bugün
- sedat pekmez21
- true nun çaylak olması4
- velvet27
- salak erkek neden bu kadar çok4
- aile evinde yaşamak12
- tavuk iskender4
- anıtkabir i yıkıp yerine cami yapmak3
- eski sevgilinin dolgun göğüslerini özlemek7
- kemalist dünya19
- kemalistlerin sanki biraz şey olması10
- yazarların iyi olduğu konular4
- ingiliz aksanı6
- galatasaray lobisi11
- yazarların çalmak istedikleri enstrümanlar3
- herzevekil'in biraz şey olması6
- sözlük yazarlarının kombinleri10
- etliye sütlüye karışmayan yazarlar5
- kemalist tokatlamak2
- uludağ sözlük kızları tam bir sazandır5
- dinci insanlar efkarlandığında ne içiyor sorunsalı6
- beynin güzelce yıkanması3
- ebu muhammed el culani3
- 26 haziran 2026 türkiye abd maçı29
- canımın sürekli hamburger çekmesi7
- dincilerin ingiltere sevdası5
- fight club4
- bir gecede cahil kaldık5
- merhabalar biraderler4
- akplilerin akpye oy verme nedenleri4
- erkeklerin her işi tek elle yapabilmesi11
- kadir mısıroğlu'nun soyu18
- maklube4
- sözlük yazarlarının yemek menüleri4
- biz dededen chp liyiz deyip kk'ye oy verecek tip3
- birader yazar olmak13
- çomar putu3
- üniversitelerin gereksiz olması10
- şeyh olup milleti söğüşleme işi3
- hızlı para kazanmanın yolları14
- uğurcan çakır3
- nato zirvesini takip izni verilmeyen türk medyası7
- yazarların ilk kedileri3
- aylık 315 bin lira iyi para mıdır sorunsalı3
- allah9
- hoşlanılan kızla ağaçtan erik yemek3
- ayağımla nah çekebilme yeteneğim5
- muşlettin amca birader bey2
- manyak bey biraderin silik olması2
- ona bir şey söyle9
- dilovası katliamı konuşulurken akp'lilerin gülmesi6
entry'ler (115)
Steven Spielberg denen bu adamı çok ama çok seviyorum, ne yapıyor ediyor, beni her defasında kendine hayran bıraktırmayı başarıyor.
Disclosure Day (2026) artık yapılmayan türden bir Hollywood filmi. Unutulmuş bir film tarzını yeniden canlandırıyor.
Bir yandan The Twilight Zone ile The X-Files melezi gibi diğer yandan da aslında macera ve pulp etkili çizgi-romanlardan fırlamışa benziyor.
Maske, tayt ve pelerinin, fizik kurallarına aykırı uçmalı ya da patlamalı gösterilerin olmadığı bir tür super-hero filmi gibi çalışır, yani Marvel-DC Comics kahramanlarından farklı. Bu filmdeki iki ana karakterin sahip olduğu (onlara bahşedilen) özel, kozmik güç ve yetenek Star Wars filmlerindeki Jedi'lar ile de karşılaştırılamaz. Esas olarak Stephen King tarzıdır, baş antagonistin marifetleri de öyle.
Disclosure Day, indiana Jones ile aynı dönemlerde geçmiyor ama indiana Jones dünyasında geçercesine bir kedi-fare oyunu sergilenir, soluk soluğa.
Spielberg burada daha önceden yaptığını, aynı formülü tekrarlamak ya da klasik bir uzaylı ve insan karşılaşması bilim-kurgusundan, Dünya-dışı “ziyaretçiler” filminden beklenileni vermek yerine farklı bir yol izliyor. Kesinlikle risk alıyor.
Gökyüzündeki ışıklar, UFO/UAP gösterileri, finalde ekranlardan yayınlanan arşiv görüntüleri dışında, hiç yok. Bu bir örtbas, tehlikeli gölge kurumlar, uzaylı nesneleri (teknolojisi) ve yetenekleri ile gizlenen saklı gerçekleri ortaya çıkarma filmi, adından da çok iyi anlaşıldığı üzere.
Disclosure Day (2026) bazılarına en iyi ihtimalle “tuhaf” geldi, gelecek. Filmin POV (bakış açısı) çekimi olan Amerikan güreşi ile açılması boşuna değil. Bütün film bir güreş aslında.
Bir Yaz Blockbuster'ı olmasına rağmen herkesi kucaklamakla hiç ilgilenmez.
Spielberg'ün bu yüzyıldaki filmleri içerisinde hafif Minority Report (2002) havasına karşın daha çok, ciddi bir derdi olan, gerçek olaylara ve kişilere dayanan tarihi gazetecilik dramı The Post (2017) ile akrabadır. Yapımcı kadrosunda yer aldığı Men in Black serisinin sert, tehditkar bir karşılığı olarak da görmek mümkün.
Öte yandan senaryo, M. Night Shyamalan'dan beklenebilecek “garipliklere” de sahip ve bu bir iltifat sayılmaz!
80 yaşına merdiven dayayan Steven Spielberg kamera çalışmasından, doğuştan gelen yönetmenlik becerisinden, o parmak ısırtan formundan en ufak bir şey kaybetmemiş durumda. Baştan sona kamera üzerindeki hakimiyeti mest edici, yine.
Daha başlar başlamaz alametifarikası olan, imza anları (blocking) oradadır.Doğal ve zahmetsiz gibi görünen, ama aslında son derece incelikli, yaratıcı sahnelemenin ve kadrajlamanın olduğu kinetik kamera hareketleri var.
Haber stüdyosunda geçen Steadicam'in akıcı hareketine ve oyuncu performansına dayanan beş dakikaya yakın kesintisiz, tek çekim sahne ile karakterin çitlerle çevrili bir alana gizlice yaklaştığı drone destekli tek çekim yanılsaması sekans, oldukça havalı görünüyor. Hele ki araç-içi sahnelerinde kameranın ustalıkla süzülüşü, onun bu işte ne kadar yetenekli ve neden efsane olduğunu yeniden hatırlatır.
Schindler s List (1993) filminden beri aralıksız çalıştığı Janusz Kaminski'nin yer yer soluk ve puslu sinematografisi tekinsiz günümüz dünyasını yansıtmakta harika iş görür, ışık süzmeleri, lens parlamaları yine yerli yerinde. Gölge kurum Wardex merkezindeki sahnelerde ise çarpıcı mavi tonlar hakim. Spielberg ile Kaminski alışkanlıklarından vazgeçmiyorlar ve Disclosure Day (büyük ölçüde) yine geleneksel 35mm film stoğu ile çekildi.
Birkaç filmi hariç daimi kurgucusu sayılan Michael Kahn ise emekliye ayrılmış. The Post filminde ona eşlik eden Sarah Broshar, Disclosure Day ile ipleri elinde tutuyor.
Ve en önemlisi Spielberg yine nadir birkaç filmi hariç daimi besteci ortağı olan 94 yaşındaki müzik dehası John Williams'ı, benimle 30. filmini de yap diyerek emeklilikten geri çağırıyor. Williams büyük ölçüde tekerlekli sandalyeye bağlı ama ilerleyen yaşına rağmen parlak zekası ve yaratıcılığı hala orada. Filmin önüne geçmeyen, biraz A.I. Artificial Intelligence (2001) filmini hatırlatan güçlü müzikleri var.
Spielberg, Disclosure Day'in ilk taslağını iPad'inin notlar uygulamasında yazıp en çok çalıştığı iki senaristten biri olan, aralarındaki işbirliği ticari açıdan hep başarılı olmuş David Koepp'e e-mail ile atmış, yaklaşık 40 sayfaya denk geliyor ve önce ondan yorumunu istemiş. Ardında da ona bunu genişletip ayrıntılı bir çekim senaryosuna dönüştürmekle ilgilenir miydin, diye sormuş. Koepp, memnuniyetle diyerek cevaplamış.
Steven Spielberg ilhamını 2017'deki New York makalesinden ve 2023'teki ABD kongresinin UAP/Tanımlanamayan Hava Olayları oturumundan aldığını gizlemiyor.
Onun ilk uzaylı-insan karşılaşması bilim-kurgusu aslında henüz 17 yaşında iken Super 8mm kamerasıyla çektiği tamamen bağımsız, amatör, kendin yap/öğrenci filmi Firelight (1964) idi. Yerel bir sinema salonunda akşam gösterimi de yapılan, 140 dakikalık bir film. Bazı kısımları dışında bugün kayıp durumunda. O film, 1977'deki bu defa profesyonel anlamda ilk bilim-kurgusu ve ilk uzaylı filmi olan Close Encounters of the Third Kind'ın öncülü sayılır.
Close Encounters için o zamanlar, “insanlar bunu izlese ve keşke böyle bir şey gerçek olsa deseler”, bugün Disclosure Day gibi bir filmi ise “insanlar keşke bunun gerçek olduğunu bilseler” diye yaptığını söylüyor.
Aynı zamanda Spielberg, komploculara da cevap vererek Pentagon'un ya da hükümetin bir bitkisi olmadığını ve Dünya-dışı akıllı yaşama olan takıntısının kendisini henüz 5 yaşında iken gece meteor yağmurunu izlemeye götüren babasından kaynaklandığını söyledi.
Ustanın bir devam filmi olmayan bu konudaki orijinal bilim-kurguları arasında Disclosure Day diğer 3 filminin gerisinde yine de. (Hatırlanacağı gibi esasen live-action'da karton bir macera ve aksiyon olan indiana Jones serisinin dördüncüsü “indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull, 2008” filminde de adeta tanrı-uzaylı ile tanışırız, adına boyutlar arası varlıklar denilen).
Yani ne ilk temas ve ziyaretçiler filmi klasiği olan Close Encounters (1977) ne bir uzaylı ve çocuğun dostluğunu merkezine alan E.T. the Extra-Terrestrial (1982) ne de modern/serbest bir H.G. Wells uyarlaması ve bu defa ürpertici, yıkıcı, kozmik bir felaket olan uzaylı istilası hikayesi War of the Worlds (2005) ile rekabete giremeyeceğini düşünenlerdenim.
Şunu da eklemeli, 21 yıl sonra ilk kez Spielberg, Disclosure Day ile hikayenin şimdilerde, günümüzde geçtiği bir film yapıyor. Ve bu da 21 sene önceki War of the Worlds gibi bir uzaylı bilim-kurgusudur.Ama tematik ve yaklaşım olarak Close Encounters ile E.T.'nin ardılı durumunda. Yine de onlarla aynı değil.
Spielberg uzun zamandır dönem filmlerine gömülmüş, bunu yapmadığında da geleceğin dünyasında geçen hikayeler anlatmayı tercih etmişti. Sebebi günümüz insanlarının (hepimizin) başlarını telefon ekranlarından kaldırmıyor oluşu belki de. Çünkü hiç sinematik/estetik gelmiyor.
Disclosure Day, Steven Spielberg'ün korku türünde olmayan filmlerde korkutucu anlar yaratma geleneğini devam ettiriyor. O kadar ki, şeytan çıkarma filmlerinden adeta farksız olan gerilimli “possession” sahneleri var.
Ve genel olarak bu, Spielberg'ün bilim-kurgu türüne “peri masalı” yaklaşımını getiren, o “masalcı (dede)” kimliğini koruduğu filmlerinden biridir.
Emily Blunt mükemmel, bütün süre boyunca döktürüyor. Belki de şimdiye kadar ki en iyi performansı. Filmin gerçeküstü anlarında da, duygusal anlarında da (özellikle karakterinin panik atak geçirdiği bir sahne), yer yer kendini alaya almasını bilen mizahında da çok iyi bir iş çıkarıyor. Blunt, Spielberg’ün sanatçı ve piyanist annesi Leah Adler’ın The Fabelmans (2022) filminden de öğrendiğimiz o tutkulu, sezgisel ve sarsılmaz enerjisini taşır adeta. Umarım Oscar adayı olur. Partnerini oynayan Wyatt Russell ise filmin mizahi unsurudur.
Josh O'Connor kendini izletir ve onun karakteri de matematikçi/yazılımcı (aslında siber güvenlik uzmanı) olarak efsanevi yönetmenin kendi babası Arnold Spielberg'ün bir yansıması gibidir.
Antagonist Colin Firth yine iyi.
Bridge of Spies (2015) filminde Tom Hanks karakterinin kızını oynayan ve gerçekte U2 solisti Bono'nun kızı olan Eve Hewson ikinci kez bir Spielberg filminde.
2012 yapımı Lincoln'da küçük bir rolü olan oyuncu Colman Domingo da, yer aldığı bu diğer Spielberg filminde dikkat çekicidir.
Disclosure Day içerisinde hem Spielberg'ün kendi profesyonel kariyerindeki ilk uzun metrajı, zamanında ilkin TV'de gösterilmiş olan, Duel (1971-'72) filmi hem de küçük bir çocukken onu filmlere aşık eden, sinemada izlediği ilk film The Greatest Show on Earth referanslı bir tren kazası sahnesi barındırır ki filmin en iyi anlarındandır.
