyle istanbul'daki arapların (o zaman zencilere, habeşlilere genellikle böyle denirdi) büyük heyecanla kutladığı bir bayramdı. her yıl, mayısın birinci cumartesi günü şehirdeki bütün siyahiler çamlıca'daki çilehane'de toplanırdı. harem ağaları, haremdeki bacılar, halayıklar, susamcı kadınlar, fellahlar, herkes sabahın erken saatlerinde toplanır, sonra kadınlar ayrı, erkekler ayrı civardaki tepelere dağılırlardı.
bütün yaptıkları çiçek toplayıp, başlarına, bellerine, kol ve ayak bileklerine takarak süslenmekti. bu arada sürekli olarak habeş türküleri söylerlerdi. bir başka alemdi onların hayatı... artık sonuncuları da hayatta olmasa gerek...
--spoiler--
bugün izmir'de artık 2010'dan beri dana bayramı kutlanıyor.
http://www.afroturc.org/dana-bayrami-4
şimdi sıra siyahi vatandaşlarımıza ait bahar şenliklerinin ikincisinde.
çilehane bayramında.
istanbul'da çamlıca tepelerinde bu kültürün yeniden doğması bakalım ne zaman olacak?
#tarih
afro türkler...
belki de derisi siyah olan o güzel insanların dünyada en özgür yaşadıkları ülke türkiye'dir...
onlar bu topraklarda hiç dışlanmadılar, hep özgürce yaşadılar.
hatta kendi bayramları vardı.
dana bayramı diye...
(bkz: dana bayramı/#36606086)
dana bayramı izmir ve ege'deki afro türklerin bayramıdır.
ama afro türkler izmir'de olduğu kadar istanbul'da da yaşarlardı.
ve elbet onların da bir bayramı vardı...
istanbul'daki zencilerin bayramına çilehane bayramı adı verilirdi.,
bu pek bilinmez, hatta hiç bilinmez günümüzde.
bayramın isminin çilehane bayramı olması, mayıs ayının ilk cumartesi günü istanbul'daki tüm zencilerin toplanıp çamlıca'daki çilehaneye gitmelerinden gelmektedir.
çamlıca'daki bu çilehane aziz mahmut hüdayi'nin çilehanesidir.
https://i.ibb.co/XbKZBv6/cilehane.jpg
çamlıca'daki bu çilehane 19. yüzyılda şehrin oldukça dışında bir mesire yeriydi.
işte istanbul'daki siyahi vatandaşlarımız da hep birlikte toplanır mayıs ayının ilk günü burada çilehane bayramı adında şenlikler yapardı...
yıllarboyu tarih dergisi aralık-1979 sayısında çilehane bayramı şu şekilde anlatılıyor;
--spoiler--
vaktiyle istanbul'daki arapların (o zaman zencilere, habeşlilere genellikle böyle denirdi) büyük heyecanla kutladığı bir bayramdı. her yıl, mayısın birinci cumartesi günü şehirdeki bütün siyahiler çamlıca'daki çilehane'de toplanırdı. harem ağaları, haremdeki bacılar, halayıklar, susamcı kadınlar, fellahlar, herkes sabahın erken saatlerinde toplanır, sonra kadınlar ayrı, erkekler ayrı civardaki tepelere dağılırlardı.
bütün yaptıkları çiçek toplayıp, başlarına, bellerine, kol ve ayak bileklerine takarak süslenmekti. bu arada sürekli olarak habeş türküleri söylerlerdi. bir başka alemdi onların hayatı... artık sonuncuları da hayatta olmasa gerek...
--spoiler--
bugün izmir'de artık 2010'dan beri dana bayramı kutlanıyor.
http://www.afroturc.org/dana-bayrami-4
şimdi sıra siyahi vatandaşlarımıza ait bahar şenliklerinin ikincisinde.
çilehane bayramında.
istanbul'da çamlıca tepelerinde bu kültürün yeniden doğması bakalım ne zaman olacak?
#tarih
çocuk yaşta orduya katılıp memleket için harcanan bir hayat...
birinci inönü muharebeleri sonuçlanmış, ikinci inönü muharebeleri devam etmekteydi.
kış henüz yeni bitmiş ama inönü dağları ayaz kesiyordu.
ismet bey'in aklı, istanbul'dan zor zahmet malatya'ya getirtebildiği ailesinde özellikle de evladı izzet'teydi...
izzet henüz 2 yaşında bir bebekti.
doğuştan hastalığı vardı. tedavi edilmeli, özenle bakılmalıydı.
lakin vatan da işgal altındaydı.
hasta evladını bu şartlar altında istanbul'da bırakıp, mustafa kemal paşa'nın yanına, ankara'ya koşmuştu ismet bey.
şimdi de bütün vatanın kaderi ellerindeydi. batı cephesi komutanıydı ve ingiliz ve fransızlar tarafından desteklenen muazzam bir ordu karşısında kısmen düzenli bir orduya komuta ediyor, o derme çatma orduyla yunan'ı durdurmaya çalışıyordu.
inönü muharebelerinin ilkinde bunu başarmıştı.
lakin yunan sadece 2 ay sonra daha bir dinç şekilde işte yine karşısındaydı.
ilkinde durdurmuş, yine durduracaklardı.
önce allah'a, sonra askerlerine güveni tamdı. başka da bir şey istemiyordu, ah bir de izzet'in iyileşmesini istese çok şey mi istemiş olurdu acaba???
günler geceler boyu ismet bey'in düşüncesi bunlardı.
vatan sevgisi evlat sevgisinden daha ağır bastığı için buradaydı ve 1 nisan 1921'de mustafa kemal paşa'ya inönü'de kazanılan zaferin telgrafını çekmiş, karşılığında da;
"siz orada yalnız düşmanı değil milletin makus talihini de yendiniz..." cevabını almıştı.
tam batı cephesinde her şey yoluna girmişti ki yunan daha bir azgın şekilde, daha kuvvetli bir kararlılıkla bir kez daha saldırdı.
bu seferki bambaşkaydı...
batı cephesi yarılmış, ordumuz sakarya'nın doğusuna kadar itilmişti.
tutunacak her karış toprakta tutunmaya çalışılıyor, türk ulusu kanının son damlasına kadar vatanını savunuyordu artık.
tam 22 gece 23 gün süren tarihin gördüğü en şiddetli muharebelerden biri olan bu varolma savaşı nihayet 13 eylül'de zaferle sona ermiş tam 9 aydır şiddetle devam eden yunan taarruzu sona erdirilmiş, 238 senedir sürekli toprak kaybede kaybede geri çekilen türk milleti artık bu geri çekilmeye dur diyebilmişti...
görsel
ismet bey'in aylar sonra artık yüzü gülüyordu.
halide edip ve mustafa kemal paşa o'nun güldüğünü gördüklerinde birbirlerine kederle baktılar.
ne halide edip, ne mustafa kemal, ne de fevzi paşa'nın yüzü gülmüyordu...ama 3'ü de cesaret edip ismet paşa'ya bir şey söyleyemediler.
nitekim saatler sonra ismet paşa'nın emir subayı batı cephesi karargahına geldi ve paşa'ya başsağlığı dileklerini ileterek bir mektup verdi.
ikinci inönü muharebeleri sırasında ismet paşa cephede bu milletin makus kaderini yenmek için uğraş verirken malatya'dan acı haber gelmiş, evladı izzet vefat etmişti. ardından yunan taarruzu ve sakarya meydan muharebesi boyunca bu haber ismet paşa'dan gizlenmiş, sakarya zaferi sonrası evladının vefat haberi muzaffer batı cephesi komutanının gözlerinin yaşla dolmasına sebep olmuştu...
diyecek tek söz vardı; vatan sağolsun...!!!
işte o kahramanlar çocuk yaşlarında vatan için evlerinden çıkarken başlarına bunların geleceğini, vatanın ve milletin bekasının her şeyden önce geldiğini biliyorlardı...
ismet paşa da o kahramanlardan biriydi.
istese isgal altındaki istanbul'da nazırlık, müsteşarlık gibi makam mevki sahibi olup oturur, hasta evladı ile ilgilenir, onu tedavi ettirebilirdi.
ama o lüksü, makamı, mevkiyi hatta bebek yaştaki evladının sağlığını bir kenara bırakıp ankara'ya koştu. kurtarılacak bir vatan, bir evlattan daha önemliydi...
onlar bu milletin yetiştirdiği şerefli, namuslu, fedakar ve vatansever insanlardı...
bugün bu satırları yazıyorum, zira bugün ismet inönü'nün, batı cephesinin muzaffer komutanı ismet paşa'nın, bizleri aç bıraksa dahi babasız bırakmayan türkiye cumhuriyeti'nin ikinci cumhurbaşkanının vefatının 47. yıldönümü.
ruhu şad mekanı cennet olsun...
görsel
#tarih
birinci inönü muharebeleri sonuçlanmış, ikinci inönü muharebeleri devam etmekteydi.
kış henüz yeni bitmiş ama inönü dağları ayaz kesiyordu.
ismet bey'in aklı, istanbul'dan zor zahmet malatya'ya getirtebildiği ailesinde özellikle de evladı izzet'teydi...
izzet henüz 2 yaşında bir bebekti.
doğuştan hastalığı vardı. tedavi edilmeli, özenle bakılmalıydı.
lakin vatan da işgal altındaydı.
hasta evladını bu şartlar altında istanbul'da bırakıp, mustafa kemal paşa'nın yanına, ankara'ya koşmuştu ismet bey.
şimdi de bütün vatanın kaderi ellerindeydi. batı cephesi komutanıydı ve ingiliz ve fransızlar tarafından desteklenen muazzam bir ordu karşısında kısmen düzenli bir orduya komuta ediyor, o derme çatma orduyla yunan'ı durdurmaya çalışıyordu.
inönü muharebelerinin ilkinde bunu başarmıştı.
lakin yunan sadece 2 ay sonra daha bir dinç şekilde işte yine karşısındaydı.
ilkinde durdurmuş, yine durduracaklardı.
önce allah'a, sonra askerlerine güveni tamdı. başka da bir şey istemiyordu, ah bir de izzet'in iyileşmesini istese çok şey mi istemiş olurdu acaba???
günler geceler boyu ismet bey'in düşüncesi bunlardı.
vatan sevgisi evlat sevgisinden daha ağır bastığı için buradaydı ve 1 nisan 1921'de mustafa kemal paşa'ya inönü'de kazanılan zaferin telgrafını çekmiş, karşılığında da;
"siz orada yalnız düşmanı değil milletin makus talihini de yendiniz..." cevabını almıştı.
tam batı cephesinde her şey yoluna girmişti ki yunan daha bir azgın şekilde, daha kuvvetli bir kararlılıkla bir kez daha saldırdı.
bu seferki bambaşkaydı...
batı cephesi yarılmış, ordumuz sakarya'nın doğusuna kadar itilmişti.
tutunacak her karış toprakta tutunmaya çalışılıyor, türk ulusu kanının son damlasına kadar vatanını savunuyordu artık.
tam 22 gece 23 gün süren tarihin gördüğü en şiddetli muharebelerden biri olan bu varolma savaşı nihayet 13 eylül'de zaferle sona ermiş tam 9 aydır şiddetle devam eden yunan taarruzu sona erdirilmiş, 238 senedir sürekli toprak kaybede kaybede geri çekilen türk milleti artık bu geri çekilmeye dur diyebilmişti...
görsel
ismet bey'in aylar sonra artık yüzü gülüyordu.
halide edip ve mustafa kemal paşa o'nun güldüğünü gördüklerinde birbirlerine kederle baktılar.
ne halide edip, ne mustafa kemal, ne de fevzi paşa'nın yüzü gülmüyordu...ama 3'ü de cesaret edip ismet paşa'ya bir şey söyleyemediler.
nitekim saatler sonra ismet paşa'nın emir subayı batı cephesi karargahına geldi ve paşa'ya başsağlığı dileklerini ileterek bir mektup verdi.
ikinci inönü muharebeleri sırasında ismet paşa cephede bu milletin makus kaderini yenmek için uğraş verirken malatya'dan acı haber gelmiş, evladı izzet vefat etmişti. ardından yunan taarruzu ve sakarya meydan muharebesi boyunca bu haber ismet paşa'dan gizlenmiş, sakarya zaferi sonrası evladının vefat haberi muzaffer batı cephesi komutanının gözlerinin yaşla dolmasına sebep olmuştu...
diyecek tek söz vardı; vatan sağolsun...!!!
işte o kahramanlar çocuk yaşlarında vatan için evlerinden çıkarken başlarına bunların geleceğini, vatanın ve milletin bekasının her şeyden önce geldiğini biliyorlardı...
ismet paşa da o kahramanlardan biriydi.
istese isgal altındaki istanbul'da nazırlık, müsteşarlık gibi makam mevki sahibi olup oturur, hasta evladı ile ilgilenir, onu tedavi ettirebilirdi.
ama o lüksü, makamı, mevkiyi hatta bebek yaştaki evladının sağlığını bir kenara bırakıp ankara'ya koştu. kurtarılacak bir vatan, bir evlattan daha önemliydi...
onlar bu milletin yetiştirdiği şerefli, namuslu, fedakar ve vatansever insanlardı...
bugün bu satırları yazıyorum, zira bugün ismet inönü'nün, batı cephesinin muzaffer komutanı ismet paşa'nın, bizleri aç bıraksa dahi babasız bırakmayan türkiye cumhuriyeti'nin ikinci cumhurbaşkanının vefatının 47. yıldönümü.
ruhu şad mekanı cennet olsun...
görsel
#tarih
günümüzde siyasal islamcılar tarafından kutsiyet addedilerek faşizanca bir şekilde "arapça okunmalı" diye baskı yapılan ezan mevzusunun gerçeğidir.
ezan illa ki arapça okunacak diyen siyasal islamcı faşistler, acaba ezan'ın nasıl ortaya çıktığını, ezan isminin nereden geldiğini biliyorlar mı?
tabi ki bilmezler...
o halde anlatalım...
öncelikle islam dininde ezan nasıl ortaya çıktı, ilk nasıl okundu onu hatırlayalım.
biliyorsunuz hz muhammed ve müslümanlar medine'ye hicret ettikten sonra ilk camiyi yaptılar, ibadetlerini bu camide yapmaya başladılar.
fakat namaz vakitlerinde tüm müslümanlar camiye toplanamıyor, cami kısmen boş kalıyordu.
müslümanları namaz vaktinden haberdar edecek bir çağrı yöntemi aramaya başladılar.
"çan" teklif edildi, ama çan hristiyanların kiliselerinde kullanıldığı için uygun bulunmadı.
yahudilerin boynuz şeklindeki borusu (şofar-shofar) da yahudi nüfusunun çok olduğu medine'de (bkz: yesrib) kullanılamazdı.
"ateş yakalım", "bayrak asalım" gibi teklifler de ortaya atıldı.
hiç biri kabul görmedi.
hz muhammed sahabeden bilal habeşi'ye ezan okumasını söyledi, bilal habeşi de ezan okudu ve bilal habeşi'nin bu çağrısı bundan böyle namaza çağrı olarak kullanılmaya başlandı...(bir rivayete göre bilal habeşi ezanı okuduktan sonra nereden aklına geldiği sorulmuş, o da "rüyamda gördüm" demiş.)
peki neydi ezan?
ezan bir çağrı, bir bildiriydi.
kökeni de bugünkü etiyopya, yani o dönemki ismi ile habeşistan'dı...
habeşistan'da ms 100 yılında aksum krallığı diye bir devlet kuruldu.
aksum kralı abraha ms 330 yılında hristiyanlığı kabul etti, devletin resmi dinini de hristiyanlık yaptı.
aksum krallığı dünyadaki ilk hristiyan devletlerden biridir.
işte bu ilk hristiyan aksum kralı olan abraha'nın asıl adı "ezana"dır. kral ezana, hristiyan olduktan sonra adını "ibrahim peygamber"e atıfla abraha(ebrehe) olarak değiştirmiştir.
görsel
işte hristiyanlığa geçen aksum kralı ezana, hristiyanlığı tüm ülkesinde yaymak istiyordu.
kral, artık isminin ebrehe olduğunu, krallığın resmi dininin hristiyanlık(ortodoks) olduğunu tıpkı islam'daki ezan gibi, insan sesi ile ve günün belli saatlerinde aralıklı olarak sürekli tekrarlatmak suretiyle ilan etti.
ve halk da okunan bu ilana "kral ezana'nın bildirisi" anlamına gelen "ezan" dedi.
hülasa, islam'da ilk ezanın bilal habeşi tarafından okunması bilal habeşi'nin sesinin gür olması, güzel olması, bunu rüyasında görmesi ile alakalı değil, bilal habeşi'nin bizzat habeş kökenli olması ve atalarından gelen bu gelenekten haberdar olmasından kaynaklıdır.
şimdi hal böyle iken, bir habeşistan geleneği olan ezanı alınıp islam'a adapte edilirken, bu ezanın arapça okunma dayatması nedendir?
ezan araplardan, arabistan'dan çıkmış bir şey değil ki.
özünde hristiyanlık çağrısı olan bir gelenek. islam'ın etiyopya'dan devşirdiği ezan neden benim kendi dilimde okunamaz?
şüphesiz ki şimdi dini bütün müslümanlar benim bu yazdıklarıma bilimsel ve akılcı bir cevap(!) vereceklerdir. bekliyorum mutlaka...
not-1: kuran'da fil suresinde bahsi geçen filleri ile kabe'ye saldıran ebrehe ile kral ebrehe farklı kişilerdir. fil suresinde geçen ebrehe, aksum krallığının yemen valisi olan bir generaldir, kral ezana(ebrehe) ile alakası yoktur. ayrıca mekke'liler yemen'i de "habeşistan" olarak tanımlardı. zira yemen, habeşistan'ın bir eyaletiydi.
not-2: bakınız burası çokomelli, etiyopya ortodoks hristiyanları tewahedo kiliselerine bağlıdırlar, ilk tewahedo kilisesi kral ezana tarafından yaptırılmıştır.
tewahedo'nun tevhid anlamına geldiğini yazmamıza gerek var mı? yok.
ek-1: etiyopya'daki ezana taşı(obelisk);
görsel
ek-2: bir diğer ezana obeliski;
görsel
ek-3: yemen'in başkenti sana'da bulunan al qalis kilisesi, burası "kaaba abraha" olarak biliniyor.
görsel
ek-4: aksum kralları listesi;
görsel
#tarih
#din
ezan illa ki arapça okunacak diyen siyasal islamcı faşistler, acaba ezan'ın nasıl ortaya çıktığını, ezan isminin nereden geldiğini biliyorlar mı?
tabi ki bilmezler...
o halde anlatalım...
öncelikle islam dininde ezan nasıl ortaya çıktı, ilk nasıl okundu onu hatırlayalım.
biliyorsunuz hz muhammed ve müslümanlar medine'ye hicret ettikten sonra ilk camiyi yaptılar, ibadetlerini bu camide yapmaya başladılar.
fakat namaz vakitlerinde tüm müslümanlar camiye toplanamıyor, cami kısmen boş kalıyordu.
müslümanları namaz vaktinden haberdar edecek bir çağrı yöntemi aramaya başladılar.
"çan" teklif edildi, ama çan hristiyanların kiliselerinde kullanıldığı için uygun bulunmadı.
yahudilerin boynuz şeklindeki borusu (şofar-shofar) da yahudi nüfusunun çok olduğu medine'de (bkz: yesrib) kullanılamazdı.
"ateş yakalım", "bayrak asalım" gibi teklifler de ortaya atıldı.
hiç biri kabul görmedi.
hz muhammed sahabeden bilal habeşi'ye ezan okumasını söyledi, bilal habeşi de ezan okudu ve bilal habeşi'nin bu çağrısı bundan böyle namaza çağrı olarak kullanılmaya başlandı...(bir rivayete göre bilal habeşi ezanı okuduktan sonra nereden aklına geldiği sorulmuş, o da "rüyamda gördüm" demiş.)
peki neydi ezan?
ezan bir çağrı, bir bildiriydi.
kökeni de bugünkü etiyopya, yani o dönemki ismi ile habeşistan'dı...
habeşistan'da ms 100 yılında aksum krallığı diye bir devlet kuruldu.
aksum kralı abraha ms 330 yılında hristiyanlığı kabul etti, devletin resmi dinini de hristiyanlık yaptı.
aksum krallığı dünyadaki ilk hristiyan devletlerden biridir.
işte bu ilk hristiyan aksum kralı olan abraha'nın asıl adı "ezana"dır. kral ezana, hristiyan olduktan sonra adını "ibrahim peygamber"e atıfla abraha(ebrehe) olarak değiştirmiştir.
görsel
işte hristiyanlığa geçen aksum kralı ezana, hristiyanlığı tüm ülkesinde yaymak istiyordu.
kral, artık isminin ebrehe olduğunu, krallığın resmi dininin hristiyanlık(ortodoks) olduğunu tıpkı islam'daki ezan gibi, insan sesi ile ve günün belli saatlerinde aralıklı olarak sürekli tekrarlatmak suretiyle ilan etti.
ve halk da okunan bu ilana "kral ezana'nın bildirisi" anlamına gelen "ezan" dedi.
hülasa, islam'da ilk ezanın bilal habeşi tarafından okunması bilal habeşi'nin sesinin gür olması, güzel olması, bunu rüyasında görmesi ile alakalı değil, bilal habeşi'nin bizzat habeş kökenli olması ve atalarından gelen bu gelenekten haberdar olmasından kaynaklıdır.
şimdi hal böyle iken, bir habeşistan geleneği olan ezanı alınıp islam'a adapte edilirken, bu ezanın arapça okunma dayatması nedendir?
ezan araplardan, arabistan'dan çıkmış bir şey değil ki.
özünde hristiyanlık çağrısı olan bir gelenek. islam'ın etiyopya'dan devşirdiği ezan neden benim kendi dilimde okunamaz?
şüphesiz ki şimdi dini bütün müslümanlar benim bu yazdıklarıma bilimsel ve akılcı bir cevap(!) vereceklerdir. bekliyorum mutlaka...
not-1: kuran'da fil suresinde bahsi geçen filleri ile kabe'ye saldıran ebrehe ile kral ebrehe farklı kişilerdir. fil suresinde geçen ebrehe, aksum krallığının yemen valisi olan bir generaldir, kral ezana(ebrehe) ile alakası yoktur. ayrıca mekke'liler yemen'i de "habeşistan" olarak tanımlardı. zira yemen, habeşistan'ın bir eyaletiydi.
not-2: bakınız burası çokomelli, etiyopya ortodoks hristiyanları tewahedo kiliselerine bağlıdırlar, ilk tewahedo kilisesi kral ezana tarafından yaptırılmıştır.
tewahedo'nun tevhid anlamına geldiğini yazmamıza gerek var mı? yok.
ek-1: etiyopya'daki ezana taşı(obelisk);
görsel
ek-2: bir diğer ezana obeliski;
görsel
ek-3: yemen'in başkenti sana'da bulunan al qalis kilisesi, burası "kaaba abraha" olarak biliniyor.
görsel
ek-4: aksum kralları listesi;
görsel
#tarih
#din
bugün türkiye ortadoğu bataklığından ayrılabiliyorsa,
bugün türkiye'de modern bir yaşam sürüyorsak,
bugün türkiye'de gericiler, yobazlar, irticacı hainler hala bir şeylerden çekiniyorsa,
bugün türkiye suriye gibi olmuyorsa bunları borçlu olduğumuz 3 şehit var.
bekçi şevki,
bekçi hasan,
ve asteğmen kubilay...
görsel
90 yıl önce bugün menemen'e gelen derviş mehmet önderliğindeki gözü dönmüş 6 nakşibendi, cumhuriyet devrimlerine saldırdı.
asteğmenimiz mustafa fehmi kubilay'ı canice, vahşice ve kalleşçe şehit ettiler.
bekçi hasan, kubilay'ın cansız bedenini linç etmek isteyen nakşibendilere bir bozkurt gibi saldırdı, birkaçını vurduğunda paniğe kapıldı nakşibendiler.
ardından bekçi şevki yetişti, cenk ettiler yobaz köpeklerle.
ikisi de şehit oldu.
ayaklanmanın gerisinde ingiliz gizli servisi ile irtibatlı nakşibendi tarikatı sofileri şunlardır;
-laz ibrahim,
-derviş mehmet,
-şamlı mehmet,
-sütçü mehmet emin,
-nalıncı hasan,
-küçük hasan.
işte güya müslüman olan bu şerefsiz kancıklar, aslında ingiliz gizli servisine hizmet eden nakşibendi tarikatına ve nakşibendilerin manisa'daki gavsları olan şeyh esad adlı ite bağlılardı.
cumhuriyet 90 sene bugün 3 kahraman evladını katletti.
ve biz o günü hiç unutmadık.
kinimiz, öfkemiz ve intikamımız hala taze, hala diri.
ulu önderin kurduğu bu cumhuriyeti ne yaparsanız yapın yıkamayacaksınız.
başaramayacaksınız.
cumhuriyeti kuranların, cumhuriyetimiz uğruna şehit olanların naciz vücutları toprak olsa da, cumhuriyetimiz ve devrimleri ilelebet payidar kalacaktır...
tabi bu olay genç türkiye cumhuriyetinde ve kurucusu mustafa kemal atatürk'te derin üzüntü yaratmıştır.
atatürk, menemen şehitlerinin aziz hatırasını ebedileştirmeye kararlıdır. hem menemen şehitlerinin aziz hatırası ebedileşmeli, hem de bu olayla ilgili güçlü bir mesaj verilmeliydi.
bunun için menemen'de hakim tepe konumunda bulunan yıldıztepe'ye bir anıt yapımına karar verildi, anıtın yapımına 1934'te başlandı, 1 sene sonra menemen olayı'nın yıldönümünde anıtın açılışı yapıldı.
görsel
anıtın kaidesinde şehitlerimiz kubilay, şevki ve hasan'ın isimleri yazar, bunların hemen üzerinde anıtın kitabesi bulunur. burada gençliğe hitabe yazmaktadır.
kitabenin üzerinde ise elinde mızrak tutan bir savaşçı erkek tasviri bulunur.
bu figür elinde mızrak tutan, güçlü bir savaşçıdır.
görsel
işte bu türkoğlu türk yiğit, atatürk'ün tavsiyesi ile menemen anıtına modellik yapan, urfa karakeçili türkmenlerinden salih'tir.
namı da bakıryırtan salih...
görsel
menemen anıtında cumhuriyetin gücünü ve cumhuriyetin bekçisi türk gençliği'ni canlandırır bakıryırtan salih...
salih, istanbul'da askerliğini yaparken, arkadaşları ile güreş müsabakaları yaparak acı kuvvetini sergilemiş, salih'in bu acı kuvveti komutanlarının da dikkatini çekmiştir.
salih pek çok defa arkadaşları ile toplandıklarında onları kırmayarak acı kuvvetini sergiler, bakır tepsileri, elde dövülmüş bakır tencereleri kağıt yırtar gibi yırtar gösteriler sergilerdi.
bu yüzden de ona bakıryırtan salih denilmeye başladı.
tabi salih'in bu gücü kuvveti atatürk'ün kulağına kadar gitmişti.
atatürk onu yalova'daki köşke çağırttı ve gücünü sergilemesini istedi.
mutfaktan bakır tepsiler, tencereler getirildi, salih bunların hepsini atatürk'ün huzurunda kağıt yırtar gibi yırttı.
sonra atatürk yanında bulunan iri cüsseli bir adamla onun güreşmesini istedi.
salih, atatürk'ün işaret ettiği iri adamı belinden kavrayıp havaya kaldırdı, onu öyle bir sıktı ki insan azmanı iri adam aman diledi.
salih güreştiği adamı köşkün aşçısı sanıyordu ama salih'in kavrayarak sıktığı adam milletvekili recep peker'di.
kendisi de sağlam bir pehlivan olan recep peker; "ben böyle bir kuvvet görmedim" demiştir.
işte o günden sonra atatürk bakıryırtan salih'in güreşçi olmasını istedi.
onun iyi bir pehlivan olması için çoban mehmet'e emanet etti.
lakin bakıryırtan salih'in her ne kadar acı kuvveti olsa da, güreş sporuna karşı bir kabiliyeti yoktu, iyi bir pehlivan olamadı.
görsel
fakat buna rağmen atatürk ondan vazgeçmedi.
yukarıda da görüldüğü üzre menemen anıtında cumhuriyetin bekçisi güçlü savaşçı figürü için salih'in modellik yapması bizzat atatürk tarafından tavsiye edildi. salih anıta modellik yaptı ve ölümsüz oldu.
salih sonraki yıllarda atatürk sayesinde paşabahçe fabrikasına girdi, yaşamını istanbul'da sürdürdü.
atatürk'ün huzurunda pek çok güç gösterisi yaptı. bunların çoğu da tahmin edeceğiniz üzre yabancı misafirlerin huzurunda yapılan gösterilerdi.
atatürk yabancı misariflerine türk gencinin, türk'ün gücünü göstermeyi çok severdi...
bayramlarda ve önemli günlerde acı kuvvetini sergiledi.
görsel
görsel
işte günümüzde menemen anıtı ve bu anıttaki mızraklı savaşçı figürünün hikayesi de böyledir...
#tarih
bugün türkiye'de modern bir yaşam sürüyorsak,
bugün türkiye'de gericiler, yobazlar, irticacı hainler hala bir şeylerden çekiniyorsa,
bugün türkiye suriye gibi olmuyorsa bunları borçlu olduğumuz 3 şehit var.
bekçi şevki,
bekçi hasan,
ve asteğmen kubilay...
görsel
90 yıl önce bugün menemen'e gelen derviş mehmet önderliğindeki gözü dönmüş 6 nakşibendi, cumhuriyet devrimlerine saldırdı.
asteğmenimiz mustafa fehmi kubilay'ı canice, vahşice ve kalleşçe şehit ettiler.
bekçi hasan, kubilay'ın cansız bedenini linç etmek isteyen nakşibendilere bir bozkurt gibi saldırdı, birkaçını vurduğunda paniğe kapıldı nakşibendiler.
ardından bekçi şevki yetişti, cenk ettiler yobaz köpeklerle.
ikisi de şehit oldu.
ayaklanmanın gerisinde ingiliz gizli servisi ile irtibatlı nakşibendi tarikatı sofileri şunlardır;
-laz ibrahim,
-derviş mehmet,
-şamlı mehmet,
-sütçü mehmet emin,
-nalıncı hasan,
-küçük hasan.
işte güya müslüman olan bu şerefsiz kancıklar, aslında ingiliz gizli servisine hizmet eden nakşibendi tarikatına ve nakşibendilerin manisa'daki gavsları olan şeyh esad adlı ite bağlılardı.
cumhuriyet 90 sene bugün 3 kahraman evladını katletti.
ve biz o günü hiç unutmadık.
kinimiz, öfkemiz ve intikamımız hala taze, hala diri.
ulu önderin kurduğu bu cumhuriyeti ne yaparsanız yapın yıkamayacaksınız.
başaramayacaksınız.
cumhuriyeti kuranların, cumhuriyetimiz uğruna şehit olanların naciz vücutları toprak olsa da, cumhuriyetimiz ve devrimleri ilelebet payidar kalacaktır...
tabi bu olay genç türkiye cumhuriyetinde ve kurucusu mustafa kemal atatürk'te derin üzüntü yaratmıştır.
atatürk, menemen şehitlerinin aziz hatırasını ebedileştirmeye kararlıdır. hem menemen şehitlerinin aziz hatırası ebedileşmeli, hem de bu olayla ilgili güçlü bir mesaj verilmeliydi.
bunun için menemen'de hakim tepe konumunda bulunan yıldıztepe'ye bir anıt yapımına karar verildi, anıtın yapımına 1934'te başlandı, 1 sene sonra menemen olayı'nın yıldönümünde anıtın açılışı yapıldı.
görsel
anıtın kaidesinde şehitlerimiz kubilay, şevki ve hasan'ın isimleri yazar, bunların hemen üzerinde anıtın kitabesi bulunur. burada gençliğe hitabe yazmaktadır.
kitabenin üzerinde ise elinde mızrak tutan bir savaşçı erkek tasviri bulunur.
bu figür elinde mızrak tutan, güçlü bir savaşçıdır.
görsel
işte bu türkoğlu türk yiğit, atatürk'ün tavsiyesi ile menemen anıtına modellik yapan, urfa karakeçili türkmenlerinden salih'tir.
namı da bakıryırtan salih...
görsel
menemen anıtında cumhuriyetin gücünü ve cumhuriyetin bekçisi türk gençliği'ni canlandırır bakıryırtan salih...
salih, istanbul'da askerliğini yaparken, arkadaşları ile güreş müsabakaları yaparak acı kuvvetini sergilemiş, salih'in bu acı kuvveti komutanlarının da dikkatini çekmiştir.
salih pek çok defa arkadaşları ile toplandıklarında onları kırmayarak acı kuvvetini sergiler, bakır tepsileri, elde dövülmüş bakır tencereleri kağıt yırtar gibi yırtar gösteriler sergilerdi.
bu yüzden de ona bakıryırtan salih denilmeye başladı.
tabi salih'in bu gücü kuvveti atatürk'ün kulağına kadar gitmişti.
atatürk onu yalova'daki köşke çağırttı ve gücünü sergilemesini istedi.
mutfaktan bakır tepsiler, tencereler getirildi, salih bunların hepsini atatürk'ün huzurunda kağıt yırtar gibi yırttı.
sonra atatürk yanında bulunan iri cüsseli bir adamla onun güreşmesini istedi.
salih, atatürk'ün işaret ettiği iri adamı belinden kavrayıp havaya kaldırdı, onu öyle bir sıktı ki insan azmanı iri adam aman diledi.
salih güreştiği adamı köşkün aşçısı sanıyordu ama salih'in kavrayarak sıktığı adam milletvekili recep peker'di.
kendisi de sağlam bir pehlivan olan recep peker; "ben böyle bir kuvvet görmedim" demiştir.
işte o günden sonra atatürk bakıryırtan salih'in güreşçi olmasını istedi.
onun iyi bir pehlivan olması için çoban mehmet'e emanet etti.
lakin bakıryırtan salih'in her ne kadar acı kuvveti olsa da, güreş sporuna karşı bir kabiliyeti yoktu, iyi bir pehlivan olamadı.
görsel
fakat buna rağmen atatürk ondan vazgeçmedi.
yukarıda da görüldüğü üzre menemen anıtında cumhuriyetin bekçisi güçlü savaşçı figürü için salih'in modellik yapması bizzat atatürk tarafından tavsiye edildi. salih anıta modellik yaptı ve ölümsüz oldu.
salih sonraki yıllarda atatürk sayesinde paşabahçe fabrikasına girdi, yaşamını istanbul'da sürdürdü.
atatürk'ün huzurunda pek çok güç gösterisi yaptı. bunların çoğu da tahmin edeceğiniz üzre yabancı misafirlerin huzurunda yapılan gösterilerdi.
atatürk yabancı misariflerine türk gencinin, türk'ün gücünü göstermeyi çok severdi...
bayramlarda ve önemli günlerde acı kuvvetini sergiledi.
görsel
görsel
işte günümüzde menemen anıtı ve bu anıttaki mızraklı savaşçı figürünün hikayesi de böyledir...
#tarih
bugün sarıkamış harekatı'nın 106. yılı...
50 bin, 60 bin, 90 bin...
sayısını bilmediğimiz binlerce şehidimiz.
vatan uğruna, bayrak uğruna donarak can veren kahramanlar...
unutmadık, unutmayacağız...
sarıkamış'tan verdiğimiz binlerce şehit dışında yine binlerce esir verdik. binlerce esirimizin akibeti meçhul...
sarıkamış'ta verdiğimiz esirlerden birkaçı ise vatanlarından binlerce kilometre uzaklıkta çok alakasız bir coğrafyada ebedi istirahatlerini sürüyorlar...
isveç-finlandiya sınırında bir kasaba var; haparanda...
türkiye'den çok çok uzakta.
tam olarak şurası;
görsel
haritada birbiriyle hiç alakası olmayan 3 yeri işaretledim.
biri bizden; sarıkamış...
diğerleri haparanda ve krasnoyarsk...
işte bu isveç'teki haparanda kasabasının kilisesinin bahçesinde sarıkamış harekatına katılan askerlerimizden birkaçı yatıyor...
elsa brandström...
sibirya meleği lakabıyla bilinen isveçli hemşire...
görsel
elsa brandström, isveç'in rusya büyükelçisinin kızıdır. 1915 yılında isveç kızılhaçı hemşiresi olarak tıbbi tedavi sunmak amacıyla gönüllü olarak sibirya'daki esir kamplarına gider.
burada savaş esirlerinin yüzde 80'inin kampın kötü şartları, soğuk ve açlık dolayısıyla ölümlerine şahit olur.
esir kamplarında bir de tifo hastalığı yaygındır.
elsa brandström'ün sibirya'daki esir kamplarında esir askerler için yaptığı fedakarlıklardan dolayı alman ve avusturya askerleri ona "sibirya meleği" lakabını takarlar.
elsa brandström, russland und sibirien adlı kitabında rusların esirlere bakış açısını şöyle yansıtmış;
kampı teftişe gelen bir rus generaline doktorların ölüm oranının aşırı yüksekliğinden şikayeti üzerine, generalin verdiği cevap o günlerdeki rus aymazlığının ilginç bir örneğidir: “siperlerde daha fazla askerin öldüğünü unutmayın!.’’
elsa brandström, 1917 yılında petersburg'a döner, lakin sibirya'daki esirleri unutmaz. burada savaş esirleri için bir yardım örgütü kurar. yeniden sibirya'ya döner.
ekim devrimi'nin patlaması ile çalışma izni iptal edilir.
ancak o sibirya'daki esir kamplarının şartlarının iyileştirilmesi ve esirlerin evlerine geri dönebilmesi için çalışmalarına devam eder. hatta 1919 yılında tutuklanır. casuslukla suçlanır.
aldırış etmez, o sibirya'ya gitmeye ve yardım götürmeye devam eder.
sonrasında 1920 yılında yeniden casusluk suçlamasıyla tutuklanır, hatta ölüme mahkum edilir.
ama bu karar büyük tepki topladığı için elsa serbest bırakılır ve ülkesi isveç'e döner.
isveç'e döndükten sonra da esirlerin kurtarılması çalışmalarına devam eder. alman hükümeti tarafından onurlandırılır...
elsa brandström, 1922 yılında yukarıda da bahsettiğim russland und sibirien adlı eserini yayınlar. topladığı bağış paralarıyla almanya'da bir fabrika satın alır ve burayı savaş esirleri için bir rehabilitasyon merkezi haline getirir.
elsa brandström ve isveç kızılhaçının gayretleri ile sibirya-krasnoyarsk'taki ölüm kampından binlerce esir kurtarılır.
krasnoyarsk kampından kurtarılan türk esir sayısı 428'dir. kurtarılan bu esirlerimizin bir kısmı isveç hükümeti aracılığı ile türkiye'ye dönebilmiştir.
lakin içlerinden vatanına dönemeyenler, ömrü buna yetmeyenler de olmuştur.
işte krasnoyarsk'taki esir kamplarından kurtarabildiği türk esirleri kurtarıp isveç'teki haparanda kasabasına getiren ve onların son günlerinde yardımcı olan bu iyilik meleği hemşirenin sibirya'dan kurtarıp getirdiği, lakin vatanlarına geri dönmeye ömrü vefa etmeyen askerlerimizdir haparanda kilisesinin bahçesinde yatan türk askerleri...
görsel
mübadele sırasında hayatını kaybeden esirler için haparada ve trelleborg’de iki anıt mezar yapılmıştır. her iki mezarda da iki türk savaş esiri yatmaktadır.
yaptığım araştırmalar neticesinde krasnoyarsk'taki esir kamplarından kurtarılan ve isveç'e getirilen lakin orada vefat eden askerlerimiz, haparanda'daki şu kilisenin bahçesinde yatmaktadır;
görsel
lakin söz konusu anıt ile ilgili bir belge bulamadım. bulduğum takdirde onun da fotoğrafını ekleyeceğim.
sibirya meleği yardım çalışmalarına 2. dünya savaşı ve sonrasında da devam eder.
askerler için adeta bir "koruyucu aziz" haline gelir ve büyük saygı görür.
elsa brandström'ün yaptıkları hiçbir zaman unutulmaz. kendisine pek çok ödül ve devlet nişanı verilir. 4 kez nobel barış ödülüne aday gösterilir.
alman posta işletmesi sibirya meleği adına pullar çıkarır;
görsel
avusturya'nın başkenti viyana'da onun hatırasını yaşatacak bir anıt yaptırılır;
görsel
şehitlerimizin aziz hatıralarına saygılarımla...
#tarih
-----------------------
eklemeler:
1)elsa brandström'ün hayatını konu alan 1971 yapımı bir film bulunmakta;
https://www.imdb.com/title/tt0881242/
2)sibirya-krasnoyarsk esir kamplarındaki koşullardan ve elsa brandström'ün buradaki çalışmalarından bahseden bir çalışma, mutlaka okumanızı tavsiye ederim;
https://dergipark.org.tr/...wnload/article-file/33017
50 bin, 60 bin, 90 bin...
sayısını bilmediğimiz binlerce şehidimiz.
vatan uğruna, bayrak uğruna donarak can veren kahramanlar...
unutmadık, unutmayacağız...
sarıkamış'tan verdiğimiz binlerce şehit dışında yine binlerce esir verdik. binlerce esirimizin akibeti meçhul...
sarıkamış'ta verdiğimiz esirlerden birkaçı ise vatanlarından binlerce kilometre uzaklıkta çok alakasız bir coğrafyada ebedi istirahatlerini sürüyorlar...
isveç-finlandiya sınırında bir kasaba var; haparanda...
türkiye'den çok çok uzakta.
tam olarak şurası;
görsel
haritada birbiriyle hiç alakası olmayan 3 yeri işaretledim.
biri bizden; sarıkamış...
diğerleri haparanda ve krasnoyarsk...
işte bu isveç'teki haparanda kasabasının kilisesinin bahçesinde sarıkamış harekatına katılan askerlerimizden birkaçı yatıyor...
elsa brandström...
sibirya meleği lakabıyla bilinen isveçli hemşire...
görsel
elsa brandström, isveç'in rusya büyükelçisinin kızıdır. 1915 yılında isveç kızılhaçı hemşiresi olarak tıbbi tedavi sunmak amacıyla gönüllü olarak sibirya'daki esir kamplarına gider.
burada savaş esirlerinin yüzde 80'inin kampın kötü şartları, soğuk ve açlık dolayısıyla ölümlerine şahit olur.
esir kamplarında bir de tifo hastalığı yaygındır.
elsa brandström'ün sibirya'daki esir kamplarında esir askerler için yaptığı fedakarlıklardan dolayı alman ve avusturya askerleri ona "sibirya meleği" lakabını takarlar.
elsa brandström, russland und sibirien adlı kitabında rusların esirlere bakış açısını şöyle yansıtmış;
kampı teftişe gelen bir rus generaline doktorların ölüm oranının aşırı yüksekliğinden şikayeti üzerine, generalin verdiği cevap o günlerdeki rus aymazlığının ilginç bir örneğidir: “siperlerde daha fazla askerin öldüğünü unutmayın!.’’
elsa brandström, 1917 yılında petersburg'a döner, lakin sibirya'daki esirleri unutmaz. burada savaş esirleri için bir yardım örgütü kurar. yeniden sibirya'ya döner.
ekim devrimi'nin patlaması ile çalışma izni iptal edilir.
ancak o sibirya'daki esir kamplarının şartlarının iyileştirilmesi ve esirlerin evlerine geri dönebilmesi için çalışmalarına devam eder. hatta 1919 yılında tutuklanır. casuslukla suçlanır.
aldırış etmez, o sibirya'ya gitmeye ve yardım götürmeye devam eder.
sonrasında 1920 yılında yeniden casusluk suçlamasıyla tutuklanır, hatta ölüme mahkum edilir.
ama bu karar büyük tepki topladığı için elsa serbest bırakılır ve ülkesi isveç'e döner.
isveç'e döndükten sonra da esirlerin kurtarılması çalışmalarına devam eder. alman hükümeti tarafından onurlandırılır...
elsa brandström, 1922 yılında yukarıda da bahsettiğim russland und sibirien adlı eserini yayınlar. topladığı bağış paralarıyla almanya'da bir fabrika satın alır ve burayı savaş esirleri için bir rehabilitasyon merkezi haline getirir.
elsa brandström ve isveç kızılhaçının gayretleri ile sibirya-krasnoyarsk'taki ölüm kampından binlerce esir kurtarılır.
krasnoyarsk kampından kurtarılan türk esir sayısı 428'dir. kurtarılan bu esirlerimizin bir kısmı isveç hükümeti aracılığı ile türkiye'ye dönebilmiştir.
lakin içlerinden vatanına dönemeyenler, ömrü buna yetmeyenler de olmuştur.
işte krasnoyarsk'taki esir kamplarından kurtarabildiği türk esirleri kurtarıp isveç'teki haparanda kasabasına getiren ve onların son günlerinde yardımcı olan bu iyilik meleği hemşirenin sibirya'dan kurtarıp getirdiği, lakin vatanlarına geri dönmeye ömrü vefa etmeyen askerlerimizdir haparanda kilisesinin bahçesinde yatan türk askerleri...
görsel
mübadele sırasında hayatını kaybeden esirler için haparada ve trelleborg’de iki anıt mezar yapılmıştır. her iki mezarda da iki türk savaş esiri yatmaktadır.
yaptığım araştırmalar neticesinde krasnoyarsk'taki esir kamplarından kurtarılan ve isveç'e getirilen lakin orada vefat eden askerlerimiz, haparanda'daki şu kilisenin bahçesinde yatmaktadır;
görsel
lakin söz konusu anıt ile ilgili bir belge bulamadım. bulduğum takdirde onun da fotoğrafını ekleyeceğim.
sibirya meleği yardım çalışmalarına 2. dünya savaşı ve sonrasında da devam eder.
askerler için adeta bir "koruyucu aziz" haline gelir ve büyük saygı görür.
elsa brandström'ün yaptıkları hiçbir zaman unutulmaz. kendisine pek çok ödül ve devlet nişanı verilir. 4 kez nobel barış ödülüne aday gösterilir.
alman posta işletmesi sibirya meleği adına pullar çıkarır;
görsel
avusturya'nın başkenti viyana'da onun hatırasını yaşatacak bir anıt yaptırılır;
görsel
şehitlerimizin aziz hatıralarına saygılarımla...
#tarih
-----------------------
eklemeler:
1)elsa brandström'ün hayatını konu alan 1971 yapımı bir film bulunmakta;
https://www.imdb.com/title/tt0881242/
2)sibirya-krasnoyarsk esir kamplarındaki koşullardan ve elsa brandström'ün buradaki çalışmalarından bahseden bir çalışma, mutlaka okumanızı tavsiye ederim;
https://dergipark.org.tr/...wnload/article-file/33017
1886 yılında rene vigier adlı fransız yazar bir kitap çıkardı.
kitabın adı: un parisien a constantinople (istanbul'da bir parisli)...
görsel
kitap türk ordusuna, türk askerine, türklüğe ağır ithamlar ve hakaretler içeriyordu.
kitabı alıp okuyanlar arasında o sıralar paris'te askeri ateşelik görevinde bulunan ünlü devlet adamlarından keçecizade fuat paşa'nın torunu, binbaşı izzet fuat bey de vardı..
1888 yılında kitabı okuyan keçecizade izzet fuat bey, söz konusu kitaptaki ifadeler karşısında çılgına döndü ve bu hakaret dolu eserin yazarına anladığı dilden cevap vermek istedi.
fuat bey paris'te bulunan jockey club'e üyeydi.
iş bu kitabın yazarı olan rene vigier'in de jockey club üyesi olduğunu öğrendi ve adres bilgilerini alarak, kitabın yazarına ağır bir mektup kaleme alarak gönderdi.
izzet bey'in mektubunda neler yazdığını bilmiyoruz, lakin fransız yazar rene vigier mektubu aldığında çılgına dönmüş olmalı ki fuat bey'e düello teklifinde bulunmuş...
düello evet...
***************
fuat bey kendisini düelloya davet eden mektubun eline geçişini ve içeriğini anılarında şöyle aktarmış;
"gece yarısından sonra apartmanıma döndüğümde, bloknotun üzerinde üç mektup bırakılmış olduğunu gördüm. ikisi önemsiz mektuplardı, ama üçüncüsünün üzerinde jockey club armasını farkedince merak edip açtım...
şöyle yazıyordu;
kumandan cenapları...!
genç dostumuz vigier'in lord benet ile hindistan seyahatine çıkmadan önce, pek lüzumsuz bir acele ile yayımladığı kitabıniçindekiler pek tabi ki türkiye askeri ateşesi olan zatı aliniz tarafından çirkin görülmüştür.
tarafınızca yazılan mektuptaki ağır ithamları ise, muhatabı kandan başka bir şeyin temizlemeyeceğinden kanidir.
düellodan sonra kitabın derhal satıştan kaldırılacağı kesinleşmiş olmakla beraber, genç dostumuza artık yapacak bir şey varsa o da elinde cümlemizi müteessir eden çirkin eserle değil, temiz ve namuslu bir silah ile huzurunuza çıkmaktan ibarettir.
bundan ötürü sayın şahitlerinizi yarın öğlen vakti jockey club üyelerinden comte de gauvile'in evine göndermenizi rica ile hürmetlerimizi takdim ederiz efendim..."
**************
küstah fransız rene vigier, jockey club aracılığı ile fuat bey'i düelloya davet etmişti...
aklı sıra, fuat bey'in bu davete icabet etmeyeceğini düşünmüş, jockey club'ü de devrede tutarak onu rezil etme peşindeydi...
fakat şerefli ve namuslu bir türk subayı olan fuat bey bu hamleyi görmüş ve "rest" demişti...
ertesi gün iki tarafın şahitleri comte de gauvile'in evine gittiler ve düellonun aynı gün öğleden sonra bois de boulogne'deki hipodromun arkasındaki alanda yapılmasını kararlaştırdılar.
düello kılıç ile (eskrim) yapılacaktır.
bu arada rene vigier'in bir eskrim ustası olduğu da fuat bey'in kulağına gelmişti.
lakin fuat bey de boş değildir.
daha evvel 3 düello yapmış, 3'ünü de kazanmıştır.
ayrıca o bir türk subayıdır ve bu düello da artık bir türklük meselesidir...
düello saati geldiğinde her iki taraf da landonları ile birlikte hipodromun arkasındaki alana geldiler.
iki düellocu; fuat bey ve rene vigier.
her iki düellocunun ikişer şahidi, iki düellocunun birer doktoru alandaydı.
düelloyu yönetecek kişi seçildi.
rene vigier'in şahitlerinden olan jockey club üyesi comte de dion, ittifak ile düello yöneticisi seçildi.
tarafların pozisyon alacakları kura çekimi yapıldı, bu kurayı vigier kazanmıştı, fuat bey, güneşe karşı mücadele edecekti. ama bunu dert etmiyordu.
iki düellocu artık er meydanında karşı karşıyaydı...
fuat bey o anları şöyle aktarıyor;
"hasmımın yüzüne baktım. o da bana baktı. belki 5 belki 10 dakika sonra o beni, ya da ben onu bir daha göremeyecektik...ömrümde hiç görmediğim o yüz, uzunca boylu, yapılı, sağlıklı bir delikanlının yüzüydü. ikimiz de hemen hemen aynı yaşlardaydık. otuz yaşlarında..."
ve nihayet comte de dion, şişleri düelloculara vererek düelloyu başlattı...
artık ok yaydan fırlamıştı, geri dönüş yoktu.
iki düellocu bir süre birbirini süzdüler ve derken ilk hamleler başladı.
her ikisi de temkinliydi, açık arıyorlardı...
görsel
rene vigier bir boşluk buldu ve elindeki şiş ile fuat bey'e hamle yaptı, tam o sırada fuat bey bu hamleyi ustalıkla savuşturduğu an rene vigier'den "ahhh" sesi duyuldu, saniyeler içinde yere yığıldı genç fransız...
fuat bey, vigier'in hamlesini savuşturmakla kalmamış, rakibinin sağ kol bileğine şişi sokuvermişti.
rene vigier'in türklüğe ve türk askerine hakaret içeren o rezil kütabını yazan el, bir türk subayının kılıcı ile delik deşik olmuştu...
rene vigier yerde baygın yatıyordu, elinde ve bileğinde tam 4 delik vardı.
doktorlar hemen müdahale ettiler, birkaç dakika sonra rene vigier ayıldı ve tedavisine devam edildi.
bu esnada hakem comte de dion, düellonun galibini ilan ediyordu...keçecizade izzet fuat bey...
rene vigier ölmemişti, ama bu düelloyu kaybetmek onun için ölümden beterdi...
söz verildiği üzre ertesi gün kitabın satışı durduruldu. yeni basımı yapılmadı.
şerefli ve namuslu bir türk subayı, fransızların başkentinde, türklüğe, türk askerine hakaret eden bir küstaha haddini bildirmişti...
bu hadisenin istanbul'da duyulmasının ardından binbaşı izzet fuat bey terfi ettirilerek "yarbay" rütbesini aldı. hatta bu olay, ileride onun paşa olmasının bile yolunu açmış, genç yaşta paşa olmuştu...
ya işte böyle...
geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.
ek: keçecizade izzet fuat paşa;
görsel
#tarih
kitabın adı: un parisien a constantinople (istanbul'da bir parisli)...
görsel
kitap türk ordusuna, türk askerine, türklüğe ağır ithamlar ve hakaretler içeriyordu.
kitabı alıp okuyanlar arasında o sıralar paris'te askeri ateşelik görevinde bulunan ünlü devlet adamlarından keçecizade fuat paşa'nın torunu, binbaşı izzet fuat bey de vardı..
1888 yılında kitabı okuyan keçecizade izzet fuat bey, söz konusu kitaptaki ifadeler karşısında çılgına döndü ve bu hakaret dolu eserin yazarına anladığı dilden cevap vermek istedi.
fuat bey paris'te bulunan jockey club'e üyeydi.
iş bu kitabın yazarı olan rene vigier'in de jockey club üyesi olduğunu öğrendi ve adres bilgilerini alarak, kitabın yazarına ağır bir mektup kaleme alarak gönderdi.
izzet bey'in mektubunda neler yazdığını bilmiyoruz, lakin fransız yazar rene vigier mektubu aldığında çılgına dönmüş olmalı ki fuat bey'e düello teklifinde bulunmuş...
düello evet...
***************
fuat bey kendisini düelloya davet eden mektubun eline geçişini ve içeriğini anılarında şöyle aktarmış;
"gece yarısından sonra apartmanıma döndüğümde, bloknotun üzerinde üç mektup bırakılmış olduğunu gördüm. ikisi önemsiz mektuplardı, ama üçüncüsünün üzerinde jockey club armasını farkedince merak edip açtım...
şöyle yazıyordu;
kumandan cenapları...!
genç dostumuz vigier'in lord benet ile hindistan seyahatine çıkmadan önce, pek lüzumsuz bir acele ile yayımladığı kitabıniçindekiler pek tabi ki türkiye askeri ateşesi olan zatı aliniz tarafından çirkin görülmüştür.
tarafınızca yazılan mektuptaki ağır ithamları ise, muhatabı kandan başka bir şeyin temizlemeyeceğinden kanidir.
düellodan sonra kitabın derhal satıştan kaldırılacağı kesinleşmiş olmakla beraber, genç dostumuza artık yapacak bir şey varsa o da elinde cümlemizi müteessir eden çirkin eserle değil, temiz ve namuslu bir silah ile huzurunuza çıkmaktan ibarettir.
bundan ötürü sayın şahitlerinizi yarın öğlen vakti jockey club üyelerinden comte de gauvile'in evine göndermenizi rica ile hürmetlerimizi takdim ederiz efendim..."
**************
küstah fransız rene vigier, jockey club aracılığı ile fuat bey'i düelloya davet etmişti...
aklı sıra, fuat bey'in bu davete icabet etmeyeceğini düşünmüş, jockey club'ü de devrede tutarak onu rezil etme peşindeydi...
fakat şerefli ve namuslu bir türk subayı olan fuat bey bu hamleyi görmüş ve "rest" demişti...
ertesi gün iki tarafın şahitleri comte de gauvile'in evine gittiler ve düellonun aynı gün öğleden sonra bois de boulogne'deki hipodromun arkasındaki alanda yapılmasını kararlaştırdılar.
düello kılıç ile (eskrim) yapılacaktır.
bu arada rene vigier'in bir eskrim ustası olduğu da fuat bey'in kulağına gelmişti.
lakin fuat bey de boş değildir.
daha evvel 3 düello yapmış, 3'ünü de kazanmıştır.
ayrıca o bir türk subayıdır ve bu düello da artık bir türklük meselesidir...
düello saati geldiğinde her iki taraf da landonları ile birlikte hipodromun arkasındaki alana geldiler.
iki düellocu; fuat bey ve rene vigier.
her iki düellocunun ikişer şahidi, iki düellocunun birer doktoru alandaydı.
düelloyu yönetecek kişi seçildi.
rene vigier'in şahitlerinden olan jockey club üyesi comte de dion, ittifak ile düello yöneticisi seçildi.
tarafların pozisyon alacakları kura çekimi yapıldı, bu kurayı vigier kazanmıştı, fuat bey, güneşe karşı mücadele edecekti. ama bunu dert etmiyordu.
iki düellocu artık er meydanında karşı karşıyaydı...
fuat bey o anları şöyle aktarıyor;
"hasmımın yüzüne baktım. o da bana baktı. belki 5 belki 10 dakika sonra o beni, ya da ben onu bir daha göremeyecektik...ömrümde hiç görmediğim o yüz, uzunca boylu, yapılı, sağlıklı bir delikanlının yüzüydü. ikimiz de hemen hemen aynı yaşlardaydık. otuz yaşlarında..."
ve nihayet comte de dion, şişleri düelloculara vererek düelloyu başlattı...
artık ok yaydan fırlamıştı, geri dönüş yoktu.
iki düellocu bir süre birbirini süzdüler ve derken ilk hamleler başladı.
her ikisi de temkinliydi, açık arıyorlardı...
görsel
rene vigier bir boşluk buldu ve elindeki şiş ile fuat bey'e hamle yaptı, tam o sırada fuat bey bu hamleyi ustalıkla savuşturduğu an rene vigier'den "ahhh" sesi duyuldu, saniyeler içinde yere yığıldı genç fransız...
fuat bey, vigier'in hamlesini savuşturmakla kalmamış, rakibinin sağ kol bileğine şişi sokuvermişti.
rene vigier'in türklüğe ve türk askerine hakaret içeren o rezil kütabını yazan el, bir türk subayının kılıcı ile delik deşik olmuştu...
rene vigier yerde baygın yatıyordu, elinde ve bileğinde tam 4 delik vardı.
doktorlar hemen müdahale ettiler, birkaç dakika sonra rene vigier ayıldı ve tedavisine devam edildi.
bu esnada hakem comte de dion, düellonun galibini ilan ediyordu...keçecizade izzet fuat bey...
rene vigier ölmemişti, ama bu düelloyu kaybetmek onun için ölümden beterdi...
söz verildiği üzre ertesi gün kitabın satışı durduruldu. yeni basımı yapılmadı.
şerefli ve namuslu bir türk subayı, fransızların başkentinde, türklüğe, türk askerine hakaret eden bir küstaha haddini bildirmişti...
bu hadisenin istanbul'da duyulmasının ardından binbaşı izzet fuat bey terfi ettirilerek "yarbay" rütbesini aldı. hatta bu olay, ileride onun paşa olmasının bile yolunu açmış, genç yaşta paşa olmuştu...
ya işte böyle...
geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.
ek: keçecizade izzet fuat paşa;
görsel
#tarih
102 sene önce bugün, hatay'ın dörtyol ilçesinde sıkılan kurşundur...
1. dünya savaşı sona ermiş, 30 ekim 1918'de imzalanan mondros mütarekesi ile birlikte osmanlı teslim olmuştu.
işgal kuvvetleri donanmaları kasım 1918'de boğazlara demirlemiş, namlularını saraya çevirmişti.
bu esnada anadolu'da ilk işgal edilen yerlerden biri de iskenderun olmuştu...
11 kasım 1918'de iskenderun'u işgal edip karaya çıkan fransızlar, yanlarında suriye'den getirdikleri ermeni çetecilerle birlikte zulme başlamışlardı.
17 aralık'ta iskenderun limanına yeni takviye birlikler ve araçlar gelmişti.
artık ermeni çetecilerle desteklenen fransız ordusunun çukurova ve güneydoğu anadolu işgali resmen başlamıştı.
ve tarih 19 aralık 1918, dörtyol'un özerli köyü...
işgalci fransızlar ve ermeni çeteleri özerli köyüne gelirler ve burada katliama başlarlar.
bu hakarete dayanamayan kara mehmet çavuş silahını çeker ve 2 ermeni çeteciyi öldürür.
görsel
daha sonra mehmet çavuş ve çetesi, dörtyol-karakilise çevresinde çetecilik faaliyetlerini sürdürürler ve bölgedeki bütün kuvacı çeteler gibi kara hasan'a bağlanırlar...
işte türk kurtuluş savaşının ilk kurşununun kısa özeti budur.
izmir'in işgalinden tam 5 ay önce sıkılmıştır ilk kurşun...
dörtyol'da tam 102 sene önce sıkılan kurtuluş savaşımızın ilk kurşununun anısının hatırasına istinaden 1994 yılında ilk kurşun anıtı yapılmış ve daha sonra buraya bir de ilk kurşun müzesi kurulmuştur.
görsel
görsel
görsel
başta milli mücadelemizin ilk kurşunlarını sıkan kara mehmet çavuş ve hasan tahsin olmak üzere, tüm kuvvacılarımızın ruhları şad olsun...
#tarih
1. dünya savaşı sona ermiş, 30 ekim 1918'de imzalanan mondros mütarekesi ile birlikte osmanlı teslim olmuştu.
işgal kuvvetleri donanmaları kasım 1918'de boğazlara demirlemiş, namlularını saraya çevirmişti.
bu esnada anadolu'da ilk işgal edilen yerlerden biri de iskenderun olmuştu...
11 kasım 1918'de iskenderun'u işgal edip karaya çıkan fransızlar, yanlarında suriye'den getirdikleri ermeni çetecilerle birlikte zulme başlamışlardı.
17 aralık'ta iskenderun limanına yeni takviye birlikler ve araçlar gelmişti.
artık ermeni çetecilerle desteklenen fransız ordusunun çukurova ve güneydoğu anadolu işgali resmen başlamıştı.
ve tarih 19 aralık 1918, dörtyol'un özerli köyü...
işgalci fransızlar ve ermeni çeteleri özerli köyüne gelirler ve burada katliama başlarlar.
bu hakarete dayanamayan kara mehmet çavuş silahını çeker ve 2 ermeni çeteciyi öldürür.
görsel
daha sonra mehmet çavuş ve çetesi, dörtyol-karakilise çevresinde çetecilik faaliyetlerini sürdürürler ve bölgedeki bütün kuvacı çeteler gibi kara hasan'a bağlanırlar...
işte türk kurtuluş savaşının ilk kurşununun kısa özeti budur.
izmir'in işgalinden tam 5 ay önce sıkılmıştır ilk kurşun...
dörtyol'da tam 102 sene önce sıkılan kurtuluş savaşımızın ilk kurşununun anısının hatırasına istinaden 1994 yılında ilk kurşun anıtı yapılmış ve daha sonra buraya bir de ilk kurşun müzesi kurulmuştur.
görsel
görsel
görsel
başta milli mücadelemizin ilk kurşunlarını sıkan kara mehmet çavuş ve hasan tahsin olmak üzere, tüm kuvvacılarımızın ruhları şad olsun...
#tarih
1921 yılının kış aylarıydı...
abd'de yayınlanan philadelphia public ledger gazetesi muhabiri Clarence Streit, anadolu'da bozkırın ortasında, anadolu'da yanan ateşin kalbi ankara'dadır...
ve ankara'dan philadelphia'daki gazetesine şu haberi geçer.
türkler savaşı çoktan kazanmış...sokaklarında develerin, kağnıların dolaştığı, elektriği olmayan, toz bulutları içindeki bu anadolu kasabasında shakespeare izliyorlar.
ingilizlerle savaş halindeler ama shakespeare'in eserini sahneye koyup kapalı gişe izliyorlar ve de alkışlıyorlar. bu türkler beni sanatın milli sınırları olmadığına ikna ettiler. üstelik tüm bunlar savaş sırasında gerçekleşiyor...
evet, abd'li gazeteci şaşırmakta çok haklıydı.
sakarya zaferi henüz kazanılmıştı, anadolu yokluk içindeydi, ordumuz büyük taarruz için hazırlıklara yeni başlamıştı, her bir merminin, her bir silahın, her bir bireyin çok önemi vardı...
ve tüm olumsuzluklara rağmen ankara halkı ahırdan bozma binada, gaz lambası ışığında tahta sandalyelerde hatta çoğunlukla ayakta "hamlet" izliyordu...
ankara'yı hamlet ile tanıştıran kişi otello kamil'di şüphesiz...
asıl adı kamil rıza'ydı...türkiye'yi shakespeare ile tanıştıran adamdı.
shakespeare'in othello adlı oyununu arabın intikamı ismi ile türkçeye uyarlamış ve sahneliyordu, bu yüzden kendisine otello kamil lakabı verilmişti.
görsel
istanbul işgal edilip vatanseverler akın akın ankara'ya koşarken, otello kamil de boş durmamış, gezici kumpanyası ile birlikte ankara'ya gelmişti.
öyle ya, bu millete top, tüfek, mermi, erzak lazım olduğu kadar, insanlara moral de lazımdı.
işte otello kamil ve gezici kumpanyası da bu vazifeyi üstlenmişlerdi.
ülkenin, milletin en zor günlerinde anadolu'da bozkırın ortasında sanat yapıyorlardı...
otello kamil'in ankara günlerine nazım hikmet de şahit olmuş ve o günler için şunları yazmıştı;
--spoiler--
Ankara'da 921 kışında, ahırdan bozma salaş bir tiyatroda, gaz lambalarının ışığında ve ikide bir soğuktan avuçlarıma hohlayarak Otello Kâmil'i seyrettim.
Ömrümde ilk defa Şekspir’i seyrettim.
Abdullah Cevdet adında bir eski Jön Türk şairi Arap ve Acem sözcükleriyle dolu bir dille büyük üstadı Türkçeye çevirmişti.
Otello'yu, Hamlet'i filân okumuştum, şaşmıştım, hayran olmuştum, ama pek anlamamıştım.
Kâmil bir gezgin aktördü. Repertuvarında bir tek piyes vardı denilebilir.
Otello'nun, Otello'yu Papazyan üslubuyla oynadığını söylerler.
Ne yazık Papazyan’ı Otello’da seyretmek nasib olmadı.
Ama çırağı Kâmil'in Otello'suna bakıp ustasının ustalık kertesini kestirmek mümkün.
Kâmil, Ankara'da kaldığım aylar içinde Venedik Amirali’ni belki on kere oynadı, ben her keresinde ordaydım.
Şekspir'e hayranlığımı Abdullah Cevdet'in kötü, çok kötü çevirmelerine borçluyum, ama Şekspir’i bana Vahram Papazyan'ın çırağı Otello Kâmil anlattı.
Kâmil çoktan öldü, aç, sefil, hasta, göçüp gitti. Vahram Papazyan Sovyetler Birliği'ne geldi...
--spoiler--
işte bu güzel insanları anadolu'ya getiren, onlara tiyatro kurup oyun sergileme fırsatı veren şey mustafa kemal'in vizyonuydu.
çünkü o, cephede vatanı kurtaracağından emin, geleceğin türkiyesinin planlarını çoktan yapmaya başlamıştı.
o kurtuluş savaşı sırasında opera düşünen adamdı...
(bkz: kurtuluş savaşında opera düşünen adam/#42396599)
not: otello kamil'in ismi bugün şişli'de bir sokağa verilmiş, orada yaşatılmaktadır.
görsel
geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer...
#tarih
abd'de yayınlanan philadelphia public ledger gazetesi muhabiri Clarence Streit, anadolu'da bozkırın ortasında, anadolu'da yanan ateşin kalbi ankara'dadır...
ve ankara'dan philadelphia'daki gazetesine şu haberi geçer.
türkler savaşı çoktan kazanmış...sokaklarında develerin, kağnıların dolaştığı, elektriği olmayan, toz bulutları içindeki bu anadolu kasabasında shakespeare izliyorlar.
ingilizlerle savaş halindeler ama shakespeare'in eserini sahneye koyup kapalı gişe izliyorlar ve de alkışlıyorlar. bu türkler beni sanatın milli sınırları olmadığına ikna ettiler. üstelik tüm bunlar savaş sırasında gerçekleşiyor...
evet, abd'li gazeteci şaşırmakta çok haklıydı.
sakarya zaferi henüz kazanılmıştı, anadolu yokluk içindeydi, ordumuz büyük taarruz için hazırlıklara yeni başlamıştı, her bir merminin, her bir silahın, her bir bireyin çok önemi vardı...
ve tüm olumsuzluklara rağmen ankara halkı ahırdan bozma binada, gaz lambası ışığında tahta sandalyelerde hatta çoğunlukla ayakta "hamlet" izliyordu...
ankara'yı hamlet ile tanıştıran kişi otello kamil'di şüphesiz...
asıl adı kamil rıza'ydı...türkiye'yi shakespeare ile tanıştıran adamdı.
shakespeare'in othello adlı oyununu arabın intikamı ismi ile türkçeye uyarlamış ve sahneliyordu, bu yüzden kendisine otello kamil lakabı verilmişti.
görsel
istanbul işgal edilip vatanseverler akın akın ankara'ya koşarken, otello kamil de boş durmamış, gezici kumpanyası ile birlikte ankara'ya gelmişti.
öyle ya, bu millete top, tüfek, mermi, erzak lazım olduğu kadar, insanlara moral de lazımdı.
işte otello kamil ve gezici kumpanyası da bu vazifeyi üstlenmişlerdi.
ülkenin, milletin en zor günlerinde anadolu'da bozkırın ortasında sanat yapıyorlardı...
otello kamil'in ankara günlerine nazım hikmet de şahit olmuş ve o günler için şunları yazmıştı;
--spoiler--
Ankara'da 921 kışında, ahırdan bozma salaş bir tiyatroda, gaz lambalarının ışığında ve ikide bir soğuktan avuçlarıma hohlayarak Otello Kâmil'i seyrettim.
Ömrümde ilk defa Şekspir’i seyrettim.
Abdullah Cevdet adında bir eski Jön Türk şairi Arap ve Acem sözcükleriyle dolu bir dille büyük üstadı Türkçeye çevirmişti.
Otello'yu, Hamlet'i filân okumuştum, şaşmıştım, hayran olmuştum, ama pek anlamamıştım.
Kâmil bir gezgin aktördü. Repertuvarında bir tek piyes vardı denilebilir.
Otello'nun, Otello'yu Papazyan üslubuyla oynadığını söylerler.
Ne yazık Papazyan’ı Otello’da seyretmek nasib olmadı.
Ama çırağı Kâmil'in Otello'suna bakıp ustasının ustalık kertesini kestirmek mümkün.
Kâmil, Ankara'da kaldığım aylar içinde Venedik Amirali’ni belki on kere oynadı, ben her keresinde ordaydım.
Şekspir'e hayranlığımı Abdullah Cevdet'in kötü, çok kötü çevirmelerine borçluyum, ama Şekspir’i bana Vahram Papazyan'ın çırağı Otello Kâmil anlattı.
Kâmil çoktan öldü, aç, sefil, hasta, göçüp gitti. Vahram Papazyan Sovyetler Birliği'ne geldi...
--spoiler--
işte bu güzel insanları anadolu'ya getiren, onlara tiyatro kurup oyun sergileme fırsatı veren şey mustafa kemal'in vizyonuydu.
çünkü o, cephede vatanı kurtaracağından emin, geleceğin türkiyesinin planlarını çoktan yapmaya başlamıştı.
o kurtuluş savaşı sırasında opera düşünen adamdı...
(bkz: kurtuluş savaşında opera düşünen adam/#42396599)
not: otello kamil'in ismi bugün şişli'de bir sokağa verilmiş, orada yaşatılmaktadır.
görsel
geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer...
#tarih
saymakla bitmez...
bu hizmetlerin bir de bilinmeyenlerini yazalım, abdülhamid'in bazı hizmetleri de şunlardır;
*♦*ruslar için yeşilköy'e zafer abidesi yaptırmak;
(bkz: ruslar için zafer anıtı yaptıran ulu hakan)
görsel
*♦*kıbrıs'ı ingiltere kraliçesine hediye etmek;
(bkz: 1 temmuz 1878 kıbrıs ın ingiltere ye verilmesi)
*♦*akdeniz'in en büyük, dünyanın ise 3. büyük donanmasını haliç'te çürütmek;
(bkz: abdülhamid in haliç te çürüttüğü gemiler)
*♦*abdülhamid sadece gemileri çürütmedi tabi, kendisine darbe yaparlar korkusuyla kara ordumuzu da istanbul'a hapsetti. bunun yerine kürtlere ne istedilerse verip hamidiye alaylarını kurdurdu ve doğudaki feodal aşiret düzeninin güçlenmesine katkıda bulundu.
(bkz: hamidiye alayları)
*♦*yunanistan'ı savaşta yenip, atina'ya yürüyen muzaffer orduyu durdurup, karşılığında teselya ve girit'i vermek;
(bkz: yunan ı savaşta yenip teselya ve girit i vermek)
*♦*balkanlarda kaybedilen toprakları düşmana teslim etmek istemeyen yurtseverlerin üzerine ordu gönderip, o toprakları düşmana teslim etmek.
(bkz: ikinci abdülhamid balkanlar ve gusinyeli ali paşa)
*♦*yurt genelinde pek çok rakı, bira, şarap ve şampanya febrikası açtırmak;
(bkz: abdülhamid han döneminde açılan içki fabrikaları)
*♦*içki fabrikaları açması gayet normal, zira kendisi de rom içermiş;
(bkz: dedem ikinci abdülhamit rom içerdi)
*♦*sarayın borçları yüzünden fransızların midilli'yi işgaline sebep olmak;
(bkz: abdülhamid in borcuna karşılık midilli nin işgali)
*♦*amerikan donanmasının sadece 3 gemiyle beyrut'a el koymasını sessizce izlemek;
(bkz: abdülhamit döneminde abd nin beyrut a el koyması)
*♦*osmanlı devleti'nin ekonomik iflasını ilan edip her şeyi duyunu umumiye'ye teslim etmek;
(bkz: osmanlı nın iflasını bilale anlatır gibi anlatmak)
*♦*istanbul'un fethi kutlamalarını yasaklamak;
(bkz: istanbul un fethi kutlamasını yasaklayan halife)
*♦*kendisine suikast düzenleyen ve 26 vatandaşımızın ölümüne sebep olan teröristi serbest bırakmak;
(bkz: abdülhamid in brunson u edward jorris)
*♦*26 vatandaşımızı katleden teröristi salıyor, ama ruslar istediği için iki mazlum askerimizi astırıyor;
(bkz: ikinci abdülhamit in mazlum askerlerini astırması)
*♦*bergama-zeus sunağını ve tüm bergama antik kentini almanlara hediye etmek;
(bkz: abdülhamid in almanlara hediye ettiği zeus sunağı)
*♦*sadece bergama değil, pek çok tarihi eseri de yurtdışına kaptırmak;
(bkz: abdülhamid in yurtdışına kaptırdığı tarihi eserler)
*♦*mahsullere zarar veren çekirgelere nasihatte bulunmak ve mahsullere zarar vermemesini emretmek;
(bkz: abdülhamid han ın çekirge emirnamesi)
*♦*abd'ye karşı ayaklanan müslümanlara, halife sıfatını kullanarak abd'ye direnmeyip itaat etmelerini tavsiye etmek;
(bkz: abd ye karşı ayaklanan müslümanları uyaran halife)
*♦*aynı şekilde, çin'de emperyalist işgalcilere karşı direnen müslümanları emperyalistlere direniş göstermemeleri, işgalcilere biat etmeleri konusunda da uyarmıştır;
(bkz: abdülhamid in çin e gönderdiği nasihat heyeti)
*♦*alkollü araç kullanmak;
(bkz: abdülhamid in alkollü araç kullanması)
*♦*yabancı bankalara 250 milyon dolar yatırıp geri alamamak;
(bkz: abdülhamid in kaybolan 250 milyon doları)
*♦*rothschild'lere bol bol madalya ve devlet nişanı vermek;
(bkz: osmanlı nın rothschild lere verdiği nişanlar)
#tarih
bu hizmetlerin bir de bilinmeyenlerini yazalım, abdülhamid'in bazı hizmetleri de şunlardır;
*♦*ruslar için yeşilköy'e zafer abidesi yaptırmak;
(bkz: ruslar için zafer anıtı yaptıran ulu hakan)
görsel
*♦*kıbrıs'ı ingiltere kraliçesine hediye etmek;
(bkz: 1 temmuz 1878 kıbrıs ın ingiltere ye verilmesi)
*♦*akdeniz'in en büyük, dünyanın ise 3. büyük donanmasını haliç'te çürütmek;
(bkz: abdülhamid in haliç te çürüttüğü gemiler)
*♦*abdülhamid sadece gemileri çürütmedi tabi, kendisine darbe yaparlar korkusuyla kara ordumuzu da istanbul'a hapsetti. bunun yerine kürtlere ne istedilerse verip hamidiye alaylarını kurdurdu ve doğudaki feodal aşiret düzeninin güçlenmesine katkıda bulundu.
(bkz: hamidiye alayları)
*♦*yunanistan'ı savaşta yenip, atina'ya yürüyen muzaffer orduyu durdurup, karşılığında teselya ve girit'i vermek;
(bkz: yunan ı savaşta yenip teselya ve girit i vermek)
*♦*balkanlarda kaybedilen toprakları düşmana teslim etmek istemeyen yurtseverlerin üzerine ordu gönderip, o toprakları düşmana teslim etmek.
(bkz: ikinci abdülhamid balkanlar ve gusinyeli ali paşa)
*♦*yurt genelinde pek çok rakı, bira, şarap ve şampanya febrikası açtırmak;
(bkz: abdülhamid han döneminde açılan içki fabrikaları)
*♦*içki fabrikaları açması gayet normal, zira kendisi de rom içermiş;
(bkz: dedem ikinci abdülhamit rom içerdi)
*♦*sarayın borçları yüzünden fransızların midilli'yi işgaline sebep olmak;
(bkz: abdülhamid in borcuna karşılık midilli nin işgali)
*♦*amerikan donanmasının sadece 3 gemiyle beyrut'a el koymasını sessizce izlemek;
(bkz: abdülhamit döneminde abd nin beyrut a el koyması)
*♦*osmanlı devleti'nin ekonomik iflasını ilan edip her şeyi duyunu umumiye'ye teslim etmek;
(bkz: osmanlı nın iflasını bilale anlatır gibi anlatmak)
*♦*istanbul'un fethi kutlamalarını yasaklamak;
(bkz: istanbul un fethi kutlamasını yasaklayan halife)
*♦*kendisine suikast düzenleyen ve 26 vatandaşımızın ölümüne sebep olan teröristi serbest bırakmak;
(bkz: abdülhamid in brunson u edward jorris)
*♦*26 vatandaşımızı katleden teröristi salıyor, ama ruslar istediği için iki mazlum askerimizi astırıyor;
(bkz: ikinci abdülhamit in mazlum askerlerini astırması)
*♦*bergama-zeus sunağını ve tüm bergama antik kentini almanlara hediye etmek;
(bkz: abdülhamid in almanlara hediye ettiği zeus sunağı)
*♦*sadece bergama değil, pek çok tarihi eseri de yurtdışına kaptırmak;
(bkz: abdülhamid in yurtdışına kaptırdığı tarihi eserler)
*♦*mahsullere zarar veren çekirgelere nasihatte bulunmak ve mahsullere zarar vermemesini emretmek;
(bkz: abdülhamid han ın çekirge emirnamesi)
*♦*abd'ye karşı ayaklanan müslümanlara, halife sıfatını kullanarak abd'ye direnmeyip itaat etmelerini tavsiye etmek;
(bkz: abd ye karşı ayaklanan müslümanları uyaran halife)
*♦*aynı şekilde, çin'de emperyalist işgalcilere karşı direnen müslümanları emperyalistlere direniş göstermemeleri, işgalcilere biat etmeleri konusunda da uyarmıştır;
(bkz: abdülhamid in çin e gönderdiği nasihat heyeti)
*♦*alkollü araç kullanmak;
(bkz: abdülhamid in alkollü araç kullanması)
*♦*yabancı bankalara 250 milyon dolar yatırıp geri alamamak;
(bkz: abdülhamid in kaybolan 250 milyon doları)
*♦*rothschild'lere bol bol madalya ve devlet nişanı vermek;
(bkz: osmanlı nın rothschild lere verdiği nişanlar)
#tarih
ne kadar meraklıyız her şeyimizi başka milletlere yamamaya ve hediye etmeye...
pontus halk oyunu dediğiniz şey, bildiğin horon'dur.
yunanlar buna horos der.
horos, en eski yunan danslarından biridir, ta antik çağlardan beri bilinir, hatta plato, aristotles, plutarhos ve samsatlı lukianos'un eserlerinde dahi geçer.
balkanlarda horona "horo" denir.
horon; macaristan'a yerleşen ilk kıpçak türkleri ile girmiştir balkanlara.
hatta macaristan'daki kıpçak türklerinin ilk krallarından birinin adı da kemenche'dir.
kemenche han, moğol istilası sonrası karadeniz'in kuzeyinden(deşt-i kıpçak) doğu avrupa'ya, bugünkü macaristan'a yerleşen kıpçak topluluğunun (bkz: kunlar) önderinin adıdır.
kıpçak diyarının moğol istilasına uğramasıyla başbuğ kötön komutasında yaklaşık 40.000 haneli bir grup bugünkü macaristan'a gitmiş ve kunlar denilen etnik grubu oluşturmuştur.
kıpçak beylerinden kemenche han, macar kralı'na suikast düzenleyerek öldürmüştür. macaristan kıpçakları hristiyan olarak dil ve kültürlerini kaybetmiştir.
"kemençe" ismini kumanların yayıldığı sahalarda da görmek mümkündür.
kırım yarımadasında kemençe, küçük kemençe, murzatar kemençe isimli köyler bunlardan bazılarıdır. gagauzlarda kemençe kelimesinin anlamı keman olup kemençe çalıp oynanan oyunun adı da "horo"dur.
kemençe ve horo'nun doğu avrupa ve balkanlarda kıpçaklar vasıtasıyla yayılması ortaçağda olsa da, kıpçak türkleri, ta iskit hanlığı döneminden beri karadeniz kıyılarında hakimiyet kurmuş bir uygarlıktır.
işte yunanların sahiplendiği ve sizin de ayıla bayıla pontus dansı dediğiniz horonun karadeniz bölgesine (pontus) getirenler iskitler, yani kıpçak türkleridir.
esasen iskit türkleri antik yunan'ı fevkalade etkilemiş bir topluluktur.
cahil ve ilkel yunanlar at üzerinde savaşmayı bilmezken, kuzeyden gelen ve (üzengi sistemi sayesinde) at üzerinde savaşabilen iskitleri gördüklerinde bunların insan olamayacaklarını, yarı at, yarı insan bir yaratık olacaklarını düşünmüşler ve mitolojideki centaur adı verilen yarı at yarı insan mitolojik yaratık kavramını ortaya çıkarmış zavallılar.
her neyse, konumuza dönersek; yunan folkloründe horon(horos) çok önemli bir yer kaplar.
yunan folkloründe pek çok horon çeşidi vardır ve bunların çoğu pontus (karadeniz) kaynaklıdır.
kotsari horos;
bizim bildiğimiz koçari horonudur.
serra horos;
ağır giresun horonudur.
atsapat horos;
bildiğin akçaabat horonudur.
sampson horos;
yunanların "sampson" dedikleri samsun horonu bugün türkiye'de aynı bölgede hala oynanmaktadır.
tromakton horos;
tromakton denilen bu horon çeşidi de köken olarak ordu'daki pontus rumlarının dansıdır. ordu horonu olarak bugün hala aynı bölgede oynanır.
bugün türkiye'de hangi çeşit horon varsa, aynısı yunanistan'da da benzer isimle oynanmaktadır. sadece horon mu? bizim halayımızı da sahiplenirler. hadi bırak antik frig dansı olan anadolu orijinli savaş dansını bile kendilerine mal edip pyrrhichios adını vermişler. bunun açıklamasınada ege adalarında oynanan yunan savaş dansı demişler.
lan hırsızlar ege adalarında yunanların yaptığı savaş dansına madem neden frig ismi olan pyrrhichios adını verdiniz. hem hırsız hem yüzsüzler işte...
hırsız millet işte, bir o kadar da nankör ve yüzsüz bunlar.
bestekar bir padişah olan abdülaziz bile bunlar için syrto besteledi yine de yaranamadı nankörlere...
(bkz: rum vatandaşı için dans müziği besteleyen padişah)
işte uzatmayalım...
bizim öz kültürümüzü, öz varlıklarımızı kendilerine mal etmeye bayılırlar. horonu da greek horos olarak pazarlıyorlar. baksanıza bizde bile pontus halk oyunu olarak tanımlanır olmuş...
#tarih
#kültür
#folklor
pontus halk oyunu dediğiniz şey, bildiğin horon'dur.
yunanlar buna horos der.
horos, en eski yunan danslarından biridir, ta antik çağlardan beri bilinir, hatta plato, aristotles, plutarhos ve samsatlı lukianos'un eserlerinde dahi geçer.
balkanlarda horona "horo" denir.
horon; macaristan'a yerleşen ilk kıpçak türkleri ile girmiştir balkanlara.
hatta macaristan'daki kıpçak türklerinin ilk krallarından birinin adı da kemenche'dir.
kemenche han, moğol istilası sonrası karadeniz'in kuzeyinden(deşt-i kıpçak) doğu avrupa'ya, bugünkü macaristan'a yerleşen kıpçak topluluğunun (bkz: kunlar) önderinin adıdır.
kıpçak diyarının moğol istilasına uğramasıyla başbuğ kötön komutasında yaklaşık 40.000 haneli bir grup bugünkü macaristan'a gitmiş ve kunlar denilen etnik grubu oluşturmuştur.
kıpçak beylerinden kemenche han, macar kralı'na suikast düzenleyerek öldürmüştür. macaristan kıpçakları hristiyan olarak dil ve kültürlerini kaybetmiştir.
"kemençe" ismini kumanların yayıldığı sahalarda da görmek mümkündür.
kırım yarımadasında kemençe, küçük kemençe, murzatar kemençe isimli köyler bunlardan bazılarıdır. gagauzlarda kemençe kelimesinin anlamı keman olup kemençe çalıp oynanan oyunun adı da "horo"dur.
kemençe ve horo'nun doğu avrupa ve balkanlarda kıpçaklar vasıtasıyla yayılması ortaçağda olsa da, kıpçak türkleri, ta iskit hanlığı döneminden beri karadeniz kıyılarında hakimiyet kurmuş bir uygarlıktır.
işte yunanların sahiplendiği ve sizin de ayıla bayıla pontus dansı dediğiniz horonun karadeniz bölgesine (pontus) getirenler iskitler, yani kıpçak türkleridir.
esasen iskit türkleri antik yunan'ı fevkalade etkilemiş bir topluluktur.
cahil ve ilkel yunanlar at üzerinde savaşmayı bilmezken, kuzeyden gelen ve (üzengi sistemi sayesinde) at üzerinde savaşabilen iskitleri gördüklerinde bunların insan olamayacaklarını, yarı at, yarı insan bir yaratık olacaklarını düşünmüşler ve mitolojideki centaur adı verilen yarı at yarı insan mitolojik yaratık kavramını ortaya çıkarmış zavallılar.
her neyse, konumuza dönersek; yunan folkloründe horon(horos) çok önemli bir yer kaplar.
yunan folkloründe pek çok horon çeşidi vardır ve bunların çoğu pontus (karadeniz) kaynaklıdır.
kotsari horos;
bizim bildiğimiz koçari horonudur.
serra horos;
ağır giresun horonudur.
atsapat horos;
bildiğin akçaabat horonudur.
sampson horos;
yunanların "sampson" dedikleri samsun horonu bugün türkiye'de aynı bölgede hala oynanmaktadır.
tromakton horos;
tromakton denilen bu horon çeşidi de köken olarak ordu'daki pontus rumlarının dansıdır. ordu horonu olarak bugün hala aynı bölgede oynanır.
bugün türkiye'de hangi çeşit horon varsa, aynısı yunanistan'da da benzer isimle oynanmaktadır. sadece horon mu? bizim halayımızı da sahiplenirler. hadi bırak antik frig dansı olan anadolu orijinli savaş dansını bile kendilerine mal edip pyrrhichios adını vermişler. bunun açıklamasınada ege adalarında oynanan yunan savaş dansı demişler.
lan hırsızlar ege adalarında yunanların yaptığı savaş dansına madem neden frig ismi olan pyrrhichios adını verdiniz. hem hırsız hem yüzsüzler işte...
hırsız millet işte, bir o kadar da nankör ve yüzsüz bunlar.
bestekar bir padişah olan abdülaziz bile bunlar için syrto besteledi yine de yaranamadı nankörlere...
(bkz: rum vatandaşı için dans müziği besteleyen padişah)
işte uzatmayalım...
bizim öz kültürümüzü, öz varlıklarımızı kendilerine mal etmeye bayılırlar. horonu da greek horos olarak pazarlıyorlar. baksanıza bizde bile pontus halk oyunu olarak tanımlanır olmuş...
#tarih
#kültür
#folklor
şeytan adası... yahut fransızca ismiyle ile du Diable...
görsel
buranın ismini mutlaka duymuşsunuzdur.
romanlardan, filmlerden...
bunlardan en bilineni şüphesiz ki Henri Charriere'nin otobiyografik romanı olan papillon'dur...yani bildiğimiz "kelebek..."
fransa'da müebbet kürek cezasına çarptırılan Henri Charriere'in fransız guyanasındaki bu adaya gelişi ve buradan kaçma girişimini anlatan bu roman, 70'li yıllarda aynı adla Steve McQueen ve Dustin Hoffman'ın başrollerini paylaştıkları bir film olarak yapıldı ve çok daha ünlü hale geldi.
görsel
işte bu fransız guyanasındaki şeytan adasının mahkumları arasında bir türk polisi de vardı...
polis cemil...
görsel
1919 yılı ağustos ayı...
genç polis memuru mehmet cemil gülhane parkı'nda devriye geziyordu.
bu esnada bir kadının çığlıklarını duydu.
çığlıkların geldiği tarafa koşturdu.
fransız üniformalı 3 senegalli asker, bir kadını sıkıştırmış, kadının elbiselerini yırtarak sarkıntılık ediyorlardı.
cemil müdahale etti, fransız askerleri tüfeklerine davrandı.
cemil daha erken davrandı, üçünü de vurdu.
biri öldü, ikisi yaralandı...
cemil haklıydı. kaçmadı...teslim oldu...
lakin işgal kuvvetleri kurmuştu mahkemeyi.
cemil'i yargıladılar.
müebbet kürek cezasına çarptırdılar.
cemil önce marsilya'ya, oradan da fransız guyanasındaki şeytan adasına gönderildi.
iki defa kaçmaya teşebbüs etti şeytan adasından. ikisinde de yakalandı.
işkenceler gördü, prangaya mahkum edildi.
1919'un üzerinden yıllar geçmişti.
polis cemil'i herkes unutmuştu.
bir kişi hariç.
mustafa kemal atatürk...
cumhuriyet kurulmuş, devrimler hayata geçirilmişti.
ama kahraman polisimiz cemil şeytan adasında pranga mahkumuydu.
atatürk, fransa'nın ankara büyükelçisini çankaya köşküne çağırttı. polis cemil'in durumunu bildirdi ve memlekete iadesini istedi.
genç türkiye cumhuriyeti'nin her evladı, her bireyi değerliydi mustafa kemal için...
bu işle de bizzat dışişleri bakanı tevfik rüştü aras'ı görevlendirdi.
polis cemil şeytan adasında tam 10 yıl geçirmişti.
1929 yılında vatanına geri döndü.
galata rıhtımında bir kahraman olarak karşılandı.
görsel
cemil'e ne istediği soruldu.
görevine iade edilmek istediğini söyledi.
pangaltı karakolunda polislik vazifesine geri döndü.
lakin 10 yılık şeytan adası mahkumiyeti cemil'i pek yıpratmıştı.
30 yaşında yurda geri dönen polis cemil, sadece 44 yaşında iken vefat etti.
ruhu şad olsun...
hep derim ve hep yazarım...
tarihimizde filmi çekilecek, dizisi yapılacak nice karakter var diye.
ne hikmetse hep geride kalıyoruz, bunların romanını bile yazmıyoruz ya, aşkolsun bizlere...
işte bakın, elin fransızı, adi bir suçlunun hikayesini nasıl da pazarlıyor, romanını, filmini yapıyor. ama biz polis cemil gibi bir kahramandan haberdar bile değiliz...
#tarih
görsel
buranın ismini mutlaka duymuşsunuzdur.
romanlardan, filmlerden...
bunlardan en bilineni şüphesiz ki Henri Charriere'nin otobiyografik romanı olan papillon'dur...yani bildiğimiz "kelebek..."
fransa'da müebbet kürek cezasına çarptırılan Henri Charriere'in fransız guyanasındaki bu adaya gelişi ve buradan kaçma girişimini anlatan bu roman, 70'li yıllarda aynı adla Steve McQueen ve Dustin Hoffman'ın başrollerini paylaştıkları bir film olarak yapıldı ve çok daha ünlü hale geldi.
görsel
işte bu fransız guyanasındaki şeytan adasının mahkumları arasında bir türk polisi de vardı...
polis cemil...
görsel
1919 yılı ağustos ayı...
genç polis memuru mehmet cemil gülhane parkı'nda devriye geziyordu.
bu esnada bir kadının çığlıklarını duydu.
çığlıkların geldiği tarafa koşturdu.
fransız üniformalı 3 senegalli asker, bir kadını sıkıştırmış, kadının elbiselerini yırtarak sarkıntılık ediyorlardı.
cemil müdahale etti, fransız askerleri tüfeklerine davrandı.
cemil daha erken davrandı, üçünü de vurdu.
biri öldü, ikisi yaralandı...
cemil haklıydı. kaçmadı...teslim oldu...
lakin işgal kuvvetleri kurmuştu mahkemeyi.
cemil'i yargıladılar.
müebbet kürek cezasına çarptırdılar.
cemil önce marsilya'ya, oradan da fransız guyanasındaki şeytan adasına gönderildi.
iki defa kaçmaya teşebbüs etti şeytan adasından. ikisinde de yakalandı.
işkenceler gördü, prangaya mahkum edildi.
1919'un üzerinden yıllar geçmişti.
polis cemil'i herkes unutmuştu.
bir kişi hariç.
mustafa kemal atatürk...
cumhuriyet kurulmuş, devrimler hayata geçirilmişti.
ama kahraman polisimiz cemil şeytan adasında pranga mahkumuydu.
atatürk, fransa'nın ankara büyükelçisini çankaya köşküne çağırttı. polis cemil'in durumunu bildirdi ve memlekete iadesini istedi.
genç türkiye cumhuriyeti'nin her evladı, her bireyi değerliydi mustafa kemal için...
bu işle de bizzat dışişleri bakanı tevfik rüştü aras'ı görevlendirdi.
polis cemil şeytan adasında tam 10 yıl geçirmişti.
1929 yılında vatanına geri döndü.
galata rıhtımında bir kahraman olarak karşılandı.
görsel
cemil'e ne istediği soruldu.
görevine iade edilmek istediğini söyledi.
pangaltı karakolunda polislik vazifesine geri döndü.
lakin 10 yılık şeytan adası mahkumiyeti cemil'i pek yıpratmıştı.
30 yaşında yurda geri dönen polis cemil, sadece 44 yaşında iken vefat etti.
ruhu şad olsun...
hep derim ve hep yazarım...
tarihimizde filmi çekilecek, dizisi yapılacak nice karakter var diye.
ne hikmetse hep geride kalıyoruz, bunların romanını bile yazmıyoruz ya, aşkolsun bizlere...
işte bakın, elin fransızı, adi bir suçlunun hikayesini nasıl da pazarlıyor, romanını, filmini yapıyor. ama biz polis cemil gibi bir kahramandan haberdar bile değiliz...
#tarih
kurtuluş savaşımızın bilinmeyen kahramanı miralay behiç bey, yanut nam-ı diğer şimendifer behiç...
görsel
19. yüzyıl başlarında savaşlarla yoğrulan türk milletinin bağrından çıkan bir lojistik dehasıdır behiç bey.
çanakkale savaşlarında sevkiyattan sorumlu komutandı.
cephenin her noktasına kusursuz bir şekilde yaptığı ikmaller, çanakkale destanı'nın yazılmasının altında yatan önemli gerçeklerden biriydi.
askerlik hayatına selanik-istanbul demiryolu müfettişliği ile başladı.
31 mart gerici yobaz ayaklanmasının bastırılması için istanbul'a yürüyen hareket ordusu'nda yer aldı. hareket ordusunun yıldırım hızıyla istanbul'a ulaşıp gerici yobazların başını ezmesinde önemli rol oynadı.
ardından balkan savaşları ve çanakkale...
sonra kafkas islam ordusu ile birlikte bakü zaferi. bakü'deki ilk jandarma ve askeri polis teşkilatının kurulması işinin başında yine behiç bey vardı...
ama büyük savaş kaybedilmiş, vatan işgale uğramıştı.
behiç bey, ingilizlerin tutuklanacak subaylar listesinde en üst sıralardaydı.
anadolu'ya geçti.
1902'de selanik'te tanıştığı mustafa'sının yanına...
ismet paşa onu bayındırlık bakanı olarak düşünse de o'nun görevi çoktan hazırdı.
mustafa kemal paşa tarafından anadolu şimendiferleri işletme müdürlüğü'ne atandı.
mustafa kemal paşa, o'na bu görevi şu cümlelerle veriyordu;
"Ben cephelerde ne yapılacağını biliyorum, ama ordumuzun cephelere süratle nasıl sevk edileceğini bilmiyorum, bu şimendiferlerin işin ehli biri tarafından idare edilmesi ile mümkün olabilir, buna ancak siz muvaffak olabilirsiniz, siz şimendiferlerle cephelere askerleri sevk edin ki, ben de cephelerde muvaffak olabileyim..."
evet, demiryolları çok önemliydi.
cephede çarpışan mehmetçik için damarlarına kan pompalayan bir kalpti demiryolları.
behiç bey bu görevi tek bir şartla kabul edebileceğini söyledi.
"hiç kimse işime karışmayacak...mustafa kemal bile..."
behiç beyin şartı kabul edildi ve göreve başladı.
anadolu'daki demiryolu hatlarının kesişim noktası olan eskişehir'de üs kurdu.
behiç bey'in göreve başladığı dönemde ikmal anadolu için en büyük sıkıntıydı.
şimendiferler eskiydi, çoğu hurdaydı.
demiryollarının çoğu bozuktu, tahrip edilmişti.
memleket dahilinde hepsi bozuk toplam 9 bin kilometre şose vardı.
bu 9 bin kilometre yolun sadece 4 bin kilometresi toprak yoldu, geri kalan deve kervanı yoluydu.
"türkler demiryolu işletemez..." görüşü hakimdi.
gerçekten de lokomotif kullanacak tek bir türk evladı yoktu.
demiryolu makinistleri genelde ermeni ve rumlardı. bunların dışında da yine yabancılar makinistlik yapıyordu.
behiç bey sayesinde sakarya savaşından önce ilk yerli makinistlerimizi yetiştirmiş, mustafa kemal'i ankara'dan polatlı'ya getiren başkomutan trenini behiç bey'in yetiştirdiği türk makinist kullanmış, mustafa kemal paşa durumun kendisine bildirilmesi ile gözyaşlarına hakim olamamıştı...
şimendifer behiç tüm yokluklar içinde bir türk mucizesi gerçekleştirmişti.
ve büyük taarruz...
şimendifer behiç'in nasıl biri olduğunu anlamak için büyük taarruz esnasında mustafa kemal paşa ile aralarında geçen şu telgraflaşmayı buraya not düşmek istiyorum.
savaşın en kritik günleriydi.
mustafa kemal paşa, behiç bey'e telgraf gönderdi;
"sevkiyatı hızlandırın, trenleri son sürate çıkarın. geciktiren idamla cezalandırılacaktır..."
albay behiç bey'in bu telgrafa cevabı şu oldu;
"bu hat 40 kilometreden süretli gitmeye müsait değildir. trenleri hızlandıralım derken tek bir sevkiyat bile yapamayabiliriz. emrinizi aldım, bu nedenle münasip görmediğim için uygulamadım. ikinci emrinizi bekliyorum..."
ve mustafa kemal paşa buna cevaben ikinci telgrafı gönderir;
"sen nasıl uygun görürsen behiç..."
işte şimendifer behiç böyle biriydi.
doğru bildiğinden şaşmayan liyakatli, işinin ehli bir lojistik dehası...
anadolu'nun umudu onlardı.
onlara verilen önemi, büyük taarruz'un başladığı gün ankara'da nafia vekaletinden gelen şu telgrafla daha iyi anlayabiliriz;
"işbu dakikadan itibaren bütün millet fedakâr şimendifercilerimizi Allah'tan sonra kahraman ordumuzun yegâne muin-i zaferi olarak görmektedir..."
gerçekten de ordumuzun tek bir sevkiyatın aksamasına lüksü yoktu.
tek bir sevkiyat aksamamış, 26 ağustos'ta başlayan büyük taarruz, sadece 4 gün sonra dumlupınar'da zaferle sonuçlanmıştı...
bu arada behiç bey sadece tren işletip, sevkiyat yapmıyordu.
bozuk, hurda rayları da değerlendiriyordu.
hurda raylardan süvari kılıçları yapmıştı.
büyük taarruz'da süvarilerimizin kılıçları işte şimendifer behiç tarafından bozuk raylardan yaptırılan kılıçlardı...
o şimendifer behiç...
gerektiğinde mustafa kemal'in emrini bile dinlemeyen istiklal harbi kahramanı. tcdd'nin kurucusu.
ve kurtuluş savaşımızın sona ermesi ile behiç bey, hem tbmm takdirnamesi, hem de istiklal madalyası ile ödüllendirildi...
tabi kurtuluş savaşı'nın sona ermesi ile şimendifer behiç'in görevi bitmiyordu.
tcdd genel müdürlüğü görevine cumhuriyetin ilanından sonra 3 sene daha devam etti, daha sonra bayındırlık bakanlığı görevine getirildi.
aradan yıllar geçmesine rağmen behiç bey'in hizmetleri atatürk tarafından unutulmamıştı.
cumhuriyetimizin 10. yıl kutlamaları için yazılan 10. yıl marşının ilk kıtasının son mısrası; ""yurdun her bir tepesinde dumanlar tütüyor..." dizeleriydi.
mustafa kemal atatürk bu dizelerin üzerini çizdi ve “Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” mısralarını yazdı.
atatürk yaptığı bu değişikliği şöyle izah ediyordu;
“Çizdiğim mısra sizin ve demiryolcuların emeğini tam olarak ifade etmiyordu, değiştirdim, ‘demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan’ yaptım...”
bir insan için ne büyük bir gurur, ne büyük şeref...
tabi atatürk'ün behiç bey'e jestleri bununla da bitmedi.
Soyadı Kanunu çıktığında, Atatürk sadece 37 kişiye bizzat kendisi soyadı vermiştir. Behiç Bey 9. sıradadır ve “Erkin” soyadını Atatürk kendi el yazısıyla işlemi yapmıştır.
Atatürk'ün bu kahraman arkadaşına uygun gördüğü Erkin kelimesinin anlamı şudur: "Her şart altında kendi doğru kararını verebilen, müstakil fikirli..."
behiç bey bunların dışında milli istihbarat teşkilatı'nın da fikir babasıdır. mit'in kuruluş kararnamesinde atatürk ile birlikte behiç bey'in imzası vardır...
behiç bey ayrıca uzun yıllar budapeşte büyükelçiliği yapmış, ardından da paris büyükelçisi olmuştur.
behiç bey, fransa elçiliği görevi sırasında 2. dünya savaşı yıllarında yaklaşık 20 bin yahudinin hayatını kurtarmış, türk'ün merhamet ve insancıllığının tarihe geçen sembolü olmuştur.
ruhu şad, mekanı cennet olsun...
