eski türkiye

  1. 133.
    43 yaşındayım, hatta 44'e adım attım.
    2 çocuğum var. allah'a şükür bir sıkıntım, bir derdim yok. geçinip gidiyorum...

    son 20 senede acayip bir nesil yetişti.
    insanlar kula kulluk eder hale geldi. dilenci bir toplum yaratıldı.
    hep eski türkiye'ye giydirme derdinde birileri.
    eski türkiye'yi "öcü" gibi anlatıp kendilerini kurtarıcı olarak lanse eden siyasetçi profili hakim ülkenin her köşesine.

    bir ülkenin, bir halkın genleri, genetiği değişti...

    genetik derken. bu ülke tam bir gen havuzuydu.

    türk, kürt, laz, çerkes, boşnak, arnavut, çingene...
    ama bir üst kimlik vardı eski türkiye'de, bütünleştirici, toplayıcı, kapsayıcı.
    alt kimliğin ne olursa olsun üst kimliğin türk'tü. ve kimse türk olmaktan gocunmazdı.
    şimdi insanlar türk olduğunu söylemeye çekiniyor, hatta kısa bir süre önce türk olmak, türkçülük yapmak suç sayılıyordu.
    bir üst kimlik vardı, türk kimliği ve o türk kimliği devlet baba'nın, vatan ana'nın çatısıydı...

    birine "hastir lan kürt" derdik, espri olarak algılanırdı, zira onu aşağılamak için söylemezdik, bunu söylediğimiz kürt çiğ köfte yapardı hep birlikte şarkı söyler, rakı içer yerdik.
    "allah'ın lazı" derdik, karadenizli arkadaşlarımız alınmazdı misal.

    şimdi mazallah en ufak bir imada herkes alınganlık gösteriyor, insanlar birbirlerine küsüyor, hemen dava açıyor...

    alevi-sünni ayrımı yoktu.
    kimse kimseye "sen alevisin" falan demezdi. alevilerin kapılarına çarpı işareti konulmazdı...

    anlayabiliyorsunuz değil mi?
    benim yaşıtım olanlar veya büyük olanlar anlıyor eminim...

    yukarıda da bahsettiğim devlet baba'nın bir ciddiyeti vardı.
    insanlar devletin büyüklüğünden şüphe duymazdı, devlet baba adildi.

    komşularımızla aramız iyiydi genelde.
    bir tek yunanla ege'de it dalaşı yapardık bazen.
    onda da çoğu zaman yunan jetleri bizim balıkesir'den havalanan uçakları gördüğünde geri dönerlerdi. dönmeyen olursa da pilotlarımız it dalaşında hadlerini bildirirdi.

    sınırlarımız güvenliydi...
    öyle elini kolunu sallaya sallaya geçemezdi kimse.
    şimdi kamyon kamyon yükleriyle binlerce kişi istediği gibi geçiyor sınırları.
    savaştan kaçıp(!) ta türkiye'nin öbür ucuna kadar gidip nargile fokurdatıyor.

    dış politikamız atatürk'ün "yurtta barış dünyada barış" ilkesi ile tevfik rüştü aras'ın yetiştirdiği monşerlere(!) emanetti.
    o "monşer" denilen diplomatlarımız ülkemizi en güzel şekilde temsil eder, görenlere "vay be" dedirtirdi.
    bu ülke için şehit olurdu diplomatlarımız.

    şimdi ise yabancı dil bilmeyen, ingilizce biliyorum deyip ingilizce konuşamayan, bakara makaracı diplomatlarımız var.

    terörle müzakere edilmez, mücadele edilirdi.
    paşa gibi paşalar vardı. gerektiğinde sınıra gider ayar verirlerdi. komşularımız bizden çekinirdi.
    eski türkiye

    fakirin oğlu şehit olurken, zenginin oğlu askerden kaçamazdı.
    sokakta önüne gelene bıçak çekip gasp eden, sonra yaralayan adam, insanların evine giren hırsız, kuran kursunda çocukları taciz eden imam, otobüste kadına tekme atan öküz çıkarıldığı mahkeme tarafından serbest bırakılmazdı.

    imam demişken.
    imamlarımız saygın insanlardı.
    kuran kurslarına zorla gönderirlerdi bizi, ama hiçbir çocuk tacize, tecavüze uğramazdı.
    insanlar bugünkü gibi çocuklarını kuran kurslarına çaresizlikten göndermezlerdi.
    "2 dua öğrensin, yasin okusun" diye gönderirlerdi.

    şimdi şartlar değişti tabi, insanlar çocuklarını okutamıyor, çocuğunun önüne koyacak bir tas yemek bulamıyor ve tarikat yurtlarına, yatılı kuran kurslarına gönderiyor çocuklarını...

    okullar da öyle.
    okulların, öğretmenlerin bir saygınlığı vardı.
    öğretmenlerimizin hemen hepsi idealist insanlardı. kendi geçim dertlerini bir kenara bırakıp çocukları, gençleri eğitmek, topluma kazandırmak için elinden geleni yapardı öğretmenlerimiz.
    kendi saygınlıklarını kendileri kazanırlardı...o yüzden bugün hala 25-30 sene önceki öğretmenlerimizi arar sorar, ellerini öperiz.

    ya şimdiki eğitim sistemi?
    ya şimdiki öğretmenler?

    milli eğitimde bir sistem vardı.
    benim öğrenim gördüğüm ders kitabı ile benden sonra amcamın oğlu, ondan sonra da benim kardeşim okula gitmişti örneğin.
    yani bir ders kitabındaki konular, 10 sene sonra da aynıydı. ikide bir sistem değişmez, öğrenciler şaşkına çevrilmezdi.

    üniversite mezunları işsiz kalmazlardı.
    çünkü herkes üniversite kazanamaz, okuyamazdı.
    yüzlerce üniversitede milyonlarca öğrenci yoktu.
    ülkenin ihtiyacı kadar üniversite, ihtiyacı kadar bölümleri vardı. gençler üniversiteden mezun olduktan sonra iyi bir işe girer, hayatlarını kurtarırlardı.

    çoğumuz sigara içerdik.
    birimiz erketelik yapardık hocalara yakalanmamak için. sigara içmek büyük suçtu, yakalanırsan direkt disiplinlik olurdun.
    eski türkiye

    tek tekçiler vardı. paket almak riskliydi, o yüzden bakkallardan tane hesabı sigara alırdık.

    şimdi güya sigara yasak. sigara paketlerini bile tek tip yaptılar millet içmesin diye. ama okul önlerinde torbacılar bonzai satıyor...
    öğrenci 18 yaşından küçük diye sigara alamıyor ama uyuşturucu alabiliyor.

    hepimiz çok zengin değildik, çok da fakir değildik.
    "ortadirek" diye bir şey vardı.
    zengin ve fakir arasında uçurum yoktu.
    insanlar banka kredileri ile, kredi kartları ile geçinmezler, ayaklarını yorganlarına göre uzatırlardı.
    paran yoksa bakkala yazdırılırdı. bakkal bir mahallenin sigortasıydı.
    eski türkiye

    lüksten kaçınırdı insanlar.
    komşusunun evinde pişmeyen yemeği evinde pişirmezdi.
    her evde renkli televizyon yoktu.
    bir apartmanda, bir mahallede bir evde video olurdu, video kaset kiralanır komşularla beraber film seyredilir, çekirdek çitlenirdi.

    ekonomi çok iyi değildi belki, hatta imf'ye borç vermiyorduk(!) borçluyduk.
    ama insanlar aç kalmazlardı en azından.
    rahmetli babamın bir lafı vardı; "aç mezarı yok bu ülkede" derdi.
    hakikaten aç mezarı yoktu ülkemizde. babalar "açım, işsizim, çocuklarım aç" diye kendini yakmazdı.
    birine iş lazımsa bütün eş dost, hısım, akraba el birliği ile ona iş bulurdu.
    akrabalardan birinin borcu varsa, diğer hısım akrabalar ona el verir, borçtan, sıkıntıdan kurtarmak için elinden geleni yapardı.
    şimdi kardeş abisini dolandırmaya, komşu komşuyu düdüklemeye çalışıyor.

    toplumsal dayanışma yok oldu ne yazık ki...

    insanlar tek maaşla ev geçindirebilirlerdi.
    elektrik parası, su parası koymazdı.
    doğalgaz zaten yoktu.
    yukarıda da dediğim gibi, insanlar lüksten kaçardı.
    ev hanımları birbiri ile sidik yarıştırmak için evi altın varaklarla kaplatmazlardı.
    en fazla düğünlerde bileziklerini takıp birbirlerine nispet yaparlardı hepsi bu.

    her eve gazete girerdi.
    insanlar gazete okurdu.
    gazeteler de bugünkü gibi değildi. iktidarın işine gelecek haber değil gerçek haber yaparlardı.
    kendi hükümetinin proje alanında arsa kapatan bir bakan mahkeme kararı aldırıp karikatür dergisine yasak getiremezdi.
    onu rezil ederlerdi.
    karikatür dergisi demişken.
    gırgır vardı misal. bir milyondan fazla satardı.
    eski türkiye

    fırt vardı, hıbır vardı, limon, çarşaf vardı...
    o gırgırda siyasetçilere yapmadığını bırakmazlardı. ne siyasetçileri, ne şekillerde çizmişlerdi de bir tane dava açılmamıştı.
    siyasetçiler de hoşgörülüydü, en azından hepsi acılarla yoğrulmuş, bedeller ödemiş, feleğin çemberinden geçmiş insanlardı...
    eski türkiye

    velhasılı kelam, basın özgürdü...liderler, başbakanlar, bakanlar, cumhurbaşkanları eleştirilebiliyordu.

    insanlar da özgürdü.
    demirel kendisini yerden yere vuran tiyatro oyununu eşi ile beraber izlerdi. turgut özal taklidini yapan adama güler, birlikte eğlenirdi...
    erdal inönü sarı taksiye binip giderdi gideceği yere.
    bir tek kenan evren olağanüstü tedbirlerle korunurdu, eh çok can yaktığı için göt korkusu vardı haliyle...

    yahu bu ülkede turgut özal'ın damadına dikkat çekmek için davulun içinden çıkan jaguar partisi bile kuruldu.
    eski türkiye

    bunu şöyle düşünelim, biri çıkıyor ve "kanal istanbul güzergahından arsa alan çokomel partisi" kuruyor. olabilir mi sizce?

    kırmızı koltuk diye bir program vardı...
    eski türkiye

    o programa konuk olan siyasetçisi olsun, işadamı olsun boncuk boncuk terlerdi sorular karşısında. gazeteciler öyle soru sorarlardı ki konukların hiç beklemediği yerden...

    siyaset meydanı vardı...
    insanlar çıkar fikirlerini söyler, sorular sorardı.
    kimse de "bana neden bunu sordun" demezdi. günlerce konuşurduk ülke olarak bu programları.
    seçim zamanı tüm liderler ekrana çıkar kozlarını paylaşırdı.
    o an ekranda ne oluyorsa olurdu, sonra birbirlerinin arkasından konuşmaz, düşmanlık etmezlerdi. göte göt denirdi kısaca...
    eski türkiye

    şimdi birileri ekrana çıktığı zaman karşısında kendisine soru soracak gazetecileri kendi seçiyor, onlara neleri sorması gerektiği günler öncesinden bildiriliyor...

    yılbaşlarında dansöz vardı.
    milyonlarca insan senede bir gün dansöz seyretmek için beklerdi. kimsenin de ahlakı bozulmazdı...
    şimdi dansözü boşver. yıllardır kanallarda yılbaşı programı bile yok.

    süper diziler vardı.
    dizilerde kimse yengesini şeyapmazdı. bir bölümde onlarca kişinin öldüğü mafya dizileri de yoktu. kürtlü, aşiretli, ağalı diziler. bir adamın 3 kadınla evli olduğu, metresli falan diziler yapılmazdı.

    kalite vardı, kalite...dizilerde tiyatro kökenli oyuncular rol alırdı.
    bizimkiler vardı misal...hastasıydık.
    perihan abla, mahallenin muhtarları, süper baba...
    eski türkiye

    ya trt'nin yaptığı diziler?
    kurtuluş ve cumhuriyet dizilerinin üzerine kurtuluş savaşımızı ve cumhuriyetimizin ilk yıllarını işleyen bir yapım yapılamadı ne yazık ki...
    eski türkiye

    küçük ağa bir efsaneydi.

    bir de kuruluş osmancık vardı.
    osman gazi'yi cihan ünal canlandırıyordu. şimdi diriliş ve kuruluş'u yapanlar bu dizileri izlesinler de tarih dizisi nasıl yapılır görseler keşke...

    tiyatro demişken...tiyatrolar vardı.
    devlet tiyatroları olsun, özel tiyatrolar olsun. insanlar büyük şehirlerde iyi kötü tiyatroya giderdi.
    zeki alasya-metin akpınar'ın devekuşu kaberesi vardı.
    siyasetçilere fena giydirirlerdi.
    örneğin; yasaklar...
    eski türkiye

    şimdi yasaklar'ı sahneleyebilir misiniz?
    ilahi zeki abi, ilahi metin abi...ne yasakları? öyle özgürmüşsünüz ki oysa...

    tabi zeki ve metin abilerin tiyatroda yaptığını tv ekranlarında yapan bir olacak o kadar ve levent kırca vardı...onu da unutmamak lazım.

    zeki müren vardı...sanat güneşimiz.
    mükemmel türkçesi ile mükemmel şarkılar söylerdi.
    12 eylül darbecilerine ibne diyemediği için zeki müren'e paşa demişti bu millet.
    eski türkiye

    kemal sunal vardı, barış manço vardı...
    eski türkiye

    allah hepsine gani gani rahmet eylesin.

    şimdi aleyna tilki var. 2 haneli iq'su olmayan youtube ve sosyal medya fenomenleri var...

    çocuklar sokakta oynar, sokakta büyürdü.
    iyi kötü herkeste bir sokak kültürü vardı, ama akşam ezanı okunduğunda herkes evine girerdi.
    sokakta büyümüştük ama merhametli çocuklardık.
    birine kızdığımız zaman 3'e kadar sayarken 2'den sonra iki buçuk, iki yetmiş beş derdik...
    şimdi? ya şimdi?
    çocuklarımızı evden dışarı salmaya korkuyoruz değil mi?

    isteyen içkisini içer, isteyen namazını kılardı. namaz kılan içki içene kafir demez, içki içen de namaz kılana yobaz demezdi.
    namus diye bir kavram vardı. ama namus kesinlikle iki bacak arasında değildi. kimse kimsenin namusuna yan gözle bakmazdı, cesaret edemezdi...
    şimdi her gün televizyonlara bakıyorum, o onun karısıyla kaçmış, bu bunun kocasını ayartmış, dna testleri havada uçuşuyor, çocukların biyolojik babaları aranıyor...
    eski türkiye

    bu kadar duble yol ve otoban yoktu...
    ama her yere yolumuz vardı. gider gelirdik.
    insanlar gitmediği yolların, girmediği tünellerin, geçmediği köprülerin parasını ödemezlerdi.
    saçma sapan projelere geçiş ve yolcu garantisi verilmezdi.
    zafer havalimanı yoktu, çünkü kütahya ve afyon'da uçacak yolcu yoktu. şimdi hala yolcu yok, ama yolcu garantili zafer havalimanı var...
    hızlı tren yoktu ama, demiryollarımız sapasağlamdı.
    demiryolu altındaki malzeme yağmurda boşalmaz, insanlar hata yüzünden ölmezlerdi.
    o eski demiryollarında sinyalizasyon vardı, buna rağmen demiryollarını kontrol eden görevliler vardı.
    şimdi sinyalizasyon yok, kontrol eden görevliler de yok... bakan da sinyalizasyona gerek yok diyor zaten...

    futboldan, spordan keyif alırdık.
    bizim kahramanlarımız vardı.
    rıdvan vardı, tanju vardı, hagi vardı, prekazi vardı...
    bir türk takımı avrupa'da maça çıkıyorsa o maç milli maç olurdu. galatasaraylı o gün fenerbahçeli, fenerbahçeli o gün galatasaraylı olurdu.
    prekazı'nin monaco'ya attığı golde çıldırmayan insan yoktu türkiye'de.
    trabzonspor lyon'u paramparça ettiğinde tüm türkiye sevince boğulmuş, galatasaray uefa kupasını tüm türkiye ile birlikte kaldırmıştı.
    eski türkiye

    şimdi bakıyorum da bir türk takımı avrupa kupalarında maça çıktığında, diğer kulüp taraftarları rakip takımı destekliyor.

    bizi biz yapan tüm değerler yok olup gitmiş resmen...

    sözün özü, eski türkiye çok süper bir ülke değildi belki, çok zengin bir ülke değildi, adaletin, hukukun üstünlüğü olan bir ülke değildi belki ama samimiydi, daha iyiydi...
    eskiden her şey daha iyiydi, eski dünya da daha güzeldi.

    şunda herkes hemfikirdir eminim; eski türkiye'de insanlar daha mutluydu...

    her geçtiğimiz gün, bir önceki günü aratıyor malesef...
    49 -11 ... tengir budun

Alakalı Başlıklar

Devamını Görüntüle