Doruk noktası olan üçüncü perde çok iyi düşünülmüş, bir plot twist yok, sanki bunun izlenimini verse de. Kimileri bunu modası geçmiş geleneksel medyaya, TV haberciliğine bir övgü olarak değerlendirecek ama esasında günümüzün bölünmüş internet dünyasına karşı kasıtlı bir meydan okuma.En önemlisi de görüntülerin gücüne dair iyimserliğini ve umudunu paylaşıyor.
Şeffaflık bir tercih değil, zorunluluk olmalıdır. Ve hakikat, sosyal medyada paylaşılan bir görüntü yerine kameraya bakan insanın elinden çıkmalı. Bilgi tek başına, dezenformasyon çağında insanların dikkatini çekmekte başarılı olamaz. Asıl dikkat çekici olan toplu, ortak bir deneyim anıdır.
Sinema bazen "nasıl olurdu"yu değil, "nasıl olmasını istiyoruz"u gösterir. Tam bu noktada TV haber sunucusu olarak karşımıza çıkan aktris Courtney Grace (gerçekten de oyuncu olmadan önce haber sunuculuğu yapmış) kısacık rolde iz bırakan bir performans gösteriyor ve finalin daha da güçlü olmasını sağlıyor.
Film bizi ‘hakikat’ ile ödüllendirse de, onun getirdiği belirsizlikle baş başa bırakarak salondan uğurlar. ‘Kesin cevaplar’ bekleyen birçoklarının asabını bozacak.
Fragmanlarında işin CGi kısmı oldukça şüpheli görünüyordu, filmde hiç de öyle değil, başarılı.
Uzaylılar ilk bakışta tanıdık görünen, insansı bir silüette ama detayları insandan ayırt edici ölçüde farklı olan bir formda resmediliyor.
Popüler kültürdeki (daha doğrusu Spielberg'ün Close Encounters filminde popülerleşmesine yardımcı olduğu ve yapımcılığını yaptığı 2002'deki Taken mini-dizisinde de gördüğümüz) kısa boylu, çocuğu andıran Griler tam olarak. insan zihnindeki şablonları kullanarak algı manipülasyonu yapıp kendilerini bazı tehlikesiz hayvanların projeksiyonunda gösterdikleri de oluyor. Kötücül değiller. Aksine onların varlığını örtbas edenler, esas kötü ve işkenceciler.
Disclosure Day bana yer yer Steven Spielberg'ün hem yaratıcısı (hikaye/geliştirme, ortak senarist) hem de yapımcısı olduğu, yönetmenliğini ise Tobe Hooper'ın yaptığı, perili ev temalı bir hayalet hikayesi olan, doğaüstü/paranormal ve aile-dostu korku filmi, 1982 tarihli Poltergeist'ı anımsattı.
Öyle ki Poltergeist filminde parapsikolog Dr. Lesh ve medyum Tangina'nın, küçük Carol Anne'i öte dünyadan geri getirmek için kullandıkları yöntemler ile Disclosure Day filminde Hugo'nun, Margaret ve Daniel'in bastırılmış kaçırılma anılarını yeniden canlandırmak adına denediği yöntemin tuhaflıkları aslında oldukça benzer.
Her iki filmde de amaç, sıradan algının ötesindeki bir gerçekliğe ulaşmak ve kaybolmuş bir şeyi geri kazanmaktır. Tangina ve Lesh, ruhlar dünyasıyla bağlantı kurarken, Hugo da hafızanın derinliklerine inerek unutulmuş bir karşılaşmayı gün yüzüne çıkarmaya çalışır. Her iki durumda da bilinmeyene ulaşmak için hem teknik hem de ritüelistik araçlar bir arada kullanılır. Aynı zamanda da, daha önce dediğim gibi çok Stephen Kingvari.
Disclosure Day, insan-dışı varlıklarla dolu değil. Bu onlardan daha çok bizim, eğer onların varlığı kanıtlanacak olursa ne tepki vereceğimizle ilgili, özellikle de inanç üzerinden. Bilinmeyenden korkmamıza gerek yok.
Ve dünya, Kuzey Kore'nin nükleer silah tehditi altında. ABD'nin teyakkuzda olduğu bilgisi veriliyor. Yani ”herşey neden şimdi oluyor?!” sorusunun cevabı arka planda verilen üçüncü Dünya Savaşı ve/veya nükleer kıyamet olasılığı.
Dünya-dışı, zeki varlıklar, insanlığın artık kaybetmeye başladığı iki yetiyi (biri empati, diğeri de sürprizi bozmamak adına bitiş sözcüğü diyeyim sadece) hatırlatmak istiyorlar.
Yine çok uzattım: özetle Disclosure Day, gerektiği gibi işlemeyen, işe yaramayan, pürüzler ve düzensizlikler barındıran bazı anlarına karşın genel deneyim itibariyle belli bir çıtanın üzerinde, iyi. Bunun az bir şey olduğu sanılmasın. Ancak son yılların en en en bölücü/kutuplaştırıcı Steven Spielberg filmi olacak...
3/4
Disclosure Day (2026) artık yapılmayan türden bir Hollywood filmi. Unutulmuş bir film tarzını yeniden canlandırıyor.
Bir yandan The Twilight Zone ile The X-Files melezi gibi diğer yandan da aslında macera ve pulp etkili çizgi-romanlardan fırlamışa benziyor.
Maske, tayt ve pelerinin, fizik kurallarına aykırı uçmalı ya da patlamalı gösterilerin olmadığı bir tür super-hero filmi gibi çalışır, yani Marvel-DC Comics kahramanlarından farklı. Bu filmdeki iki ana karakterin sahip olduğu (onlara bahşedilen) özel, kozmik güç ve yetenek Star Wars filmlerindeki Jedi'lar ile de karşılaştırılamaz. Esas olarak Stephen King tarzıdır, baş antagonistin marifetleri de öyle.
Disclosure Day, indiana Jones ile aynı dönemlerde geçmiyor ama indiana Jones dünyasında geçercesine bir kedi-fare oyunu sergilenir, soluk soluğa.
Spielberg burada daha önceden yaptığını, aynı formülü tekrarlamak ya da klasik bir uzaylı ve insan karşılaşması bilim-kurgusundan, Dünya-dışı “ziyaretçiler” filminden beklenileni vermek yerine farklı bir yol izliyor. Kesinlikle risk alıyor.
Gökyüzündeki ışıklar, UFO/UAP gösterileri, finalde ekranlardan yayınlanan arşiv görüntüleri dışında, hiç yok. Bu bir örtbas, tehlikeli gölge kurumlar, uzaylı nesneleri (teknolojisi) ve yetenekleri ile gizlenen saklı gerçekleri ortaya çıkarma filmi, adından da çok iyi anlaşıldığı üzere.
Disclosure Day (2026) bazılarına en iyi ihtimalle “tuhaf” geldi, gelecek. Filmin POV (bakış açısı) çekimi olan Amerikan güreşi ile açılması boşuna değil. Bütün film bir güreş aslında.
Bir Yaz Blockbuster'ı olmasına rağmen herkesi kucaklamakla hiç ilgilenmez.
Spielberg'ün bu yüzyıldaki filmleri içerisinde hafif Minority Report (2002) havasına karşın daha çok, ciddi bir derdi olan, gerçek olaylara ve kişilere dayanan tarihi gazetecilik dramı The Post (2017) ile akrabadır. Yapımcı kadrosunda yer aldığı Men in Black serisinin sert, tehditkar bir karşılığı olarak da görmek mümkün.
Öte yandan senaryo, M. Night Shyamalan'dan beklenebilecek “garipliklere” de sahip ve bu bir iltifat sayılmaz!
80 yaşına merdiven dayayan Steven Spielberg kamera çalışmasından, doğuştan gelen yönetmenlik becerisinden, o parmak ısırtan formundan en ufak bir şey kaybetmemiş durumda. Baştan sona kamera üzerindeki hakimiyeti mest edici, yine.
Daha başlar başlamaz alametifarikası olan, imza anları (blocking) oradadır.Doğal ve zahmetsiz gibi görünen, ama aslında son derece incelikli, yaratıcı sahnelemenin ve kadrajlamanın olduğu kinetik kamera hareketleri var.
Haber stüdyosunda geçen Steadicam'in akıcı hareketine ve oyuncu performansına dayanan beş dakikaya yakın kesintisiz, tek çekim sahne ile karakterin çitlerle çevrili bir alana gizlice yaklaştığı drone destekli tek çekim yanılsaması sekans, oldukça havalı görünüyor. Hele ki araç-içi sahnelerinde kameranın ustalıkla süzülüşü, onun bu işte ne kadar yetenekli ve neden efsane olduğunu yeniden hatırlatır.
Schindler s List (1993) filminden beri aralıksız çalıştığı Janusz Kaminski'nin yer yer soluk ve puslu sinematografisi tekinsiz günümüz dünyasını yansıtmakta harika iş görür, ışık süzmeleri, lens parlamaları yine yerli yerinde. Gölge kurum Wardex merkezindeki sahnelerde ise çarpıcı mavi tonlar hakim. Spielberg ile Kaminski alışkanlıklarından vazgeçmiyorlar ve Disclosure Day (büyük ölçüde) yine geleneksel 35mm film stoğu ile çekildi.
Birkaç filmi hariç daimi kurgucusu sayılan Michael Kahn ise emekliye ayrılmış. The Post filminde ona eşlik eden Sarah Broshar, Disclosure Day ile ipleri elinde tutuyor.
Ve en önemlisi Spielberg yine nadir birkaç filmi hariç daimi besteci ortağı olan 94 yaşındaki müzik dehası John Williams'ı, benimle 30. filmini de yap diyerek emeklilikten geri çağırıyor. Williams büyük ölçüde tekerlekli sandalyeye bağlı ama ilerleyen yaşına rağmen parlak zekası ve yaratıcılığı hala orada. Filmin önüne geçmeyen, biraz A.I. Artificial Intelligence (2001) filmini hatırlatan güçlü müzikleri var.
Spielberg, Disclosure Day'in ilk taslağını iPad'inin notlar uygulamasında yazıp en çok çalıştığı iki senaristten biri olan, aralarındaki işbirliği ticari açıdan hep başarılı olmuş David Koepp'e e-mail ile atmış, yaklaşık 40 sayfaya denk geliyor ve önce ondan yorumunu istemiş. Ardında da ona bunu genişletip ayrıntılı bir çekim senaryosuna dönüştürmekle ilgilenir miydin, diye sormuş. Koepp, memnuniyetle diyerek cevaplamış.
Steven Spielberg ilhamını 2017'deki New York makalesinden ve 2023'teki ABD kongresinin UAP/Tanımlanamayan Hava Olayları oturumundan aldığını gizlemiyor.
Onun ilk uzaylı-insan karşılaşması bilim-kurgusu aslında henüz 17 yaşında iken Super 8mm kamerasıyla çektiği tamamen bağımsız, amatör, kendin yap/öğrenci filmi Firelight (1964) idi. Yerel bir sinema salonunda akşam gösterimi de yapılan, 140 dakikalık bir film. Bazı kısımları dışında bugün kayıp durumunda. O film, 1977'deki bu defa profesyonel anlamda ilk bilim-kurgusu ve ilk uzaylı filmi olan Close Encounters of the Third Kind'ın öncülü sayılır.
Close Encounters için o zamanlar, “insanlar bunu izlese ve keşke böyle bir şey gerçek olsa deseler”, bugün Disclosure Day gibi bir filmi ise “insanlar keşke bunun gerçek olduğunu bilseler” diye yaptığını söylüyor.
Aynı zamanda Spielberg, komploculara da cevap vererek Pentagon'un ya da hükümetin bir bitkisi olmadığını ve Dünya-dışı akıllı yaşama olan takıntısının kendisini henüz 5 yaşında iken gece meteor yağmurunu izlemeye götüren babasından kaynaklandığını söyledi.
Ustanın bir devam filmi olmayan bu konudaki orijinal bilim-kurguları arasında Disclosure Day diğer 3 filminin gerisinde yine de. (Hatırlanacağı gibi esasen live-action'da karton bir macera ve aksiyon olan indiana Jones serisinin dördüncüsü “indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull, 2008” filminde de adeta tanrı-uzaylı ile tanışırız, adına boyutlar arası varlıklar denilen).
Yani ne ilk temas ve ziyaretçiler filmi klasiği olan Close Encounters (1977) ne bir uzaylı ve çocuğun dostluğunu merkezine alan E.T. the Extra-Terrestrial (1982) ne de modern/serbest bir H.G. Wells uyarlaması ve bu defa ürpertici, yıkıcı, kozmik bir felaket olan uzaylı istilası hikayesi War of the Worlds (2005) ile rekabete giremeyeceğini düşünenlerdenim.
Şunu da eklemeli, 21 yıl sonra ilk kez Spielberg, Disclosure Day ile hikayenin şimdilerde, günümüzde geçtiği bir film yapıyor. Ve bu da 21 sene önceki War of the Worlds gibi bir uzaylı bilim-kurgusudur.Ama tematik ve yaklaşım olarak Close Encounters ile E.T.'nin ardılı durumunda. Yine de onlarla aynı değil.
Spielberg uzun zamandır dönem filmlerine gömülmüş, bunu yapmadığında da geleceğin dünyasında geçen hikayeler anlatmayı tercih etmişti. Sebebi günümüz insanlarının (hepimizin) başlarını telefon ekranlarından kaldırmıyor oluşu belki de. Çünkü hiç sinematik/estetik gelmiyor.
Disclosure Day, Steven Spielberg'ün korku türünde olmayan filmlerde korkutucu anlar yaratma geleneğini devam ettiriyor. O kadar ki, şeytan çıkarma filmlerinden adeta farksız olan gerilimli “possession” sahneleri var.
Ve genel olarak bu, Spielberg'ün bilim-kurgu türüne “peri masalı” yaklaşımını getiren, o “masalcı (dede)” kimliğini koruduğu filmlerinden biridir.
Emily Blunt mükemmel, bütün süre boyunca döktürüyor. Belki de şimdiye kadar ki en iyi performansı. Filmin gerçeküstü anlarında da, duygusal anlarında da (özellikle karakterinin panik atak geçirdiği bir sahne), yer yer kendini alaya almasını bilen mizahında da çok iyi bir iş çıkarıyor. Blunt, Spielberg’ün sanatçı ve piyanist annesi Leah Adler’ın The Fabelmans (2022) filminden de öğrendiğimiz o tutkulu, sezgisel ve sarsılmaz enerjisini taşır adeta. Umarım Oscar adayı olur. Partnerini oynayan Wyatt Russell ise filmin mizahi unsurudur.
Josh O'Connor kendini izletir ve onun karakteri de matematikçi/yazılımcı (aslında siber güvenlik uzmanı) olarak efsanevi yönetmenin kendi babası Arnold Spielberg'ün bir yansıması gibidir.
Antagonist Colin Firth yine iyi.
Bridge of Spies (2015) filminde Tom Hanks karakterinin kızını oynayan ve gerçekte U2 solisti Bono'nun kızı olan Eve Hewson ikinci kez bir Spielberg filminde.
2012 yapımı Lincoln'da küçük bir rolü olan oyuncu Colman Domingo da, yer aldığı bu diğer Spielberg filminde dikkat çekicidir.
Disclosure Day içerisinde hem Spielberg'ün kendi profesyonel kariyerindeki ilk uzun metrajı, zamanında ilkin TV'de gösterilmiş olan, Duel (1971-'72) filmi hem de küçük bir çocukken onu filmlere aşık eden, sinemada izlediği ilk film The Greatest Show on Earth referanslı bir tren kazası sahnesi barındırır ki filmin en iyi anlarındandır.
Doruk noktası olan üçüncü perde çok iyi düşünülmüş, bir plot twist yok, sanki bunun izlenimini verse de. Kimileri bunu modası geçmiş geleneksel medyaya, TV haberciliğine bir övgü olarak değerlendirecek ama esasında günümüzün bölünmüş internet dünyasına karşı kasıtlı bir meydan okuma.En önemlisi de görüntülerin gücüne dair iyimserliğini ve umudunu paylaşıyor.
Şeffaflık bir tercih değil, zorunluluk olmalıdır. Ve hakikat, sosyal medyada paylaşılan bir görüntü yerine kameraya bakan insanın elinden çıkmalı. Bilgi tek başına, dezenformasyon çağında insanların dikkatini çekmekte başarılı olamaz. Asıl dikkat çekici olan toplu, ortak bir deneyim anıdır.
Sinema bazen "nasıl olurdu"yu değil, "nasıl olmasını istiyoruz"u gösterir. Tam bu noktada TV haber sunucusu olarak karşımıza çıkan aktris Courtney Grace (gerçekten de oyuncu olmadan önce haber sunuculuğu yapmış) kısacık rolde iz bırakan bir performans gösteriyor ve finalin daha da güçlü olmasını sağlıyor.
Film bizi ‘hakikat’ ile ödüllendirse de, onun getirdiği belirsizlikle baş başa bırakarak salondan uğurlar. ‘Kesin cevaplar’ bekleyen birçoklarının asabını bozacak.
Fragmanlarında işin CGi kısmı oldukça şüpheli görünüyordu, filmde hiç de öyle değil, başarılı.
Uzaylılar ilk bakışta tanıdık görünen, insansı bir silüette ama detayları insandan ayırt edici ölçüde farklı olan bir formda resmediliyor.
Popüler kültürdeki (daha doğrusu Spielberg'ün Close Encounters filminde popülerleşmesine yardımcı olduğu ve yapımcılığını yaptığı 2002'deki Taken mini-dizisinde de gördüğümüz) kısa boylu, çocuğu andıran Griler tam olarak. insan zihnindeki şablonları kullanarak algı manipülasyonu yapıp kendilerini bazı tehlikesiz hayvanların projeksiyonunda gösterdikleri de oluyor. Kötücül değiller. Aksine onların varlığını örtbas edenler, esas kötü ve işkenceciler.
Disclosure Day bana yer yer Steven Spielberg'ün hem yaratıcısı (hikaye/geliştirme, ortak senarist) hem de yapımcısı olduğu, yönetmenliğini ise Tobe Hooper'ın yaptığı, perili ev temalı bir hayalet hikayesi olan, doğaüstü/paranormal ve aile-dostu korku filmi, 1982 tarihli Poltergeist'ı anımsattı.
Öyle ki Poltergeist filminde parapsikolog Dr. Lesh ve medyum Tangina'nın, küçük Carol Anne'i öte dünyadan geri getirmek için kullandıkları yöntemler ile Disclosure Day filminde Hugo'nun, Margaret ve Daniel'in bastırılmış kaçırılma anılarını yeniden canlandırmak adına denediği yöntemin tuhaflıkları aslında oldukça benzer.
Her iki filmde de amaç, sıradan algının ötesindeki bir gerçekliğe ulaşmak ve kaybolmuş bir şeyi geri kazanmaktır. Tangina ve Lesh, ruhlar dünyasıyla bağlantı kurarken, Hugo da hafızanın derinliklerine inerek unutulmuş bir karşılaşmayı gün yüzüne çıkarmaya çalışır. Her iki durumda da bilinmeyene ulaşmak için hem teknik hem de ritüelistik araçlar bir arada kullanılır. Aynı zamanda da, daha önce dediğim gibi çok Stephen Kingvari.
Disclosure Day, insan-dışı varlıklarla dolu değil. Bu onlardan daha çok bizim, eğer onların varlığı kanıtlanacak olursa ne tepki vereceğimizle ilgili, özellikle de inanç üzerinden. Bilinmeyenden korkmamıza gerek yok.
Ve dünya, Kuzey Kore'nin nükleer silah tehditi altında. ABD'nin teyakkuzda olduğu bilgisi veriliyor. Yani ”herşey neden şimdi oluyor?!” sorusunun cevabı arka planda verilen üçüncü Dünya Savaşı ve/veya nükleer kıyamet olasılığı.
Dünya-dışı, zeki varlıklar, insanlığın artık kaybetmeye başladığı iki yetiyi (biri empati, diğeri de sürprizi bozmamak adına bitiş sözcüğü diyeyim sadece) hatırlatmak istiyorlar.
Yine çok uzattım: özetle Disclosure Day, gerektiği gibi işlemeyen, işe yaramayan, pürüzler ve düzensizlikler barındıran bazı anlarına karşın genel deneyim itibariyle belli bir çıtanın üzerinde, iyi. Bunun az bir şey olduğu sanılmasın. Ancak son yılların en en en bölücü/kutuplaştırıcı Steven Spielberg filmi olacak...
3/4
Hiç en iyi yönetmen Oscar'ını kazanamamış olan 87 yaşındaki Ridley Scott (yeni filmi yolda: The Dog Stars) nihayet akademi tarafından hiç olmazsa fahri (onursal) Oscar ile ödüllendirilecek.Scott'ın kendisi yönetmen Oscar'ı kazanamamış olsa da yönetmenliğini yaptığı Gladiator (2000) filmi yapımcılarına (en iyi film) Oscar kazandırmıştı.
Türkiye basın gösterimi sonrası ne idüğü belirsiz yerli kimseler tarafından film yaylım ateşine tutulurken yabancı eleştirmenlerden gelen ilk büyük tepkiler oldukça iyi. Bence yabancı eleştirmenleri değil; ama yerli-yabancı izleyicileri bölecek gibi duruyor. Sonrasında ibre tersine döner dönmez onu bilemem. Ama burada yaşadığımdan şunu çok iyi biliyorum; Steven Spielberg ben oldum olası Türkiye'de sevilmedi. O kadar çok nefret edeni var ki Lloyd George'dan, damat Ferit'ten bu kadar nefret edilmemiştir. Herkesin her konuda alim olduğu ülkede sevilmemek belki de olumlu görülmeli...
2026 mahsulü filmi gerilim yaratmakta o kadar iyi ki bunun 2005 doğumlu bir Youtuber'ın (2022'den itibaren YouTube'da viral olan Backrooms videoları/kısa filmleri de tamamen kendi kendine öğrenerek yaptığı işler) ilk uzunu olması haliyle şaşırtıcı. Elbette içerisinde yarım yamalak fikir çok, gerektiği gibi işlemeyen anlar da öyle. Bir kafa karışıklığı filmi yapanda da var gibi hissettiriyor. Ancak genel olarak tekinsizliğine, tüm o bilinmezliğine kapılmamak imkansız ve son perdede görünen sürpriz “canavar”ı orijinal olduğu kadar ürkütücü. Şimdi çiçeği burnunda, bıyıkları yeni terleyen yönetmenin devam filminde, sonraki kariyerinde neler yapacağını merak ediyorum, elinde daha fazlası var mı?! bunu zaman gösterecek. Ama ilk deneme sınavından başarıyla geçti.
3/4
3/4
Final Fragmanı: https://youtu.be/icDuEHSxE-w?si=gsDRt1QF06YBX_Wl
Belki de ilk kez büyük bir stüdyonun blockbuster filminin fragmanı, bizzat yönetmeni tarafından seslendiriliyor.
Disclosure Day'in bütçesi pazarlama hariç 115 milyon dolar.Bu bir “istila” değil; “ziyaretçiler” filmi olduğundan günümüz Hollywood standartlarına göre bütçe 200 milyon dolar ya da ona yakın değil, daha az ama hala büyük bütçeli bir etkinlik filmidir.
Filmi gören yabancı eleştirmenlerden ilk tepkiler:
görsel
görsel
görsel
görsel
görsel
görsel
Steven Spielberg, Obama'lar (ABD eski başkanı Barack Obama ve eşi Michelle Obama) ile aile dostu. Ve Barack Obama, Disclosure Day filminin setini de ziyaret etmiş. Eski başkan, filmi ilk izleyenler arasında olmak istemiş
Spielberg: “Bana eğer ilk izleyenler arasında olmazsa, filmi sadece iPhone’dan izleyeceğini ve yatay olarak da değil, telefonun dikey pozisyonunda izleyeceğini söyledi (gülüyor).”
Fandango röportajından kesitler:
Steven Spielberg: Filmin temposunun çok yüksek olduğunu, kapıdan içeri girdiği andan itibaren çok hızlı başladığını ve bitene kadar hiç durmadığını belirtiyor. Filmde izleyicileri pek çok aydınlanma anının ve yoğun duygunun beklediğini söylüyor.
50 yıl önce Close Encounters of the Third Kind (1977) filmini çekerken yaptığı araştırmalar sırasında, gökyüzünde bizden saklanan bir şeylerin olduğuna gerçekten inanmaya başladığını ekliyor. O dönemki filmini bir umut ve dilek olarak çektiğini, ancak aradan geçen 50 yılın ardından artık o zamanlar sadece umut ettiği şeylerin bugün gerçekten yaşandığına inandığı için espirili bir şekilde Disclosure Day filmini yaptığını vurguluyor.
Colman Domingo: Canlandırdığı karakterin (adı gizli tutuluyor), insanlığın bu durumu kabullenmesi halinde neler olabileceğine dair büyük bir inanç taşıdığını söylüyor. Filmde adeta bir bilgi yarışının olduğunu ve karakterinin UAP'lerle (Tanımlanamayan Anormal Fenomenler) bir şekilde bağı olduğunu çıtlatıyor.
Spielberg: Filmde daha önce birlikte çalıştığı sadece iki oyuncunun olduğunu belirtiyor: Lincoln (2012) filminde oynayan Colman Domingo ve Bridge of Spies (2015) filminde Tom Hanks karakterinin kızını oynayan Eve Hewson. Kadrodaki diğer isimler olan Emily Blunt (kendisi için mucize diyor), Colin Firth ve genç yetenek Josh O'Connor ile ilk kez çalıştığını heyecanla paylaşıyor.
Spielberg, Geçmişteki uzaylı filmlerinden farklı olarak bu filmin günümüz gerçekliğine çok daha yakın olduğunu söylüyor. War of the Worlds (2005) filminin aslında 11 Eylül saldırılarına bir metafor olarak karanlık bir tonda çekildiğini; E.T. the Extra-Terrestrial (1982) filminin ise boşanmış bir ailenin çocuklarının hayatındaki boşluğu dolduran duygusal bir hikaye olduğunu hatırlatıyor. Genelde dönem filmleri yaptığını, ancak bu hikayeyi seyircinin "Aman Tanrım, bu gerçekten şu an yaşanıyor" diyebilmesi için şimdiki zamanda (günümüzde) kurmanın şart olduğunu aktarıyor.
Röportajın sonunda sunucunun "Gerçek hayatta uzaylıların varlığı dünyaya açıklanacak olsaydı bu nasıl yapılmalıydı?" sorusuna Spielberg şu etkileyici cevabı veriyor: "Eğer o an gelirse —ki bence hepimiz bunu bilmeyi hak ediyoruz— işin içinde olan ve o günün hangi gün olacağını bilen insanlar tek bir şey söyleyecektir: 'Yarından başka hiçbir gün, yarın gibi olmayacak.'"
Belki de ilk kez büyük bir stüdyonun blockbuster filminin fragmanı, bizzat yönetmeni tarafından seslendiriliyor.
Disclosure Day'in bütçesi pazarlama hariç 115 milyon dolar.Bu bir “istila” değil; “ziyaretçiler” filmi olduğundan günümüz Hollywood standartlarına göre bütçe 200 milyon dolar ya da ona yakın değil, daha az ama hala büyük bütçeli bir etkinlik filmidir.
Filmi gören yabancı eleştirmenlerden ilk tepkiler:
görsel
görsel
görsel
görsel
görsel
görsel
Steven Spielberg, Obama'lar (ABD eski başkanı Barack Obama ve eşi Michelle Obama) ile aile dostu. Ve Barack Obama, Disclosure Day filminin setini de ziyaret etmiş. Eski başkan, filmi ilk izleyenler arasında olmak istemiş
Spielberg: “Bana eğer ilk izleyenler arasında olmazsa, filmi sadece iPhone’dan izleyeceğini ve yatay olarak da değil, telefonun dikey pozisyonunda izleyeceğini söyledi (gülüyor).”
Fandango röportajından kesitler:
Steven Spielberg: Filmin temposunun çok yüksek olduğunu, kapıdan içeri girdiği andan itibaren çok hızlı başladığını ve bitene kadar hiç durmadığını belirtiyor. Filmde izleyicileri pek çok aydınlanma anının ve yoğun duygunun beklediğini söylüyor.
50 yıl önce Close Encounters of the Third Kind (1977) filmini çekerken yaptığı araştırmalar sırasında, gökyüzünde bizden saklanan bir şeylerin olduğuna gerçekten inanmaya başladığını ekliyor. O dönemki filmini bir umut ve dilek olarak çektiğini, ancak aradan geçen 50 yılın ardından artık o zamanlar sadece umut ettiği şeylerin bugün gerçekten yaşandığına inandığı için espirili bir şekilde Disclosure Day filmini yaptığını vurguluyor.
Colman Domingo: Canlandırdığı karakterin (adı gizli tutuluyor), insanlığın bu durumu kabullenmesi halinde neler olabileceğine dair büyük bir inanç taşıdığını söylüyor. Filmde adeta bir bilgi yarışının olduğunu ve karakterinin UAP'lerle (Tanımlanamayan Anormal Fenomenler) bir şekilde bağı olduğunu çıtlatıyor.
Spielberg: Filmde daha önce birlikte çalıştığı sadece iki oyuncunun olduğunu belirtiyor: Lincoln (2012) filminde oynayan Colman Domingo ve Bridge of Spies (2015) filminde Tom Hanks karakterinin kızını oynayan Eve Hewson. Kadrodaki diğer isimler olan Emily Blunt (kendisi için mucize diyor), Colin Firth ve genç yetenek Josh O'Connor ile ilk kez çalıştığını heyecanla paylaşıyor.
Spielberg, Geçmişteki uzaylı filmlerinden farklı olarak bu filmin günümüz gerçekliğine çok daha yakın olduğunu söylüyor. War of the Worlds (2005) filminin aslında 11 Eylül saldırılarına bir metafor olarak karanlık bir tonda çekildiğini; E.T. the Extra-Terrestrial (1982) filminin ise boşanmış bir ailenin çocuklarının hayatındaki boşluğu dolduran duygusal bir hikaye olduğunu hatırlatıyor. Genelde dönem filmleri yaptığını, ancak bu hikayeyi seyircinin "Aman Tanrım, bu gerçekten şu an yaşanıyor" diyebilmesi için şimdiki zamanda (günümüzde) kurmanın şart olduğunu aktarıyor.
Röportajın sonunda sunucunun "Gerçek hayatta uzaylıların varlığı dünyaya açıklanacak olsaydı bu nasıl yapılmalıydı?" sorusuna Spielberg şu etkileyici cevabı veriyor: "Eğer o an gelirse —ki bence hepimiz bunu bilmeyi hak ediyoruz— işin içinde olan ve o günün hangi gün olacağını bilen insanlar tek bir şey söyleyecektir: 'Yarından başka hiçbir gün, yarın gibi olmayacak.'"
Süresi belli oldu: 2 saat 52 dakika
Stephen Colbert'ın programına konuk olan efsanevi yönetmen Steven Spielberg, Disclosure Day (ülkemizde 10 Haziran 2026'dan itibaren vizyonda olacak) filmi hakkında detay verdi:
Konu: 1947 Roswell olayından beri saklanan tüm UFO ve dünya-dışı varlıklar arşivini çalan muhbirler ile gerçeğin peşindeki karanlık güçlerin amansız kovalamacası.
Filmde uzaylı temasıyla karşılaşan Emily Blunt ve Josh O'Connor ana karakterlerine bazı sıra dışı yetenekler geçiyor. Spielberg, bunun Marvel ya da DC Comics filmlerindeki gibi pelerinli, uçmalı kaçmalı süper güçler olmadığını vurguluyor: "Bunlar tamamen insan bağı ve empatiyle (derin empati) ilgili güçler."
Steven Spielberg empati gücünü şöyle açıklıyor: "Eğer konuştuğunuz kişinin yerine geçebilirseniz –sadece 5 saniyeliğine bile olsa– ve o 5 saniyede o insanın tüm hayatı boyunca neler yaşadığını çok derin bir şekilde anlar, sonra kendi benliğinize geri dönersiniz; işte o zaman bu gezegendeki kendi türümüz arasında çok daha büyük bir iş birliği olurdu."
Spielberg, ayrıca müzisyen John Williams'ın kariyerindeki en büyük ortak ve yol arkadaşı olduğunu söylüyor. Birkaç istisna dışında neredeyse tüm filmlerinin müziklerini Williams yaptı.
Disclosure Day, John Williams'ın müziklerini bestelediği 30. Spielberg filmi.Aslında The Fabelmans (2022) filminden sonra John Williams emekli olmayı planlıyormuş. Spielberg yeni film için kapısını çaldığında, Williams ona kibarca başka 4 besteci ismi önermiş. Spielberg ise "John, hala müzik yazıyor musun ve yazmayı seviyor musun?" diye sormuş. Williams "Evet" deyince, Spielberg "O zaman lütfen benimle 30. filmini de yap" diyerek onu ikna etmiş.
Colbert bunun üzerine espri yaparak: "Spielberg için beste yapmak mafyaya girmek gibi, asla çıkış yok!" diyor.
Spielberg de gülerek "Ona reddedemeyeceği bir teklif yaptım" karşılığını veriyor.
Usta yönetmen kozmosun (evrenin) yaşamla kaynadığına kesinlikle inandığını söylüyor. Onun için asıl büyük soru: "Bu yaşam formları tarihimizin herhangi bir döneminde bizi ziyaret etti mi, şu an bizimle etkileşim halindeler mi ve bunu yıllardır yapıyorlar mı?"
Spielberg, 1977'de Close Encounters'ı yaparken "insanlar bu filmi izlese ve keşke bir gün bunların hepsi gerçek olsa deseler ne güzel olur" diye düşündüğünü söylüyor. Ancak 1977'den bugüne yaşanan gelişmelerden sonra, yeni filmi Disclosure Day için şunu söyleyebiliyor: "insanlar bu filmi izledikten sonra her şeyin zaten gerçek olduğunu ve başından beri gerçek olduğunu anladıklarında bu ne kadar harika olacak?"
Colbert hükümetin son zamanlarda uzaylılarla ilgili gizli belgeleri tam da film çıkarken sızdırmasını şüpheli bulduğunu söylüyor ve Spielberg'e "Bizim bilmediğimiz şeyleri biliyor musun?" diye takılıyor. Spielberg ise gülerek "Bana bir şey sızdırmadılar" diyor.
Spielberg, yakın zamanda Barack Obama ile bu konu hakkında yaptığı bir konuşmayı anlatıyor:
Obama bir röportajında "uzaylılar var" gibi bir şey söyleyince Spielberg ona bunu sormuş. Obama hemen çark edip "Yani, umarım dışarıda uzaylılar vardır demek istedim" demiş. Spielberg, Obama'nın kesinlikle bazı şeyleri bizden gizlediğini düşündüğünü söylüyor.
Yönetmen, Obama'ya "Eğer uzaylılar dünyaya inerse bizi kim temsil etmeli, elçimiz kim olmalı?" diye sormuş. Obama da "Ben olabilirim, ben iyi bir adamım. Hem yakında tamamen müsait olacağım (emekli olacağım), bunu aklında bulundur" diyerek espri yapmış.
Spielberg ise arkadaşı Obama'yı çok sevdiğini ama onun zaten 8 yıl boyunca başkanlık yaptığını söyleyerek araya giriyor: "Ben 17 yaşındayken ilk uzaylı filmim Firelight'ı çektim. Sonra Close Encounters of the Third Kind (1977) ve E.T.'yi (1982) yaptım, Men in Black'in yapımcılığını üstlendim, War of the Worlds'ü (2005) çektim. Bu filmlerle zaten bir nevi elçilik rolü üstlendim. Ama uzaylılar kendilerini bana hiç göstermediler, bu çok haksızlık! Çocuklar, ben de müsaitim, beni seçin!" diyerek espiri yapıyor
Colbert, Steven Spielberg'e harika bir soru yöneltiyor: "17 yaşında film çeken o çocukla bugünkü yönetmen arasında nasıl bir fark var? Film aşkın ve film yapma nedenlerin değişti mi?"
Spielberg, kimsenin kendini tam olarak bilemeyeceğini, insanların sürekli evrildiğini ve değiştiğini söylüyor. 7 çocuğu ve 6 torunu olduğunu, hayatın insana bilgelik kattığını ve filmlerinin de hayatının farklı dönemlerindeki kendisini yansıttığını belirtiyor.
Değişmeyen Tek Şey: Spielberg, 17 yaşından bugüne asla değişmeyen tek şeyin "bir izleyici kitlesine hikaye anlatma aşkı" olduğunu söylüyor.
"Hala her gün sete giderken o nefes kesici heyecanı, o sabırsızlığı ve o korkuyu yaşıyorum. inanması güç gelebilir ama bugün bile film çekerken o sahne korkusunu yaşıyorum ve bu his, çocukken 8mm kamera ile deneyler yaptığım günkü hisle tamamen aynı. Hiçbir şey değişmedi."
Konu: 1947 Roswell olayından beri saklanan tüm UFO ve dünya-dışı varlıklar arşivini çalan muhbirler ile gerçeğin peşindeki karanlık güçlerin amansız kovalamacası.
Filmde uzaylı temasıyla karşılaşan Emily Blunt ve Josh O'Connor ana karakterlerine bazı sıra dışı yetenekler geçiyor. Spielberg, bunun Marvel ya da DC Comics filmlerindeki gibi pelerinli, uçmalı kaçmalı süper güçler olmadığını vurguluyor: "Bunlar tamamen insan bağı ve empatiyle (derin empati) ilgili güçler."
Steven Spielberg empati gücünü şöyle açıklıyor: "Eğer konuştuğunuz kişinin yerine geçebilirseniz –sadece 5 saniyeliğine bile olsa– ve o 5 saniyede o insanın tüm hayatı boyunca neler yaşadığını çok derin bir şekilde anlar, sonra kendi benliğinize geri dönersiniz; işte o zaman bu gezegendeki kendi türümüz arasında çok daha büyük bir iş birliği olurdu."
Spielberg, ayrıca müzisyen John Williams'ın kariyerindeki en büyük ortak ve yol arkadaşı olduğunu söylüyor. Birkaç istisna dışında neredeyse tüm filmlerinin müziklerini Williams yaptı.
Disclosure Day, John Williams'ın müziklerini bestelediği 30. Spielberg filmi.Aslında The Fabelmans (2022) filminden sonra John Williams emekli olmayı planlıyormuş. Spielberg yeni film için kapısını çaldığında, Williams ona kibarca başka 4 besteci ismi önermiş. Spielberg ise "John, hala müzik yazıyor musun ve yazmayı seviyor musun?" diye sormuş. Williams "Evet" deyince, Spielberg "O zaman lütfen benimle 30. filmini de yap" diyerek onu ikna etmiş.
Colbert bunun üzerine espri yaparak: "Spielberg için beste yapmak mafyaya girmek gibi, asla çıkış yok!" diyor.
Spielberg de gülerek "Ona reddedemeyeceği bir teklif yaptım" karşılığını veriyor.
Usta yönetmen kozmosun (evrenin) yaşamla kaynadığına kesinlikle inandığını söylüyor. Onun için asıl büyük soru: "Bu yaşam formları tarihimizin herhangi bir döneminde bizi ziyaret etti mi, şu an bizimle etkileşim halindeler mi ve bunu yıllardır yapıyorlar mı?"