#tarih
görsel
19. yüzyıl başlarında savaşlarla yoğrulan türk milletinin bağrından çıkan bir lojistik dehasıdır behiç bey.
çanakkale savaşlarında sevkiyattan sorumlu komutandı.
cephenin her noktasına kusursuz bir şekilde yaptığı ikmaller, çanakkale destanı'nın yazılmasının altında yatan önemli gerçeklerden biriydi.
askerlik hayatına selanik-istanbul demiryolu müfettişliği ile başladı.
31 mart gerici yobaz ayaklanmasının bastırılması için istanbul'a yürüyen hareket ordusu'nda yer aldı. hareket ordusunun yıldırım hızıyla istanbul'a ulaşıp gerici yobazların başını ezmesinde önemli rol oynadı.
ardından balkan savaşları ve çanakkale...
sonra kafkas islam ordusu ile birlikte bakü zaferi. bakü'deki ilk jandarma ve askeri polis teşkilatının kurulması işinin başında yine behiç bey vardı...
ama büyük savaş kaybedilmiş, vatan işgale uğramıştı.
behiç bey, ingilizlerin tutuklanacak subaylar listesinde en üst sıralardaydı.
anadolu'ya geçti.
1902'de selanik'te tanıştığı mustafa'sının yanına...
ismet paşa onu bayındırlık bakanı olarak düşünse de o'nun görevi çoktan hazırdı.
mustafa kemal paşa tarafından anadolu şimendiferleri işletme müdürlüğü'ne atandı.
mustafa kemal paşa, o'na bu görevi şu cümlelerle veriyordu;
"Ben cephelerde ne yapılacağını biliyorum, ama ordumuzun cephelere süratle nasıl sevk edileceğini bilmiyorum, bu şimendiferlerin işin ehli biri tarafından idare edilmesi ile mümkün olabilir, buna ancak siz muvaffak olabilirsiniz, siz şimendiferlerle cephelere askerleri sevk edin ki, ben de cephelerde muvaffak olabileyim..."
evet, demiryolları çok önemliydi.
cephede çarpışan mehmetçik için damarlarına kan pompalayan bir kalpti demiryolları.
behiç bey bu görevi tek bir şartla kabul edebileceğini söyledi.
"hiç kimse işime karışmayacak...mustafa kemal bile..."
behiç beyin şartı kabul edildi ve göreve başladı.
anadolu'daki demiryolu hatlarının kesişim noktası olan eskişehir'de üs kurdu.
behiç bey'in göreve başladığı dönemde ikmal anadolu için en büyük sıkıntıydı.
şimendiferler eskiydi, çoğu hurdaydı.
demiryollarının çoğu bozuktu, tahrip edilmişti.
memleket dahilinde hepsi bozuk toplam 9 bin kilometre şose vardı.
bu 9 bin kilometre yolun sadece 4 bin kilometresi toprak yoldu, geri kalan deve kervanı yoluydu.
"türkler demiryolu işletemez..." görüşü hakimdi.
gerçekten de lokomotif kullanacak tek bir türk evladı yoktu.
demiryolu makinistleri genelde ermeni ve rumlardı. bunların dışında da yine yabancılar makinistlik yapıyordu.
behiç bey sayesinde sakarya savaşından önce ilk yerli makinistlerimizi yetiştirmiş, mustafa kemal'i ankara'dan polatlı'ya getiren başkomutan trenini behiç bey'in yetiştirdiği türk makinist kullanmış, mustafa kemal paşa durumun kendisine bildirilmesi ile gözyaşlarına hakim olamamıştı...
şimendifer behiç tüm yokluklar içinde bir türk mucizesi gerçekleştirmişti.
ve büyük taarruz...
şimendifer behiç'in nasıl biri olduğunu anlamak için büyük taarruz esnasında mustafa kemal paşa ile aralarında geçen şu telgraflaşmayı buraya not düşmek istiyorum.
savaşın en kritik günleriydi.
mustafa kemal paşa, behiç bey'e telgraf gönderdi;
"sevkiyatı hızlandırın, trenleri son sürate çıkarın. geciktiren idamla cezalandırılacaktır..."
albay behiç bey'in bu telgrafa cevabı şu oldu;
"bu hat 40 kilometreden süretli gitmeye müsait değildir. trenleri hızlandıralım derken tek bir sevkiyat bile yapamayabiliriz. emrinizi aldım, bu nedenle münasip görmediğim için uygulamadım. ikinci emrinizi bekliyorum..."
ve mustafa kemal paşa buna cevaben ikinci telgrafı gönderir;
"sen nasıl uygun görürsen behiç..."
işte şimendifer behiç böyle biriydi.
doğru bildiğinden şaşmayan liyakatli, işinin ehli bir lojistik dehası...
anadolu'nun umudu onlardı.
onlara verilen önemi, büyük taarruz'un başladığı gün ankara'da nafia vekaletinden gelen şu telgrafla daha iyi anlayabiliriz;
"işbu dakikadan itibaren bütün millet fedakâr şimendifercilerimizi Allah'tan sonra kahraman ordumuzun yegâne muin-i zaferi olarak görmektedir..."
gerçekten de ordumuzun tek bir sevkiyatın aksamasına lüksü yoktu.
tek bir sevkiyat aksamamış, 26 ağustos'ta başlayan büyük taarruz, sadece 4 gün sonra dumlupınar'da zaferle sonuçlanmıştı...
bu arada behiç bey sadece tren işletip, sevkiyat yapmıyordu.
bozuk, hurda rayları da değerlendiriyordu.
hurda raylardan süvari kılıçları yapmıştı.
büyük taarruz'da süvarilerimizin kılıçları işte şimendifer behiç tarafından bozuk raylardan yaptırılan kılıçlardı...
o şimendifer behiç...
gerektiğinde mustafa kemal'in emrini bile dinlemeyen istiklal harbi kahramanı. tcdd'nin kurucusu.
ve kurtuluş savaşımızın sona ermesi ile behiç bey, hem tbmm takdirnamesi, hem de istiklal madalyası ile ödüllendirildi...
tabi kurtuluş savaşı'nın sona ermesi ile şimendifer behiç'in görevi bitmiyordu.
tcdd genel müdürlüğü görevine cumhuriyetin ilanından sonra 3 sene daha devam etti, daha sonra bayındırlık bakanlığı görevine getirildi.
aradan yıllar geçmesine rağmen behiç bey'in hizmetleri atatürk tarafından unutulmamıştı.
cumhuriyetimizin 10. yıl kutlamaları için yazılan 10. yıl marşının ilk kıtasının son mısrası; ""yurdun her bir tepesinde dumanlar tütüyor..." dizeleriydi.
mustafa kemal atatürk bu dizelerin üzerini çizdi ve “Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” mısralarını yazdı.
atatürk yaptığı bu değişikliği şöyle izah ediyordu;
“Çizdiğim mısra sizin ve demiryolcuların emeğini tam olarak ifade etmiyordu, değiştirdim, ‘demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan’ yaptım...”
bir insan için ne büyük bir gurur, ne büyük şeref...
tabi atatürk'ün behiç bey'e jestleri bununla da bitmedi.
Soyadı Kanunu çıktığında, Atatürk sadece 37 kişiye bizzat kendisi soyadı vermiştir. Behiç Bey 9. sıradadır ve “Erkin” soyadını Atatürk kendi el yazısıyla işlemi yapmıştır.
Atatürk'ün bu kahraman arkadaşına uygun gördüğü Erkin kelimesinin anlamı şudur: "Her şart altında kendi doğru kararını verebilen, müstakil fikirli..."
behiç bey bunların dışında milli istihbarat teşkilatı'nın da fikir babasıdır. mit'in kuruluş kararnamesinde atatürk ile birlikte behiç bey'in imzası vardır...
behiç bey ayrıca uzun yıllar budapeşte büyükelçiliği yapmış, ardından da paris büyükelçisi olmuştur.
behiç bey, fransa elçiliği görevi sırasında 2. dünya savaşı yıllarında yaklaşık 20 bin yahudinin hayatını kurtarmış, türk'ün merhamet ve insancıllığının tarihe geçen sembolü olmuştur.
ruhu şad, mekanı cennet olsun...
#tarih
bazı zavallıların atatürk'ün hep yabancılara hayran olduğundan ve de selçuklu yahut osmanlı padişahlarına hiç muhabbet beslemediğinden bahsettikleri konu...
sevgili gençler.
26 ağustos türk tarihi için son derece önemli bir gündür.
98 sene önce 26 ağustos 1922'de, yurdumuzun işgalden kurtarılması için son hamle olan büyük taarruz başlatılmıştır.
büyük taarruz'un başlangıcının 26 ağustos günü olarak seçilmesi ise, bu tarihin malazgirt zaferimizin yıldönümü olmasıdır.
bir 26 ağustos günü 1071'de alp arslan anadolu'yu türklere yurt olarak almıştır.
bir başka 26 ağustos günü de mustafa kemal atatürk anadolu'nun türk kalması için son hamlesini başlatmıştır.
atatürk'ün taarruz için özellikle 26 ağustos tarihini seçmesini ilber ortaylı şöyle anlatıyor;
görsel
atatürk, osmanlı padişahlarından fatih sultan mehmet'e hayrandı...
bazı zevatın atatürk'e yalakalık yapmak için onun fatih'ten bile daha büyük bir komutan olduğunu söylemeleri üzerine atatürk;
“Ben Fatih’ten büyük olabilir miyim! Çok kereler Fatih’in karşılaştığı meseleleri düşündüğüm zaman ben de aynı çözüm yollarını bulmuşumdur. Yalnız, Fatih, benim karşısında kaldığım sorunları nasıl hallederdi?Bunu çok merak ederim.. ikinci Mehmet büyük adamdır büyük…” diyerek noktayı koymuştur.
yine atatürk 1930 yılında afet inan ile yaptığı söyleşide, istanbul'un fethini ve fethin mimarı fatih'i şöyle anlatmıştır;
“istanbul’un fethi olayını değerlendirirken diyenler vardır ki: Bizanslılar Türklerden daha medeni idiler, fakat Türklerin harsı kuvvetli olduğu için galip ve başarılı oldular! Bu anlayış anlatım doğru değildir. Gerçekte Türkler Bizanslılardan daha hem daha medeni idiler, hem de ırki karakterleri onlardan yüksekti. Medeniyet dediğimiz harsın üç önemli özelliğini göz önünde tutarak olayı değerlendirirsek fikrimiz kolaylıkla anlaşılmış olur:
istanbul’u alan Türkler, devlet hayatında elbette Bizans imparatorluğu’ndan çok yüksekti. Türklerin istanbul’un fethinde inşa ve icat ettikleri gemileri toplar ve her çeşit araçlar, gösterdikleri yüksek fen yeteneği, bilhassa koca bir donanmayı Dolmabahçe’den Haliç’e kadar karadan nakletmek dehası, daha önce Boğaziçi’nde inşa ettikleri kuleler, aldıkları tedbirler, Bizans’ı alan Türklerin fikir ve fen aleminde ne kadar ileri olduklarının yüksek şahitleridir. Bizans prenslerinin Türk ordugahlarında staj yaptıklarını, her konuda ders aldıklarını da hatırlatmak isterim. Daha Atilla zamanında Doğu Roma imparatorluğu’nun Türklerin haraçgüzarı olacak kadar siyasette ve askerlikte bilgi ve beceriden yoksun düzeyde olduğu bilinmektedir. Bizans’ı alan Türklerin, ekonomik hayatta, Bizanslıların çok ilerisinde olduğunu anlatmaya dahi gerek yoktur...”
atatürk'ün fatih'e olan hayranlığı, onun bütün hayatını incelemesi ve fatih'in okuduğu kitapları okumasına sebep olmuştur.
hatta 30 ağustos'ta dumlupınar'da kazanılan zafer sonrası atatürk, fatih'e atıf yaparak "hektor'un öcünü aldık" demiştir.
zira fatih sultan mehmet'i örnek almıştır. fatih de istanbul'u fethettiğinde aynı sözü söylemiş, istanbul'u düşüren hakan "truva'nın intikamını aldık" demiştir...
ayrıca, istanbul'a fatih sultan mehmet heykeli yapılması da atatürk'ün vasiyetidir.
imamoğlu seçildiğinde atatürk'ün bu vasiyetini yerine getireceğini belirtmiştir. imamoğlu'ndan atatürk'ün vasiyetini yerine getirip, istanbul'a yakışacak dev bir fatih sultan mehmet han heykeli yaptırmasını bekliyoruz...
bunların dışında atatürk, yavuz sultan selim'e hayrandı ve yavuz'dan "hazreti yavuz" olarak bahsederdi.
(bkz: atatürk ün yavuz a hazreti yavuz demesi)
yani görüldüğü üzre atatürk'ün hayranlık duyduğu, saygı gösterdiği selçuklu sultanları da, osmanlı padişahları da vardı.
#tarih
sevgili gençler.
26 ağustos türk tarihi için son derece önemli bir gündür.
98 sene önce 26 ağustos 1922'de, yurdumuzun işgalden kurtarılması için son hamle olan büyük taarruz başlatılmıştır.
büyük taarruz'un başlangıcının 26 ağustos günü olarak seçilmesi ise, bu tarihin malazgirt zaferimizin yıldönümü olmasıdır.
bir 26 ağustos günü 1071'de alp arslan anadolu'yu türklere yurt olarak almıştır.
bir başka 26 ağustos günü de mustafa kemal atatürk anadolu'nun türk kalması için son hamlesini başlatmıştır.
atatürk'ün taarruz için özellikle 26 ağustos tarihini seçmesini ilber ortaylı şöyle anlatıyor;
görsel
atatürk, osmanlı padişahlarından fatih sultan mehmet'e hayrandı...
bazı zevatın atatürk'e yalakalık yapmak için onun fatih'ten bile daha büyük bir komutan olduğunu söylemeleri üzerine atatürk;
“Ben Fatih’ten büyük olabilir miyim! Çok kereler Fatih’in karşılaştığı meseleleri düşündüğüm zaman ben de aynı çözüm yollarını bulmuşumdur. Yalnız, Fatih, benim karşısında kaldığım sorunları nasıl hallederdi?Bunu çok merak ederim.. ikinci Mehmet büyük adamdır büyük…” diyerek noktayı koymuştur.
yine atatürk 1930 yılında afet inan ile yaptığı söyleşide, istanbul'un fethini ve fethin mimarı fatih'i şöyle anlatmıştır;
“istanbul’un fethi olayını değerlendirirken diyenler vardır ki: Bizanslılar Türklerden daha medeni idiler, fakat Türklerin harsı kuvvetli olduğu için galip ve başarılı oldular! Bu anlayış anlatım doğru değildir. Gerçekte Türkler Bizanslılardan daha hem daha medeni idiler, hem de ırki karakterleri onlardan yüksekti. Medeniyet dediğimiz harsın üç önemli özelliğini göz önünde tutarak olayı değerlendirirsek fikrimiz kolaylıkla anlaşılmış olur:
istanbul’u alan Türkler, devlet hayatında elbette Bizans imparatorluğu’ndan çok yüksekti. Türklerin istanbul’un fethinde inşa ve icat ettikleri gemileri toplar ve her çeşit araçlar, gösterdikleri yüksek fen yeteneği, bilhassa koca bir donanmayı Dolmabahçe’den Haliç’e kadar karadan nakletmek dehası, daha önce Boğaziçi’nde inşa ettikleri kuleler, aldıkları tedbirler, Bizans’ı alan Türklerin fikir ve fen aleminde ne kadar ileri olduklarının yüksek şahitleridir. Bizans prenslerinin Türk ordugahlarında staj yaptıklarını, her konuda ders aldıklarını da hatırlatmak isterim. Daha Atilla zamanında Doğu Roma imparatorluğu’nun Türklerin haraçgüzarı olacak kadar siyasette ve askerlikte bilgi ve beceriden yoksun düzeyde olduğu bilinmektedir. Bizans’ı alan Türklerin, ekonomik hayatta, Bizanslıların çok ilerisinde olduğunu anlatmaya dahi gerek yoktur...”
atatürk'ün fatih'e olan hayranlığı, onun bütün hayatını incelemesi ve fatih'in okuduğu kitapları okumasına sebep olmuştur.
hatta 30 ağustos'ta dumlupınar'da kazanılan zafer sonrası atatürk, fatih'e atıf yaparak "hektor'un öcünü aldık" demiştir.
zira fatih sultan mehmet'i örnek almıştır. fatih de istanbul'u fethettiğinde aynı sözü söylemiş, istanbul'u düşüren hakan "truva'nın intikamını aldık" demiştir...
ayrıca, istanbul'a fatih sultan mehmet heykeli yapılması da atatürk'ün vasiyetidir.
imamoğlu seçildiğinde atatürk'ün bu vasiyetini yerine getireceğini belirtmiştir. imamoğlu'ndan atatürk'ün vasiyetini yerine getirip, istanbul'a yakışacak dev bir fatih sultan mehmet han heykeli yaptırmasını bekliyoruz...
bunların dışında atatürk, yavuz sultan selim'e hayrandı ve yavuz'dan "hazreti yavuz" olarak bahsederdi.
(bkz: atatürk ün yavuz a hazreti yavuz demesi)
yani görüldüğü üzre atatürk'ün hayranlık duyduğu, saygı gösterdiği selçuklu sultanları da, osmanlı padişahları da vardı.
#tarih
tarihimizin şeref dolu anılarından biri, mustafa kemal'in askerlerinin küresel çeteye indirdiği bir darbedir...
1920 yılı ocak ayı...
batı anadolu, izmir, aydın yunan işgali altında.
aydın'dan izmir'e hareket halindeki bir kervan kuvayi milliye güçlerince, efelerimiz tarafından durduruldu.
bütün mallara türk milleti adına aydın kuvayi milliye riyasetliği tarafından el konuldu.
ertesi ay bir başka deve kervanı daha durdurulup mallarına el konuldu.
sonra bir daha, bir daha...
aydın ve izmir arasındaki sevkiyat tehlikeye girmişti.
el konulan deve kervanı ne taşıyordu peki?
meyan kökü...
mallar izmir'de faaliyet gösteren mc andrews and forbes company adlı ingiliz firmasına aitti.
görsel
firma meyan kökünde dünyada tekeldi.
en büyük alıcısı da the coca cola company'di...
mc andrews and forbes company, 1854 kırım savaşından sonra türkiye'ye gelmiş, osmanlı'dan meyan kökü imtiyazı almıştı.
ege bölgesinde meyan kökü topluyorlardı.
nazilli, söke ve aydın'da meyan kökü işleyen 3 fabrika kurmuşlardı.
görsel
osmanlı meyan kökü diye bir şey bilmiyordu.
meyan kökünün değersiz bir madde olduğu konusunda ikna edilmiş, bu bitkinin doğada kendi kendine yetişen "hüdayınabit" bir bitki olduğunu, değersiz olduğunu kabul edip, bu imtiyazı ingilizlere vermişlerdi.
ingiliz şirketi meyan kökünü köylülere toplatıyor, kilosunu 20 paraya (yarım kuruş) alıp fabrikada işliyor ve 6 kuruşa satıyordu.
işte kuvayi milliye'ye bağlı efeler, mc andrews and forbes company'nin bu düzenine çomak sokmuşlardı.
aydın bölgesinden meyan kökü ihracatı durmuştu.
coca cola hammadde sıkıntısı çekmeye başlamıştı.
soluğu sarayda aldılar.
hem ingiliz elçisi, hem abd'nin istanbul temsilcisi amiral bristol devreye girmişti.
kuvayi milliye'nin bu baskınlarını vahdettin'e şikayet edip, onların yakalanmasını, malların kendilerine teslim edilmesini istediler.
vahdettin; "kuvayi milliye ile temas kurulması ve bu meselenin halledilmesi" emrini verdi.
lakin kuvayi milliye, vahdettin'i muhatap dahi almadı.
mecburen ingilizler ve amerikalılar kuvayi milliye ile temas kurdular.
bu şu anlama geliyordu.
anadolu'nun hakimi kuvayi milliyedir, tbmm'dir...
1920'nin haziran yahut temmuz ayında mc andrews and forbes company temsilcileri, aydın kuvayi milliye komutanı binbaşı şükrü bey ile görüştüler.
görsel
şükrü bey el konulan 5 kervan mal karşılığı kilogram başına 1.5 kuruş vergi aldı ve şirkete mallarını iade etti. daha sonra yapılacak her sevkiyattan da ankara hükümeti vergi almaya başladı.
izmir yunan işgali altındaydı, aydın işgal altındaydı, ama kahraman efelerimiz bu toprağa ait olan bir bitkinin bile yağmalanmasına müsade etmiyor, anadolu halkının hakkı olan vergiyi onlardan tahsil ediyordu...
şüphesiz ki bu durum, yakın zamanda kurulacak türkiye cumhuriyeti'nin osmanlı'dan çok farklı olacağını, topraklarını emperyalistlere yağmalatmayacağının bir işaretiydi...
türk evladı, unutma ki sen coca cola'dan haraç almış efelerin torunusun.
muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur...
#tarih
1920 yılı ocak ayı...
batı anadolu, izmir, aydın yunan işgali altında.
aydın'dan izmir'e hareket halindeki bir kervan kuvayi milliye güçlerince, efelerimiz tarafından durduruldu.
bütün mallara türk milleti adına aydın kuvayi milliye riyasetliği tarafından el konuldu.
ertesi ay bir başka deve kervanı daha durdurulup mallarına el konuldu.
sonra bir daha, bir daha...
aydın ve izmir arasındaki sevkiyat tehlikeye girmişti.
el konulan deve kervanı ne taşıyordu peki?
meyan kökü...
mallar izmir'de faaliyet gösteren mc andrews and forbes company adlı ingiliz firmasına aitti.
görsel
firma meyan kökünde dünyada tekeldi.
en büyük alıcısı da the coca cola company'di...
mc andrews and forbes company, 1854 kırım savaşından sonra türkiye'ye gelmiş, osmanlı'dan meyan kökü imtiyazı almıştı.
ege bölgesinde meyan kökü topluyorlardı.
nazilli, söke ve aydın'da meyan kökü işleyen 3 fabrika kurmuşlardı.
görsel
osmanlı meyan kökü diye bir şey bilmiyordu.
meyan kökünün değersiz bir madde olduğu konusunda ikna edilmiş, bu bitkinin doğada kendi kendine yetişen "hüdayınabit" bir bitki olduğunu, değersiz olduğunu kabul edip, bu imtiyazı ingilizlere vermişlerdi.
ingiliz şirketi meyan kökünü köylülere toplatıyor, kilosunu 20 paraya (yarım kuruş) alıp fabrikada işliyor ve 6 kuruşa satıyordu.
işte kuvayi milliye'ye bağlı efeler, mc andrews and forbes company'nin bu düzenine çomak sokmuşlardı.
aydın bölgesinden meyan kökü ihracatı durmuştu.
coca cola hammadde sıkıntısı çekmeye başlamıştı.
soluğu sarayda aldılar.
hem ingiliz elçisi, hem abd'nin istanbul temsilcisi amiral bristol devreye girmişti.
kuvayi milliye'nin bu baskınlarını vahdettin'e şikayet edip, onların yakalanmasını, malların kendilerine teslim edilmesini istediler.
vahdettin; "kuvayi milliye ile temas kurulması ve bu meselenin halledilmesi" emrini verdi.
lakin kuvayi milliye, vahdettin'i muhatap dahi almadı.
mecburen ingilizler ve amerikalılar kuvayi milliye ile temas kurdular.
bu şu anlama geliyordu.
anadolu'nun hakimi kuvayi milliyedir, tbmm'dir...
1920'nin haziran yahut temmuz ayında mc andrews and forbes company temsilcileri, aydın kuvayi milliye komutanı binbaşı şükrü bey ile görüştüler.
görsel
şükrü bey el konulan 5 kervan mal karşılığı kilogram başına 1.5 kuruş vergi aldı ve şirkete mallarını iade etti. daha sonra yapılacak her sevkiyattan da ankara hükümeti vergi almaya başladı.
izmir yunan işgali altındaydı, aydın işgal altındaydı, ama kahraman efelerimiz bu toprağa ait olan bir bitkinin bile yağmalanmasına müsade etmiyor, anadolu halkının hakkı olan vergiyi onlardan tahsil ediyordu...
şüphesiz ki bu durum, yakın zamanda kurulacak türkiye cumhuriyeti'nin osmanlı'dan çok farklı olacağını, topraklarını emperyalistlere yağmalatmayacağının bir işaretiydi...
türk evladı, unutma ki sen coca cola'dan haraç almış efelerin torunusun.
muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur...
#tarih
siz hiç zenci rus gördünüz mü? duydunuz mu?
zenci bir rus, üstelik istanbul'da...
şu abimiz;
görsel
abimizin adı; Frederick Bruce Thomas.
kendisi aslen misisipili...
frederick abimiz henüz 18 yaşındayken babası ırkçı komşuları tarafından vurulur.
frederick de doğduğu büyüdüğü toprakları terk etmek zorunda kalır. 2 sene boyunca amerika'nın dört bir yanında dolaşır.
gece kulüplerinde garsonluk yapar. lakin her gittiği yerde derisinin renginden dolayı ayrımcılığa maruz kalır. daha medeni bir yaşam sürmek için avrupa'ya gitmeye karar verir ve londra'ya gelir.
londra'dan sonra sırasıyla paris, cannes, köln, düsseldorf, berlin, leipzig, monte carlo, milano, venedik, trieste, viyana ve budapeşte gibi şehirlere gelir. her türlü işte çalışır. lakin yine umduğunu bulamaz.
bu sırada frederick cannes'de zengin bir rus'un uşaklığını yapar. ondan rusya hakkında bir şeyler öğrenmiştir.
avrupa'da dikiş tutturamayınca da bir de rusya'yı denemek için st petersburg'a gelir, ardından da moskova günleri başlar...
rusya'da tam da aradığı iklimi bulmuştur. zira rusya'da kimse ona renginden dolayı ayrımcılık yapmıyordur. artık rusya frederick'in yeni vatanıdır.
frederick rus vatandaşlığına geçer ve fyodor fyodoroviç tomas ismini alır.
üç defa evlenir, üç de çocuk sahibi olur.
frederick artık sınıf atlamıştır, garsonlukla başladığı hayat macerasında artık moskova'da bir gece kulübünün sahibi zengin bir insan olmuştur.
frederick'in moskova'da sahip olduğu gece kulübünün ismi maksim'dir...
lakin frederick'in bu mutlu rusya günleri, bolşevik ihtilali ile son bulur.
1917 devrimi neticesinde rusya'dan kaçması gerekir.
frederick asıl vatanı olan abd'nin rusya büyükelçiliğine sığınır. lakin "hem zenci hem rus vatandaşı" olduğu gerekçesi ile başvurusu reddedilir.
çaresiz kalan frederick odessa'ya gelir ve burada onbinlerce mülteci ile birlikte gemiye biner ve soluğu istanbul'da alır...
frederick istanbul'a geldiğinde 5 parasızdır.
yeniden başladığı noktaya dönmüş, garsonluk yapmaktadır.
lakin frederick'in ışığı her yerde kendini gösterir. garsonluk yaparken kendisine bir isviçreli, bir de ingiliz ortak bulur.
birlikte şişli'de stella adlı gece kulübünü açarlar.
stella sayesinde istanbul gece hayatı caz ile tanışır.
abd'den istanbul'a caz orkestraları getirilir. frederick gece hayatında yine zirveye çıkmıştır.
artık yoluna kendi başına devam etmeye karar verir ve 1921 yılında taksim'de maksim gece kulübünü açar...
görsel
kurtuluş savaşı yıllarıdır ve istanbul'da maksim sayesinde parlak bir gece hayatı hüküm sürmektedir.
maksim gazinosu, mim mim cemiyetinin üssü haline gelmiştir.
frederick artık türkiye'yi vatan olarak görüyor ve vatanın kurtarılması için canını ortaya koyan mim mim grubu üyelerine kapılarını açıyor ve onlara yardımcı oluyordu.
mim mim grubu anadolu'ya kaçırdığı silah ve mühimmatların istihbaratını maksim gazinosuna gelen işgalci subaylardan elde ediyordu...
kurtuluş savaşı kazanıldı.
frederick artık yeni vatanında daha hür ve özgürdü...
frederick'e ve işletmesine kimse dokunmadı.
cumhuriyet rejiminin getirdiği özgürlükler frederick'i daha da teşvik etmişti.
bebek'te la potiniere adlı mekanı açtı.
ardından da tarabya'da villa tom adlı mekanı açtı.
bir yandan da boğazda katamaran restoran işletiyordu.
cumhuriyetin başkenti ankara'ydı..
artık yabancı diplomatlar falan hep ankara'da ikamet ediyordu. frederick ankara'da çankaya'da villa can adlı bir mekan daha açtı...
frederick çok zengindi, lakin yaşadığı zor hayata nispet yaparcasına har vurup harman savuruyordu. kumarbazdı...
bu müthiş kazanca rağmen borca battı.
önce maksim'i devretti, lakin borçlarını kapatamadı.
alacaklıların şikayeti üzerine tutuklandı ve cezaevine konuldu.
yine 5 parasız kalmıştı.
zatürre oldu.
cezaevinden çıkarılıp hastaneye yatırıldı.
ne yazık ki hastanede 55 yaşındayken vefat etti ve pangaltı'daki katolik mezarlığına defnedildi...
frederick thomas'ın hayatı, rus kökenli amerikalı yazar vladimir aleksandrov tarafından "siyah rus" adıyla kitap haline getirildi...
ne hayatlar, ne konular, ne hikayeler...
hepsi de bu topraklardan gelip geçtiler...
filmlere, dizilere konu arıyorlar.
dandik dandik konuları tekrar tekrar dizi yapıp gözümüze sokuyorlar ya.
al işte çek siyah rus'un hayatını dizi olarak koy izleyelim ve diyelim ki; geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer...
görsel
#tarih
zenci bir rus, üstelik istanbul'da...
şu abimiz;
görsel
abimizin adı; Frederick Bruce Thomas.
kendisi aslen misisipili...
frederick abimiz henüz 18 yaşındayken babası ırkçı komşuları tarafından vurulur.
frederick de doğduğu büyüdüğü toprakları terk etmek zorunda kalır. 2 sene boyunca amerika'nın dört bir yanında dolaşır.
gece kulüplerinde garsonluk yapar. lakin her gittiği yerde derisinin renginden dolayı ayrımcılığa maruz kalır. daha medeni bir yaşam sürmek için avrupa'ya gitmeye karar verir ve londra'ya gelir.
londra'dan sonra sırasıyla paris, cannes, köln, düsseldorf, berlin, leipzig, monte carlo, milano, venedik, trieste, viyana ve budapeşte gibi şehirlere gelir. her türlü işte çalışır. lakin yine umduğunu bulamaz.
bu sırada frederick cannes'de zengin bir rus'un uşaklığını yapar. ondan rusya hakkında bir şeyler öğrenmiştir.
avrupa'da dikiş tutturamayınca da bir de rusya'yı denemek için st petersburg'a gelir, ardından da moskova günleri başlar...
rusya'da tam da aradığı iklimi bulmuştur. zira rusya'da kimse ona renginden dolayı ayrımcılık yapmıyordur. artık rusya frederick'in yeni vatanıdır.
frederick rus vatandaşlığına geçer ve fyodor fyodoroviç tomas ismini alır.
üç defa evlenir, üç de çocuk sahibi olur.
frederick artık sınıf atlamıştır, garsonlukla başladığı hayat macerasında artık moskova'da bir gece kulübünün sahibi zengin bir insan olmuştur.
frederick'in moskova'da sahip olduğu gece kulübünün ismi maksim'dir...
lakin frederick'in bu mutlu rusya günleri, bolşevik ihtilali ile son bulur.
1917 devrimi neticesinde rusya'dan kaçması gerekir.
frederick asıl vatanı olan abd'nin rusya büyükelçiliğine sığınır. lakin "hem zenci hem rus vatandaşı" olduğu gerekçesi ile başvurusu reddedilir.
çaresiz kalan frederick odessa'ya gelir ve burada onbinlerce mülteci ile birlikte gemiye biner ve soluğu istanbul'da alır...
frederick istanbul'a geldiğinde 5 parasızdır.
yeniden başladığı noktaya dönmüş, garsonluk yapmaktadır.
lakin frederick'in ışığı her yerde kendini gösterir. garsonluk yaparken kendisine bir isviçreli, bir de ingiliz ortak bulur.
birlikte şişli'de stella adlı gece kulübünü açarlar.
stella sayesinde istanbul gece hayatı caz ile tanışır.
abd'den istanbul'a caz orkestraları getirilir. frederick gece hayatında yine zirveye çıkmıştır.
artık yoluna kendi başına devam etmeye karar verir ve 1921 yılında taksim'de maksim gece kulübünü açar...
görsel
kurtuluş savaşı yıllarıdır ve istanbul'da maksim sayesinde parlak bir gece hayatı hüküm sürmektedir.
maksim gazinosu, mim mim cemiyetinin üssü haline gelmiştir.
frederick artık türkiye'yi vatan olarak görüyor ve vatanın kurtarılması için canını ortaya koyan mim mim grubu üyelerine kapılarını açıyor ve onlara yardımcı oluyordu.
mim mim grubu anadolu'ya kaçırdığı silah ve mühimmatların istihbaratını maksim gazinosuna gelen işgalci subaylardan elde ediyordu...
kurtuluş savaşı kazanıldı.
frederick artık yeni vatanında daha hür ve özgürdü...
frederick'e ve işletmesine kimse dokunmadı.
cumhuriyet rejiminin getirdiği özgürlükler frederick'i daha da teşvik etmişti.
bebek'te la potiniere adlı mekanı açtı.
ardından da tarabya'da villa tom adlı mekanı açtı.
bir yandan da boğazda katamaran restoran işletiyordu.
cumhuriyetin başkenti ankara'ydı..
artık yabancı diplomatlar falan hep ankara'da ikamet ediyordu. frederick ankara'da çankaya'da villa can adlı bir mekan daha açtı...
frederick çok zengindi, lakin yaşadığı zor hayata nispet yaparcasına har vurup harman savuruyordu. kumarbazdı...
bu müthiş kazanca rağmen borca battı.
önce maksim'i devretti, lakin borçlarını kapatamadı.
alacaklıların şikayeti üzerine tutuklandı ve cezaevine konuldu.
yine 5 parasız kalmıştı.
zatürre oldu.
cezaevinden çıkarılıp hastaneye yatırıldı.
ne yazık ki hastanede 55 yaşındayken vefat etti ve pangaltı'daki katolik mezarlığına defnedildi...
frederick thomas'ın hayatı, rus kökenli amerikalı yazar vladimir aleksandrov tarafından "siyah rus" adıyla kitap haline getirildi...
ne hayatlar, ne konular, ne hikayeler...
hepsi de bu topraklardan gelip geçtiler...
filmlere, dizilere konu arıyorlar.
dandik dandik konuları tekrar tekrar dizi yapıp gözümüze sokuyorlar ya.
al işte çek siyah rus'un hayatını dizi olarak koy izleyelim ve diyelim ki; geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer...
görsel
#tarih
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar