bugün

sevdiği entry'ler

simyacı

Bütün günler birbirine benzediği zaman insanlar, güneş gökyüzünde hareket ettikçe hayatlarında karşılarına çıkan iyi şeylerin farkına varamaz olurlar.

hollanda

tıpkı Belçika'nın büyük bölümü gibi toprakları, deniz seviyesinin altında olan bir ülkedir.

görsel
https://www.dha.com.tr/du...i-yakalandi/haber-1632764
https://tr.sputniknews.co...m_campaign=URL_shortening

özlemek

insanız işte. Ne yaşarsak yaşayalım kötü de olsa iyi de olsa özleriz bir şekilde. Yeri gelir kapımızın önündeki kediyi özleriz. Bazen köşe başında oturan teyzeyi özleriz. En kötüsü de o zamandaki mutluluğumuzu özleriz. Kendimizi özleriz. Şuan nefret ettiğimiz ne varsa gün gelir onu da özleriz.

güney amerika sineması

(bkz: etat de siege)
(bkz: no)
(bkz: amores perros)
(bkz: tambien la lluvia)
(bkz: el secreto de sus ojos)
(bkz: medianeras)

güzel bir şeylere denk geldikçe ekleyeceğim.

(bkz: isveç sineması/#37480196)

auschwitz

ingiltere'de bir araştırma yapılmış, halkın yüzde 45'i Auschwitz'i bilmiyormuş!

Aynı araştırma Türkiye'de yapılsa, acaba bilmeyenlerin oranı yüzde 90 gibi 'Türkiye için makul' bir düzeyde kalır mı, yoksa yüzde 98 ile yüzde 99 aralığını mı zorlar, merak ettim.

Bu tür haberler Türk basınında yer almazlar.

Çünkü 'kaçırılan kız Zeynep'in kaç kere düdüklendiği' çok daha önemlidir; bir de, Türk basını Auschwitz'i kendisi bilmez ki halkın bilmediğini bilsin!

Tövbe, bizim gazeteci, geziyle meziyle beleşe gittiyse Krakow taraflarına (cebinden para harcamaz!), Auschwitz'i bilir ama ondan hepi topu üç kilometre uzakta, asıl büyük toplama kampı olan Birkenau'yu bilmez. Çünkü 'programda' yoktur ve politikacıyla birlikte bir an önce otele dönülecektir.

Bendeniz münevver bir adam değilim... Olsaydım, size Auschwitz'i çok daha başka anlatırdım.

Malumatfuruş olduğum için, hiçbir anlam ve önem taşımayan kendi izlenimlerimi aktarırım ancak...

ingiliz halkının yarıya yakını adını bile duymamış... Bendeniz Birkenau'da, hani filmlerde gördüğünüz, altından tren geçen şu ünlü nizamiye kapısının üst katında, yiyişen Amerikalı kızla oğlan gördüm.

Münevver olsaydım, 'ne güzel, altı milyon Yahudi'nin öldürüldüğü yerde hayat herşeye rağmen devam ediyor, geçmişin kötü anıları unutulmuş' derdim belki... Olmadığım için, çok kızmıştım kızla oğlanı gördüğümde.

Çünkü bizim hanımla birlikte Auschwitz'in ayakta kalmış tek gaz odasından yeni çıkmıştık ve ikimizin de suratı lağım gibiydi.

Yahudiler'in anadan doğma soyulduğu, saçlarının, koltukaltı ve apışarası kıllarının kesildiği, kollarına dövmeyle numaralarının işlendiği bloku da müzenin kafeteryası yapmışlar! Ayaküstü yediğimiz yemek boğazımıza dizildi.

Siz hiç, boğazına takıp sürüklemek ve fırına atmak üzere özel yapılmış 'ceset kancası' gördünüz mü?

Belki münevver bir adam olsaydım size bazı barakaların yanıbaşına çekilmiş ceset arabalarını da anlatırdım, sabahları 'içtimalarda' bir önceki gece ölenleri toplamak üzere yapılmış, siz içini iskelet benzeri üstüste cesetlerle kafanızda doldururdunuz...

Malumatfuruş olduğum için, barakaların kokusu hiç aklımdan çıkmıyor.

Aradan altmış yıl geçmiş, koku çıkmamış çünkü... Ölü kokusu, irin kokusu, dışkı kokusu, kadınlar barakasında adet kanı kokusu, açlık kokusu... Önemsiz bir ayrıntı. Duvarlarda da şablonla yazılmış yazılar, solmuş ama, duruyorlar: Wassertrinken verboten!... Eine Laus, dein Tod!

O gece uyku uyuyamadım. Ertesi gece de uyuyamadım. Daha ertesi gece de uyuyamadım.

Siz, ünlü Doktor Mengele'nin mekanı olan 11 numaralı blokta, deneklerin kanı rahatça aksın diye 'teşrih masasının' üzerine açılmış kan oluklarını bilir misiniz?

Varşova'dan taksi tuttum gittim günübirlik gidiş dönüş sekiz yüz kilometre yolu, onları görebilmek için. ingiliz halkının yarıya yakını Auschwitz'i bilmiyormuş. Ben Türkiye'de Auschwitz'i bilmeyen Yahudi tanıdım yahu, siz ne diyorsunuz?

Ayağımın ucuyla toprağı eşeleyip bebek patiği buldum ben orada. Evet, dikenli tel kalıntılarının arasında, birkaç aylık bir bebek patiği teki... Tetanostan korktuğum için alıp saklayamadım. Odada mı gazlanıp sonradan yakılmıştır, yoksa bir SS neferi tarafından minicik bacaklarından tutulup bir ağaca çarpa çarpa mı öldürülmüştür, bilemem.

Yaşım tutmadığı, o savaşa katılıp en az bir Alman faşisti öldüremediğim için üzgünüm.

Ama bizim burada, ilk karşıma çıktığında ağzını burnunu kıracağım bir Türk faşisti var, onu bilirim.

engin ardic

auschwitz

Auschwitz'e getirilen mahkumların kollarına bir seri rakamdan ya da harften oluşan bir damga vuruluyordu. Bunlar her bir mahkumun kimlik numarasıydı. Fakat bu numaraları biraz daha yakından inceleyince, işin altında dehşetli bir sistemin olduğu ortaya çıkıyor. Kola damgalanan bu "kod"un, hatta bilişim terminolojisiyle söylersek, bu "unique id"nin yapısı, mahkumun sıra numarasını, hangi etnik gruba ya da Nazilerin hoşlanmadığı hangi sınıfa dahil olduğunu, nereye sevk edildiğini aynı anda gösteriyor. Böyle bir kod sistemini elle yürütmek neredeyse imkansız.
Bu kodlar, dönemin bilişim devi IBM'in makinelerinde hazırlanıyor. Nazi döneminde henüz ortada bilgisayar yok, ama Nazilerin imdadına yetişen başka bir teknoloji, IBM'in ünlü Hollerith kartotekst teknolojisi var. Üstelik bu kodlama işi, yalnızca mahkumlar için de geçerli değil. SS subayları, bir kasaba meydanına gidip, "Yarın bu listedekiler toplanıp trene bindirilecek" diyebiliyorlar rahatlıkla. "istenmeyenler"i adreslerinde elleriyle koymuş gibi bulabiliyorlar. Peki nasıl oluyor bütün bunlar? IBM, savaş öncesinde Almanya nüfus sayımlarında da etkin rol almış durumda. Böylece, neredeyse bütün nüfusun bilgileri, Nazilerin ellerinde.
Olay sadece bir şirketin teknolojisinin yanlış ellere geçmesi değil. IBM, bu yok etmenin otomasyonu sürecinde, kodlama sistemini geliştiren aktör olarak da yer alıyor. Bütün bu hikayenin peşine düşen Edwin Black'in yazdığı " IBM ve Holokost " kitabı sayesinde, Avrupalı Romanlar Temmuz 2004'te IBM aleyhine dava açma hakkı kazandılar .

not: kendi ödevimden kopyala-yapıştır yaptım.
kaynakları için:
http://www.bbc.co.uk
http://www.kimkimdir.gen.tr
http://www.auschwitz-muzeum.oswiecim.pl

Black, Edwin/ IBM and Holocast

sözlük yazarlarının çizimleri

(img:#1749082)

Öyle boş bir şey işte. Bulana kadar canım çıktı.

sözlük yazarlarının çizimleri

görsel
Böyle şeyler.

grinin berbat bir renk olması

Doğrudur, hatta Griyi şöyle tanımlarım: griyi hiç sevemedim hatta o kadar sevemedim ki gri renkte bir şey bile giymekte zorlandım. 50 tonu bile olsa uzak kaldım. bir arada kalmışlık gibi gri. siyahın beyazın üstüne kusması gibi. sanki bir renk olmak istercesine siyahın elini tutarken beyaz beline sarılıp hayır bırakma beni demiş ve o sırada çaresizce gri olmuş gibi.

sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

Eve geldiğim ilk günlerde durmadan "yemek ye,bu halin ne, 25 kuruşluk petitolara benzemişsin"diyen annem şimdilerde; yiyeceğimi içeceğimi alıp odaya giderken elimdekileri her gördüğünde far görmüş tavşan gibi bakıyor arkamdan. Hepsini tek başıma yiyeceğime inanmadığından, ben içeri girdikten yarım saat sonra baskın yapar gibi açıyor kapıyı. Karşısında beni kucağımda bilgisayar ,iki elimde 8 ekmek, yanaklarım şiş, tosuncuk gibi oturduğumu görünce soru bile sormadan kapıyı yavaşça kapatıyor. Çünkü soru sorarsa ağzım doluyken cevap verme gafletinde bulunup boğulma ihtimalimi hesap edebiliyor. imam hatip mezunu ve siirtli bir adamla evlenmiş ama zeki kadın.

aşık olmaktan korkmak

Korkudan "git" demek, deyince gitmesin diye beklemek...

günün karikatürü

(img:#1614732)
© copyright 2005 - 2026