bugün
- aklınıza gelen şarkı sözü9
- erdal beşikçioğlu11
- isana2
- çay içen kız11
- kız arkadaşına mini etek giydiren erkek5
- taşaklardan birinin kayıp olması6
- 03 ağustos 2026 abd iran müzakereleri2
- 45 defa kürtaj oldum bebek öldürmeyi seviyorum3
- bennu gerede'nin boynunda taktığı vibratörlü kolye4
- galatasaray9
- sözlükler arası savaş çıksa11
- ütü13
- atatürk düşmanlarının ortak özellikleri3
- anın fotoğrafı14
- cedidacer bey ne yapıyor sorusu7
- dönmek istenilen yıl2
- uludağ sözlük çeteleri9
- sözlük yazarlarının akşam yemekleri9
- yediği restoranda kirlileri mutfağa götüren kişi2
- duyulan en ilginç isim5
- evleneceğiniz yazarı neye göre seçersiniz9
- oralet içen erkek5
- evde yapılabilecek aktiviteler4
- çaya şeker atan erkek5
- en boktan on yıl7
- 2036 da paranın bir önemi kalmayacak7
- bir şeyler söyle4
- kalem4
- mutsuz olmak3
- arkadaşlar ne yapıyorsunuz9
- red flag erkek listesi9
- menemen9
- yıkık yazarlar4
- latte içen erkek4
- mcdonalds nasıl okunur sorunsalı9
- gocu bak bi5
- galatasaray 3 rennes 33
- patates kızartması4
- 2 ağustos 2026 galatasaray rennes maçı3
- hırvatistan14
- yunanistan29
- ona bir şey söyle13
- ayrılık8
- borç ve kira olupta iyi olan para7
- bik bik'in mutfağına konuk olmak29
- yerinde dur3
- yelpaze3
- smallville'deki konuk oyuncular3
- dolma kalem3
- ölüm9
MATERYALiZM - 1
Önce felsefi bir meslek olarak ortaya çıkmıştır Materyalizm. Alemin "atoma" ( Atom - Parçalanamayan madde ) denilen maddeciklerden oluştuğunu ve bu maddeciklerin ezeli ve ebedi olduğunu; kainatın kendiliğinden oluşup, bir yaratıcının mevcut olmadığını savunur.
17. ve 18. yüzyıllarda kilisenin yoğun baskısından kurtulmak isteyen bir avuç aydın, aklın hakimiyetini kurmak için materyalizm'e sarıldılar. Rasyonalizm ( akılcılık ) böyle doğdu. Bu sıralarda hızlanan buluşlar, icatlar, keşifler bilimin bir gün kainatın nasıl meydana geldiğini de açıklayabileceği intibaını uyandırdı insanlarda. Teleskoplarla gökyüzünü boydan boya tarayanlar da oralarda kendilerini her daim yukarıdan gözetlediğini düşündükleri Tanrı'yı görememişlerdi.
Ünlü Fransız Bilgini Lavoisier'in "Var'dan yok olmaz, Yok'tan var olmaz" sözü de bu düşünce ekolünün bayraklarından birisi oldu. Demek ki madde ezeli ve ebedi idi. Diğer taraftan maddeleri harekete geçiren bir de kuvvet gerekiyordu. Kuvvet'in madde ile beraber olduğunu, maddesiz kuvvet ve kuvvetsiz madde olamayacağını savundular. Yani kuvvet de madde gibi ezeli idi ve ayrıca kuvvet de madde gibi yok edilemezdi. Mesela odunun veya maden kömürünün yanması demek, vaktiyle kaybolduğu zannedilen fakat kaybolmayıp bu maddelerde toplanan güneş enerjisinin yeniden ortaya çıkışı demekti.
Bunlardan sonra ruhçuların ( spiritüalist ) fikirlerini çürütmeye koyuldular. Öncelikle bir yaratıcı fikrine karşı çıktılar. Onlara göre: Eğer Tanrı olsaydı, gökyüzüne yıldızlarla ismini yazması gerekmez miydi? Hem insanlar arasındaki bunca zulme Tanrı nasıl göz yumuyordu? Niçin onu göremiyorduk ve niçin hiç bir yerde O'ndan iz yoktu? insanlar bir gaye için yaratılmış olsalardı bu kadar aciz olurlar mıydı? Ayaklar yürümek için yaratılmadığı gibi, gözler de görmek için verilmiş değildiler. Esasında ayaklara sahip olduğumuz için yürüyorduk ve gözlerimiz olduğu için görüyorduk.
Sonra ruhu ve mahiyetini ele aldılar. Öncelikle ruh, bedene bağlı bir sistemdi ve insanla beraber varolup, insanla birlikte yokoluyordu. Yani ruhun insandan önce varolmadığı gibi insanlar öldükten sonra da varolmayacağını iddia ediyorlardı. Beyninde herhangi bir hasar meydana gelen insanın ruhi melekeleri de sükut ediyor ve şuurunu kaybediyordu. Demek ki herşey beyinden kaynaklanıyordu.
Açıklayamadıkları yerler de vardı elbette: Canlıların, özellikle de insanın bugünkü mükemmel şekline nasıl geldikleri gibi. Burada da "tekamül mezhebi" imdatlarına yetişti. Tekamül teorisi: Tabiatta herşeyin gayet basit, ilkel bir halden başlayıp yavaş yavaş ve derece derece ilerleyerek, olgunluğa ulaştıktan sonra yine derece derece çözülüp çökmesi esasına dayanır. Lamarck'ın "Dünya ateş halindeki sıvıdan yavaş yavaş soğuyarak katılaşmaya başladığı sırada kendisinde bulunan unsurlar hızlı bir faaliyet içinde idi. işte bu faaliyet sırasında unsurlar kendi kendileriyle birleşerek ilk organizmayı vücuda getirdiler. Sonra bu organizma ısı, ışık, elektrik ve rutubet sayesinde kendiliğinden üredi. Hayat bir yaratıcının değil ısı, ışık, elektrik ve rutubetin eseridir." diye özetlenebilecek fikirleri, materyalistlerin inançlarını, daha doğrusu inançsızlıklarını besleyen argümanlar oldu. Darwin'in "tabii seleksiyon ile insanın bir maymundan evrimleştiği" teorisi de bu kesim tarafından memnuniyetle benimsendi ve tüm dünyada geniş bir propagandası yapıldı.
Bı sıralarda bilim ve teknik hızla ilerliyor ve materyalistler bu gelişmeleri kendilerine mal ediyorlardı. Fakat Alman fizik bilgini Albert Einstein'in e=mc2 formülü, yani maddenin enerjinin yoğunlaşmış şekli olduğunu ortaya çıkarmasıyla işler biraz karıştı. Demek ki maddesiz kuvvet de olabilirdi. Hem sonra bu enerji nasıl ve nereden gelmişti?
Sonraları atomun da parçalanmasıyla Materyalizm'in temelleri derindenn sarsılıyordu. Öyle ya, atom parçalanamayan madde idi ve bütün teorileri o temel üzerine inşa edilmişti. Artık bir "olabilirler dünyası" çıkmıştı karşılarına. Atomu da oluşturan parçacıklar vardı: elektronlar, protonlar, nötronlar, leptonlar, baronlar, mesonlar vs. En önemlisi de aynı yüklü parçacıkların birbirlerine sımsıkı bağlı bulunmaları idi. Bu, çoğu materyalisti bu maddecikleri bir arada tutan bir gücün varlığına inanmaya sevketti. Bilim ilerledikçe aslında materyalistler mevzi kaybediyorlardı çünkü bu kadar hassas dengeler bir yaratıcının varlığını kabule zorluyordu en inatçı insanları bile.
ilim miyoptur, bir karış ötesini görür. Fen hiç bir zaman son sözünü söylememiştir ve daima değişmeye mahkumdur.
Önce felsefi bir meslek olarak ortaya çıkmıştır Materyalizm. Alemin "atoma" ( Atom - Parçalanamayan madde ) denilen maddeciklerden oluştuğunu ve bu maddeciklerin ezeli ve ebedi olduğunu; kainatın kendiliğinden oluşup, bir yaratıcının mevcut olmadığını savunur.
17. ve 18. yüzyıllarda kilisenin yoğun baskısından kurtulmak isteyen bir avuç aydın, aklın hakimiyetini kurmak için materyalizm'e sarıldılar. Rasyonalizm ( akılcılık ) böyle doğdu. Bu sıralarda hızlanan buluşlar, icatlar, keşifler bilimin bir gün kainatın nasıl meydana geldiğini de açıklayabileceği intibaını uyandırdı insanlarda. Teleskoplarla gökyüzünü boydan boya tarayanlar da oralarda kendilerini her daim yukarıdan gözetlediğini düşündükleri Tanrı'yı görememişlerdi.
