bugün
- diamond bosphoruss denen yazar22
- çaylak edildim diye ağlayan troll8
- sedat pekmez25
- çaylak ettiğiniz yazarın göz yaşlarıyla eğlenmek7
- tarihte kürşad diye birinin hiç yaşamaması10
- sözlükte erkekleri istemiyoruz21
- abdullah öcalan'ın kürt kadınlarına hakaret etmesi5
- evde uzun boylu adam gördüm diyen kız3
- karımı çalıştırmam diyen erkek kalmaması2
- devlettapar2
- aziz yıldırım'ın fetö ile mücadelesi7
- sessiz insanların çok gözlem yapması4
- sex asnasında beddua almak4
- birbirine sürtünen duyarlı et parçası3
- suca suruklenen cocuk true'nun fake hesabı5
- yine sözlük yazarlarının ağzından bal damlıyor4
- heyt bea6
- evleneceğiniz yazarı neye göre seçersiniz9
- verilen yetkiyi kötüye kullanmak4
- ağız ishali olan yazarlar4
- taze kekik2
- heyecanlıyım sözlük4
- internetten önce ne yapılıyordu sorusu6
- kadınların kadınlarda kıskandığı şeyler2
- ismet bin dawkins el sapiens'i entomologevi2
- hakkınızı helal edin arkadaşlar3
- faik öztrak7
- sarı tekerim deliğine girerim sen mahvederim3
- yazarların on üzerinden komiklikleri46
- uludağ sözlük discord grubu11
- ilk maaş4
- insanlardan nefret etmek9
- gammazlama aparatı2
- birine geç kalmak10
- ne güzel sözlük2
- penis boyutunun önemi4
- ırmak koparan2
- katılım bankacılığı3
- yer sofrası7
- true nun çaylak olması2
- entry girerken dizleri sızlayan yuzır2
- anama da söv2
- kaskı miğfer sanan motorcu tip2
- ulan hepiniz oradaydınız2
- gammazlık müessesinin eski değerini yitirmesi2
- kemal kılıçdaroğlu20
- uludağ sözlükteki sıcak ve samimi aile ortamı9
- bruce lee5
- özgürlük2
- suda2
sevdiği entry'ler
18 mart 1924 tarihli kanundur.
bu kanun ile köy yaşamı düzenlenmiş, köy yaşamı cumhuriyet rejimine entegre edilmiştir.
kanunun tamamı şurada;
https://www.qsl.net/ta2iz/KANUN/KOYK.htm
şimdi bu kanunun 87. maddesine bakalım;
madde 87: Türkiye Cumhuriyeti tabiiyetinde bulunmıyan gerek şahıslar, gerek
şahıs hükmünde olan cemiyet ve şirketlerin (eşhası hususiye ve hükmiye) köylerde
arazi ve emlak almaları memnudur.
bu madde ile köy sınırları dahilinde yabancı şahıs ve şirketlerin mal edinmesi, faaliyette bulunması yasaklanmış.
görsel
(memnu burada yasak demek, aşkı memnu'dan hatırlayınız)
fakat özal hükümeti 2 defa bu maddeyi değiştirmeye çalışmış, anayasa mahkemesi de bu iki değiştirme hamlesini iki defa iptal etmiş.
nihayet akp iktidara gelmiş.
akp iktidara gelir gelmez ilk iş olarak 1924 yılında atatürk tarafından çıkarılan köy kanununun 87. maddesini bir torba yasa paketi ile meclisten geçirmiş ve 87. maddeyi komple iptal etmiş...
belge-1:
görsel
belge-2:
görsel
böylece yabancı şahıs ve şirketlerin köylerde ve köy arazilerinde mal edinmesi serbest kalmıştır.
atatürk neden 87. maddeyi koymuştu?
çünkü türk halkı cahildi, fakirdi, kandırılabilirdi.
köylüler ellerindeki toprağı yabancılara satabilir, yabancılar köy arazilerinde maden arayabilir, çıkarabilirdi.
işte atatürk köy kanununun 87. maddesi ile bunun önüne geçmişti ve 2003 yılına kadar da hiçbir hükümet bu maddeyi değiştirememiş, kaldıramamıştı.
ta ki akp gelene kadar.
ve bugün köy arazilerinde yabancı şirketler maden arıyor, maden sahaları işletiyor.
cargill gibi kuruluşlar köy arazilerini yağmalıyor, yok ediyor...
kanadalı şirket bu maddenin kaldırılmasına istinaden kaz dağlarında siyanür kullanarak altın elde ediyor.
bilmem bir şeyleri anlatabiliyor muyum?
