görsel

Başlangıçta dünya tek kıta imiş. Zamanla araları açılmış ve yedi kıta oluvermiş. Yedi kıta ve binlerce ada. Ellesmere de bu adalardan birisi; soğuk, yalnız ve unutulmuş...

Günlerin çabuk geçtiğinden şikayet edenler buraya gelmeli bence. Burada her gün bir sene. Her senesi bir gün gibi hızla geçen bizler için ne bulunmaz fırsat.

Burası yalnız bir ada değil, bir tribün. Bir maç oynanıyor: insanlığın tabiatla oynadığı bir maç. Kah biri atak yapıp öne geçiyor, kah öbürü. Fakat insanlık kendi kalesine ne çok gol atmaya başladı.

"Niçin her gece hayal atına binip bu adaya geliyorum?" diye soruyorum bazen kendime. Ve cevabı yine kendim veriyorum: Çünkü kendimden, insanlardan ve gerçeklerden kaçıyorum. "Kaçmak çözüm değil" derler ama "Kaçanın da anası ağlamazmış."

Sevgi, vefa, sadakat, iyilik gibi kavramların mumla arandığı bir devirde en iyisi hayal kalesine sığınmak, rehber-i ekberimiz Don Kişot misali. Bu ada bunun için aziz, bunun için sevimli: Yalnız benbeyaz kar, yalnız masmavi deniz, yalnız gri bulutlarıyla gök. Pervanenin ateşte erimesi gibi kar tanecikleri teninizde eriyiverir. Hiç değilse sizin uğrunuzda yanıp yok olanlar vardır burada.

Buradayken anlıyorum ki gerçek dünyada müzik sandığım sesler birer çığlıkmış. En çok güldüğüm komediler, müthiş birer trajediymiş. Zevkle okuduğum romanlar birer S.O.S sinyaliymiş. Fakat hepsi "haz" denilen garip bir sise bürünmüşler. Bu yüzden vermek istedikleri mesajları anlamıyoruz. Bu sarhoş gemideki yolculara bir fenerle yol göstereyim diyorsun, fenerin ışıkları sisin alacakaranlığında kayboluyor.
1996 senesinde abim ile Deneme tarzı bir kitap yazma hayaliyle yola çıkmıştık. Şiirler ile beraber çoğunu tamamlamıştık ama basım süreci için uğraşmamıştık. Yıllar sonra o karalamalar elime geçti ve bari buradan yayınlıyayım, belki deniz feneri gibi fırtınada kaybolmuş birilerine yol gösterir. dedim. Beğenilmek ya da eleştirilmemek kaygısında değilim. Saygılar..
Çocukluğuma

Sen! Cesedini aynalarda gördüğüm,
Fotoğrafa hapsedilmiş mustarip;
Tatlı düşlerimin ilham kaynağı.

Sen, çözdükçe kilitlenen kördüğüm.
Hayallere terkedilmiş bir garip.
Kısacık ömrümün tükenmez çağı.

Sen, heykel yapmaya yarayan balçık,
Henüz kir değmemiş bembeyaz kağıt;
Kurbağayı prens yaptıran sihir.

Sen, her güzelliğe tamamen açık,
Şimdi yokluğuna tutarken ağıt
Gözyaşlarım sana akan bir nehir.

Sen! Bir melek kadar saf ve tertemiz,
Bir ceylan misali ürkek, çekingen,
Hayat karanlığımda tek parlak ışık.

Sen! Mazimden arta kalan derin iz.
Mutluluk sırrını ezbere bilen.
Hem sevdirip hem terkeden bir aşık.

1994
mart çiçeğim ( sevgili eşim'e)

Ay vardır: Kıştadır; soğuktur, karlıdır,
Çiçek bilir ki toprak ana korur onu.
Kar ona hem düşman hem yorgan.
Sıcacık sarar onu bembeyaz.
Ariflerden başkası bunu anlamaz.

Ay vardır: sıcaktır, güneş kavurur.
Kendi cildi yeter giysi olarak herkese.
Yağmur yağmaz olur, rüzgar savrulmaz.
Ama bilirsin ki bugün de sıcak, yarın da
Bir çiçek huzurludur toprağın bağrında.

Ay vardır: Gün geceye döner, sıcak soğuğa.
Yapraklar gibi düşer birer birer umutlar.
Herşeyin sonu var, buna bahar da dahil.
Her yeni eskir, her filmin sonu olur,
Tabiat büyük bir inkılaba konu olur.

Sen ki Ey Mart Çiçeğim! Dert Çiçeğim!
Doğmuşsun ayların en çetininde.
Kış ayak sürüyor, baharın adı var kendi yok.
Demişsin: "Ben çıkarım yine de, bahar ister gelsin, ister gelmesin."
Sen bu yüreğinle bir değil bin bahara bedelsin.

Sen ki acele ettin, kış toplamamıştı henüz yatağını,
içinde kutupları eritecek güneş doğmamıştı.
Hava düşman, beşer, haşerat, hayvanat düşman.
Tek çiçekle bahar gelmez denir, ne yanlış, ne gam!
Doğruldun ve eridi devasa kardan adam.
2017
DÜŞÜNCENiN KADERi

Toplumlar yüzyıllardır süregelen adet ve kültürleriyle yaşarlarken yeni hakikatler rahatsız eder onları. Her yeni düşünce, benliklerinin etrafında oluşturdukları taştan, demirden kabukta bir gedik açar. Görevleri hali hazırdaki durumu ve düzeni korumak olan hükümetler ve bilhassa diktatörler, arkalarına büyük halk kitlelerini de alarak düşünceyi daha tohum halindeyken ezmeye çalışırlar. Bu çok normaldir. Çünkü her düşünce su yüzüne çıktığı zaman ıslıklanır, hırpalanır, çamura bulandırılır.

Bu düşünceler büyümek için isyan etmek, kavga etmek zorundadır: içinde yaşadığı topluma hatta şuuraltına isyan ve kavga. Kavga yeni düşüncelerin megafonu olur, hakaret: kanatları, hapishane kürsüsü. Bu kürsünün hatibi sadece önüünde kendisine bıçak bileyenlere hitap etmez, gelecek nesillere ve tarihe de seslenir. Bazen güneş olamaz belki ama gecenin karanlığında yolunu kapbedenlere ay olur, yıldız olur.

Düşünce eğer kardan bir heykel kadar basit ve hakikatin güneşi altında eriyecek kadar fani ise zaten yığınların çığlıkları, dedikoduları, iftiraları arasında boğulmaya mahkumdur. Kurulu düzenin çoban köpekleri için bir kaç gün yalayacakları bir kemik olur sadece. Hatta o bozuk düzeni çürütemediği için onun tamamlayıcısı temelindeki harcı olur. Düzenin ne kadar aydınlık olduğunu ispat eden bir karanlık olur.

görsel
Matematik Felsefesi

* Matematikte x bilinmeyen sayıyı ifade eder. Fakat işlemler yapılırken sanki değeri biliniyormuşcasına onunla işlem yapılır. Burada x kalabalık halk yığınlarını temsil eder. Politika adamı x 'in değerini bilmeden, onu dikkate almadan, ne olduğunu anlamaya çalışmadan icraatlarda bulunur. Tarih adamı ise x 'in gerçek değerini bilir, ne olduğunu anlar ve ona göre hareket eder ve denklemde yerini bulmasını sağlar.

* Bir negatif sayının başka bir negatif sayı ile çarpılması neticeyi pozitif yapması gibi bazen başımıza gelen felaketler de yanlış yolda olduğumuz zaman bizi hakikate uyandırırlar. Bu yüzden felaketler bütün bütün şer değildirler. Bir çoban uçuruma doğru giden bir koyunu ikaz için taş atar, koyunun canı yanar belki ama kendine gelip felaketten döner. Bu yüzden atalarımız bu tür durumlara seng-i kaza yani kaza taşı demişlerdir.

* Bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçebildiği gibi bir akıldan da sonsuz sayıda fikir çıkabilir.
kanaat

Diyojen'e "Eğer kralı memnun etmeyi öğrenirsen, mercimek yemek zorunda kalmazsın." demişler.
Diyoyen de: "Eğer mercimek yemeyi öğrenirseniz, kralı memnun etmek zorunda kalmazsınız." diye karşılık vermiş.
Kanaat bitmez tükenmez bir hazinedir.
Hazine.. Demek ki herkes keşfedemeyecek.

görsel
elleşme geceleri diye okudum ne diyo diyorum bu aq.
MATERYALiZM - 1

Önce felsefi bir meslek olarak ortaya çıkmıştır Materyalizm. Alemin "atoma" ( Atom - Parçalanamayan madde ) denilen maddeciklerden oluştuğunu ve bu maddeciklerin ezeli ve ebedi olduğunu; kainatın kendiliğinden oluşup, bir yaratıcının mevcut olmadığını savunur.

17. ve 18. yüzyıllarda kilisenin yoğun baskısından kurtulmak isteyen bir avuç aydın, aklın hakimiyetini kurmak için materyalizm'e sarıldılar. Rasyonalizm ( akılcılık ) böyle doğdu. Bu sıralarda hızlanan buluşlar, icatlar, keşifler bilimin bir gün kainatın nasıl meydana geldiğini de açıklayabileceği intibaını uyandırdı insanlarda. Teleskoplarla gökyüzünü boydan boya tarayanlar da oralarda kendilerini her daim yukarıdan gözetlediğini düşündükleri Tanrı'yı görememişlerdi.

Ünlü Fransız Bilgini Lavoisier'in "Var'dan yok olmaz, Yok'tan var olmaz" sözü de bu düşünce ekolünün bayraklarından birisi oldu. Demek ki madde ezeli ve ebedi idi. Diğer taraftan maddeleri harekete geçiren bir de kuvvet gerekiyordu. Kuvvet'in madde ile beraber olduğunu, maddesiz kuvvet ve kuvvetsiz madde olamayacağını savundular. Yani kuvvet de madde gibi ezeli idi ve ayrıca kuvvet de madde gibi yok edilemezdi. Mesela odunun veya maden kömürünün yanması demek, vaktiyle kaybolduğu zannedilen fakat kaybolmayıp bu maddelerde toplanan güneş enerjisinin yeniden ortaya çıkışı demekti.

Bunlardan sonra ruhçuların ( spiritüalist ) fikirlerini çürütmeye koyuldular. Öncelikle bir yaratıcı fikrine karşı çıktılar. Onlara göre: Eğer Tanrı olsaydı, gökyüzüne yıldızlarla ismini yazması gerekmez miydi? Hem insanlar arasındaki bunca zulme Tanrı nasıl göz yumuyordu? Niçin onu göremiyorduk ve niçin hiç bir yerde O'ndan iz yoktu? insanlar bir gaye için yaratılmış olsalardı bu kadar aciz olurlar mıydı? Ayaklar yürümek için yaratılmadığı gibi, gözler de görmek için verilmiş değildiler. Esasında ayaklara sahip olduğumuz için yürüyorduk ve gözlerimiz olduğu için görüyorduk.

Sonra ruhu ve mahiyetini ele aldılar. Öncelikle ruh, bedene bağlı bir sistemdi ve insanla beraber varolup, insanla birlikte yokoluyordu. Yani ruhun insandan önce varolmadığı gibi insanlar öldükten sonra da varolmayacağını iddia ediyorlardı. Beyninde herhangi bir hasar meydana gelen insanın ruhi melekeleri de sükut ediyor ve şuurunu kaybediyordu. Demek ki herşey beyinden kaynaklanıyordu.

Açıklayamadıkları yerler de vardı elbette: Canlıların, özellikle de insanın bugünkü mükemmel şekline nasıl geldikleri gibi. Burada da "tekamül mezhebi" imdatlarına yetişti. Tekamül teorisi: Tabiatta herşeyin gayet basit, ilkel bir halden başlayıp yavaş yavaş ve derece derece ilerleyerek, olgunluğa ulaştıktan sonra yine derece derece çözülüp çökmesi esasına dayanır. Lamarck'ın "Dünya ateş halindeki sıvıdan yavaş yavaş soğuyarak katılaşmaya başladığı sırada kendisinde bulunan unsurlar hızlı bir faaliyet içinde idi. işte bu faaliyet sırasında unsurlar kendi kendileriyle birleşerek ilk organizmayı vücuda getirdiler. Sonra bu organizma ısı, ışık, elektrik ve rutubet sayesinde kendiliğinden üredi. Hayat bir yaratıcının değil ısı, ışık, elektrik ve rutubetin eseridir." diye özetlenebilecek fikirleri, materyalistlerin inançlarını, daha doğrusu inançsızlıklarını besleyen argümanlar oldu. Darwin'in "tabii seleksiyon ile insanın bir maymundan evrimleştiği" teorisi de bu kesim tarafından memnuniyetle benimsendi ve tüm dünyada geniş bir propagandası yapıldı.

Bı sıralarda bilim ve teknik hızla ilerliyor ve materyalistler bu gelişmeleri kendilerine mal ediyorlardı. Fakat Alman fizik bilgini Albert Einstein'in e=mc2 formülü, yani maddenin enerjinin yoğunlaşmış şekli olduğunu ortaya çıkarmasıyla işler biraz karıştı. Demek ki maddesiz kuvvet de olabilirdi. Hem sonra bu enerji nasıl ve nereden gelmişti?

Sonraları atomun da parçalanmasıyla Materyalizm'in temelleri derindenn sarsılıyordu. Öyle ya, atom parçalanamayan madde idi ve bütün teorileri o temel üzerine inşa edilmişti. Artık bir "olabilirler dünyası" çıkmıştı karşılarına. Atomu da oluşturan parçacıklar vardı: elektronlar, protonlar, nötronlar, leptonlar, baronlar, mesonlar vs. En önemlisi de aynı yüklü parçacıkların birbirlerine sımsıkı bağlı bulunmaları idi. Bu, çoğu materyalisti bu maddecikleri bir arada tutan bir gücün varlığına inanmaya sevketti. Bilim ilerledikçe aslında materyalistler mevzi kaybediyorlardı çünkü bu kadar hassas dengeler bir yaratıcının varlığını kabule zorluyordu en inatçı insanları bile.

ilim miyoptur, bir karış ötesini görür. Fen hiç bir zaman son sözünü söylememiştir ve daima değişmeye mahkumdur.
okumak

Her kitap, beynimizde bir fikir portresi çizen ressam. Ve her resim bilgi paletlerinin renkleriyle renklenir ve güzelleşir. Fakat bu portreler zaman yağmurunda ıslanınca silikleşir, akar ve kaybolmaya yüz tutar. Bilgiler hafıza zindanında çürüyüp iskeletleşiverir. Bunu önlemek; ya not almak, ya o konuyu pekiştirici kitaplar okumak ya da o kitabı yeniden okumakla mümkün.