Spielberg, 1977'de Close Encounters'ı yaparken "insanlar bu filmi izlese ve keşke bir gün bunların hepsi gerçek olsa deseler ne güzel olur" diye düşündüğünü söylüyor. Ancak 1977'den bugüne yaşanan gelişmelerden sonra, yeni filmi Disclosure Day için şunu söyleyebiliyor: "insanlar bu filmi izledikten sonra her şeyin zaten gerçek olduğunu ve başından beri gerçek olduğunu anladıklarında bu ne kadar harika olacak?"
Colbert hükümetin son zamanlarda uzaylılarla ilgili gizli belgeleri tam da film çıkarken sızdırmasını şüpheli bulduğunu söylüyor ve Spielberg'e "Bizim bilmediğimiz şeyleri biliyor musun?" diye takılıyor. Spielberg ise gülerek "Bana bir şey sızdırmadılar" diyor.
Spielberg, yakın zamanda Barack Obama ile bu konu hakkında yaptığı bir konuşmayı anlatıyor:
Obama bir röportajında "uzaylılar var" gibi bir şey söyleyince Spielberg ona bunu sormuş. Obama hemen çark edip "Yani, umarım dışarıda uzaylılar vardır demek istedim" demiş. Spielberg, Obama'nın kesinlikle bazı şeyleri bizden gizlediğini düşündüğünü söylüyor.
Yönetmen, Obama'ya "Eğer uzaylılar dünyaya inerse bizi kim temsil etmeli, elçimiz kim olmalı?" diye sormuş. Obama da "Ben olabilirim, ben iyi bir adamım. Hem yakında tamamen müsait olacağım (emekli olacağım), bunu aklında bulundur" diyerek espri yapmış.
Spielberg ise arkadaşı Obama'yı çok sevdiğini ama onun zaten 8 yıl boyunca başkanlık yaptığını söyleyerek araya giriyor: "Ben 17 yaşındayken ilk uzaylı filmim Firelight'ı çektim. Sonra Close Encounters of the Third Kind (1977) ve E.T.'yi (1982) yaptım, Men in Black'in yapımcılığını üstlendim, War of the Worlds'ü (2005) çektim. Bu filmlerle zaten bir nevi elçilik rolü üstlendim. Ama uzaylılar kendilerini bana hiç göstermediler, bu çok haksızlık! Çocuklar, ben de müsaitim, beni seçin!" diyerek espiri yapıyor
Colbert, Steven Spielberg'e harika bir soru yöneltiyor: "17 yaşında film çeken o çocukla bugünkü yönetmen arasında nasıl bir fark var? Film aşkın ve film yapma nedenlerin değişti mi?"
Spielberg, kimsenin kendini tam olarak bilemeyeceğini, insanların sürekli evrildiğini ve değiştiğini söylüyor. 7 çocuğu ve 6 torunu olduğunu, hayatın insana bilgelik kattığını ve filmlerinin de hayatının farklı dönemlerindeki kendisini yansıttığını belirtiyor.
Değişmeyen Tek Şey: Spielberg, 17 yaşından bugüne asla değişmeyen tek şeyin "bir izleyici kitlesine hikaye anlatma aşkı" olduğunu söylüyor.
"Hala her gün sete giderken o nefes kesici heyecanı, o sabırsızlığı ve o korkuyu yaşıyorum. inanması güç gelebilir ama bugün bile film çekerken o sahne korkusunu yaşıyorum ve bu his, çocukken 8mm kamera ile deneyler yaptığım günkü hisle tamamen aynı. Hiçbir şey değişmedi."
Şimdilerde Christopher Nolan'ın The Odyssey (2026) uyarlamasının fragmanına, cast seçimine çemkirenlerin sevebileceği film! Frank Miller uyarlaması Zack Snyder filmi 300 (2006) beyaz ırkın üstünlüğünü (!!!) anlatıyordu, Hitler izleseydi çok severdi, o denli ırkçı/homofobik bir film.
300 elit beyaz ırktan Spartalı (Hellen) savaşçı erkek (gerçekte tarihsel olarak aralarında Biseksüel ilişki yaygındı, ama burada hepsi hiper-maskülen heteroseksüel yapılmış) öteki Doğu'yu hacamat ediyordu! Öyle ki düşman Doğu (Persler) faşistlerin nefret ettiği her şeydi: esmer, siyahi ve eşcinsel/biseksüel (efemine), ayrıca birçoğunun canavarvari görünümleri vardı! Ne ırkçılık ama!
Sparta'da ise eğer bir erkek bebek, bedensel bir kusurla doğarsa anında öldürüldüğü önsözüyle açılıyor, Nazi ideolojisi (öjeni) bu hikayenin her yerinde. Genel olarak tarihsel doğruluğun çarpıtıldığı bir eserin bu noktada “doğruluk” savunması bile acınası.
Triumph of the Will (1935) filmini unutun, bununla yarışamaz bile!
300 elit beyaz ırktan Spartalı (Hellen) savaşçı erkek (gerçekte tarihsel olarak aralarında Biseksüel ilişki yaygındı, ama burada hepsi hiper-maskülen heteroseksüel yapılmış) öteki Doğu'yu hacamat ediyordu! Öyle ki düşman Doğu (Persler) faşistlerin nefret ettiği her şeydi: esmer, siyahi ve eşcinsel/biseksüel (efemine), ayrıca birçoğunun canavarvari görünümleri vardı! Ne ırkçılık ama!
Sparta'da ise eğer bir erkek bebek, bedensel bir kusurla doğarsa anında öldürüldüğü önsözüyle açılıyor, Nazi ideolojisi (öjeni) bu hikayenin her yerinde. Genel olarak tarihsel doğruluğun çarpıtıldığı bir eserin bu noktada “doğruluk” savunması bile acınası.
Triumph of the Will (1935) filmini unutun, bununla yarışamaz bile!
Yapımı 3 yıl süren, 2011'de vizyona giren usta yönetmen Steven Spielberg'ün kariyerindeki ilk animasyon film (motion capture dijital animasyonu) olma özelliği taşıyan, bir üçleme olacağı duyurulmuş ve başından beri planlandığı üzere bu defa ortak yapımcı Peter Jackson'ın yönetmenlik yapacağı ikinci film hakkında nihayet gelişme var: Peter Jackson devam filminin senaryosunun tamamlandığını söyledi.
görsel
Sürecin bu kadar uzamasının sebebi eleştirel beğeniye rağmen 2011 tarihli animasyonun yurtiçi (ABD-Kanada) gişesinin beklenilenin altında kalmasıydı (ortalama 77 milyon dolar). Pazarlama hariç 135 milyon dolar bütçeli filmi gişede batmaktan kurtaran ise yurtdışı kazancıydı (neredeyse 300 milyon dolar). Böylece toplamda hasılatı, yuvarlarsak 373 milyon doları buldu. Çok açık ki Tintin, Amerikan seyircisine yabancıydı. Ancak sonraları bu Spielberg filmi kendine ABD'de de azımsanmayacak bir hayran kitlesi edindi.
görsel
Sürecin bu kadar uzamasının sebebi eleştirel beğeniye rağmen 2011 tarihli animasyonun yurtiçi (ABD-Kanada) gişesinin beklenilenin altında kalmasıydı (ortalama 77 milyon dolar). Pazarlama hariç 135 milyon dolar bütçeli filmi gişede batmaktan kurtaran ise yurtdışı kazancıydı (neredeyse 300 milyon dolar). Böylece toplamda hasılatı, yuvarlarsak 373 milyon doları buldu. Çok açık ki Tintin, Amerikan seyircisine yabancıydı. Ancak sonraları bu Spielberg filmi kendine ABD'de de azımsanmayacak bir hayran kitlesi edindi.
Uzun (yeni) fragman: https://youtu.be/f_bKjZeJBBI?si=ldNrmvDMm7tK98lO
Bize yukarı, gökyüzüne bakmayı öğreten usta film yönetmeni ve yapımcısı Steven Spielberg'ün 12 Haziran 2026'da (ülkemizde 10 Haziran 2026'dan itibaren) vizyona girecek, UFO fenomenine dayanan, bilim-kurgu/gizem türündeki yeni filmi Disclosure Day, başrol oyuncusu Josh O'Connor'a göre Spielberg'ün yazıp yönettiği 1977 yapımı Close Encounters of the Third Kind filmindeki cevaplanmayan soruları cevaplıyor (bu bir devam filmi olmasa da, her geçen gün iki film arasındaki tematik benzerliklerin daha çok olduğu ortaya çıkmakta).
Josh O'Connor bir keresinde şöyle bir söz duyduğunu hatırlıyor: “Steven Spielberg, her çocuğun hayal gücünün yönetmeni”
Associated Press Muhabiri: “Bu deneyimin tamamını sindirebildin mi?”
O'CONNOR: “Hala oldukça gerçeküstü hissettiriyor. Daha önce bazı yönetmenlerle çalışmadan önce de bu tür yoğun bir gerçeküstülük hissi yaşamıştım. Ama işe başladıktan sonra bu his genelde yatışır ve bir bakarsın o yönetmenle yakın arkadaş olmuşsun, her şey çok normalleşmiş olur. Steven'a çok yakın hissediyorum ama çekimi bitirmiş olmak hala gerçeküstü geliyor. Bu filmin her yönü benim için 'çimdikle beni' anıydı, ilk kez izlemek de dahil. Bu herkes için bir tür rüya.”
AP: “Spielberg beklediğin gibi biri miydi?”
O'CONNOR: “Beklediğimden de fazlasıydı. Kendine özgü bir enerjisi var. Hala çok heyecanlı. Hala bir çocuk gibi. Meraklı. Performans karşısında heyecanlı. Bilirsin, evrende bir monitörün yanında Steven'ın ağladığını, güldüğünü ya da neşeyle bağırdığını duymaktan daha iyi bir şey yoktur. Hala tahmin ediyorum ki, Jaws'u ya da E.T.'yi (bkz: E T the Extra-Terrestrial) ya da diğer klasiklerden herhangi birini yaptığı zamanki yönetmenin aynısı. Yani evet, hala eskisi gibi. Hala eskisi gibi olduğunu doğrulayabilirim.”
AP: “Karakterin hakkında bize ne söyleyebilirsin?”
O'CONNOR: “Daniel'in bazı özel güçleri var. Bunu söylemeye direniyorum çünkü bence bu onu bir şekilde abartıyor. O ve Emily Blunt'ın karakteri arasında özel bir bağ var ve bunun farkında bile değiller. Film gerçekten de bu iki karakteri bir araya getirmekle ilgili. Bu ikisi için itici güç bu, filmin yarısı boyunca farkında olmasalar bile. Daniel bunu hiçbir zaman gerçekten kavrayamadı ve bu Daniel'in karakterinin altında kaynayan bir şey. Ama o gösterişsiz bir kahraman gibi bir şey. Gündelik hayatını yaşayan adam ve kendini bu durumun içinde buluyor, uyum sağlaması gerekiyor ve uyum sağlayabiliyor, ama bilirsin, doğuştan bir Tom Cruise değil.”
AP: “ilk çekim gününde neler hissettin?”
O’Connor: “Setteydik; damlayan borular, büyük ışık huzmeleri, duman ve sis vardı. Bu ortam bana o kadar tanıdık geldi ki…Sadece şunu düşündüm: 'Vay canına, ben bir Steven Spielberg filmindeyim.'Bu görüntüler zihnimize o kadar kazınmış ki… gerçekten çok güçlü bir histi.”
AP: “Disclosure Day etrafında çok fazla gizlilik var. Sizde de böyle miydi?”
O'CONNOR: “Elbette bir düzeyde gizlilik vardı. Senaryoyu aldığımda Knives Out filmi için çekim yapıyordum ve bir oteldeydim ve bir motosiklet senaryoyla geldi ve ertesi sabah senaryoyu alıp götürmek için bir motosikletli daha geldi. Bu benim için ilk kez oluyordu. Bu çok tuhaf bir deneyim ama mantıklı. Bilirsin, Steven Spielberg'ün yeni bir filmi çıkacağını duyduğunuzda, ben dahil herkes bunun ne olduğunu bilmek ister, bu yüzden nedenini tamamen anlıyorum.”
AP: “Filmi izlemek için düzenek nasıldı? Yine bir adamın motosikletle gelmesini mi içeriyordu?!”
O'CONNOR: “Hayır, aslında bu sefer değil. Sadece ben ve Emily bir gösterim odasında oturduk. Bilirsin, içinde olduğun herhangi bir filmi ilk kez izlemek bir kabustur. Ondan tamamen keyif almak imkansızdır çünkü gördüğün tek şey "Kulaklarım neden bu kadar büyük görünüyor?" ya da "Neden böyle duruyorum, ben bir ucube miyim?" gibi şeylerdir. Bunların hepsi doğaldır ve bu yüzden bununla biraz rekabet ediyorsun ama bu deneyim şimdiye kadar yaşadığım hiçbir şeye benzemiyordu. Emily ve ben sadece hayranlık içindeydik.”
AP: “Kariyerinde bu kadar farklı türden yönetmenlerle ve bu kadar farklı formlarda çalışabilmen...”
O'CONNOR: “Bence en çok gurur duyduğum şey bu... Alice (Rohrwacher), Kelly (Reichardt), Steven Spielberg ve Rian Johnson gibi farklı sanatçılarla çalışabilmek. Hepsi çok farklı şekillerde çalışıyor ve çok farklı filmler yapıyor ve farklı hikayeler anlatıyor ve sonuçta bu benim hayalimdi. Gene Wilder ya da Robin Williams gibi bizi kahkahalarla güldürebilen ve sonra gözyaşlarına boğabilen insanlara hayranlık duyardım. Sanırım o esneklik, o çok yönlülük kariyerimde her zaman istediğim şeydi.”
AP: “En sevdiğin Spielberg anın var mı?”
O'CONNOR: “Düşünceme göre en iyi Steven Spielberg anısına sahibim. Bu olduğunda, tam da bu nedenle havayı yumrukluyordum, bu film için basın toplantısı yapma zamanı geldiğinde hikayeyi anlatabileceğimi bilerek. Bu hikaye şu: Çekimin yarısındaydım ve oldukça duygusal bir sahne geliyordu ve bu sahnede zorlanıyordum. Otel odamda Steven'ın ustalıkla yaptığı gibi sahneye hazırlanmaya çalışıyordum ve bu konular hakkında konuşmaya bu kadar müsait olması olağanüstü. Steven'a ulaştım, sahneyi tartıştık, sahnenin duygusunu ve buna nasıl erişeceğimizi ve hikayede nihayetinde neyi göstermeyi hedeflediğimizi konuştuk. Oldukça tatmin olmuştum, ancak tamamen değil. Ve sonra gece oldukça geç bir saatte ondan bir mesaj aldım, sadece 'Kapı sürgülü değil, sadece it' yazıyordu. Ve bu çok mantıklıydı. 'Tabii ya' dedim. Karakterin tüm bu duyguları var, birikmiş ve bu sürgüsüz bir kapı gibi ve sen sadece itiyorsun ve hepsi dışarı çıkıyor ve bu duygusal bir boşalma. Bu not karşısında çok heyecanlandım ve ertesi gün gelip 'Steven, benim için kapıyı tamamen açtın, bu harikaydı,' dedim. Ve bana 'Neden bahsediyorsun?!' dedi.
Dedim ki ’Kapı sürgülü değil, sadece it’ ile ilgili mesaj, inanılmazdı.' Ve o güldü ve o mesajı karısı için attığını söyledi. Bu hepimiz için büyük bir espiri haline geldi. Ama yine de benim için sahneyi açtı, yani teşekkürler.”
AP: “Bu, o kadar iyi ki neredeyse inanıyorum!”
O'CONNOR: “Biliyorum, çok absürt!!”
Josh O'Connor bir keresinde şöyle bir söz duyduğunu hatırlıyor: “Steven Spielberg, her çocuğun hayal gücünün yönetmeni”
Associated Press Muhabiri: “Bu deneyimin tamamını sindirebildin mi?”
O'CONNOR: “Hala oldukça gerçeküstü hissettiriyor. Daha önce bazı yönetmenlerle çalışmadan önce de bu tür yoğun bir gerçeküstülük hissi yaşamıştım. Ama işe başladıktan sonra bu his genelde yatışır ve bir bakarsın o yönetmenle yakın arkadaş olmuşsun, her şey çok normalleşmiş olur. Steven'a çok yakın hissediyorum ama çekimi bitirmiş olmak hala gerçeküstü geliyor. Bu filmin her yönü benim için 'çimdikle beni' anıydı, ilk kez izlemek de dahil. Bu herkes için bir tür rüya.”
AP: “Spielberg beklediğin gibi biri miydi?”
O'CONNOR: “Beklediğimden de fazlasıydı. Kendine özgü bir enerjisi var. Hala çok heyecanlı. Hala bir çocuk gibi. Meraklı. Performans karşısında heyecanlı. Bilirsin, evrende bir monitörün yanında Steven'ın ağladığını, güldüğünü ya da neşeyle bağırdığını duymaktan daha iyi bir şey yoktur. Hala tahmin ediyorum ki, Jaws'u ya da E.T.'yi (bkz: E T the Extra-Terrestrial) ya da diğer klasiklerden herhangi birini yaptığı zamanki yönetmenin aynısı. Yani evet, hala eskisi gibi. Hala eskisi gibi olduğunu doğrulayabilirim.”
AP: “Karakterin hakkında bize ne söyleyebilirsin?”
O'CONNOR: “Daniel'in bazı özel güçleri var. Bunu söylemeye direniyorum çünkü bence bu onu bir şekilde abartıyor. O ve Emily Blunt'ın karakteri arasında özel bir bağ var ve bunun farkında bile değiller. Film gerçekten de bu iki karakteri bir araya getirmekle ilgili. Bu ikisi için itici güç bu, filmin yarısı boyunca farkında olmasalar bile. Daniel bunu hiçbir zaman gerçekten kavrayamadı ve bu Daniel'in karakterinin altında kaynayan bir şey. Ama o gösterişsiz bir kahraman gibi bir şey. Gündelik hayatını yaşayan adam ve kendini bu durumun içinde buluyor, uyum sağlaması gerekiyor ve uyum sağlayabiliyor, ama bilirsin, doğuştan bir Tom Cruise değil.”
AP: “ilk çekim gününde neler hissettin?”
O’Connor: “Setteydik; damlayan borular, büyük ışık huzmeleri, duman ve sis vardı. Bu ortam bana o kadar tanıdık geldi ki…Sadece şunu düşündüm: 'Vay canına, ben bir Steven Spielberg filmindeyim.'Bu görüntüler zihnimize o kadar kazınmış ki… gerçekten çok güçlü bir histi.”
AP: “Disclosure Day etrafında çok fazla gizlilik var. Sizde de böyle miydi?”
O'CONNOR: “Elbette bir düzeyde gizlilik vardı. Senaryoyu aldığımda Knives Out filmi için çekim yapıyordum ve bir oteldeydim ve bir motosiklet senaryoyla geldi ve ertesi sabah senaryoyu alıp götürmek için bir motosikletli daha geldi. Bu benim için ilk kez oluyordu. Bu çok tuhaf bir deneyim ama mantıklı. Bilirsin, Steven Spielberg'ün yeni bir filmi çıkacağını duyduğunuzda, ben dahil herkes bunun ne olduğunu bilmek ister, bu yüzden nedenini tamamen anlıyorum.”
AP: “Filmi izlemek için düzenek nasıldı? Yine bir adamın motosikletle gelmesini mi içeriyordu?!”
O'CONNOR: “Hayır, aslında bu sefer değil. Sadece ben ve Emily bir gösterim odasında oturduk. Bilirsin, içinde olduğun herhangi bir filmi ilk kez izlemek bir kabustur. Ondan tamamen keyif almak imkansızdır çünkü gördüğün tek şey "Kulaklarım neden bu kadar büyük görünüyor?" ya da "Neden böyle duruyorum, ben bir ucube miyim?" gibi şeylerdir. Bunların hepsi doğaldır ve bu yüzden bununla biraz rekabet ediyorsun ama bu deneyim şimdiye kadar yaşadığım hiçbir şeye benzemiyordu. Emily ve ben sadece hayranlık içindeydik.”
AP: “Kariyerinde bu kadar farklı türden yönetmenlerle ve bu kadar farklı formlarda çalışabilmen...”
O'CONNOR: “Bence en çok gurur duyduğum şey bu... Alice (Rohrwacher), Kelly (Reichardt), Steven Spielberg ve Rian Johnson gibi farklı sanatçılarla çalışabilmek. Hepsi çok farklı şekillerde çalışıyor ve çok farklı filmler yapıyor ve farklı hikayeler anlatıyor ve sonuçta bu benim hayalimdi. Gene Wilder ya da Robin Williams gibi bizi kahkahalarla güldürebilen ve sonra gözyaşlarına boğabilen insanlara hayranlık duyardım. Sanırım o esneklik, o çok yönlülük kariyerimde her zaman istediğim şeydi.”
AP: “En sevdiğin Spielberg anın var mı?”
O'CONNOR: “Düşünceme göre en iyi Steven Spielberg anısına sahibim. Bu olduğunda, tam da bu nedenle havayı yumrukluyordum, bu film için basın toplantısı yapma zamanı geldiğinde hikayeyi anlatabileceğimi bilerek. Bu hikaye şu: Çekimin yarısındaydım ve oldukça duygusal bir sahne geliyordu ve bu sahnede zorlanıyordum. Otel odamda Steven'ın ustalıkla yaptığı gibi sahneye hazırlanmaya çalışıyordum ve bu konular hakkında konuşmaya bu kadar müsait olması olağanüstü. Steven'a ulaştım, sahneyi tartıştık, sahnenin duygusunu ve buna nasıl erişeceğimizi ve hikayede nihayetinde neyi göstermeyi hedeflediğimizi konuştuk. Oldukça tatmin olmuştum, ancak tamamen değil. Ve sonra gece oldukça geç bir saatte ondan bir mesaj aldım, sadece 'Kapı sürgülü değil, sadece it' yazıyordu. Ve bu çok mantıklıydı. 'Tabii ya' dedim. Karakterin tüm bu duyguları var, birikmiş ve bu sürgüsüz bir kapı gibi ve sen sadece itiyorsun ve hepsi dışarı çıkıyor ve bu duygusal bir boşalma. Bu not karşısında çok heyecanlandım ve ertesi gün gelip 'Steven, benim için kapıyı tamamen açtın, bu harikaydı,' dedim. Ve bana 'Neden bahsediyorsun?!' dedi.
Dedim ki ’Kapı sürgülü değil, sadece it’ ile ilgili mesaj, inanılmazdı.' Ve o güldü ve o mesajı karısı için attığını söyledi. Bu hepimiz için büyük bir espiri haline geldi. Ama yine de benim için sahneyi açtı, yani teşekkürler.”
AP: “Bu, o kadar iyi ki neredeyse inanıyorum!”
O'CONNOR: “Biliyorum, çok absürt!!”
Jurassic Park 1993, 5. yaş günüme yalnızca birkaç ay kala. üst üste 2 kez izlendi hem de. Tahmin edildiği üzere ben, artık ben değildim...
Steven Spielberg: “Bir yıl boyunca 'interstellar' projesine bağlı kaldım... ve beni büyüledi(...) Aslında ilk ve ikinci taslağı yazması için Christopher Nolan'ın kardeşini (Jonathan Nolan) tuttum; ama işe yaramadı. Jonah bana dedi ki: 'Eğer bu filmi yapmamaya karar verirsen, kimin yöneteceğini söyleyeceğim. Zaten ısrar ediyor. O da kardeşim Chris!' Kesinlikle haklıymış. Bunu yapmamaya karar verdiğimde Chris projeye katıldı, muhtemelen ertesi gün. 'interstellar' Chris Nolan'ın ellerinde benimkinden çok daha iyi bir filmdi.”
Jonathan Nolan'ın 2008 tarihli orijinal senaryo taslağı (Spielberg için yazdığı) ile nihai 2014 filmi arasında oldukça büyük farklar var. Christopher Nolan, kardeşi Jonah'ın (Jonathan) taslağını temel alarak kendi vizyonuyla büyük değişiklikler yapmış, bu yüzden ikisi geniş hatlarda benzer (Dünya'da kıtlık, solucan deliği, yeni gezegen arayışı) ama ton, hikaye yapısı, olay örgüsü, karakterler ve özellikle son çok farklı.
Murph orijinal senaryoda erkek bir çocuktu (Chris Nolan onu kız yapıyor).Cooper'ın NASA'ya ulaşmasını ise Kitap raflarındaki "hayalet" yerçekimi mesajları yerine, düşen bir amerikan uzay sondası yönlendiriyor. Cooper, oğlu Murph'ü de yanına alarak kendi kullandığı uçağıyla Santa Cruz Adası'ndaki gizli nasa üssünü bulmayı başarıyor.
Jonathan Nolan, Cooper karakterini yaratırken Spielberg'ün Close Encounters of the Third Kind (1977) filmindeki Richard Dreyfuss karakteri Roy'dan esinlenmiş. Her iki karakter de, ailesiyle bağı olan ama “daha büyük bir çağrıya” cevap veren erkekler, bilinmeyene doğru çekiliyorlar.
Close Encounters of the Third Kind filmindeki Roy,
Takıntılı şekilde uzaylılarla temasın peşinden gider ve
sonunda ailesini terk ederek dünya-dışına, bilinmeyene doğru yola çıkar. interstellar'ın Cooper'ı da, insanlığı kurtarma görevi için ailesinden ayrılır, kozmik bir yolculuğa çıkar, tek fark yeniden dönmek umuduyla.
Orijinal interstellar senaryosunda Lazarus görevleri yok; sadece sondalar gönderilmiş. Filmin ilk insanlı görevi bu.Sadece tek bir gezegen ziyaret ediliyor: o da Buz gezegeni.su gezegeni yok.
Robotlar (TARS ve CASE) insansı/cyborg, esprili ve sevimli TARS ilk başta hasır şapka takıyor.
Buz gezegeninde Çin yapımı çok gelişmiş robotlar ile karşılaşılıyor.Bu robotlar bloklu, modüler tarzdalar. Kamuflaj yetenekleri var, buz ve çevre yardımıyla gizleniyorlar.Çinli bir öncü ekip bu gezegene ulaşmış, ama Nötron yıldızı radyasyonu nedeniyle tüm mürettebat ölmüş. Sadece robotlar kalmış. Binlerce yıl (zaman anomalisi nedeniyle 4000 yıl kadar) yalnız kalmışlar ve ileri teknoloji geliştirmişler (yerçekimi makinesi dahil).
Gezegenin altında dev bir Çin üssü var, terk edilmiş. insan kolonilerini getirmeyi planlamışlar ama olmamış.Cooper ve ekibi bu yerçekim makinesini çalmaya kalkınca çin yapımı robotlar kamuflajdan çıkıp saldırıya geçiyorlar.
Yine Gezegenin altında ayrıca bir orman, “cangıl” gibi duran bir ekosistem de var. Aslında bunlar fraktal yapılı, hücre içermeyen yaratıklar. Sürekli parçalanıp birleşiyorlar, sonsuz tekrarlanan desenler gibi.Küçükken boyutları bir kedi kadar veya biraz daha minik boyutlarda, birleşince bina/orman büyüklüğüne ulaşabiliyorlar.Başta birbirleriyle savaşıyor gibi görünüyorlar; ama aslında koloni halinde birleşerek maksimum radyasyon emmek için yayılıyorlar. ortak zihinleri var gibi hareket ediyorlar.Nötron yıldızının (her 24 saatte bir geçen) X-ışınlarından/radyasyonundan besleniyorlar. Gündüz (radyasyon sonrası) bitki benzeri, hareketsiz hale geçiyorlar; gece aktif ve şekil değiştiriyorlar.Brand bir tanesini yanına alıyor ve film boyunca sevimli bir "evcil hayvan" gibi eşlik ediyor. Cooper da yarısını alıyor ama sonunda Dünya'ya düşürüyor ve ironik bir şekilde dünya'yı filmin sonunda "fraktal ormana" çeviriyor.
Buz gezegeninden kaçtıktan sonra, umutsuzluk zirvedeyken Brand ve Cooper'ın gemide, yerçekimsiz ortamda sevişmelerini içeren bir sahne de yazılmış.
orijinal 2008 Jonathan Nolan taslağında Cooper'ın kendi çocuğu (Murph) ile duygusal bir karşılaşması yok. Murph (orijinalde erkek bir çocuk) hikayede çok daha az ön planda ve Cooper'la asla tekrar görüşmüyor.Cooper görevi tamamladıktan 200 yıl sonra Dünya'ya dönüyor (zaman anomalisi nedeniyle).
Dünya buzlu bir çöl haline gelmiş, terk edilmiş.
Cooper eski evine gidiyor, yanında getirdiği fraktal yaşam formunu serbest bırakıyor ve orada ölmek üzere bayılıyor.Uyandığında oğlunun adını taşıyan Murph Cooper Üssü adlı uzay istasyonunda bulunuyor. Kendisi bir kahraman olarak karşılanıyor.Burada kendi büyük büyük torunu ile tanışıyor. Torun ona eski saati geri veriyor.Kendi çocuğu Murph'le (veya Tom'la) karşılaşma yok. Murph yıllar önce ölmüş, Cooper onun torunlarıyla dolaylı bir bağlantı kuruyor.
Cooper uzay görevine gittikten sonra, oğlu Murph yıllar sonra aynı tesise döner ve başlangıçta Nasa üssünü bulmalarına yardım eden sondayı kurcalar ve içerisinde bir yerçekimi makinesi verisini bulur.Murph, bu cihazı neredeyse 20 yıl boyunca inceler, veri çıkarır ve üzerinde çalışır (ergenlikten yetişkinliğe, hatta ebeveynliğe kadar).Ancak denklemi kendisi çözemez. Murph’ün kızı Emily (Murph’ün kızı yani Cooper’ın torunu) sonunda bu denklemi çözerek insanlığın uzay istasyonları kurup Dünya’dan kaçmasını sağlar. Ortaya çıkar ki o sonda aslında Cooper'ın gelecekten yolladığı cihazdır, zaman dilatasyonu ve solucan deliği üzerinden.
Buz gezegeni macerasından sonra Cooper ve Brand ayrı yollara gider.Brand bir gezegen arayışına devam ediyor.Cooper ise Dünya'ya (veya insanlığa) dönmeyi seçiyor.
Final yine Cooper'ın, Brand'e verdiği sözü tutmak için TARS benzeri bir robot ve çalıntı bir gemiyle onu bulmaya çıkmasıyla bitiyor.
Jonathan Nolan'ın 2008 tarihli orijinal senaryo taslağı (Spielberg için yazdığı) ile nihai 2014 filmi arasında oldukça büyük farklar var. Christopher Nolan, kardeşi Jonah'ın (Jonathan) taslağını temel alarak kendi vizyonuyla büyük değişiklikler yapmış, bu yüzden ikisi geniş hatlarda benzer (Dünya'da kıtlık, solucan deliği, yeni gezegen arayışı) ama ton, hikaye yapısı, olay örgüsü, karakterler ve özellikle son çok farklı.
Murph orijinal senaryoda erkek bir çocuktu (Chris Nolan onu kız yapıyor).Cooper'ın NASA'ya ulaşmasını ise Kitap raflarındaki "hayalet" yerçekimi mesajları yerine, düşen bir amerikan uzay sondası yönlendiriyor. Cooper, oğlu Murph'ü de yanına alarak kendi kullandığı uçağıyla Santa Cruz Adası'ndaki gizli nasa üssünü bulmayı başarıyor.
Jonathan Nolan, Cooper karakterini yaratırken Spielberg'ün Close Encounters of the Third Kind (1977) filmindeki Richard Dreyfuss karakteri Roy'dan esinlenmiş. Her iki karakter de, ailesiyle bağı olan ama “daha büyük bir çağrıya” cevap veren erkekler, bilinmeyene doğru çekiliyorlar.
Close Encounters of the Third Kind filmindeki Roy,
Takıntılı şekilde uzaylılarla temasın peşinden gider ve
sonunda ailesini terk ederek dünya-dışına, bilinmeyene doğru yola çıkar. interstellar'ın Cooper'ı da, insanlığı kurtarma görevi için ailesinden ayrılır, kozmik bir yolculuğa çıkar, tek fark yeniden dönmek umuduyla.
Orijinal interstellar senaryosunda Lazarus görevleri yok; sadece sondalar gönderilmiş. Filmin ilk insanlı görevi bu.Sadece tek bir gezegen ziyaret ediliyor: o da Buz gezegeni.su gezegeni yok.
Robotlar (TARS ve CASE) insansı/cyborg, esprili ve sevimli TARS ilk başta hasır şapka takıyor.
Buz gezegeninde Çin yapımı çok gelişmiş robotlar ile karşılaşılıyor.Bu robotlar bloklu, modüler tarzdalar. Kamuflaj yetenekleri var, buz ve çevre yardımıyla gizleniyorlar.Çinli bir öncü ekip bu gezegene ulaşmış, ama Nötron yıldızı radyasyonu nedeniyle tüm mürettebat ölmüş. Sadece robotlar kalmış. Binlerce yıl (zaman anomalisi nedeniyle 4000 yıl kadar) yalnız kalmışlar ve ileri teknoloji geliştirmişler (yerçekimi makinesi dahil).
Gezegenin altında dev bir Çin üssü var, terk edilmiş. insan kolonilerini getirmeyi planlamışlar ama olmamış.Cooper ve ekibi bu yerçekim makinesini çalmaya kalkınca çin yapımı robotlar kamuflajdan çıkıp saldırıya geçiyorlar.
Yine Gezegenin altında ayrıca bir orman, “cangıl” gibi duran bir ekosistem de var. Aslında bunlar fraktal yapılı, hücre içermeyen yaratıklar. Sürekli parçalanıp birleşiyorlar, sonsuz tekrarlanan desenler gibi.Küçükken boyutları bir kedi kadar veya biraz daha minik boyutlarda, birleşince bina/orman büyüklüğüne ulaşabiliyorlar.Başta birbirleriyle savaşıyor gibi görünüyorlar; ama aslında koloni halinde birleşerek maksimum radyasyon emmek için yayılıyorlar. ortak zihinleri var gibi hareket ediyorlar.Nötron yıldızının (her 24 saatte bir geçen) X-ışınlarından/radyasyonundan besleniyorlar. Gündüz (radyasyon sonrası) bitki benzeri, hareketsiz hale geçiyorlar; gece aktif ve şekil değiştiriyorlar.Brand bir tanesini yanına alıyor ve film boyunca sevimli bir "evcil hayvan" gibi eşlik ediyor. Cooper da yarısını alıyor ama sonunda Dünya'ya düşürüyor ve ironik bir şekilde dünya'yı filmin sonunda "fraktal ormana" çeviriyor.
Buz gezegeninden kaçtıktan sonra, umutsuzluk zirvedeyken Brand ve Cooper'ın gemide, yerçekimsiz ortamda sevişmelerini içeren bir sahne de yazılmış.
orijinal 2008 Jonathan Nolan taslağında Cooper'ın kendi çocuğu (Murph) ile duygusal bir karşılaşması yok. Murph (orijinalde erkek bir çocuk) hikayede çok daha az ön planda ve Cooper'la asla tekrar görüşmüyor.Cooper görevi tamamladıktan 200 yıl sonra Dünya'ya dönüyor (zaman anomalisi nedeniyle).
Dünya buzlu bir çöl haline gelmiş, terk edilmiş.
Cooper eski evine gidiyor, yanında getirdiği fraktal yaşam formunu serbest bırakıyor ve orada ölmek üzere bayılıyor.Uyandığında oğlunun adını taşıyan Murph Cooper Üssü adlı uzay istasyonunda bulunuyor. Kendisi bir kahraman olarak karşılanıyor.Burada kendi büyük büyük torunu ile tanışıyor. Torun ona eski saati geri veriyor.Kendi çocuğu Murph'le (veya Tom'la) karşılaşma yok. Murph yıllar önce ölmüş, Cooper onun torunlarıyla dolaylı bir bağlantı kuruyor.
Cooper uzay görevine gittikten sonra, oğlu Murph yıllar sonra aynı tesise döner ve başlangıçta Nasa üssünü bulmalarına yardım eden sondayı kurcalar ve içerisinde bir yerçekimi makinesi verisini bulur.Murph, bu cihazı neredeyse 20 yıl boyunca inceler, veri çıkarır ve üzerinde çalışır (ergenlikten yetişkinliğe, hatta ebeveynliğe kadar).Ancak denklemi kendisi çözemez. Murph’ün kızı Emily (Murph’ün kızı yani Cooper’ın torunu) sonunda bu denklemi çözerek insanlığın uzay istasyonları kurup Dünya’dan kaçmasını sağlar. Ortaya çıkar ki o sonda aslında Cooper'ın gelecekten yolladığı cihazdır, zaman dilatasyonu ve solucan deliği üzerinden.
Buz gezegeni macerasından sonra Cooper ve Brand ayrı yollara gider.Brand bir gezegen arayışına devam ediyor.Cooper ise Dünya'ya (veya insanlığa) dönmeyi seçiyor.
Final yine Cooper'ın, Brand'e verdiği sözü tutmak için TARS benzeri bir robot ve çalıntı bir gemiyle onu bulmaya çıkmasıyla bitiyor.
Haziran'da vizyona girecek yeni filmi “Disclosure Day / ifşa Günü” için Empire Magazine'e verdiği röportajda Steven Spielberg şunları söylüyor:
“Son zamanlarda Dune filmlerini çok sevdim. Sadece son zamanların değil, tüm zamanların en sevdiğim bilim-kurgu filmleri arasında yer alıyorlar. Özellikle ikinci film. Bence Dune Part Two , Denis Villeneuve'ün şimdiye kadar yaptığı en iyi film. Üçüncüsünü izlemek için sabırsızlanıyorum. Eminim bana önceden gösterecektir...”
Spielberg şöyle devam ediyor:
“Henüz bir korku filmi yönetmedim ve her zaman yönetmek istedim, belki bir gün yaparım. Ama bu isteğimi tatmin eden harika korku filmleri zaten çıktı. Weapons (2025) gibi harika bir korku filmi izlediğimde, kaşınmam gereken bir kaşıntı hissetmiyorum. Weapons'u izliyorum ve bu bana onun kadar korkutucu ya da daha korkutucu bir korku filmi yapma isteği uyandırmıyor. Beni o kadar tamamen tatmin ediyor ki, bir gün gerçekten çok korkutucu bir film yapma arzum bile ortadan kalkıyor.”
Elbette Steven Spielberg hiç korku filmi yönetmedim derken mütevazı davranıyor. Çünkü kendisini üne kavuşturan JAWS (1975) bir sahil kasabasında dehşet saçan canavar hakkındaydı. Tek farkla: bu su/okyanus canavarı, doğaüstü bir güç değil; doğal/doğadan gelen bir tehditti. Hayvan saldırısı, katil hayvan (büyük beyaz köpekbalığı). Öyle ki JAWS küresel çapta bir okyanus, açık sular, Deniz fobisi yaratan film oldu. gerilim ve macera türlerinin yanı sıra natural-korku bu yüzden.
