bugün

/636
en yüce duygu. en acı çektiren; en mutlu eden.
karşıt cinsleri bağlayan, duygu.
her zaman,sadece bir insana olmayan şey.
bir hayvana, resme, renge, manzaraya aşık da olunur.
tutkuyla sevilen, ona ait olduğunu hissettiren bir şeydir bu aşk denen şey.

ve tanimi yapmaya da gerekmez, tanımla, tek cumleye sığdırılmaya çalışılmamalı kesinlikle..
Aşk

Dedesi, Bağdat kadısı, babası, padişah tarafından atanan Heyet-i Ayan azası'ydı.

Çamlıca'da, uşaklı bahçıvanlı, muhteşem bi köşkte yaşayan, oturmasını kalkmasını, ecnebi lisanları bilen, yakışıklı bi delikanlıydı. Yüksek tahsil için iskoçya'ya gönderildi. Ve, Londra'da bi partide gördü onu... Güzeller güzeli ingiliz genç kadın, şahane gülümsüyor, etrafına ışık saçıyordu. Vuruldu, âşık oldu. Gözler her şeyi anlatır derler ya, belli ki, hisleri karşılıksız değildi. Zaten, zarif bi kaç kısa cümleden oluşan sohbet sırasında işareti almış, genç kadının her gün Hyde Park'ta at gezintisi yaptığını öğrenmişti. Sabahın köründe, soluğu Hyde Park'ta aldı.
Aaa ne tesadüf filan... Birlikte at bindiler, yemek yediler, muhabbeti ilerlettiler. Rüya gibiydi. Rüya gibiydi ama, uyanması da vardı... Tahsilini tamamlamıştı, yurda dönmesi gerekiyordu. Kalsa, olmaz, bıraksa, hiç olmaz. Pat diye, benimle evlenip Türkiye'ye
gelir misin dedi. Genç kadın sevinç çığlığı attı, coşkuyla boynuna atlayıverdi. Sonra... Az geri çekildi, oturdu, boynu büküldü, hayatta en çok istediğim şey bu ama, maalesef imkânsız, Jack var dedi.

Jack de kim yahu?

Genç kadının ailesi tiyatrocuydu, ordan oraya turneyle dolaşan kumpanyaları vardı. Babası ölünce, annesi
bi adamla Avustralya'ya kaçmış, kızını anneannesine bırakmıştı. Anneanne, n'aapsın, torununu acilen başgöz etmiş, talihsizlik işte, savaşa giden damat, kimbilir nerde mıhlanmış,
geri dönmemiş, ardında,
henüz 16 yaşında hamile bi
dul bırakmıştı. Jack, oğluydu.

Delikanlı dinledi, dinledi, önce sıkı sıkı sarıldı, sonra, hiç sorun değil, oğlumuzla gideriz dedi.

Orient Express...
Ver elini istanbul.
Delikanlı hiç sorun değil demişti ama, sorun büyüktü. Esir şehrin insanlarıydı istanbul... Mustafa Kemal Bandırma'ya binerken,
ingiliz gelinin, ingiliz
işgalindeki kâbusu başlıyordu.

Dedim ya, işgal yıllarıydı, herkes herkese şüpheyle bakıp, memleketi satanları mimlerken... Faytona binip, köşke geldiler. Aman da efendim hoş gelmişiniz sefalar getirmişiniz diye kucaklaşma beklenirken, bismillah, nerden bulup getirdin bu gâvuru dedi, delikanlının ailesi! Memleket ingiliz süngüsü altında inim
inim inlerken, ingiliz gelin olacak iş değildi yani.

Aşklarına sığınıp, göğüs gerdiler. Sevdiği adam uğruna, kara çarşafa bile girdi ingiliz gelin, Müslüman oldu, Nadide adını aldı. Kaderin cilvesi mi desek, ne desek... Mustafa Kemal Bandırma'ya binerken istanbul'a inen bu genç kadının nüfus kâğıdına, doğum yeri olarak Bandırma yazıldı... Çünkü, nüfus memuru doğum yerinin Londra olduğunu gördü, Londra Mondra olmaz, olsa olsa Bandırma'dır diye kaydetti!

Memleket kurtuldu, cumhuriyet kuruldu. Hariciye'ye giren delikanlı, Lozan'da ismet inönü'nün özel kalem müdürü oldu. Şak, kanun çıktı, hariciyecilerin eşi ecnebi olamaz... inönü, pek beğendiği delikanlıya kıyamadı, boşan, birlikte yaşa, mesleğine devam et dedi. Delikanlı, bu teklifi hakaret olarak kabul etti. Benim için ailesini, memleketini, dinini terk eden eşime bunu yapamam, mesleğimden vazgeçerim, aşkımdan asla dedi.

Bastı istifayı, ıvır zıvır işler yaparak, evini geçindirmeye çalıştı. O zamanlar memur değilsen, ayvayı yiyordun. Ayvayı yedi. Hayatları kaydı. Önce eldeki avuçtaki bitti, sonra gümüşler satıldı, ardından köşk gitti... Dımdızlak kaldılar. Kiraya çıktılar. Tükene tükene, gecekonduya kadar düştüler. Çocukları olmuştu. Saracak bez yoktu. Çarşafları yırttılar. Bi eli yağda bi eli balda doğup büyüyen delikanlı, eşinin hiç sızlanmadan dimdik duruşunu gördükçe, yeniden yeniden âşık oluyordu ama, kahrından alkole dadanmıştı. Çalışamaz hale geliyor, daha çok sefalete sürükleniyorlardı. Hayatlarında eksilmeyen tek kavram, mutluluktu. Mutluydular.

ingiliz anne, adı gibi, hakikaten nadide'ydi... O kör kuruşa muhtaç hallerinde bile, hastaneden atılmış iki çocuklu bi kadına evini açtı, sokakta dilenen bi nineye kendi yatağını verdi, aylarca baktı, yıkadı, pakladı, komşuların fısır fısır dedikodusuna aldırmadan, kaçak olarak yaşayan, dara düşmüş bi Fransız'ı sofrasına oturttu, çocuklarına kuru
ekmeği paylaşmayı öğretti.

Bi gün... ingiltere Elçiliği'nden görevliler geldi, nasıl duydularsa duymuşlar, çocuklarını al, ingiltere'ye dön, eğitimlerini üstlenelim, sosyal güvencen olsun dediler Nadide'ye... Kapıdan kovdu! Eşim Türk, çocuklarım Türk, burada babalarının yanında yaşayacaklar, ben de onların yanında öleceğim, benim
için hayatını feda eden eşimi, paraya değişmem dedi.

iki millet, iki devlet, iki din arasında perişan olmuşlardı ama, aşkları sapasağlamdı.

Üstelik... Cumhuriyet de sapasağlamdı. O dönemin Cumhuriyet'i, şimdiki gibi sadece parası olanlara değil, gariban ailelerin çocuklarına da fırsat eşitliği sağlıyor, okumaya niyetleri varsa, okutuyor, üniversiteyse üniversite, konservatuvarsa konservatuvar, yeteneğin önünü açıyordu.

Delikanlı, delikanlı gibi yaşadı, öldü. Nadide zatürreeden vefat etti, hayatının en çetin günlerini yaşadığı istanbul'da, kızının evinde... En çok kızına güvenir, en çok küçük oğlunu severdi.
Bu koca yürekli kadının küllerinden doğan kızı, Yıldız...
Oğlu, Müşfik Kenter'di.

Boşuna dememişler, işini yapacaksan aşk'la yap diye...

Ve, merak ederim,
tiyatroda sahneye koymak
için abuk sabuk senaryolar aranır hep niye?

yılmaz özdil-hürriyet.
hayaller üzerine oluşturulmuş yüce bir anlam, duygudur. kimse aşkta mutluluğa ermek istemez. yalnızca bin bir tane çözümü imkansız görünen zorluklar, sorunlar ister. bunlarla besler umudunu. zorluk ne kadar çoksa çözüm o kadar imkansıza yanaşır. ve imkansız olan hep göze hoş görünür. mutluluk denen uydurma kavram gibi herkes bu dünyada olmayan, üstün addedilmiş bir şeyin peşinden koşunca avunabilir ancak. çünkü herkes bilir, aslında bu hayatın baştan sona bir sıradanlık, bir bunaltı olduğunu. umut denen insan aklının uydurduğu hayale kapılıp yalan yere yaşar, bitirir. yine yaşar yine bitirir. vazgeçecek cesareti yoktur.
aşk sarmaşık demektir;
serviyi sarar da cansuyundan beslenir... kurur gider sonunda servi...

aşk sarmaşık demektir;
insanı sarar da cansuyundan beslenir... kurur gider sonunda insan...
aşk, bir duygunun peşinden sürüklenmektir. aşk, geride kalan herşeyi teferruat haline getirir, aşk deyince akan sular durur, herşey mümkün hale gelir.
korkmaktır. deli gibi yalnızlıktan korkmak..
a ptal
ş apşal
k lişesi.*
bu ara bana uğramayan.
galiba benim kalbim yok amk.
ulen yaz geldi diye götümden kelebekler çıkardım mutluluktan
belki hormonlarımın kölesi olurum da aşık olurum diye.
yok arkadaş tık yok.
herkese kardoooo diyorum
sanki anamız babamız bir amk.
öyle inanarak söylüyorum.
amk galiba ben aşksız bi şekilde otuz tane kediyle bodrumun beyaz evlerinde ölücem.
çünkü bu kadar yalnız insanın içinde hala aşık olacak biri bulamayacak kadar malım.
aşk sadece bir kıza karşı duyulan bi his değildir. otobüsten, gitara kadar o kdar çok olguya aşık olunurki o yüzden aşk herzaman can yakıcı da değildir.
davetsiz gelen, geldiğinde gitmesi istenmeyen, bir çift astigmatlı mavi göz. murat bu başka ne olabilir?
aslında aşk sadece toplumun kabullendiği bir olgudan daha ötesi değildir insanlar bulundukları bazı değişik durumlara bir sebep bulamadığından bunları aşka bağlamasıdır
aşk topuklarından etine kadar işleyen bir nasırdır, ya canın acıya acıya adım atacaksın, ya da canını acıta acıta söküp atacaksın. her iki yolda da tek bir gerçek olacak, canın çok ama çok yanacak. ( mevlana)
aileme duyduğumdur.

ilk göz ağrım ismail ammar'ımın gözlerinden okunan,
rabbimin ikinci hediyesi ali mahir'imin saçlarının ucundan burnuma süzülen,
bu ikisinin müsebbibi canım eşimin sıcacık yüreğinden çağlayan,
beni dünyanın tüm güzellikleriyle tanıştıran anamın kucağından taşan,
dünyanın zorluklarıyla mücadelemin tek öğretmeni babamın öğütlerinden doğan,
benimle çocukluğumu, gençliğimi paylaşan kardeşlerimin kalplerinden dökülen,

ve

tüm bunları bana nasip eden allah'ın rahmetinden gelen,

yegâne histir aşk...
tavana asılı boks eldivenidir. canı istedikçe kafamıza yumruğu indirir. adamını kendi seçip okşar, diğerlerine yumruğu patlatır.
Bana cok uzak olan duygu.
onu gördüğün her anda vücudundaki tüm hücrelerin nefes alabiliyor olduğunu fark edebilmek, onun gülüşünde çocukluğu, içtenliği ve huzuru hissedebilmek, sadece fotoğrafına bakıyorken bile onun kokusunu duyabilmektir.
acele etmeyin gelir bulur sizi.
yazın Klimanın altında uyuyakalmak gibidir aşk. Tatlıdır, haz verir, uyuşturur; lâkin uyandığında götün başın dağılmış, ağzın burnun yamulmuştur.
Aşık olduğumuz zaman salgılanan hormonlarımız ile dağda bir ayı gördüğümüz zaman salgılanan hormonlarımız aynı imiş. Bu yazıyı okuduğum zaman nedense aklıma eski sevgilim gelmişti.
insani garip duygulara surukleyen kendine esir eden acimasiz duygudur.
gelir ve gider.
elif şafak'ın yeni bitirdiğim, çok satan kitaplarındandır. yazara karşı tüm ön yargılarımı yıkmış ve hoş vakit geçirmemi sağlamıştır.*
iyi bir şeydir.*
© copyright 2005 - 2026