Kitap okumak da bir sanattır. Yemek yer gibi, oyun oynar gibi kitap okunmaz. Machiavelli kitap okuyacağı odaya en güzel elbiselerini giyerek girermiş. Cemil Meriç ise kitaplara bir ruh izafe eder. Onları narin, utangaç ve saygı duyulması gereken canlı birer varlık olarak görür. Hatta onları çocukları addeder. Hepsini eline aalır, okşar ve konuşur onlarla. Dante'den Rousseau'ya, Balzac'tan Durkheim'e gelmiş geçmiş bütün düşünürler bilginin efendisi olmak için kitabın kölesi olmuşlardır.

Okuyoruz ama bir müddet sonra unutuyoruz. O zaman ne faydası var? Bilmem bilir misiniz, kültürün güzel bir tarifi vardır. Kültür, insanın okuduklarını unuttuktan sonra aklında kalan şeydir, derler. Evet unutuyoruz. Ancak unuttuğumuz bilgiler toprak altına giren tohumlar gibi önce çürüyor yani unutuluyor sonra bambaşka bir şekil, renk ve formda yeniden diriliyor. Tohumla ağaç arasında ne kadar fark varsa unuttuğumuz bilgi ile kendi fikir atlasımız arasında o kadar fark var gerçi ama o tohum olmasaydı o fikir ormanı hiçbir zaman oluşmayacaktı.
Bayram

Kıpkızıl kanlarla boyanmış elim,
baktım ki sinemde bir yaram varmış.
insanı kemiren kanserden elim
Mazide tüllenen hatıram varmış.

Zaman anlamadan akıp da gitmiş,
Ömür sermayesi ne çabuk bitmiş.
Günler birer mezar, birer lahitmiş.
Toprağa girmeye bir sıram varmış.

Feryadıma yok ki bir aksi seda
Her çehrede asık, üzgün bir eda,
Bütün canlılara matem olsa da
Mezarda kurtlara hep bayram varmış.

1995
KELiMENiN GÜCÜ

Bir kızılderili kabilesinin inançlarına göre balık hariç diğer hayvanları yemek yasakmış. Zamanla balıklar azalmaya, kızılderililer yiyecek bulmada zorluk çekmeye başlamışlar. Millet açlıktan kırılırken geyikler cirit atıyormuş dağlarda. Kabile ileri gelenleri kafa kafaya vermiş ve sonunda bu işe bir çözüm bulmuşlar: Geyiklere bundan sonra "dağ balıkları" denilecekmiş.

Kelimeler ifade ettikleri nesnelerin ya da soyut imgelerin zihnimizde iyi veya kötü, büyük veya küçük, kutsal ya da lanetlenmiş olarak kodlanmasına yol açan birer etikettirler. Aynı nesne veya olay kelimeler sayesinde göklere çıkarılabildiği gibi yerin dibine de batırılabilir.

George Orwell 1984 adlı distopyasında bunu çok güzel tasvir eder. 'Newspeak' yani eski kelimeleri yok ederek kelime haznesini daraltarak 1984'den bir iki nesil sonra insanlarin isyan düsüncesini yok etmeyi amaçlayan, düşünseler bile ifade etmelerini imkansızlaştıran dili yerleştirirler. Bütün soyut anlamlar kaldırılır, eşanlamlılar kaldırılır, zıt anlamlılardan bir tanesi (örneğin kötü kullanılmaz onun yerine, "iyi değil" denir) kaldırılır, tehlikeli sözcüklere (özgürlük, demokrasi gibi) kötü anlamlar yüklendirilir ve böylece insanın düşünebilmesi için lazım olan beyin-anadil ikilisinden, dil küçültülür, böylece düşünebilme yetenegi baltalanır çünkü insan sözcükler oldukça düşünebilir. Kelimeler olmazsa düşünce de olmaz.

2. Abdulhamit medreselere felsefe dersini getirdi. Ulema buna karşı çıkınca aynı dersi "hikmet" adı altında programa tekrar koyunca itiraz olmadı. "Batılılaşma" sözcüğü eskiyince, tepki uyandırınca, "çağdaşlaşma" sözcüğü yerine monte edildi. ifade ettikleri manalar ise aynı. Böylece asıl maksat kamufle edildi.

Dildeki kelimenin değerini aristokrasi belirler. Fransa'da ihtilal aristokrasiye karşı yapıldığından bu ihtilali yapanların önderlerine "elebaşı" manasında "meneur" denilmiştir. ingiltere'de ihtilal aristokrasi ile beraber krala karşı yapıldığından, bu ihtilalin önderlerine "yol gösteren" manasında "leader" denilmiştir. Sermayedarlara "işveren" denilince kurbağa prens oluyor birden.

Kelimeler milletlerarası politikada da çok önemlidir. Yunanistan'ın Makedonya'ya ambargo koymasının sebebi ismidir. Büyük iskender'in şanını onlara kaptırmak istemezler. iran, Basra Körfezine "iran Körfezi" demeke diretiyor. Yunanistan, Ege Denizine "Yunan Denizi" demektedir. Böylece o denizin tümüyle kendilerine ait olduğunu zihinlere işlemek istemektedirler. Habeşistan, "Köleler Ülkesi" manasına gelen ismini değiştirdi ve Etiyopya yaptı. Enson Türkiye haklı ama çok gecikmiş olarak uluslararası arenada ismini "Turkey" den "Türkiye" ye dönderdi.
Mavi tebessüm

Her sabah martılar tarar saçını
Poyrazla, meltemle yok senin işin.
Nedir böyle sarhoşane gidişin;
Dalgaların kıvrım kıvrım akını?

Rüzgarla oyuna etme tenezzül,
Senin diplerinde bir tarih saklı.
Nice levendler ki başı kalpaklı
Bağrında yatıyor. Ürper ve Üzül!

Suların bir büyük endam aynası,
Ay bile taranır yakamozlarda.
Durmaya gelemez, kalamaz darda.
Seyyahlık ona bir ata mirası.

Kimbilir neler var ufkun ardında?
Cevabı belirsiz o müşkil soru.
Uğurla sonsuza giden vapuru,
Bir mavi tebessüm dudaklarında.
1994
gecenin ilerleyen saatlerinde şiirle selamlaşmak iyi geliyor.
Yalnızlık

Yalnızlık bir liman.. Hayatın çetin dalgalarıyla boğuşan insanların sığınabileceği bir liman yalnızlık. Bir kaçış değil, bir hazırlanış: Yeni kavgalara, yeni acılara, yeni aşklara.. Gemilerin fırtınalardan hasar görmeleri gibi insanlar da ihanetlerden, mücadelelerden, hayal kırıklıklarından yıpranır. Ve ancak bu limanda kendilerini toplayabilirler. Burada ne deniz tükürür yüzünüze ne rüzgar tokat atar. Yalnızlık bir atölye.. Onda kırılan ümitlerinizi, kalbinizi ve gururunuzu onarabilirsiniz.

Yalnızlık bir sükut değil, aksine çığlık.. Bir başka lisanda hayatı ve insanları şikayet etmektir yalnızlık, rest çekmektir. insanlar konuştuğunuz zaman size kulaklarını tıkayabilirler ama sessiz çığlıklarınızın karlı dağlardan kopardığı çığın altında kalmaktan kendilerini kurtulamazlar. Gönüllere hitap eden bir megafondur yalnızlık; Mesajınızı kulaklarını dört elle kapatana bile iletir. Istırap ya kelimede ebedileşir diyor bir filozof, ya sükutta.

iş, eğlence ve günlük hayatın koşuşturmacalarından çoğu zaman bize seslerini duyuramayan duygularımızın karşısına oturup: "buyur, başka hiçbir işim yok, seni dinliyorum." demektir yalnızlık. Duygularımızın herbirinin söylemek için can attığı fakat bir türlü fırsat bulup da söyleyemediği ne çok şey vardır size. Onlara da zaman ayırmalı, söz hakkı vermelisiniz. Konuşmayı yeni öğrenmeye başlayan bebekler gibidir duygular. Kendilerini dinleyen yoksa susarlar. Bir süre sonra da konuşma yeteneklerini kaybedip, belki hiç konuşamayabilirler. Duygular insan için çok kıymetli hazinelerdir. Çünkü insan duygularıyla insandır. "Haz"lar birer hırsızdır ve sizden bu hazinelerinizi çalmak ister.

Yalnızlık dehanın aynası: Dahi dehasını yalnız iken farkeder. Kabiliyetler utangaçtır, ancak yalnızken ortaya çıkar. Newton'un başına düşen elma kalabalık bir piknik esnasında düşseydi, herhalde Newton, yerçekimi yasasını düşünecek halde olmazdı. Arşimed hamamda iken arkadaşları ile koyu bir sohbete dalsaydı suyun tası kaldırmasına dikkat kesilip suyun kaldırma kuvveti ilkelerini araştırmaya girişemezdi. Son peygamber Hz. Muhammed'e (s.a.v.) ilk vahiy, Hira dağındaki uzun inzivasından sonra geldi. işte hayat hepimize çoğu kez bazı mesajlar veriyor. Fakat bu mesajları ancak yalnız olduğumuzda anlayabiliyoruz.

insan körebe oynayan bir çocuk. Hem de uçurumun kenarında. Nereye gittiğini, önünde ve çevresinde neler olduğunu bilmeyen ve oynun heyecanından ya da kuralların öyle olduğunu zannettiğinden gözündeki bağı açmayı akıl edemeyen bir çocuk her insan. Ya o uçurumdan düşer ya da bir ağaca çarparsa.. Her adımın bazen hayati bir değeri vardır. Yalnızlık, bir an için oyunu terkedip gözündeki bağı çözmek, bulunduğu yeri ve gitmesi gereken istikameti görmektir. "Hep gözümüz açık kalsa" diyeceksiniz. Doğru, ama oyun öyle heyecanlı ki insan bir an önce oyuna dönmek istiyor. Zaten bu yüzden gözündeki bağı çözmeyi akıl eden çok az.

Yalnızlık bir liman.. insan orada her türlü taarruzdan emindir belki. Ama hayat biraz da mücadele olduğu için, süprizler, hayal kırıklıkları, ıstıraplar olduğu için güzel. insanın geride bıraktığı en güzel şeyler ne kadar acı da olsa hatıralarıdır. Bu yüzden insan fıtratının gereği olarak insanların içinde bulunmalı ve yalnızlıkta da aşırıya gitmemeli, hayatın acı ve tatlı maceralara gebe ufuklarına yelken açmalıdır.

görsel
YALNIZLIK
Issız gecelerde nerde dostlarım?
Yalnızlık çağırır korkularımı.
Bu yalan dünyada her sevinç yarım.
Oyuncaklar dindirmiyor zarımı,
Hep hüzün satıyor gönül pazarım.

Seslerin tamamen kesildiği an
Hatıralar etrafımı kuşatır.
Deler ki: "Sen idin gülen, oynayan;
Yazan, şu şiiri iki üç satır".
Derim ki: "Şimdiyse benim ağlayan."

Bazen bir ses duymak şaşırtır beni,
Öyle alışmışım ki yalnızlığa.
Ey hasret! Gözyaşı dolu heybeni,
Yine boşalttın sonsuz karanlığa.
Yine çaldın benden hayallerimi.

Herkesin uykuya daldığı demde
Soğuk yatağımda üşür yorganım.
Bana bir yıl gibi gelen gecemde
Çıldırmama sanki kaldı bir adım.
Her zevk bir işkence oldu alemde.

Sararan yapraklar ile beraber
Ruhumda bir derin hüzne gömüldü.
"Ölüm yakın!" diye geldi bir haber.
Gülmeyi unutmuş yüzüm de güldü
Ekilen tohumlar ile beraber.

görsel
‘Yalnız olmak, icat etmenin sırrıdır. Yalnız olduğun zaman, fikirlerin doğduğu zamandır.’

NICOLA TESLA
Ellesmere Gecleri - 2

Ellesmere'e en yakın ada Grönland. Ama aralarında kocaman aysbergler var. Bizim de en yakın arkadaşlarımızla bile aramızda aysbergler dolaşır. En içten, en samimi duygularımızı taşıyan Titanik'leri batıran aysbergler. Menfaat, çekememezlik, para, bencillik. Hepsi birer buzdağı. Sevgi güneşinin yakıcı ışınlarının eritemediği buzdağları herbiri.

insanlar kendilerinden başkasını da sevmek, fedakarlık yapmak, yardım etmek ihtiyacındadırlar. Bu yüzden arkadaş edinirler. Fakat hep bencildir insanoğlu. Olayları kendi açısından ele alır. Mesela fedakarlık yapar bir konuda; böylece kendisini iyi hisseder, vicdanını rahatlatır. Fakat bu fedakarlığını unutmaz ve unutulmasını istemez, karşılığını almak ister. Yani bir taşla iki kuş vurur. Hem sana bir borç vermiş olur, bir gün geri ödemen şartıyla, hem de sanki borç değil de bağış yapmış gibi gurura kapılır. Çoğu kez yaptığı fedakarlığın o kadar büyük olduğuna inanır ki karşılığında da neredeyse ömür boyu minnet bekler. Arkadaşı bunlardan habersiz, bazen sadece bir kuru teşekkürle yatinir. Tabii o zamanda iç dünyamızda kendimize bile itiraf edemediğimiz iç savaş başlar. Kişi, arzularına uygun olarak olayların gelişmemesini, doğrudan doğruya kendisini hedef almış bir saldırı olarak algılar. Burada çatışmayı doğuran sebep bir şeyin yapılması değil, yapılmamasıdır. Belki çoğu arkadaşlıklar bu tür beklentiler yüzünden son buluyor.

Çoğu zaman da arkadaşlarımızın hoşgörüsüne sığınarak yaptığımız işlerde hiç beklemediğimiz tepkilerle karşılaşıyoruz. En samimi arkadaşımıza bile derdimizi anlatamıyoruz. Onlar da sadece kendilerine yardım etmenizi bekliyorlar. Bir üçüncü şahsa, belki de ortak arkadaşınıza yaptığınız bir iyilik onu rahatsız ediyor. Denkleme arkadaşlarımızın bencilliklerini katmadığımız için sonuç yanlış çıkıyor.

Başka bir terslik de fedakarlığın ölçülerinde ortaya çıkıyor. Yaptığımız iyiliğin ya da fedakarlığın karşılığını beklemek onunb bir tür tefecilik, bir yatırım, bir borç verme oolması demektir. Buna karşılık yaptığınızın karşılığını beklemez ancak karşınızdakinin de size karşı bir iyilikte bulunmasına izin vermezsenin bu da size karşı bir antipati oluşturabilir. Fazla vericiden kimse hoşlanmaz. Alışverişte kendini borçlu hisseden düşmen olur.

Hayali veya ciddi menfaatler yolunu kesiyor dostluğun. insan, çevresine bencillik kozası ören bir tırtıl sadece. Mavi göklere kanat çırpan bir kelebek olabilmesi için önce kozasını yırtmalı. insanın kendi ile başbaşa kalmaya tahammülü yok. Dostlarımıza en az bir kese altına sahip çıktığımız kadar sahip çıkmalıyız. Elbette karşımızda bir çok engeller var. Bunların başında kendimizi, arkadaşlarımızı ve hayatı iyi tanıyamamak geliyor. Bu engeller karşısında en büyük yardımcımız ise sevgi ve hoşgörü.
HAYAT VE ÖLÜM

ciNNET GÖLGEM OLUP PEŞiME DÜŞMÜŞ,
Ölüm kucak açmış beni bekliyor.
Mutluluk denilen ne garip düşmüş;
Rüyamın sonuna kabus ekliyor.
Sükut kovalıyor, ben kaçıyorum.
Hayat perisine biricik sorum:
Neden hep sönmeli tutşan bir mum?

Bulut ağlar, tohum çürür, gül olur.
Varoluş kan ile beslenen çiçek.
Etraf aydınlanır, mumsa kül olur.
Hayatın kanunu böyleymiş demek.
Belki de gerçekten budur saadet.
Bencillik, sonsuzluk önündeki set.
Bir amaçla ölmek asıl hürriyet.

Pervane yandığı için muhterem,
Meyveler yenmekle değer kazanır.
Hayatsa insanın sırtında bir gem,
O mutlak olarak yaşamalıdır.
Bu görevi veren o gizemli sır,
Ayrılması için altınla bakır
Dünyada da ateş, zorluk yaratır.

1996
ticari bekleme yapma. okumayacaksan okuma.
Şiir - 1

Gönüllerde yıldız yıldız açan duygu çiçeklerinden bir buket yapmaktır şiir. Her biri buram buram hatıra kokar, gözyaşı kokar, mutluluk kokar. Defter yapraklarıdır bu çiçeklerin kırılmaz vazosu, suyu sevgidir. Zaman bu çiçeklerin etrafa saçtığı güzel kokuları azaltamaz, aksine daha da çoğaltır, güzelleştirir. Bazen yakanıza süs olur bu çiçekler, bazen mezarınıza çelenk. Çürüyen toprağını9zda bir ağaç olur. Meyve verir ziyaretinize gelenlere, gölge yapar. Hisleri kağıda resmetmektir şiir. Her tablo gibi ölümünüzle değer kazanır. Bir çeşit tenasühtür, şiir. Ruhunuz sizden sonra mısralarda hayatını devam ettirir.

Bir avuç gizemli kelimeyi kağıda bir zar gibi atmak değildir şiir. Onda acıların, sevinçlerin, zilletlerin konuşmalı. Her şiir bir kürsüdür. O kürsünün tek hatibi sensin. Oradan dostlarına ve sonsuzluğa haykırmak istemez misin? Burası senin has bahçen. ingiltere'deki Hyde Park'ta olduğu gibi dilediğini söylemekte serbestsin. Kelime boş bir zarf. Onu heyecanların, aşkların, hüzünlerin mektuplaştırmalı.

Şiir bir güvercin, bir kanadı mana bir kanadı ahenk. Dilediğin şarkıyı söyler, dilediğin diyarlarda dolaşır, dilediğin ağaca konar. Ayağına küçük bir "S.O.S" kağıdı bağladığın bir güvercindir şiir. Taşıdığı mesajı nerede, ne zaman, hangi ellere ulaştıracak? Bilinmez. Ama meçhul bir zamanda bile olsa hatırlanabileceğini bilmek güzel. Dante'nin Cehennem yolculuğunda günahkarlar, dünyada tekrar isimlerinin hatırlatılması karşılığında Dante ile konuşmuşlardı. Unutulmak insanlar için ikinci ölüm.
Hatıralar

Hatıralar bir garip orman:
Bağrından sünbüller fışkırmaz,
Dikenleri çok, gülleri az.
Her an tipi var, her an ayaz.
Hatıralar bir garip orman.

Rehbersiz dolaşılmaz burda,
Senin gözyaşındır o rehber.
Cinnete giden yolu izler,
Geçtiği yolları temizler.
Rehbersiz dolaşılmaz burda.

Evler bulunur bu ormanda,
Kapısı açılmamış evler.
içinde küllenmiş alevler,
Hayallerini yutmuş devler.
Evler bulunur bu ormanda.

Hayaletler gezer etrafta.
Her ağaç bir cin oluverir.
Her ümit girdaplarda erir.
Düşten güzel, ölümden şerir
hayaletler gezer etrafta.