#tarih
bu kanun ile köy yaşamı düzenlenmiş, köy yaşamı cumhuriyet rejimine entegre edilmiştir.
kanunun tamamı şurada;
https://www.qsl.net/ta2iz/KANUN/KOYK.htm
şimdi bu kanunun 87. maddesine bakalım;
madde 87: Türkiye Cumhuriyeti tabiiyetinde bulunmıyan gerek şahıslar, gerek
şahıs hükmünde olan cemiyet ve şirketlerin (eşhası hususiye ve hükmiye) köylerde
arazi ve emlak almaları memnudur.
bu madde ile köy sınırları dahilinde yabancı şahıs ve şirketlerin mal edinmesi, faaliyette bulunması yasaklanmış.
görsel
(memnu burada yasak demek, aşkı memnu'dan hatırlayınız)
fakat özal hükümeti 2 defa bu maddeyi değiştirmeye çalışmış, anayasa mahkemesi de bu iki değiştirme hamlesini iki defa iptal etmiş.
nihayet akp iktidara gelmiş.
akp iktidara gelir gelmez ilk iş olarak 1924 yılında atatürk tarafından çıkarılan köy kanununun 87. maddesini bir torba yasa paketi ile meclisten geçirmiş ve 87. maddeyi komple iptal etmiş...
belge-1:
görsel
belge-2:
görsel
böylece yabancı şahıs ve şirketlerin köylerde ve köy arazilerinde mal edinmesi serbest kalmıştır.
atatürk neden 87. maddeyi koymuştu?
çünkü türk halkı cahildi, fakirdi, kandırılabilirdi.
köylüler ellerindeki toprağı yabancılara satabilir, yabancılar köy arazilerinde maden arayabilir, çıkarabilirdi.
işte atatürk köy kanununun 87. maddesi ile bunun önüne geçmişti ve 2003 yılına kadar da hiçbir hükümet bu maddeyi değiştirememiş, kaldıramamıştı.
ta ki akp gelene kadar.
ve bugün köy arazilerinde yabancı şirketler maden arıyor, maden sahaları işletiyor.
cargill gibi kuruluşlar köy arazilerini yağmalıyor, yok ediyor...
kanadalı şirket bu maddenin kaldırılmasına istinaden kaz dağlarında siyanür kullanarak altın elde ediyor.
bilmem bir şeyleri anlatabiliyor muyum?
#tarih
adı daha çok tutunamayanlaradlı ilk kitabıyla anılır oğuz atay'ın. ama tutunamayanların gölgesinde kalmış tehlikeli oyunlar; hem tutunamayanlardan daha açık, hem tutunamayanların (oğuz atay'ın) daha net anlaşılmasını sağlar, hem de tehlikeli oyunlarda tutunamayanlar çok daha kolay belli eder kendilerini.
oğuz atay kitaplarında gençliğini yaşadığı dönemin, 1950'lerin şehirli yarı aydınlarını, yani dönemin burjuva sayılmayan ama öyle olduğunu zanneden tutunamayanları; onların diliyle, büyük bir ustalıkla hicveder. aslında müthiş bir mizah gizlidir atay'ın dilinde.
hem doğulu hem batılı, hem köylü hem şehirli, hem aydın hem cahil; arada kalmış insanların şartlanmalarını, saplantılarını, kendi bilinçaltını yoklayarak, selim ışık, ziya özdevrimsel, süleyman kargı, hikmet benol, hüsamettin tambay karakterlerine atıfta bulunarak, aslında geçmişten bugüne alışılagelmiş türk aydınına ışık tutmuştur. ve atay'ın kitaplarında trajik son; hikmet benol'un gecekondu mahallesine taşınırken insanların kendisini yollarda törenlerle karşılayacağını umması, fakat tam tersi kimse tarafından önemsenmemesi, varlığının bile anlaşılmaması sonucu düştüğü yalnızlığın onu intihara sürüklemesi örneğinde olduğu gibi ölümdür. kendi kapalı dünyalarında ufak tefek konuları kafasına takan sevinçleri de hüzünleri de kendileri kadar basit, "diğerleri"ni anlamakta zorluk çeken, bir o kadar anlaşılamayan aydıncıklar atay'ın tutunamayanlarıdır.
son olarak kitaplarında geçen isimler ve yer adları ile okuyucunun zihninde gerçekle ayırt edilmesi zor çağrışımlar yapar. ziya özdevrimsel cumhuriyet dönemi devrimcisi, selim ışık, hikmet benol 50'lerin aydını, süleyman kargı selim ışık tarafından anlaşılamayan devrin insanı, hüsamettin tambay ise emekli albaydır. zaten ziya'dan müteahhit, hüsamettin'den devrimci, turgut'tan şair, hikmet'ten futbolcu olması mümkün değildir. coridos adası, childharoldshire üniversitesi, josef georg fichte, gustav willibald franz hegel derken sanki birşeyler çağrıştırıyor atay.
oğuz atay kitaplarında gençliğini yaşadığı dönemin, 1950'lerin şehirli yarı aydınlarını, yani dönemin burjuva sayılmayan ama öyle olduğunu zanneden tutunamayanları; onların diliyle, büyük bir ustalıkla hicveder. aslında müthiş bir mizah gizlidir atay'ın dilinde.
hem doğulu hem batılı, hem köylü hem şehirli, hem aydın hem cahil; arada kalmış insanların şartlanmalarını, saplantılarını, kendi bilinçaltını yoklayarak, selim ışık, ziya özdevrimsel, süleyman kargı, hikmet benol, hüsamettin tambay karakterlerine atıfta bulunarak, aslında geçmişten bugüne alışılagelmiş türk aydınına ışık tutmuştur. ve atay'ın kitaplarında trajik son; hikmet benol'un gecekondu mahallesine taşınırken insanların kendisini yollarda törenlerle karşılayacağını umması, fakat tam tersi kimse tarafından önemsenmemesi, varlığının bile anlaşılmaması sonucu düştüğü yalnızlığın onu intihara sürüklemesi örneğinde olduğu gibi ölümdür. kendi kapalı dünyalarında ufak tefek konuları kafasına takan sevinçleri de hüzünleri de kendileri kadar basit, "diğerleri"ni anlamakta zorluk çeken, bir o kadar anlaşılamayan aydıncıklar atay'ın tutunamayanlarıdır.
son olarak kitaplarında geçen isimler ve yer adları ile okuyucunun zihninde gerçekle ayırt edilmesi zor çağrışımlar yapar. ziya özdevrimsel cumhuriyet dönemi devrimcisi, selim ışık, hikmet benol 50'lerin aydını, süleyman kargı selim ışık tarafından anlaşılamayan devrin insanı, hüsamettin tambay ise emekli albaydır. zaten ziya'dan müteahhit, hüsamettin'den devrimci, turgut'tan şair, hikmet'ten futbolcu olması mümkün değildir. coridos adası, childharoldshire üniversitesi, josef georg fichte, gustav willibald franz hegel derken sanki birşeyler çağrıştırıyor atay.
nurdan gürbilek'in defter dergisi 1997 güz sayısında yer alan "oyun ve adalet" isimli incelemesinde yazardan şu biçim söz edilir:
"hangi hikmet haklıdır? batı aklına karşı doğu duygusundan söz eden ingiliz düşmanı hikmet mi? yoksa doğu'ya, doğu'nun fakirliğine, azgelişmişliğine, cehaletine, alaturkalığına, taklitçiliğine tahammül edemeyen mi? (...) dünyaya kızan, insanların burnundan getirmek isteyen mi; yoksa dünya karşısında kendini suçlu hisseden mi? hangi atay haklı: selim'in temizliğini, saflığını seven, çocukluğu romantik bir bakışla yücelten mi, çocukluğun başkalarının gözünde gülünç olmak demek olduğuna inanan mı? insanın ciddi olduğunda hiçbir zaman komik olmayacağını düşünen, namuslu, 'sözünün eri' mustafa inan'ın yaşam öyküsünün yazarı mı, yoksa konuşmanın yolunun soytarılıktan geçtiğine inanan mı? hangisi haklı: babamızdan utanan, ona tahammül edemeyen yanımız mı, yoksa onu düşman bakışlardan korumak isteyen yanımız mı?"
"hangi hikmet haklıdır? batı aklına karşı doğu duygusundan söz eden ingiliz düşmanı hikmet mi? yoksa doğu'ya, doğu'nun fakirliğine, azgelişmişliğine, cehaletine, alaturkalığına, taklitçiliğine tahammül edemeyen mi? (...) dünyaya kızan, insanların burnundan getirmek isteyen mi; yoksa dünya karşısında kendini suçlu hisseden mi? hangi atay haklı: selim'in temizliğini, saflığını seven, çocukluğu romantik bir bakışla yücelten mi, çocukluğun başkalarının gözünde gülünç olmak demek olduğuna inanan mı? insanın ciddi olduğunda hiçbir zaman komik olmayacağını düşünen, namuslu, 'sözünün eri' mustafa inan'ın yaşam öyküsünün yazarı mı, yoksa konuşmanın yolunun soytarılıktan geçtiğine inanan mı? hangisi haklı: babamızdan utanan, ona tahammül edemeyen yanımız mı, yoksa onu düşman bakışlardan korumak isteyen yanımız mı?"
olması gereken durumdur
hem cumhurbaşkanı hem de belediye başkanı olunmaz.
istanbul a geleceksen istifa et gel.
ben cumhurbaşkanı yım diyorsan ankara da sarayında kal.
mertlik iddiasında bulunan hodri meydana.
hem cumhurbaşkanı hem de belediye başkanı olunmaz.
istanbul a geleceksen istifa et gel.
ben cumhurbaşkanı yım diyorsan ankara da sarayında kal.
mertlik iddiasında bulunan hodri meydana.
Aşk ve sevgi çoğunlukla aynı anlamda kullanılsa da aynı kavramlar değil.
Aşk şehvetten doğan ve bencil olmayı getiren bir kavramken sevgi bencil olmayabilir.
Bir baba sevdiği çocuğu açlıktan ölmesin diye onu evlatlık verebilir ama bir erkek kara sevda dediğimiz takıntı düzeyinde aşık birini bırakmaz.
Tasvip etmiyoruz ama edebiyata ve sinemaya da konu olduğu yönüyle saplantılı yani doğru düşünemeyen aşık kişi ya kendini öldürür ya da önce saplantı duyduğu ve adına aşk dediği kişiyi öldürür sonra da intihar eder.
Sonuç olarak bir insan gidiyorsa muhakkak seviyordur ve gidiyordur diyemeyiz. Aksine girenlerin çoğu sevdiği için değil sevmediği için gider.
Freud'a göre seks insanlara utanç verdiği için insanlar seksi rasyonalize etmek için onu yüceltir.
Türünü devam ettirmek için seks yapmak gibi ilkel bir duyguyu daha yüce bir şey gibi sunarak adına aşk deriz der.
Günümüzde siz bir kıza gidip seni beğendim seninle sevişmek istiyorum derseniz %90 bi git işine cevabını alırsınız. Bu nedenle erkek bu şekilde yaklaşmaz. Önce hoşlanıyorum der sonra aşık oldum der.
Amacına ulaşırsa da gider amacına ulasmaayacaksa ya da ulaşmak için geçen zamanın beklemeye değmeyeceğini düşünüyorsa yine gider.
Bu biraz pumaların bir yerden sonra ceylanı kovalamaktan vazgeçmesine benziyor.
Her bilgi eşitse en basit açıklama en doğrusudur. Yani giden kişi sevdiği için gitmez ama gidişini meşru bir zemine oturtmak için sevdiği için gittiğini ifade eder.
Aşk şehvetten doğan ve bencil olmayı getiren bir kavramken sevgi bencil olmayabilir.
Bir baba sevdiği çocuğu açlıktan ölmesin diye onu evlatlık verebilir ama bir erkek kara sevda dediğimiz takıntı düzeyinde aşık birini bırakmaz.
Tasvip etmiyoruz ama edebiyata ve sinemaya da konu olduğu yönüyle saplantılı yani doğru düşünemeyen aşık kişi ya kendini öldürür ya da önce saplantı duyduğu ve adına aşk dediği kişiyi öldürür sonra da intihar eder.
Sonuç olarak bir insan gidiyorsa muhakkak seviyordur ve gidiyordur diyemeyiz. Aksine girenlerin çoğu sevdiği için değil sevmediği için gider.
Freud'a göre seks insanlara utanç verdiği için insanlar seksi rasyonalize etmek için onu yüceltir.
Türünü devam ettirmek için seks yapmak gibi ilkel bir duyguyu daha yüce bir şey gibi sunarak adına aşk deriz der.
Günümüzde siz bir kıza gidip seni beğendim seninle sevişmek istiyorum derseniz %90 bi git işine cevabını alırsınız. Bu nedenle erkek bu şekilde yaklaşmaz. Önce hoşlanıyorum der sonra aşık oldum der.
Amacına ulaşırsa da gider amacına ulasmaayacaksa ya da ulaşmak için geçen zamanın beklemeye değmeyeceğini düşünüyorsa yine gider.
Bu biraz pumaların bir yerden sonra ceylanı kovalamaktan vazgeçmesine benziyor.
Her bilgi eşitse en basit açıklama en doğrusudur. Yani giden kişi sevdiği için gitmez ama gidişini meşru bir zemine oturtmak için sevdiği için gittiğini ifade eder.
deniz som, vaziyet -24.01.07
"etnik özelliklerin ön plana çıktığı hiçbir siyasal akım sosyalist olamaz..."
"Sömürge milliyetçiliğinin bayrağı altında, yoksul ailelerden devşirilmiş, kandı-rılmış halk çocukları fedai olarak seçilmiş ve bunlara kanlı görevler verilmiştir."
"Milliyetçiliğin gerçek çizgisi; antiemperyalizmden ve antifaşizmden geçer."
"Ulusal Kurtuluş Savaşımıza karşı çıkıp, emperyalist güçlerle işbirliği yapan çevrelerin siyasi mirasçıları, bugün çeşitli ad ve giysiler altında yine sahnelerde dolaşmaktadır."
"Çünkü sistemi, işleyişi ve tanımı gereğince, uluslararası para akımına dayanan kapitalizm, enternasyonal bir örgüt olarak geri kalmış bir ülkede, sermayeci küçük bir azınlıkla işbirliği yapmaktadır.
Geri kalmış ülkelerde komprador burjuvazi denen ve yabancı sermaye komisyonculuğu ile icrayı sanat eyleyen bu çevreler, ister istemez, zorunlu olarak dış merkezlerden yönetilmektedirler"
"etnik özelliklerin ön plana çıktığı hiçbir siyasal akım sosyalist olamaz..."
"Sömürge milliyetçiliğinin bayrağı altında, yoksul ailelerden devşirilmiş, kandı-rılmış halk çocukları fedai olarak seçilmiş ve bunlara kanlı görevler verilmiştir."
"Milliyetçiliğin gerçek çizgisi; antiemperyalizmden ve antifaşizmden geçer."
"Ulusal Kurtuluş Savaşımıza karşı çıkıp, emperyalist güçlerle işbirliği yapan çevrelerin siyasi mirasçıları, bugün çeşitli ad ve giysiler altında yine sahnelerde dolaşmaktadır."
"Çünkü sistemi, işleyişi ve tanımı gereğince, uluslararası para akımına dayanan kapitalizm, enternasyonal bir örgüt olarak geri kalmış bir ülkede, sermayeci küçük bir azınlıkla işbirliği yapmaktadır.
Geri kalmış ülkelerde komprador burjuvazi denen ve yabancı sermaye komisyonculuğu ile icrayı sanat eyleyen bu çevreler, ister istemez, zorunlu olarak dış merkezlerden yönetilmektedirler"
nazım hikmet özetlemiş:
KADIN
Kimi der ki kadın;
Uzun kış gecelerinde yatmak içindir.
Kimi der ki kadın;
Yeşil bir harman yerinde,
Dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki hayalimdir,
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran,
Kimi der ki çocuk doğuran..
Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal
O benim kollarım, bacaklarım, başım,
Yavrum, annem, karım, kız kardeşim
Hayat arkadaşımdır..
Nazım Hikmet RAN
KADIN
Kimi der ki kadın;
Uzun kış gecelerinde yatmak içindir.
Kimi der ki kadın;
Yeşil bir harman yerinde,
Dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki hayalimdir,
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran,
Kimi der ki çocuk doğuran..
Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal
O benim kollarım, bacaklarım, başım,
Yavrum, annem, karım, kız kardeşim
Hayat arkadaşımdır..
Nazım Hikmet RAN
Türkiye'nin en köklü üniversitelerinden birisi olan Gazi Üniversitesinde 3 senesini geride bırakmış bir yazar olarak , Gazi üniversitesinde okumaktan bahsetmek istiyorum.
Öncelikle kurucusunun Gazi Mustafa Kemal Atatürk olduğu bir üniversitede okumak gerçekten onur verici bir şey.
Eğitimi zordur , yata yata geçerim mantığı Gazide islemez. Özellikle mühendislik okuyorsanız. Hocalar bazen gereksiz zorlar, onun dışında çok kaliteli hocalar da vardır. Son zamanlarda yaşanan bölünme olayından sonra birçok fakültesi hacı Bayram Veli üniversitesine devredildi.
internette yazanların çoğu asılsız şeylerdir. Gazi Üniversitesinde eskisi gibi insanlara karışan , insanların özgürlüklerini kısıtlayan olaylar yaşanmıyor. Tam aksine çok olaysız bir Üniversite o konularda.
Merkez kampüsü dışındaki diğer kampüsleri oldukça küçüktür, lise gibidir . ODTÜ , Hacettepe üniversitesine göre daha az etkinlik olur Gazide.
Ayrıca eğer Gazi Üniversitesine gelecekseniz , burayı tercih etmeyi düşünüyorsanız su videoları izlemenizde fayda var :
Gazi Üniversitesi Vlog : https://youtu.be/DuBYCSxYH6E özellikle merkez kampüsü merak ediyorsanız , Gazi üniversitesi kampüsünü gösteren en iyi video bu.
Gazi Üniversitesi soru cevap : https://youtu.be/Mey2e-PK4Bg Gazi üniversitesindeki siyasi olaylara , okul hakkında merak edilenlere değinilmiş. Yine bunu da izlemenizi tavsiye ederim.
Demem o ki her ne kadar bazen bizi çok üzse de Gazi , Gazili olmak ayrıcalıktır!
Öncelikle kurucusunun Gazi Mustafa Kemal Atatürk olduğu bir üniversitede okumak gerçekten onur verici bir şey.
Eğitimi zordur , yata yata geçerim mantığı Gazide islemez. Özellikle mühendislik okuyorsanız. Hocalar bazen gereksiz zorlar, onun dışında çok kaliteli hocalar da vardır. Son zamanlarda yaşanan bölünme olayından sonra birçok fakültesi hacı Bayram Veli üniversitesine devredildi.
internette yazanların çoğu asılsız şeylerdir. Gazi Üniversitesinde eskisi gibi insanlara karışan , insanların özgürlüklerini kısıtlayan olaylar yaşanmıyor. Tam aksine çok olaysız bir Üniversite o konularda.
Merkez kampüsü dışındaki diğer kampüsleri oldukça küçüktür, lise gibidir . ODTÜ , Hacettepe üniversitesine göre daha az etkinlik olur Gazide.
Ayrıca eğer Gazi Üniversitesine gelecekseniz , burayı tercih etmeyi düşünüyorsanız su videoları izlemenizde fayda var :
Gazi Üniversitesi Vlog : https://youtu.be/DuBYCSxYH6E özellikle merkez kampüsü merak ediyorsanız , Gazi üniversitesi kampüsünü gösteren en iyi video bu.
Gazi Üniversitesi soru cevap : https://youtu.be/Mey2e-PK4Bg Gazi üniversitesindeki siyasi olaylara , okul hakkında merak edilenlere değinilmiş. Yine bunu da izlemenizi tavsiye ederim.
Demem o ki her ne kadar bazen bizi çok üzse de Gazi , Gazili olmak ayrıcalıktır!
osmanlıca karsılıgı " adem-ül çift-i aynen " anlamına gelen burçtur.
"biz kurtuluş savaşında yedi düveli yendik..."
bu tartışmasız bir konudur. birazdan da bunun ufak bir ispatını yapacağım.
bazıları malum, kurtuluş savaşımızı küçümsüyorlar, "yedi düvel ile nerede savaştınız, kıçı kırık yunan'ı yendiniz sadece" deyip o kutlu savaşı küçümsemeye çalışıyorlar.
o avane bu yazıyı okursa belki kafalarında bir ampul yanar...
prens charles'i herkes tanıyor sanırım.
büyük britanya kraliyet veliahtı.
şu an annesine hak vaki olsa adam kral olacak...
neyse, başlayalım...
şu adam prens andreas;
görsel
prens andreas kimdir?
prens andreas Sakarya Meydan Muharebesi’nde en kanlı çarpışmaların yaşandığı cephe sol kanadından (Haymana kesimi) taarruz eden, yunan 2. kolordusu komutanı, yani bütün saldırı stratejisinin odağındaki kişi.
prens andreas yunan kralı 2. georgios'un en küçük oğlu.
sakarya meydan muharebesi boyunca mangal dağı'nda da çal dağı'nda da hep karşımızda.
ama tabi sakarya meydan muharebesi kazanılınca çaresiz geri çekiliyor prens de, geri çekilir çekilmez ilk işi de yunan orduları başkomutanı general papulas'a isyan etmek oluyor.
tabi sakarya'dan sonra büyük taarruz'da da zafer kazanılınca yunanistan'da krallık son buluyor, yunan kraliyet ailesi de yurtdışına kaçıyor.
prens andreas'da ingiltere'nin yolunu tutuyor.
ingiltere'de şu hanımefendi ile evleniyor.
görsel
bu evlilikten phllip dünyaya geliyor.
aşağıdaki fotodaki küçük sarışın çocuk philip.
görsel
işte prens andreas'ın oğlu sarı pipili philip de büyüyor ve 1947 yılında dünya evine giriyor.
kiminle evleniyor peki?
kraliçe elizabeth ile.
görsel
ve kraliçe elizabeth ile prens philip'in evliliğinden de prens charles dünyaya geliyor.
görsel
velhasıl ı kelam.
türk ulusunun makus talihinin yenildiği sakarya meydan muharebesinde bizim karşımızda bugünün ingiltere kraliçesinin kayınbabası vardı, prens charles'in dedesi vardı.
bunu da tarihe not düşelim.
görsel
bu tartışmasız bir konudur. birazdan da bunun ufak bir ispatını yapacağım.
bazıları malum, kurtuluş savaşımızı küçümsüyorlar, "yedi düvel ile nerede savaştınız, kıçı kırık yunan'ı yendiniz sadece" deyip o kutlu savaşı küçümsemeye çalışıyorlar.
o avane bu yazıyı okursa belki kafalarında bir ampul yanar...
prens charles'i herkes tanıyor sanırım.
büyük britanya kraliyet veliahtı.
şu an annesine hak vaki olsa adam kral olacak...
neyse, başlayalım...
şu adam prens andreas;
görsel
prens andreas kimdir?
prens andreas Sakarya Meydan Muharebesi’nde en kanlı çarpışmaların yaşandığı cephe sol kanadından (Haymana kesimi) taarruz eden, yunan 2. kolordusu komutanı, yani bütün saldırı stratejisinin odağındaki kişi.
prens andreas yunan kralı 2. georgios'un en küçük oğlu.
sakarya meydan muharebesi boyunca mangal dağı'nda da çal dağı'nda da hep karşımızda.
ama tabi sakarya meydan muharebesi kazanılınca çaresiz geri çekiliyor prens de, geri çekilir çekilmez ilk işi de yunan orduları başkomutanı general papulas'a isyan etmek oluyor.
tabi sakarya'dan sonra büyük taarruz'da da zafer kazanılınca yunanistan'da krallık son buluyor, yunan kraliyet ailesi de yurtdışına kaçıyor.
prens andreas'da ingiltere'nin yolunu tutuyor.
ingiltere'de şu hanımefendi ile evleniyor.
görsel
bu evlilikten phllip dünyaya geliyor.
aşağıdaki fotodaki küçük sarışın çocuk philip.
görsel
işte prens andreas'ın oğlu sarı pipili philip de büyüyor ve 1947 yılında dünya evine giriyor.
kiminle evleniyor peki?
kraliçe elizabeth ile.
görsel
ve kraliçe elizabeth ile prens philip'in evliliğinden de prens charles dünyaya geliyor.
görsel
velhasıl ı kelam.
türk ulusunun makus talihinin yenildiği sakarya meydan muharebesinde bizim karşımızda bugünün ingiltere kraliçesinin kayınbabası vardı, prens charles'in dedesi vardı.
bunu da tarihe not düşelim.
görsel
üniversiteyi ailenin yanında okumanın liseden farkı yoktur. okula gidip gelirsin, hayatında bir şey değişmez. size hiçbir şey katmaz. şehir dışında okumak cesaret ister.
başka bir şehirde okuduğun zaman hayatın zorluklarıyla daha çabuk tanışırsın. öncelikle hiç bilmediğin bir şehirde tek başına olursun. kaybola kaybola, tecrübe edinerek o şehri öğrenirsin. daha açık görüşlü bir insan olursun mesela, insanlara tahammülün artar. evde iç çamaşırı ile dahi gezme rahatlığına sahipken şehir dışında bambaşka insanlarla aynı yeri paylaşırsın. dünyanın senin etrafında dönmediğini öğrenirsin. ailenin yanındayken hesabını dahi yapmadığın o 1 tl'ler, 5 tl'ler önemli oluverir. ev ekonomisini öğrenirsin. planlar yaparsın buraya bu kadar harcayım şuraya şu kadar diye. akşam eve gidip kimseden para isteyemezsin çünkü. akşam eve gidip annenin yemeklerini yiyemezsin. öyle yemek seçme lüksün de yoktur ne bulduysan onu yersin. ütü yapmayı bile öğrenirsin mesela, gelip annen ütülemeyecek ya o kırışık gömleği? en kötü zamanlarını geçirirken bile "iyiyim anne, baba, evet dersler de iyi gidiyor, param var evet" demeyi öğrenirsin. kötüyüm dersen üzülürler çünkü. hasta olursun kimse nasıl oldun demez kendin ayağa kalkarsın. ister istemez yalnızlık çekersin. ne kadar çevren olsa da geceleri sanki tek başınaymışsın gibi gelir, öylesindir çünkü. bu sefer "gitme kızım/oğlum " diyen bir baban yoktur ama sen kendin dikkat edersin buraya gidilir şuraya gidilmez dersin kafanda. özleme, hasrete, ayrı kalmaya alışırsın mesela. en zoru da budur. telefondan gelecek tek bir sesi beklersin, dayanağın odur. tatil dönüşlerinde terminalden ayrılırken son kez bakmaktır mesela. o kadar alışmaktır ki bir yerden sonra aileni bile özleyemezsin. böyle bir şeyler.
olaya sadece "kafam rahat ya hesap vermiyorum kimseye ehe ehe" şeklinde bakan ve bunu eleştiren plebler bunları bilemez. tabiki olgunlaşırsın. akşam eve gidip "anne bunu yemem ben" demiyorsun, hiç bilmediğin koca bir şehirde yaşam mücadelesi veriyorsun. bu kadar kırılgan, süt çocuğu, rahatına düşkün biri olmayın da kafanızı evden biraz çıkartın. bakın bakalım bir başına insan nasıl mücadele ediyormuş.
başka bir şehirde okuduğun zaman hayatın zorluklarıyla daha çabuk tanışırsın. öncelikle hiç bilmediğin bir şehirde tek başına olursun. kaybola kaybola, tecrübe edinerek o şehri öğrenirsin. daha açık görüşlü bir insan olursun mesela, insanlara tahammülün artar. evde iç çamaşırı ile dahi gezme rahatlığına sahipken şehir dışında bambaşka insanlarla aynı yeri paylaşırsın. dünyanın senin etrafında dönmediğini öğrenirsin. ailenin yanındayken hesabını dahi yapmadığın o 1 tl'ler, 5 tl'ler önemli oluverir. ev ekonomisini öğrenirsin. planlar yaparsın buraya bu kadar harcayım şuraya şu kadar diye. akşam eve gidip kimseden para isteyemezsin çünkü. akşam eve gidip annenin yemeklerini yiyemezsin. öyle yemek seçme lüksün de yoktur ne bulduysan onu yersin. ütü yapmayı bile öğrenirsin mesela, gelip annen ütülemeyecek ya o kırışık gömleği? en kötü zamanlarını geçirirken bile "iyiyim anne, baba, evet dersler de iyi gidiyor, param var evet" demeyi öğrenirsin. kötüyüm dersen üzülürler çünkü. hasta olursun kimse nasıl oldun demez kendin ayağa kalkarsın. ister istemez yalnızlık çekersin. ne kadar çevren olsa da geceleri sanki tek başınaymışsın gibi gelir, öylesindir çünkü. bu sefer "gitme kızım/oğlum " diyen bir baban yoktur ama sen kendin dikkat edersin buraya gidilir şuraya gidilmez dersin kafanda. özleme, hasrete, ayrı kalmaya alışırsın mesela. en zoru da budur. telefondan gelecek tek bir sesi beklersin, dayanağın odur. tatil dönüşlerinde terminalden ayrılırken son kez bakmaktır mesela. o kadar alışmaktır ki bir yerden sonra aileni bile özleyemezsin. böyle bir şeyler.
olaya sadece "kafam rahat ya hesap vermiyorum kimseye ehe ehe" şeklinde bakan ve bunu eleştiren plebler bunları bilemez. tabiki olgunlaşırsın. akşam eve gidip "anne bunu yemem ben" demiyorsun, hiç bilmediğin koca bir şehirde yaşam mücadelesi veriyorsun. bu kadar kırılgan, süt çocuğu, rahatına düşkün biri olmayın da kafanızı evden biraz çıkartın. bakın bakalım bir başına insan nasıl mücadele ediyormuş.
bununla ilgili chuck palahniuk'un tıkanma adlı eserinde şöyle bir şey geçmektedir. sizinle de paylaşayım.
ben onun kaymak gibi pürüzsüz poposuna yüzümü gömüşken kazara seni seviyorum diyecek olsam, bir kadının bundan çıkaracağı anlam inanılmazdır. oysa on erkekten onu da, bunu sevdim demek ister.
ben onun kaymak gibi pürüzsüz poposuna yüzümü gömüşken kazara seni seviyorum diyecek olsam, bir kadının bundan çıkaracağı anlam inanılmazdır. oysa on erkekten onu da, bunu sevdim demek ister.
1920'lerden bugüne geçen süre içerisinde, insana olan inancın yıkılışına daha yakından tanık oluyoruz. Önümüze
bireyin kendisinin de, tercihlerinin de önemsiz olduğuna dair sayısız kanıt kondu. Suratımıza yediğimiz her totaliter rejim tokadında kendimizi daha da küçük ve etkisiz hissettik. içimizdeki benlik bir takim güçler tarafindan okyanusta sürüklenen buğday tanesi misali neredeyse yok denecek bir boyuta indirgendi.
işte bunun içindir ki, artık çoğu insan, önemsizliğini ve değersizliğini gösterecek dışsal nedenler bulmakta hiç zorlanmıyor. Bunca dev sorunların, politik ve sosyal hareketlerin karşısında nasıl davranabiliriz ki diye soruyorlar. Politika
bir yana, dinde ve hatta bilimde bile korkunç bir otoritenin varlığı kabul görüyor; insanlar bu otoriteye inandıklarından değil, kendilerini otoriteye karşı çıkamayacak kadar güçsüz ve ezik hissettikleri için. O halde kitleleri peşinden sürükleyen o lideri takip etmekten başka (Avrupa'da olduğu gibi)
ne kalıyor geriye? Geleneklerin baskısına boyun eğmekten, toplumun beklentilerine esir olmaktan başka?
Kendini arayan insan-Rollo May
bireyin kendisinin de, tercihlerinin de önemsiz olduğuna dair sayısız kanıt kondu. Suratımıza yediğimiz her totaliter rejim tokadında kendimizi daha da küçük ve etkisiz hissettik. içimizdeki benlik bir takim güçler tarafindan okyanusta sürüklenen buğday tanesi misali neredeyse yok denecek bir boyuta indirgendi.
işte bunun içindir ki, artık çoğu insan, önemsizliğini ve değersizliğini gösterecek dışsal nedenler bulmakta hiç zorlanmıyor. Bunca dev sorunların, politik ve sosyal hareketlerin karşısında nasıl davranabiliriz ki diye soruyorlar. Politika
bir yana, dinde ve hatta bilimde bile korkunç bir otoritenin varlığı kabul görüyor; insanlar bu otoriteye inandıklarından değil, kendilerini otoriteye karşı çıkamayacak kadar güçsüz ve ezik hissettikleri için. O halde kitleleri peşinden sürükleyen o lideri takip etmekten başka (Avrupa'da olduğu gibi)
ne kalıyor geriye? Geleneklerin baskısına boyun eğmekten, toplumun beklentilerine esir olmaktan başka?
Kendini arayan insan-Rollo May
“1541 – Bu yılın 1 Mart günü, Kral Elessar göçüp gider. Denir ki, Meriadoc ve Peregrin’in mezarları büyük kralın mezarının yanına getirilmiş. Sonra Legolas ithilien’de gri bir gemi yapmış Anduin’den aşağı. Deniz’in ötesine yelken açmış; denir ki, cüce Gimli de yanındaymış. Ve o gemi de gittiğinde, Orta Dünya’da Yüzük Kardeşliği’nden kimse kalmamış.”
yüzüklerin efendisi - kralın dönüşü.
yüzüklerin efendisi - kralın dönüşü.