Ayrıca ustanın profesyonel kariyerindeki ikinci uzun-metrajı olan ama çok kısıtlı bütçeye sahip TV filmi “Something Evil (1972)” doğaüstü bir korku draması olarak sınıflandırılmıştı zamanında. Ancak bu TV prodüksiyonunun hem hiç sinema salonlarına uğramaması hem de bugünlerde temiz bir sürümüne, yaygın bir gösterimine ulaşmanın bile mümkün olmamasından ötürü o konu dışı kalıyor. Daha çok kariyerinin başındaki, unutulmuş bir korku filmi çabası denebilir.
Öte yandan resmi yaratıcısı (hikaye/geliştirme, ortak senarist) ve yapımcısı olduğu doğaüstü/paranormal korku türündeki perili ev vari hayalet hikayesi Poltergeist (1982) filmi var. Ama onu Spielberg'ün filmografisi arasında sayamıyoruz. Çünkü Poltergeist, aksine inananlar olsa bile, en nihayetinde Tobe Hooper'ın yönettiği bir filmdi.hatta filmin genel konsepti, ilkin sözlü olarak Hooper'dan çıktı.
Spielberg'ün diğer bir olayı da korku türünde olmayan filmlerinde “korkutucu” anlar yaratmasında saklı. Misal bilim-kurgu ve aile filmi klasiği olan “E.T. the Extra-Terrestrial (1982)” ironik bir şekilde sanki bir korku filmi gibi açılıyordu. “Jurassic Park”'ta (1993) T-Rex'i ilk gördüğümüz o an bir korku filminden fırlamış gibiydi. Her ne kadar ‘canlı/gerçek çekim (live action)’ filmde karton bir macera ruhu taşısa da “Raiders of the Lost Ark'ın (1981)” finali yine korku filmlerini aratmıyordu. Keza onun ön bölümü olan “indiana Jones and the Temple of Doom (1984)” ise çok daha ileri gider: Hindistan’da tanrılar (Kali Ma) adına insan kurban eden bir yeraltı tarikatı ve bir gencin kalbinin diri diri sökülmesi gibi son derece sert sahneler içermekteydi. Nitekim bu film, içindeki karanlık ve yoğun unsurlar nedeniyle, ABD’de PG ile R arasında yeni bir yaş uyarısı derecelendirmesi olan PG-13 kategorisinin oluşturulmasına doğrudan öncülük etmiştir. hatta derecelendirme kuruluna bunu öneren Spielberg'ün kendiydi, fikir onun. “Close Encounters of the Third Kind (1977)” filminde küçük çocuğun kaçırılışı “ev istilası” temasına uyan bir korku anıydı. “War of the Worlds (2005)” esasen bilim-kurgu ve kozmik felaket (uzaylı istilası) janrında olsa da “JAWS” filminin açık sular için yarattığı fobinin bir benzerini fırtınalı gökyüzü ve yıldırımlar üzerinden yapmaya çalışıyor ve tüm film doğaüstü korku-gerilim unsurlarıyla dolup taşıyordu. Bu örnekler daha da çoğaltılabilir.
“Son zamanlarda Dune filmlerini çok sevdim. Sadece son zamanların değil, tüm zamanların en sevdiğim bilim-kurgu filmleri arasında yer alıyorlar. Özellikle ikinci film. Bence Dune Part Two , Denis Villeneuve'ün şimdiye kadar yaptığı en iyi film. Üçüncüsünü izlemek için sabırsızlanıyorum. Eminim bana önceden gösterecektir...”
Spielberg şöyle devam ediyor:
“Henüz bir korku filmi yönetmedim ve her zaman yönetmek istedim, belki bir gün yaparım. Ama bu isteğimi tatmin eden harika korku filmleri zaten çıktı. Weapons (2025) gibi harika bir korku filmi izlediğimde, kaşınmam gereken bir kaşıntı hissetmiyorum. Weapons'u izliyorum ve bu bana onun kadar korkutucu ya da daha korkutucu bir korku filmi yapma isteği uyandırmıyor. Beni o kadar tamamen tatmin ediyor ki, bir gün gerçekten çok korkutucu bir film yapma arzum bile ortadan kalkıyor.”
Elbette Steven Spielberg hiç korku filmi yönetmedim derken mütevazı davranıyor. Çünkü kendisini üne kavuşturan JAWS (1975) bir sahil kasabasında dehşet saçan canavar hakkındaydı. Tek farkla: bu su/okyanus canavarı, doğaüstü bir güç değil; doğal/doğadan gelen bir tehditti. Hayvan saldırısı, katil hayvan (büyük beyaz köpekbalığı). Öyle ki JAWS küresel çapta bir okyanus, açık sular, Deniz fobisi yaratan film oldu. gerilim ve macera türlerinin yanı sıra natural-korku bu yüzden.
Ayrıca ustanın profesyonel kariyerindeki ikinci uzun-metrajı olan ama çok kısıtlı bütçeye sahip TV filmi “Something Evil (1972)” doğaüstü bir korku draması olarak sınıflandırılmıştı zamanında. Ancak bu TV prodüksiyonunun hem hiç sinema salonlarına uğramaması hem de bugünlerde temiz bir sürümüne, yaygın bir gösterimine ulaşmanın bile mümkün olmamasından ötürü o konu dışı kalıyor. Daha çok kariyerinin başındaki, unutulmuş bir korku filmi çabası denebilir.
Öte yandan resmi yaratıcısı (hikaye/geliştirme, ortak senarist) ve yapımcısı olduğu doğaüstü/paranormal korku türündeki perili ev vari hayalet hikayesi Poltergeist (1982) filmi var. Ama onu Spielberg'ün filmografisi arasında sayamıyoruz. Çünkü Poltergeist, aksine inananlar olsa bile, en nihayetinde Tobe Hooper'ın yönettiği bir filmdi.hatta filmin genel konsepti, ilkin sözlü olarak Hooper'dan çıktı.
Spielberg'ün diğer bir olayı da korku türünde olmayan filmlerinde “korkutucu” anlar yaratmasında saklı. Misal bilim-kurgu ve aile filmi klasiği olan “E.T. the Extra-Terrestrial (1982)” ironik bir şekilde sanki bir korku filmi gibi açılıyordu. “Jurassic Park”'ta (1993) T-Rex'i ilk gördüğümüz o an bir korku filminden fırlamış gibiydi. Her ne kadar ‘canlı/gerçek çekim (live action)’ filmde karton bir macera ruhu taşısa da “Raiders of the Lost Ark'ın (1981)” finali yine korku filmlerini aratmıyordu. Keza onun ön bölümü olan “indiana Jones and the Temple of Doom (1984)” ise çok daha ileri gider: Hindistan’da tanrılar (Kali Ma) adına insan kurban eden bir yeraltı tarikatı ve bir gencin kalbinin diri diri sökülmesi gibi son derece sert sahneler içermekteydi. Nitekim bu film, içindeki karanlık ve yoğun unsurlar nedeniyle, ABD’de PG ile R arasında yeni bir yaş uyarısı derecelendirmesi olan PG-13 kategorisinin oluşturulmasına doğrudan öncülük etmiştir. hatta derecelendirme kuruluna bunu öneren Spielberg'ün kendiydi, fikir onun. “Close Encounters of the Third Kind (1977)” filminde küçük çocuğun kaçırılışı “ev istilası” temasına uyan bir korku anıydı. “War of the Worlds (2005)” esasen bilim-kurgu ve kozmik felaket (uzaylı istilası) janrında olsa da “JAWS” filminin açık sular için yarattığı fobinin bir benzerini fırtınalı gökyüzü ve yıldırımlar üzerinden yapmaya çalışıyor ve tüm film doğaüstü korku-gerilim unsurlarıyla dolup taşıyordu. Bu örnekler daha da çoğaltılabilir.
Bir şey mi kaçırdım?!
Çünkü bu kadar övgü biraz fazla sanki.
Project Hail Mary, bir bakıma E.T. the Extra-Terrestrial (1982) filminin dış-uzayda geçen kuzeni gibi. Ancak Spielberg klasiğinin büyüsüne ve duygusal etkisine yaklaşabildiğini asla düşünmüyorum. Yine de Ryan Gosling karakteri Ryland Grace ile Dünya-dışı, zeki yaşam formu Rocky arasındaki bağ görülmeye değer.
E.T.'nin detayları ayırt edici ölçüde farklı olsa da o tanıdık ve nispeten insansı görünen formunun aksine Rocky; beş kollu, örümceğimsi bir yapıya sahip ve üçgenimsi gövdeli, kaya gibi de sert bir derisi olan tamamen insan-dışı, yabancı bir tasarımla karşımıza çıkıyor. Buna rağmen karakterin sevimli ve sıcak hissettirmesi filmin başarılarından biri.
Üstelik ilk yakın temas sırasında Ryland'ın Close Encounters of the Third Kind (1977) filminin meşhur beş notalık temasını, yani adeta bir kapı zilini andıran motifini mırıldanması da hoş bir detay. Sonradan öğrendiğimize göre bu referans fikrini yönetmenlere, bizzat Steven Spielberg vermiş, onlar da seve seve kabul etmişler, aslında senaryoda yokmuş.
Genel olarak izlemesi keyifli, aile-dostu bir uzay macerası ve hayatta kalma filmi. Dostane insan-uzaylı karşılaşması, türler arası iş birliği ve Dünya'yı, hatta yıldızları kurtarma fikri üzerine kurulu iyimser bir anlatı. Bütün bunlar gişedeki başarısını açıklıyor aslında, değil mi?
Ryan Gosling filmi rahatlıkla göğüslüyor. Ve Sandra Hüller şarkı söylüyor! Şaka bir yana, o da iyi. Zaten Hüller olmasaymış onun yerine böylesi bir role ya Toni Collette, ya Laura Linney ya da Cate Blanchett giderdi muhtemelen.
Greig Fraser'ın sinematografisi dikkat çekicidir. Film boyunca uzayın ölçeğini başarıyla hissettiriyor.
Buna rağmen Project Hail Mary bittiğinde çabucak buharlaşıyor izleyenin zihninden. Eğer alzheimer olmuyorsam, benim aklımda çok kal(a)madı en azından, öyle diyeyim.
O da ne?!
Şimdi de bu Andy Weir uyarlamasının serbest bir devam filmi fikrine sıcak bakıldığı haberleri geliyor.
Gerçekten mi?!!
3/4
Çünkü bu kadar övgü biraz fazla sanki.
Project Hail Mary, bir bakıma E.T. the Extra-Terrestrial (1982) filminin dış-uzayda geçen kuzeni gibi. Ancak Spielberg klasiğinin büyüsüne ve duygusal etkisine yaklaşabildiğini asla düşünmüyorum. Yine de Ryan Gosling karakteri Ryland Grace ile Dünya-dışı, zeki yaşam formu Rocky arasındaki bağ görülmeye değer.
E.T.'nin detayları ayırt edici ölçüde farklı olsa da o tanıdık ve nispeten insansı görünen formunun aksine Rocky; beş kollu, örümceğimsi bir yapıya sahip ve üçgenimsi gövdeli, kaya gibi de sert bir derisi olan tamamen insan-dışı, yabancı bir tasarımla karşımıza çıkıyor. Buna rağmen karakterin sevimli ve sıcak hissettirmesi filmin başarılarından biri.
Üstelik ilk yakın temas sırasında Ryland'ın Close Encounters of the Third Kind (1977) filminin meşhur beş notalık temasını, yani adeta bir kapı zilini andıran motifini mırıldanması da hoş bir detay. Sonradan öğrendiğimize göre bu referans fikrini yönetmenlere, bizzat Steven Spielberg vermiş, onlar da seve seve kabul etmişler, aslında senaryoda yokmuş.
Genel olarak izlemesi keyifli, aile-dostu bir uzay macerası ve hayatta kalma filmi. Dostane insan-uzaylı karşılaşması, türler arası iş birliği ve Dünya'yı, hatta yıldızları kurtarma fikri üzerine kurulu iyimser bir anlatı. Bütün bunlar gişedeki başarısını açıklıyor aslında, değil mi?
Ryan Gosling filmi rahatlıkla göğüslüyor. Ve Sandra Hüller şarkı söylüyor! Şaka bir yana, o da iyi. Zaten Hüller olmasaymış onun yerine böylesi bir role ya Toni Collette, ya Laura Linney ya da Cate Blanchett giderdi muhtemelen.
Greig Fraser'ın sinematografisi dikkat çekicidir. Film boyunca uzayın ölçeğini başarıyla hissettiriyor.
Buna rağmen Project Hail Mary bittiğinde çabucak buharlaşıyor izleyenin zihninden. Eğer alzheimer olmuyorsam, benim aklımda çok kal(a)madı en azından, öyle diyeyim.
O da ne?!
Şimdi de bu Andy Weir uyarlamasının serbest bir devam filmi fikrine sıcak bakıldığı haberleri geliyor.
Gerçekten mi?!!
3/4