Bir çocuk belirir ufukta,
yarlara ha düştü, düşecek,
Kaybolacak sonsuza dek.
Gücün yok ki yetiş, geri çek.
Bir çocuk belirir ufukta.

Bir göl vardır sinema gibi,
Görürsün anıları berrak,
Bin acıyı bin kez yaşamak...
Ne gönül dayanır, ne idrak.
Bir göl vardır sinema gibi.

Hatıralar bir garip orman.
Burda yıldızlar parıldamaz.
Zaman denen büyük yaramaz,
üzüntü, gözyaşı anlamaz.
Hatıralar bir garip orman..

1995
sıkıntının şiiri

Boşlukta kaybolur sanki her anım,
Bir gün bile güneş doğmuyor camda.
Çoktandır kaçtığım çetin düşmanım,
Kıstırdı bu gece beni odamda.

Yeniden yenildim bu düşmanıma..
Zaman geçmiyor hiç, mekan hep aynı.
Bu dünya sonsuzmuş gibidir amma,
Bence dar evrenin bile her yanı.

Bir kement olur da yol kıvrımları
Boğazımda düğümlenir kalırlar.
Umudun amansız bu hasımları
Öçlerini niçin benden alırlar?

Herşey bir oyuncak, her olay oyun.
Boşmuş mutluluğa harcanan emek.
Bu dünyanın tanıdığı tek kanun:
Şekeri tattırıp sonra vermemek.

Gönlümde hasreti hep duya duya
Her gece gözyaşı olup da aktım.
Tatlı bir masalla dalıp uykuya,
Korkunç bir kabusla sıçrayıp kalktım.

Gündüzler geceden daha karanlık,
Ölümse hayattan daha sevimli.
Keşke gülebilsem sade bir anlık
Olsa da gözlerim bir parça nemli.

Aynalar hep yalan söyler yüzüme
Ben bir çocuk değil, yetmişlik pir'im.
Hayat denkleminde geldim çözüme
En derin uykuma dalabilirim.

Koşmak... Sıkıntıdan huzura koşmak...
Susmak... "Konuş" denilinceye kadar.
Ey gönül! çağlayan gibi coşkun ak.
Kırılmış kalbimi sevgi ile sar.

Saatler hep böyle aımasız mı
Niçin uçmuyorlar zeval ufkuna?
Saatler utangaç, ürkek bir kız mı
Sevdikçe kaçıyor hayal ufkuna.

Hep sana seslenir, nerdesin derim.
Ey 'saadet' denilen kara gözlü yar!
Gelmeyeceksen de yine beklerim,
Saatler, haftalar, aylar ve yıllar.

1995
ellesmere geceleri 5

Öpünce prensleşen kurbağalar yok bu dünyada. Her şey alabildiğine sevimsiz.Zaman bir elmas, ama onu şekillendirebilecek çekicin yok. Her çekiç vuruşunda çekicin kırılıyor. Damla gibi yıllarca ve yıllarca büyük bir sabırla çalışarak şekillendirebilirsin onu. Fakat o sabır nerede? Ebediyet denilen elmas levhaya adını kazımak kolay değil. Yazabilsen bile ne olacak? Eserini ancak ölüm tamamlıyor. Göklere tırmanmak için kullandığın merdiveni ayağının altından çekmek isteyen cemiyet, sen öldükten sonra seni baştacı etmiş.. Neye yarar? Bizim Sokrates'e alkış tutmamız onu diriltebiliyor mu?

Yıldızlaşmak için yanmak lazım. Ama yıldızların da şiiriyeti kalmadı. Sokak lambaları daha cazip. Bir ömür boyu yandıktan sonra bir maskara kadar bile değere sahip olmamak.. Kim yıldızlaşmak ister ki? Göklere kanat açanlar ilgisini çekmiyor insanların. Uçuruma kendisini bırakanların akrobatik harketleri daha çok göze hitap ediyor. Bir meteor gibi atmosfere girip bir an için ışık saçmak ve yere kül olarak düşmek...Kim ışık olmak ister ki?

Mum gibi, aydınlatmak için erimek belki güzel. Fakat karanlıkla savaşınızda bir de rüzgar size düşmansa, kabuğunuza çekilip yalnız kendinizi aydınlatmak geliyor içinizde. Zaten dünyanıza davet edebileceğiniz kimse yok. Don kişot gibi kaybedilmiş bir davanın tek mümessilisiniz. Yaptığınız her hareket, söylediğiniz her söz başkalarına alaycı bir gülümseme armağan ediyor ediyor yalnızca. Bütün emeklerinizle derleyip topladığınız bir demet çiçeği ayıp olmasın diye kabul ediyor ve herhangi bir yerde çöpe atıyorlar. Başka bir dünyanın başka bir insanısınız. Konuştuğunuz lisanı kimse anlamıyor...

işte ebediyet yolunun bir kaç dikeni..
© copyright 2005 - 2026