bugün

entry'ler (478)

paris texas

Bir wim wenders filmi.

görsel

9 songs

Bir michael winterbottom filmi.

görsel

love

Bir gaspar noe filmi.

görsel

the straight mind

Türkçeye leman sevda darıcıoğlu ve pınar büyüktaş tarafından “straight düşünce” olarak çevrilen ve ilk olarak ingilizce’de 1992 yılında yayınlanan monique wittig kitabı. 2001’de ise wittig hayattayken fransa’nın Önemli queer teorisyenlerinden marie-helene bourcier tarafından fransızcaya çevrilmiş wittig’in çeviri kontrolleriyle. Kitap sel yayıncılık’tan “queer düş’ün serisi”nin ikinci kitabı olarak 2013 yılında çıktı. “Hetero zihniyet” veyahut “hetero zihin” kitabın adının çevirisinde içeriğiyle de uyumlu olarak daha mâkul olurmuş gibi geliyor bana. “Straight düşünce” yeterli gelmiyor pek.

kitabın içeriğine gelecek olursak, wittig’in politik deneme metinlerinden oluşuyor kitap. adından da anlaşılacağı üzere feminizmin içinden heteronormativiteyi ve kadın’ı sorunsallaştırıyor wittig. Ve bunu bir hayli kışkırtıcı bir biçimde yapıyor. “toplumsal sözleşme”ye ikinci bir sözleşme olarak “heteroseksüel sözleşme”yi de dahil ediyor ve bu kavramı literatüre kazandırıyor.

“cinsiyet kategorisi” başlıklı metninden:
“Cinsiyet farklılığı ideolojisi, bizim kültürümüzde erkekler ve kadınlar arasındaki toplumsal karşıtlığı doğa bahanesiyle örten bir sansür gibi işler. eril/dişil, erkek/dişi kategorileri, toplumsal farklılıkların daima ekonomik, politik ve ideolojik bir düzene bağlı olduğu gerçeğini gizlemeye hizmet eder. bütün tahakküm sistemleri maddi ve ekonomik düzeyde bölünmeler oluşturular. dahası bölünmeler, efendiler tarafından ve sonrasında köleler başkaldırıp mücadele etmeye başladıkları zaman soyutlanmış ve kavramsallaştırılmıştır. efendiler oluşturdukları bölünmeleri doğal farklılıklar olarak açıklar ve doğrularlar. köleler başkaldırıp mücadele etmeye başladıkları zaman toplumsal karşıtlıkları bu sözde doğal farklılıklar üzerinden okurlar.”

“Kadın doğulmaz” başlıklı metninden:
Bedensel ve düşünsel olarak, bizim için tesis edilen doğa fikrine kelimesi kelimesine uymaya mecbur bırakıldık. öylesine çarpıtıldık ki, bozulmuş bedenlerimize ‘doğal’ deniyor ve baskıdan önce de bu halde olduğu varsayılıyor. öyle çarpıtıldık ki, doğa sadece bir fikir olduğu halde, eninde sonunda baskı bizdeki bu doğanın bir Sonucuymuş gibi gözüküyor. materyalist bir analizin muhakemeyle yaptığını lezbiyen toplum uygulamada gerçekleştirir: biz lezbiyenlerin canlı kanıtı olduğu gibi, ‘kadınlar’ diye doğal bir grup yoktur. ve aynı zamanda bireyler olarak, Simone de beauvoir için olduğu gibi bizim için de bir mitten başka bir şey olmayan ‘kadın’ı yeniden sorunsallaştırıyoruz: ‘kadın doğulmaz, kadın olunur. Hiçbir biyolojik, psişik, ekonomik yazgı toplumda dişi, insanın tasvirini tanımlamaz; hadım ile eril adasındaki dişil diye nitelenen bu ürünü hazırlayan uygarlığın bütünüdür.’

Eğer biz erkek ve kadın arasında ‘doğal’ bir ayrımın olduğunu kabul edersek tarihi doğallaştırır, erkek ve kadın sanki her zaman var olmuşlar ve sanki hep var olacaklar gibi yaparız. ve tarihi doğallaştırmanın yanı sıra, bundan dolayı baskıyı Açığa vuran toplumsal fenomenleri de doğallaştırırız ve bu, tüm değişmeleri imkansız kılar. mesela çocuk yapmanın zorunlu bir üretimden geldiğini hesaba katmak yerine toplumlarımızda doğumların demografik olarak planlanmış olduğunu, bizlerin bir nevi ölüm tehlikesi taşıyan ‘savaş dışındaki’ tek toplumsal faaliyet, yani çocuk üretmek için programlandığımızı unutarak doğurmaya ‘doğal’, biyolojik bir süreç gibi bakıyor oluruz.

Bir sınıf olmak, Bir sınıf bilincine sahip olmak için ilk olarak en baştan çıkarıcı yönleri de dahil olmak üzere kadın mitini öldürmemiz gereklidir; Virginia woolf bir kadın yazarın ilk ödevinin yuvanın meleğini öldürmek olduğunu söylüyordu. ama bir sınıf oluşturmak için kendimizi birey olarak yok etmemizi gerektirmiyor. tarihimizin bireysel özneleri olarak kendimizi oluşturmanın tarihsel gerekliliğiyle de yüzleştik. sanırım bu kadın’ı ‘yeniden’ tanımlama girişimlerinin bugün neden çoğaldığını açıklıyor. söz konusu olan, bir sınıf tanımı olduğu kadar bir birey tanımıdır ve bu şüpesiz ki sadece kadınlar için geçerli değildir. zira ezilişimizin bilincine vardığımızda, kendimizi ezilişin nesnesinin aksine, özne olarak kurabileceğimizi, ezilişe rağmen birisi olabileceğimizi bilmeye ve deneyimlemeye ihtiyaç duyarız.”

monique wittig

Gerek edebi gerek kuramsal kışkırtıcı eserleriyle, gerek de aktivistliğiyle yirminci yüzyılın ikinci yarısında feminizm hareketinde ve literatüründe önemli bir yere sahip lezbiyen feminist yazar. kendisini kadın olarak tanımlamaz, zira ona göre “lezbiyenler kadın değildir”, lezbiyenler bu cinsiyet sınıfının dışında kalır. Çünkü “kadın” daima heteroseksüel ilişkisellik içinde tanımlanır.

türkçeye çevrilen bir kitabı için:
(bkz: the straight mind)

uludağ sözlük

görsel

üzdü. böyle bir gerekçeye gerekçe olacak bir giri değildi halbuki.

julieta

Bir almodovar filmi.

görsel

at eternity s gate

bir Van gogh eseri olmakla birlikte, clint mansell’in loving vincent filmi için yaptığı harikulade bir film müziğidir aynı zamanda.

https://youtu.be/TA_HutHW9KQ

enter the void

görsel

enter the void

Bir gaspar noe filmi.

görsel

rainer maria rilke

“Yüzlerini sabaha döndürünce sokaklar,
Umduğunu bulamamış, üzgün, yaslı
Ayrılınca birbirinden gövdeler;
Ve insanlar karşılıklı nefretler içinde
Yatarken aynı yatakta yan yana:

Akar, akar yalnızlık ırmaklarca.”

Solitude, 1902.
bir Behçet necatigil çevirisi.

the adventures of priscilla queen of the desert

üç drag queen'in hayatını anlatan 1994 yapımı oldukça güzel ve keyifli bir stephan elliott filmi. türkiye'de "priscilla çöller kraliçesi" adıyla gösterime girmiş.
bir sahne şovu için uzak bir yola çıkmak zorunda kalan drag queen'lerimizin avustralya çöllerinde günlerce bir karavanla yol teperken başlarından geçenleri aktarır film. felicia'nın eğlenceli kişiliği filmi daha da güzel kılar. bernadette ise kalıplaşmış transeksüel kadın algısının dışında harikulade bir zariflik sunar filmde. drag queen'lerimizin, bir hayli yaygın olan transfobiye inat neşelerini korumaları, hayatlarına sahip çıkmaları da ayrı bir güzeldir.

filmde özellikle sevdiğim iki sahne vardır ki bunlardan ilki şudur: çölde karavanları bozulur ve bernadette günlük kıyafetleriyle bir yürüyüşe çıkıp onlara yardım edecek birilerini bulmaya çalışır. ve yoldan geçmekte olan yaşlı bir çift görür, onları durdurur. sonrasındaysa onları kendilerine yardım etmesi için ikna eder. karavanın yanlarına vardıkları vakitteyse mitzi yeşil bir drag queen kıyafetiyledir. yaşlı çift bunu görünce onların ne olduklarını anlar. bernadette arabadan iner inmez gaza basıp kaçarlar. bunun ardından ise mitzi'ye dönüp, kaç kere dedim sana, der felicia.(burada biraz duraklama vardır, seyirci bir düşünceye doğru sevk edilir, ki o düşünce de mitzi'ye bu kıyafeti o an için giymemesi gerektiğini söyleyeceğidir) ardından, yeşil sana gitmiyor, diye devam eder.
epey gülümsemiştim bu sahnede.

bir diğer sahne ise felicia'nın çocuklukta yaşadığı bir cinsel istismar anısını dramatize etmek(izleyicinin beklediği) yerine bunu tersine çevirip bu anıyı bir güldürü halinde sunmasıdır.

görsel

şu oldukça keyifli dans sahnesini de şöyle bırakayım:

https://www.youtube.com/watch?v=0DJC-ECU8IE

the tyranny of choice

ilk olarak 2011 yılında yayınlanan renata salecl kitabı. türkçeye barış engin aksoy çevirisiyle metis tarafından "seçme ikilemi" adıyla ilk basımı 2014 yılında yayınlandı. tyranny ingilizcede zulüm, gaddarlık anlamına geliyor. bunu da göz önünde bulundurmakta fayda var. kitap sosyoloji ve psikanalizin bir bileşeni halindedir daha çok.

"gelişmiş dünyada yaşamlarımızı kişiselleştirip kusursuzlaştırmamızı sağlaması gereken bu seçenek artışı, nasıl olup da daha çok doyum yerine daha büyük bir kaygı, daha büyük bir yetersizlik ve suçluluk duygusu doğuruyor? ve insanlar niye bu kaygıyı hafifletmek için pazarlamacılardan ya da yıldız fallarından rasgele tavsiyeler almaya, kozmetik endüstrisinden güzellik tüyoları almaya, mali danışmanların ekonomi tahminleriyle yön bulmaya ve kişisel gelişim yazarlarının ilişki tavsiyelerine uymaya razı oluyor? her geçen gün daha fazla insanın bu sözde uzmanlara riayet ettiği göz önüne alındığında, aslında bu seçme yükünden kurtulmaya git gide daha hevesli oluyormuşuz gibi görünüyor."

bireyin kendi kendisinin yaratıcısı olduğu fikrinin ön plana çıktığı neoliberalizmin hüküm sürmeye başladığı dünyada, bu fikrin ne kadar yanıltıcı olabileceğinin ifşasını yapar salecl kitapta.

"bu kitap, esenliğinin ve yaşamının gidişatının tek efendisinin kendisi olduğu fikrini bireyin sırtına yükleyen seçim ideolojisinin ne kadar yanıltıcı olabileceğini ve bu ideolojinin, bir bütün olarak toplum örgütlenmesinde olası bir değişime ne kadar az katkısı olduğunu gösterecek. birey için rasyonel seçimin mümkün olduğu anlar olduğu gibi, yaptığımız seçimlerin irrasyonel ve bazen zararlı olduğu anlar da vardır. seçme mekanizması insanların elindeki güçlü bir mekanizmadır; her tür politik angajmanın ve bir bütün olarak politik sürecin zeminidir ne de olsa. ancak seçme mefhumu insanların özel yaşamlarının şekillendirmesini sağlayan nihai araç olarak göklere çıkarıldığında, toplumsal eleştiriye pek yer kalmaz. bireysel seçimlerimizi takıntı haline getirirken, bu seçimlerin hiç de bireysel olmadığını, aslında içinde yaşadığımız toplumdan fazlasıyla etkilendiğini göremeyebiliriz çoğu zaman."

ayrıca, kitabı okuduktan sonra salecl'in "our unhealthy obsession with choice" başlıklı bir ted konuşmasına denk geldim. türkçe altyazılısı da mevcut. "seçme ikilemi"nde bahsettiği şeylerin genel bir özeti halinde diyebilirim herhalde konuşma için. altyazılı izlemek isteyenler için konuşma linkini şöyle bırakayım:

https://www.ted.com/talks...n_with_choice?language=tr

şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, zizek'e özgü olduğunu düşündüğüm biraz kulak tırmalayıcı olan zizek ingilizcesinin hiç de zizek'e özgü olmadığını anladım salecl'i dinledikten sonra.

on anxiety

ilk olarak 2004 yılında yayınlanan muazzam bir renata salecl kitabı. türkçeye barış engin aksoy çevirisiyle metis tarafından ilk basımı "kaygı üzerine" adıyla 2013 yılında yayınlandı. kitapta lacan etkisi bir hayli ağır basar.

kitabın girişinde şöyle yazar salecl:

"bu kitabın temel doğrultusu, kaygının tekil öznenin bölünmüşlüğüyle (yani tutarsızlığıyla) ve topluma özgü antagonizmalarla başa çıkma şekliyle ne gibi bir bağlantısı olduğuna bakmak olacak. günümüz toplumunda, kaygıya bir deva bulmak için, kaygı doğurabilecek rahatsız edici nesneleri sürekli teşhir etmeye yönelik bir çaba varmış gibi görünüyor (çağdaş sanatlarda bile, mesela kadavraları teşhir ederek ölümde neyin kaygı uyandırdığını anlamaya uğraşıyoruz). günümüzde kaygıların sürekli çoğalışı, bizi kaygıdan kurtulmuş bir topluma daha fazla yaklaştıracak çabuk bir çözüm(mesela ilaçlar) arzusunu da uyandırıyor.
kaygı günümüzde kontrol edilebilir olması gereken ve uzun vadede kurtulabileceğimiz bir şey -kısaca, öznenin mutluluğunun önündeki nihai bir engel- olarak algılanıyor. felsefe ve psikanalizin kaygıyı temel bir insanlık hali, sadece felç edici etkileri olan bir fenomen değil insanların dünyayla ilişki kurmalarını sağlayan koşulun ta kendisi olarak tartışmış olduğu ise neredeyse unutulup gitmiş durumda."

savaş, kapitalizm, aşk, annelik gibi çeşitli konularda kaygının nasıl işlediğini bölümler halinde salecl. özellikle "savaş zamanlarında kaygı" bölümü harikuladedir.

renata salecl

Ljubljana Üniversitesi ekolünden slovenyalı 1962 doğumlu filozof, sosyolog, teorisyen. etkilendiği önemli isimler olarak lacan, freud ve foucault sayılabilir. türkçeye çevrilen kitaplarında bilhassa lacan etkisi ön plana çıkar.
bir magazinel bilgi olarak da henüz öğrendiğim kadarıyla bir zamanlar zizek ile evli imiş kendileri.

türkçeye çevrilen kitapları için:

(bkz: on anxiety)
(bkz: the tyranny of choice)

donald wooods winnicott

yirminci yüzyıl çocuk psikanalisti.

Melanie klein’la birlikte ingiliz psikanaliz geleneğinin öncülerindendir. Zamanında ingiliz psikanaliz cemiyeti’nin başkanlığını da yapmıştır. “geçiş nesneleri” ve “oyun” kuramıyla psikanaliz literatürüne önemli kazanımlar getirmiştir. Ve Türkçeye pek çok kitabı çevrilmiştir. Bunlardan biri için:

(bkz: playing and reality)

playing and reality

ilk olarak 1971 yılında yayınlanan, yirminci yüzyıl psikanalisti ve kuramcısı winnicott’un kitabı. Türkçeye metis tarafından “oyun ve gerçeklik” adıyla çevrildi.

oyun’un iç ve dış gerçeklik arasında bir ara deneyim bölgesi olarak işlediğini çeşitli klinik veriler aracılığıyla aktarır winnicott.

“insanın deneyimsel varoluşunun tamamı oyun oynama temeli üzerinde inşa edilir. Orada artık ya içedönük ya da dışadönük olma durumunda değilizdir. Hayatı geçiş olguları alanında, öznellik ile nesnel gözlemin kesiştiği heyecan verici noktada, bireyin iç gerçekliği ile bireylerin dışında kalan ortak gerçeklik arasındaki bir ara bölgede yaşarız.”

oyun oynamanın kendisi yalnızca iç ve dış gerçeklik arasında ara bir bölge olarak değil, aynı zamanda gerçekliğin kendisiyle baş etme yöntemi olarak da işler. Oyun oynama yalnızca çocuklukta değil, yetişkinlikte de biçim değiştirerek farklı şekillerde devam eder. Ve bireyin çocuklukta edindiği oyun oynayabilme kapasitesi, yaşamının sonraki sürecinde büyük bir öneme sahip olur. Çünkü oyun oynamanın kendisi yaratıcılığın, kendini keşfetmenin imkanını sunar winnicott’a göre.

“Bir çocuk ya da yetişkin ancak oyun oynarken ve sadece oynarken yaratıcı olabilir ve bütün kişiliğini kullanabilir; birey de kendini ancak yaratıcı olduğunda keşfedebilecektir.”

bomontiada

tarihi bomonti bira fabrikasının dönüştürülmesiyle oluşturulan eğlence mekanı. Binanın dokusuna uygun şekilde oldukça güzel bir şekilde tasarlanmış mekan. içerisinde babylon bomonti, leica’nın mağazası ve çeşitli restoranlar vardır.

Ayrıca her sene yazın başlamasıyla birlikte açık hava jazz konserleri olur avlusunda, ki bu konserler oldukça güzel ve eğlenceli olur. açık hava sineması da olmak üzere pek çok güzel etkinliklere de ev sahipliği yapar.

Haziranda Fransız kültür merkezi ortaklığında gerçekleştirilen par-is-tanbul festivalinden:

görsel
görsel

judith butler

Kaos gl’nin ankara’da beşincisini düzenlediği “uluslarası homofobi karşıtı buluşma” için Gerçekleştirdiği “queer yoldaşlığı ve savaş karşıtı siyaset” başlıklı muazzam bir konuşması var butler’ın. Türkçe’ye çevrilmiş ve Metin haline getirilmiş.

“Toplumsal cinsiyetin daima tek bir şekilde görünmesi gerektiğini savunanlar, toplumsal cinsiyetlerini veya cinselliklerini normatif olmayan şekillerde yaşayanları suçlu veya hasta ilan etmeye çalışanlar, devletin kolluk kuvvetlerine dahil olsunlar veya olmasınlar, polis vazifesi görmektedirler. Bildiğimiz gibi, cinsel azınlıklara karşı şiddet uygulayan bazen devletin kolluk kuvvetleridir. Transseksüel kadın cinayetlerini araştırmayan ve hatta bu cinayetleri suç olarak bile görmeyen veya transseksüel bireylere yönelik şiddeti önlemeyen de devletin güvenlik güçleridir. Bu gibi durumlarda, devletin kolluk kuvvetleri, kadınlık ve erkelik kategorilerini doğa veya gelenekle temellendirerek toplumsal cinsiyet normlarını yerli yerinde tutmaya çalışan toplumsal polis güçlerinin suç ortağı olur. Toplumsal cinsiyet kısmen bir özgürlük deneyimidir ve bu özgürlük deneyimi yasa ile korunan diğer özgürlük alanları ile eşit muamele görecek şekilde düzenlenmelidir. Devletin polisi cinsel azınlıklara veya kadınlara şiddet uyguladığında, toplumsal cinsiyet polisine dönüşür. Ve devletin polisi bu tür suçları araştırmadığı, kovuşturmadığı veya önlemediğinde, toplumsal cinsiyet polisini ve onun azınlıklara yönelik şiddetini desteklemiş olur.“

okumak isteyenler için linkini şöyle bırakıyorum:
http://m.bianet.org/biama...-ve-savas-karsiti-siyaset

alphaville

bir godard filmi.

görsel

görsel
Olup bitenleri kaçırma

İlk öğrenen uludağ sözlük kullanıcıları olacak.