Ünlü Fransız Bilgini Lavoisier'in "Var'dan yok olmaz, Yok'tan var olmaz" sözü de bu düşünce ekolünün bayraklarından birisi oldu. Demek ki madde ezeli ve ebedi idi. Diğer taraftan maddeleri harekete geçiren bir de kuvvet gerekiyordu. Kuvvet'in madde ile beraber olduğunu, maddesiz kuvvet ve kuvvetsiz madde olamayacağını savundular. Yani kuvvet de madde gibi ezeli idi ve ayrıca kuvvet de madde gibi yok edilemezdi. Mesela odunun veya maden kömürünün yanması demek, vaktiyle kaybolduğu zannedilen fakat kaybolmayıp bu maddelerde toplanan güneş enerjisinin yeniden ortaya çıkışı demekti.
Bunlardan sonra ruhçuların ( spiritüalist ) fikirlerini çürütmeye koyuldular. Öncelikle bir yaratıcı fikrine karşı çıktılar. Onlara göre: Eğer Tanrı olsaydı, gökyüzüne yıldızlarla ismini yazması gerekmez miydi? Hem insanlar arasındaki bunca zulme Tanrı nasıl göz yumuyordu? Niçin onu göremiyorduk ve niçin hiç bir yerde O'ndan iz yoktu? insanlar bir gaye için yaratılmış olsalardı bu kadar aciz olurlar mıydı? Ayaklar yürümek için yaratılmadığı gibi, gözler de görmek için verilmiş değildiler. Esasında ayaklara sahip olduğumuz için yürüyorduk ve gözlerimiz olduğu için görüyorduk.
Sonra ruhu ve mahiyetini ele aldılar. Öncelikle ruh, bedene bağlı bir sistemdi ve insanla beraber varolup, insanla birlikte yokoluyordu. Yani ruhun insandan önce varolmadığı gibi insanlar öldükten sonra da varolmayacağını iddia ediyorlardı. Beyninde herhangi bir hasar meydana gelen insanın ruhi melekeleri de sükut ediyor ve şuurunu kaybediyordu. Demek ki herşey beyinden kaynaklanıyordu.
Açıklayamadıkları yerler de vardı elbette: Canlıların, özellikle de insanın bugünkü mükemmel şekline nasıl geldikleri gibi. Burada da "tekamül mezhebi" imdatlarına yetişti. Tekamül teorisi: Tabiatta herşeyin gayet basit, ilkel bir halden başlayıp yavaş yavaş ve derece derece ilerleyerek, olgunluğa ulaştıktan sonra yine derece derece çözülüp çökmesi esasına dayanır. Lamarck'ın "Dünya ateş halindeki sıvıdan yavaş yavaş soğuyarak katılaşmaya başladığı sırada kendisinde bulunan unsurlar hızlı bir faaliyet içinde idi. işte bu faaliyet sırasında unsurlar kendi kendileriyle birleşerek ilk organizmayı vücuda getirdiler. Sonra bu organizma ısı, ışık, elektrik ve rutubet sayesinde kendiliğinden üredi. Hayat bir yaratıcının değil ısı, ışık, elektrik ve rutubetin eseridir." diye özetlenebilecek fikirleri, materyalistlerin inançlarını, daha doğrusu inançsızlıklarını besleyen argümanlar oldu. Darwin'in "tabii seleksiyon ile insanın bir maymundan evrimleştiği" teorisi de bu kesim tarafından memnuniyetle benimsendi ve tüm dünyada geniş bir propagandası yapıldı.
Bı sıralarda bilim ve teknik hızla ilerliyor ve materyalistler bu gelişmeleri kendilerine mal ediyorlardı. Fakat Alman fizik bilgini Albert Einstein'in e=mc2 formülü, yani maddenin enerjinin yoğunlaşmış şekli olduğunu ortaya çıkarmasıyla işler biraz karıştı. Demek ki maddesiz kuvvet de olabilirdi. Hem sonra bu enerji nasıl ve nereden gelmişti?
Sonraları atomun da parçalanmasıyla Materyalizm'in temelleri derindenn sarsılıyordu. Öyle ya, atom parçalanamayan madde idi ve bütün teorileri o temel üzerine inşa edilmişti. Artık bir "olabilirler dünyası" çıkmıştı karşılarına. Atomu da oluşturan parçacıklar vardı: elektronlar, protonlar, nötronlar, leptonlar, baronlar, mesonlar vs. En önemlisi de aynı yüklü parçacıkların birbirlerine sımsıkı bağlı bulunmaları idi. Bu, çoğu materyalisti bu maddecikleri bir arada tutan bir gücün varlığına inanmaya sevketti. Bilim ilerledikçe aslında materyalistler mevzi kaybediyorlardı çünkü bu kadar hassas dengeler bir yaratıcının varlığını kabule zorluyordu en inatçı insanları bile.
ilim miyoptur, bir karış ötesini görür. Fen hiç bir zaman son sözünü söylememiştir ve daima değişmeye mahkumdur.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar