bugün
- sözlük kızlarının kekleri18
- dantelli sütyen takan erkek6
- yesene beni diyen kız8
- dindarların çoğunun fakir olması4
- 2026 sonbaharında izmir3
- meyhanede masayı yumruklayıp hancı hancı demek9
- ölümden korkuyor musunuz17
- kız sesi duymak için müşteri hizmetlerini aramak7
- illüminati ve grup sex ayinleri4
- mazotun yarım litresi 50 tl26
- palamut6
- sözlük kızları dertleşiyor3
- bara giden erkeğin asıl amacı12
- joseph weber2
- masada aniden ayağa kalkıp şiir okuyan erkek15
- ghost rider5
- seninleyken kendim olabiliyorum6
- artı oy alamama krizine girmek3
- matrix te yaşadığımız gerçeği8
- vombatların kakasının küp şeklinde olması3
- anın görüntüsü21
- zalbert ramstein8
- sözlükte ne değişti6
- sabahları sevilen şeyler10
- benim babamın siki kutu kola gibidir5
- sözlük yazarları istanbul'un fethine katilsalardi3
- intihar düşüncesi6
- uludağ itiraf18
- ben basit bir insanım5
- 19 eylül 2026 trabzonspor galatasaray maçı5
- cumartesi kahvaltısı5
- yahudi düşmanlığı4
- akçe2
- yanlış karaya çıkan recep ivedik2
- cumartesi günü sözlükte takılan asosyaller4
- arkadaşlar ben yine kilo aldım ya17
- queen feristah15
- sudekiray2
- flört etmeyen liberter öğretmen4
- sözlüğe resim yüklenememesi3
- aşk6
- amerikan küfürleri3
- ekşi sözlük8
- evliliği zorlaştırmak3
- bir bela geliyor28
- fusya semsiyeli yabanci20
- keki haddinden fazla kabaran kadın2
- gocu34
- yazarların kulaklığında şu an çalan şarkı14
- hava su ateş toprak3
MATERYALiZM - 1
Önce felsefi bir meslek olarak ortaya çıkmıştır Materyalizm. Alemin "atoma" ( Atom - Parçalanamayan madde ) denilen maddeciklerden oluştuğunu ve bu maddeciklerin ezeli ve ebedi olduğunu; kainatın kendiliğinden oluşup, bir yaratıcının mevcut olmadığını savunur.
17. ve 18. yüzyıllarda kilisenin yoğun baskısından kurtulmak isteyen bir avuç aydın, aklın hakimiyetini kurmak için materyalizm'e sarıldılar. Rasyonalizm ( akılcılık ) böyle doğdu. Bu sıralarda hızlanan buluşlar, icatlar, keşifler bilimin bir gün kainatın nasıl meydana geldiğini de açıklayabileceği intibaını uyandırdı insanlarda. Teleskoplarla gökyüzünü boydan boya tarayanlar da oralarda kendilerini her daim yukarıdan gözetlediğini düşündükleri Tanrı'yı görememişlerdi.
Ünlü Fransız Bilgini Lavoisier'in "Var'dan yok olmaz, Yok'tan var olmaz" sözü de bu düşünce ekolünün bayraklarından birisi oldu. Demek ki madde ezeli ve ebedi idi. Diğer taraftan maddeleri harekete geçiren bir de kuvvet gerekiyordu. Kuvvet'in madde ile beraber olduğunu, maddesiz kuvvet ve kuvvetsiz madde olamayacağını savundular. Yani kuvvet de madde gibi ezeli idi ve ayrıca kuvvet de madde gibi yok edilemezdi. Mesela odunun veya maden kömürünün yanması demek, vaktiyle kaybolduğu zannedilen fakat kaybolmayıp bu maddelerde toplanan güneş enerjisinin yeniden ortaya çıkışı demekti.
Bunlardan sonra ruhçuların ( spiritüalist ) fikirlerini çürütmeye koyuldular. Öncelikle bir yaratıcı fikrine karşı çıktılar. Onlara göre: Eğer Tanrı olsaydı, gökyüzüne yıldızlarla ismini yazması gerekmez miydi? Hem insanlar arasındaki bunca zulme Tanrı nasıl göz yumuyordu? Niçin onu göremiyorduk ve niçin hiç bir yerde O'ndan iz yoktu? insanlar bir gaye için yaratılmış olsalardı bu kadar aciz olurlar mıydı? Ayaklar yürümek için yaratılmadığı gibi, gözler de görmek için verilmiş değildiler. Esasında ayaklara sahip olduğumuz için yürüyorduk ve gözlerimiz olduğu için görüyorduk.
Sonra ruhu ve mahiyetini ele aldılar. Öncelikle ruh, bedene bağlı bir sistemdi ve insanla beraber varolup, insanla birlikte yokoluyordu. Yani ruhun insandan önce varolmadığı gibi insanlar öldükten sonra da varolmayacağını iddia ediyorlardı. Beyninde herhangi bir hasar meydana gelen insanın ruhi melekeleri de sükut ediyor ve şuurunu kaybediyordu. Demek ki herşey beyinden kaynaklanıyordu.
Açıklayamadıkları yerler de vardı elbette: Canlıların, özellikle de insanın bugünkü mükemmel şekline nasıl geldikleri gibi. Burada da "tekamül mezhebi" imdatlarına yetişti. Tekamül teorisi: Tabiatta herşeyin gayet basit, ilkel bir halden başlayıp yavaş yavaş ve derece derece ilerleyerek, olgunluğa ulaştıktan sonra yine derece derece çözülüp çökmesi esasına dayanır. Lamarck'ın "Dünya ateş halindeki sıvıdan yavaş yavaş soğuyarak katılaşmaya başladığı sırada kendisinde bulunan unsurlar hızlı bir faaliyet içinde idi. işte bu faaliyet sırasında unsurlar kendi kendileriyle birleşerek ilk organizmayı vücuda getirdiler. Sonra bu organizma ısı, ışık, elektrik ve rutubet sayesinde kendiliğinden üredi. Hayat bir yaratıcının değil ısı, ışık, elektrik ve rutubetin eseridir." diye özetlenebilecek fikirleri, materyalistlerin inançlarını, daha doğrusu inançsızlıklarını besleyen argümanlar oldu. Darwin'in "tabii seleksiyon ile insanın bir maymundan evrimleştiği" teorisi de bu kesim tarafından memnuniyetle benimsendi ve tüm dünyada geniş bir propagandası yapıldı.
Bı sıralarda bilim ve teknik hızla ilerliyor ve materyalistler bu gelişmeleri kendilerine mal ediyorlardı. Fakat Alman fizik bilgini Albert Einstein'in e=mc2 formülü, yani maddenin enerjinin yoğunlaşmış şekli olduğunu ortaya çıkarmasıyla işler biraz karıştı. Demek ki maddesiz kuvvet de olabilirdi. Hem sonra bu enerji nasıl ve nereden gelmişti?
Sonraları atomun da parçalanmasıyla Materyalizm'in temelleri derindenn sarsılıyordu. Öyle ya, atom parçalanamayan madde idi ve bütün teorileri o temel üzerine inşa edilmişti. Artık bir "olabilirler dünyası" çıkmıştı karşılarına. Atomu da oluşturan parçacıklar vardı: elektronlar, protonlar, nötronlar, leptonlar, baronlar, mesonlar vs. En önemlisi de aynı yüklü parçacıkların birbirlerine sımsıkı bağlı bulunmaları idi. Bu, çoğu materyalisti bu maddecikleri bir arada tutan bir gücün varlığına inanmaya sevketti. Bilim ilerledikçe aslında materyalistler mevzi kaybediyorlardı çünkü bu kadar hassas dengeler bir yaratıcının varlığını kabule zorluyordu en inatçı insanları bile.
ilim miyoptur, bir karış ötesini görür. Fen hiç bir zaman son sözünü söylememiştir ve daima değişmeye mahkumdur.
Önce felsefi bir meslek olarak ortaya çıkmıştır Materyalizm. Alemin "atoma" ( Atom - Parçalanamayan madde ) denilen maddeciklerden oluştuğunu ve bu maddeciklerin ezeli ve ebedi olduğunu; kainatın kendiliğinden oluşup, bir yaratıcının mevcut olmadığını savunur.
17. ve 18. yüzyıllarda kilisenin yoğun baskısından kurtulmak isteyen bir avuç aydın, aklın hakimiyetini kurmak için materyalizm'e sarıldılar. Rasyonalizm ( akılcılık ) böyle doğdu. Bu sıralarda hızlanan buluşlar, icatlar, keşifler bilimin bir gün kainatın nasıl meydana geldiğini de açıklayabileceği intibaını uyandırdı insanlarda. Teleskoplarla gökyüzünü boydan boya tarayanlar da oralarda kendilerini her daim yukarıdan gözetlediğini düşündükleri Tanrı'yı görememişlerdi.
Ünlü Fransız Bilgini Lavoisier'in "Var'dan yok olmaz, Yok'tan var olmaz" sözü de bu düşünce ekolünün bayraklarından birisi oldu. Demek ki madde ezeli ve ebedi idi. Diğer taraftan maddeleri harekete geçiren bir de kuvvet gerekiyordu. Kuvvet'in madde ile beraber olduğunu, maddesiz kuvvet ve kuvvetsiz madde olamayacağını savundular. Yani kuvvet de madde gibi ezeli idi ve ayrıca kuvvet de madde gibi yok edilemezdi. Mesela odunun veya maden kömürünün yanması demek, vaktiyle kaybolduğu zannedilen fakat kaybolmayıp bu maddelerde toplanan güneş enerjisinin yeniden ortaya çıkışı demekti.
Bunlardan sonra ruhçuların ( spiritüalist ) fikirlerini çürütmeye koyuldular. Öncelikle bir yaratıcı fikrine karşı çıktılar. Onlara göre: Eğer Tanrı olsaydı, gökyüzüne yıldızlarla ismini yazması gerekmez miydi? Hem insanlar arasındaki bunca zulme Tanrı nasıl göz yumuyordu? Niçin onu göremiyorduk ve niçin hiç bir yerde O'ndan iz yoktu? insanlar bir gaye için yaratılmış olsalardı bu kadar aciz olurlar mıydı? Ayaklar yürümek için yaratılmadığı gibi, gözler de görmek için verilmiş değildiler. Esasında ayaklara sahip olduğumuz için yürüyorduk ve gözlerimiz olduğu için görüyorduk.
Sonra ruhu ve mahiyetini ele aldılar. Öncelikle ruh, bedene bağlı bir sistemdi ve insanla beraber varolup, insanla birlikte yokoluyordu. Yani ruhun insandan önce varolmadığı gibi insanlar öldükten sonra da varolmayacağını iddia ediyorlardı. Beyninde herhangi bir hasar meydana gelen insanın ruhi melekeleri de sükut ediyor ve şuurunu kaybediyordu. Demek ki herşey beyinden kaynaklanıyordu.
Açıklayamadıkları yerler de vardı elbette: Canlıların, özellikle de insanın bugünkü mükemmel şekline nasıl geldikleri gibi. Burada da "tekamül mezhebi" imdatlarına yetişti. Tekamül teorisi: Tabiatta herşeyin gayet basit, ilkel bir halden başlayıp yavaş yavaş ve derece derece ilerleyerek, olgunluğa ulaştıktan sonra yine derece derece çözülüp çökmesi esasına dayanır. Lamarck'ın "Dünya ateş halindeki sıvıdan yavaş yavaş soğuyarak katılaşmaya başladığı sırada kendisinde bulunan unsurlar hızlı bir faaliyet içinde idi. işte bu faaliyet sırasında unsurlar kendi kendileriyle birleşerek ilk organizmayı vücuda getirdiler. Sonra bu organizma ısı, ışık, elektrik ve rutubet sayesinde kendiliğinden üredi. Hayat bir yaratıcının değil ısı, ışık, elektrik ve rutubetin eseridir." diye özetlenebilecek fikirleri, materyalistlerin inançlarını, daha doğrusu inançsızlıklarını besleyen argümanlar oldu. Darwin'in "tabii seleksiyon ile insanın bir maymundan evrimleştiği" teorisi de bu kesim tarafından memnuniyetle benimsendi ve tüm dünyada geniş bir propagandası yapıldı.
Bı sıralarda bilim ve teknik hızla ilerliyor ve materyalistler bu gelişmeleri kendilerine mal ediyorlardı. Fakat Alman fizik bilgini Albert Einstein'in e=mc2 formülü, yani maddenin enerjinin yoğunlaşmış şekli olduğunu ortaya çıkarmasıyla işler biraz karıştı. Demek ki maddesiz kuvvet de olabilirdi. Hem sonra bu enerji nasıl ve nereden gelmişti?
Sonraları atomun da parçalanmasıyla Materyalizm'in temelleri derindenn sarsılıyordu. Öyle ya, atom parçalanamayan madde idi ve bütün teorileri o temel üzerine inşa edilmişti. Artık bir "olabilirler dünyası" çıkmıştı karşılarına. Atomu da oluşturan parçacıklar vardı: elektronlar, protonlar, nötronlar, leptonlar, baronlar, mesonlar vs. En önemlisi de aynı yüklü parçacıkların birbirlerine sımsıkı bağlı bulunmaları idi. Bu, çoğu materyalisti bu maddecikleri bir arada tutan bir gücün varlığına inanmaya sevketti. Bilim ilerledikçe aslında materyalistler mevzi kaybediyorlardı çünkü bu kadar hassas dengeler bir yaratıcının varlığını kabule zorluyordu en inatçı insanları bile.
ilim miyoptur, bir karış ötesini görür. Fen hiç bir zaman son sözünü söylememiştir ve daima değişmeye mahkumdur.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar