bugün
- pkk lılar ermeni dölüdür deyince hırttıran hırt7
- true nickli yazar10
- sözlüğe renk katan yazarlar hangi rengi katıyor7
- sözlük yazarlarının kudurtan kombinleri8
- manisada okul saldırısı14
- husiler yüzünden gemilerin 15 gün gecikmesi8
- sözlüğümde siyaset istemiyorum kampanyası8
- mel mel bakan gibson'ın tatlı dili7
- sürekli birilerine cevap yetiştirmek5
- yapay zekaya entry yazdırmak7
- erkeklerin artık kadınların peşinden koşmaması7
- sarı torbadan rahatsız olan kürt7
- habire1223
- türkiye bir kedi cumhuriyetine nasıl dönüştü7
- türkiye de muhalefet var mı4
- atlet giymeyen insan6
- seri gizli artı oy veren melek4
- sözlükteki teroristler5
- çok sıkıcısınız amk2
- hayatın güzel olması2
- z kuşağı7
- hırttırmak2
- her şeye neden diye sorma alışkanlığı4
- gocu bak bi7
- türkiye medeni bi ülkeyse neden hristiyan yok29
- çıplakken buzdolabının kapağını açmak4
- kedi restaurantı2
- turgutlu da okul önünde silahlı saldırı2
- husiler ve mekke ittifakı'nın ilk sınavı4
- anın görüntüsü27
- evliliği ayakta tutan güçler6
- oğuzhan koç'un seyirciyi azarlaması2
- türkler ile moğollar kardeştir18
- dünyanın en ölümcül terör örgütü hristiyan lra6
- atatürk diyor ki9
- foşik törklörön liginde birinci amedspor17
- s'i l v'e r m'i s t'in kullandığı ucuz parfüm17
- drew barrymore4
- afrikalılar gariban avrupa emperyalist yalanı12
- mason greenwood6
- orta asyadakilerin penis boyu3
- baturay özdemir2
- tavuk pilav yiyen erkek3
- 100tlnin hesabını yapan cimri3
- musa anter10
- bugün ne oldu11
- yanlış yönde yürüdüğünü fark ettiğin an2
- motorinin 100 lirayı görmesi4
- iş arayanların aslında para araması8
- çayı karıştırdıktan sonra kaşığı yalamak2
Her şeyi ama her şeyi erteleyebilme gücüne sahip olmaktır.
işin en üzücü yanı ise kendini haklı bulmaktır.
Sen kendine tembel demezsen bu nice okumaktır.
Sanırım bu da böylelikle şiir olu verdi.
işin en üzücü yanı ise kendini haklı bulmaktır.
Sen kendine tembel demezsen bu nice okumaktır.
Sanırım bu da böylelikle şiir olu verdi.
nice çaresizlikler, nice utangaçlıklar, nice pişmanlıklar vardır ki, bütün bunların sebebidir tembellik.
Aslında şu tembellik olmasa dünyayı kurtaricam da
Şimdi ben mesela niye ders notlarına bakmak yerine, burdayım? Nasıl bir salaklık aylaklik bu?
Şimdi ben mesela niye ders notlarına bakmak yerine, burdayım? Nasıl bir salaklık aylaklik bu?
Bir çeşit hastalık evet, Bir şeyleri ertelerken buluyorsanız kendinizi bilin ki bu hastalığa tutulmuşsunuz.Hoş bir hal durum değil, fırsatlar hep bunun yüzünden kaçar, sizi aciz kılar boş bir kafaya çevirebilir ve daha niceleri abv tembellik. Keşke ölsen.
üşengeçlik sonucu oluşur genellikle.
Yıllardır kurtulmaya çalıştığım durum.
Insan doğası gereği tembel midir?
Insan doğası gereği tembel midir?
(bkz: türk erkeği)
Tembelligin turleri varmis. En huzunlu olani da havucsuz tembeller. Tavsanlar nasil havuc icin ordan oraya kosturuyorsa caliskan insanlarinda sonunda ulasmak istedigi bir havuc vardir. Ama bazi insanlar bu hedefi bulamadiklarindan tembel olurlar. Bu havucsuz tembelleri calismaya iten bir motivasyon yoktur. Ama bunu kendileri dahil kabullenmeyip tembellige methiyeler duzerler. Gercekler gun gelip yuzlerine carpinca da derin bir depresyona girebilirler.
Uzun zamandır kendime itiraf edemediğim durumdur. Tembelim.
Uzun süreli üşengeçlik ve atalet halinin sonucudur. Tabi hayatta belirlediğiniz amaç ne! ona da bağlı. Çünkü tembellik toplum ölçütleriyle bireye yapıştırılan bir damga. Ben kendime itiraf etsem dahi çabalamak adına yine bir güç sağlamadı bu bana.
Uzun süreli üşengeçlik ve atalet halinin sonucudur. Tabi hayatta belirlediğiniz amaç ne! ona da bağlı. Çünkü tembellik toplum ölçütleriyle bireye yapıştırılan bir damga. Ben kendime itiraf etsem dahi çabalamak adına yine bir güç sağlamadı bu bana.
birçok şeyi kaçırmama sebep olan hede.
Günümüz belası. Resmen hastalık bu.
hareketin momentumu ilkesine göre ataleti aşmak ve ilk hareketi sağlamak yüksek miktarda enerji gerektirir. ama bir kere başlayan bir hareketi sürdürmek daha kolaydır.
bu yüzden tembelliği bırak, eyleme karar ver, uygulamaya geç ve bırak akmaya devam etsin.
bu yüzden tembelliği bırak, eyleme karar ver, uygulamaya geç ve bırak akmaya devam etsin.
bakın ben tembel değili...
Bazen herhangi çabanın sonucunda elde edebileceğim şeyleri düşünüyorum ve belki de bu düşünme sonucunda hevesim tükeniyor ve o şeyi elde etmek için hiçbir istek duymuyorum.daha doğrusu gösterilen çabaya değmeyeceğini anlıyorum.galiba tembellikten kurtulmanın en önemli yolu düşünmeyi bırakmaktan geçiyor.bir çabanın sonucunu düşünmeden bodoslama yürümek lazım belki de.
Genetik olduğunu düşündüğüm şey.Mesela annesi babası çok çalışkan olupta tembel bir çocuğa raslamadım ama anne ya da baba tarafında hayatı boyunca yarım yamalak orda burda çalışmış alkolik ya da keşler varsa çocukta da çıkabiliyor.Malesef ama çok kötü bir özelliktir hayvan gibi yakışıklı adam bile tembelse işsiz güçsüz diye kızlar için belli bi yaşa kadar sineye çekilir ama iş ciddiye bitince o bayan için o yakışıklılık bile değersizleşir,tedavi edilmesi gerekir çok geç olmadan.
herkesin hakkı.
Bazen kuluçka zamanıdır o.
üretkenliğe acıkma dönemi.
Bazen kuluçka zamanıdır o.
üretkenliğe acıkma dönemi.
-Baba! Bize neden "tembel hayvan" diyorlar?
-Yarın anlatırım yavrum.
-Yarın anlatırım yavrum.
içerdekiler dışardakiler kadar dışardakiler içerdekler kadar somuttur.
Bazen, motivasyon eksikliğinden kaynaklı, bazen de kalıcı olan bir duygudur. insanlar kendini tembel hissettiklerinde, değişim yolculuğuna çıkabilmek için gereken enerji veya hevesi bulmakta zorlanırlar ve bu olay tüm süreci zorlaştırır. Hayatımızda bir değişiklik yapmak veya yeni bir alışkanlık edinmek, genellikle zorluklarla yüzleşmeyi ve kişinin konfor alanından çıkmasını gerektirdiği için bu tür insanların büyük bölümü bu yola girmediğinden bu duyguyu atlatamaz.
Günümüzde çok yaygındır.
O kadar Yaygın ki insanlar kendileri uğraşmak yerine yapay zeka kullanıyor.
O kadar Yaygın ki insanlar kendileri uğraşmak yerine yapay zeka kullanıyor.
şeytan'ın en sevdiği günah olduğundan neredeyse eminim. ben şeytan olsam mesela kibri değil de, öfkeyi ya da tembelliği severdim. hoş öfkede de kibire benzeyen bir yan var. büyük ölçüde çocukluğa ait hasarlarla yakından ilgili, ama tembellik en temiz, en kişisel günah. şeytan bile dışarıdan bakınca tembelliği çiçek gibi görür. şeytanın "dokunmayayım ben buna kendi kendine çürür" diyeceği türden zarif ve kişisel bir yanı, "bana dokunmayan şeytan bin yaşasın" diyen neşeli tarafları var tembelliğin. nihayetinde geçen vapurda oturanlara bakarken düşündüm de herkes kendine özgü bir şekilde durduğu yerde zarifçe çürüyor. nitekim şeytanın kendisine gerek olmadığını düşünmesi şeytanlığın zaferidir.
yine de tembellik en temel insani hakkımız, vazgeçmeyelim.
linksiz olmasın hadi bu yazı diyecektim ama radikal gazetesi ölünce link de ölmüş. yine de bi yerden buldum, bilmem kaç sene okumuştum:
‘Beni 20 yıl sıkıntıya mahkûm ettiler/Düzeni içinden değiştirmeye çalıştığım için’ diye başlıyor büyük Kanadalı şair Leonard Cohen’in bir şarkısı. Sınıf bilincinin pek de şık bir şey olmadığını düşünenler Cohen’i sevemez. Bu yazıyı okumaları da icab etmez. Cohen aynı şarkı/şiirde “Şu moda sanayinizden hiç hazzetmiyorum efendi/Şu sizi zayıf tutan haplardan hiç hazzetmiyorum/ Kızkardeşimin başına gelenlerden hiç hazzetmiyorum” diye devam ediyor. Sonra da açık seçik bir ilan-ı harp: “işte geliyorum, hakkınızı avcunuza vereceğim/ Önce Manhattan’ı alacağız, sonra da Berlin’i” Cohen, hayatı boyunca ‘cool’ olmadı. Diyelim Fransız muadili olduğu iddia edilen Serge Gainsbourg’un serinliğini rüyasında bile görmedi. Gainsbourg, Fransız manacılığıyla yarattığı şiiri en kabadayı haliyle okudu durdu. Gainsbourg,’Fiziksel aşk, çıkmaz sokak’ diye gırtlağının en afili yerinden şarkıcılığa tenezzül etmezmiş gibi yaparken, Cohen, bir an olsun politik olmaktan uzak kalamayarak “Seni çıplak görmem şart/hem butlarını hem kasıklarını” diye hıçkıyordu.
Kişinin boranlar fırtınalarla sınanan dostluk-akrabalıkları hayatın küçük lütuflarından doğuyor. Cohen, benim canım dostum, kan kardeşim. Onu tanıyıp sevdiğimde henüz 16 yaşındaydım. Bir tesadüfün fısıltısıyla hayatımın şairlerinden biri oldu. Serge’i hep sevdim, ben de onu çok ‘cool’ buldum. Ama kanımın akış yönü hep ondan çok daha canhıraş, çok daha yaralı adamları işaret ediyordu. ‘Ekonomi politik’in püskürttüklerini. Serüvenlerinin şahsi bütünlüğü konusunda sevdiklerini asla tam olarak ikna edemeyenleri. Sürüklenmelerle, sürekli bir mahmurluk hali yaşayanları. Her yaptıkları, her ürettikleri manifesto tadında olan, döne döne kendine ve çevresine batan adamlarla kadınları. Hayatı kolaylaştırmak için kıllarını kıpırdatmayan, sırtlan gibi uluyan, kelebek kadar kısa ömürlü, uçucu yaratıkları. Yaşamak istedikleri dünyayı rüyalarında görüp bir daha ayılamamışları. Acemileri. Kimileyin konuşurken terleyen, beceriksiz, küskün yaratıkları. Durup dururken etraflarını çoşkularıyla kasıp kavuranları. Sıkılmamak için çırpınanları. Hayatta kaybedecekleri tek şeyin sıkıntı olduğuna inananları. Tanrısı ‘Heves’ olanları.
Dünya çok küçük, bir an boş bulunup çırılçıplak halini görüverdiğimizde. Ama ne kadar kışkırtıcı. Gökyüzü ne kadar büyük. Ne kadar ferah günbatımları. Hep birlikte tembellik yapıp, yıldızların altında düş kurmak bile olabilir insanlığın bütün mutluluk hayali. Tembellik hakkımız dışında ne mene bir kutsal amaç bir araya getirebilir yüreklerimizi? Üretimin, emeğin gözü kara bir hınçla yüceltildiği bir hayat tanımına karşı özgürlüğün çıplak dili. Yaban ritmi. Gelişen, büyüyen, uygarlaşan, hayat kalitesi artan bir insanlık ülküsü adına hayattan vazgeçen, şahsi hayatını üretime satan insan kalabalığı karşısında dilimiz tutulmadan, şöyle bir gerinip tembelliği savunmak zorundayız.
Esir devleti
Bertrand Russell, 1932 yılında yayımlanan denemesi; ‘Aylaklığa Övgü’de sonsuz bir berraklıkla kapitalizmin ahlakını anlatır. Gündelik çalışma saatinin dörde indirilip herkesin daha rahat yaşayabileceği bir düzene karşı kimilerinin günde 10 saat çalışmaya zorlandığı, kimilerininse işsiz bırakılıp açlığa mahkûm edildiği düzen. Neden? Çünkü emek, görevdir. insanlar da ürettikleriyle orantılı değil, sanayii tarafından belirlenmiş değerlerine orantılı olarak bir ücret alırlar. Russell, buna ‘Esir Devleti’nin ahlakı der. Ünlü topluiğne örneğini de bu noktada devreye sokar. Diyelim ki bir grup insan dünyanın ihtiyacını karşılayacak kadar topluiğne üretiyor. Bu arada biri çıkıp aynı süre içinde iki misli toplu iğne üretmenin yolunu açan bir buluş gerçekleştiriyor. Ama yazık ki dünyanın iki misli topluiğneye ihtiyacı yok. Russel, bu noktada mantıklı bir dünyada topluiğne üretiminde çalışan insanların günde sekiz saat yerine dört saat çalışma düzenine geçmeleri gerekir, diyor. Oysa bu, esir devletinin mantığı açısından tehlikeli. insanlar sekiz saat çalışmaya devam eder. Topluiğne fazlası olur. Kimi topluiğne üreticileri iflas eder. Bu sektörde çalışanların yarısı işten atılır. Kalanlar yine çok çalışmaya mahkûm edilir.
ingiltere’de 19. yüzyılın başlarında yetişkinlerin gündelik mesaileri 15 saatti. Çocuklar da 12 saat çalışmaya mahkûmdu. Kimi çokbilmişler çıkıp bunun fazla olduğunu söylediklerinde karşılarında sorgulanmaya hiç niyeti olmayan bir mantıkla karşılaştılar: Çalışmak, yetişkinleri alkolden, çocukları da yaramazlıktan uzak tutar.
Kapitalizmin çalışmaya zorlayan, emeğin onuru diskuru, sosyalizmin acıklı uygulamalarında da karşılığını buldu ne yazık ki. Emeğin fetişleştirildiği, mutluluğun kendini üretime adamış, çalıştıkça daha çok çalışmak isteyen emekçinin ufkuna gerildiği dünya tasviri Kropotkin’lerin, Bakhunin’lerin çığlıklarını boğarak kaçınılmaz akıbetine bakıyordu. Esir devleti, yüzyıllardır insanlığın üretebildiği tek model olarak kaldı.
insanların boş vakitlerini değerlendirebilmeyi öğrenmelerine fırsat tanımayan bir düzen bu. içinden değiştirmeye çalıştıkça müebbet sıkıntıya mahkûm ediliyoruz. Yalnızca daha çok ücret, herkese iş ve benzeri savsözlerle mücadelemizi adlandırdığımızda hayatı toptan ıskalıyoruz. Özgürlük sandığımız, köpek gibi çalışabilmek, kullanmaya kışkırtıldığımız, aslında ihtiyacımız olmayan binlerce ürüne sahip olabilecek parayı kazanmak.
Tembellik, insanın en insani hakkıdır. Emeğin kutsallığı safsatasına karnı tok olanlar özgürlüğü tanımlamaya en yakın duranlardır. Çalıştıranlara iktidar, çalışanlaraysa emeğin kutsallığı, öyle mi?
Vakit, nakit değildir! Vakit, hayattır! Hayatına dön. Fazla mesaiye kalma.
yine de tembellik en temel insani hakkımız, vazgeçmeyelim.
linksiz olmasın hadi bu yazı diyecektim ama radikal gazetesi ölünce link de ölmüş. yine de bi yerden buldum, bilmem kaç sene okumuştum:
‘Beni 20 yıl sıkıntıya mahkûm ettiler/Düzeni içinden değiştirmeye çalıştığım için’ diye başlıyor büyük Kanadalı şair Leonard Cohen’in bir şarkısı. Sınıf bilincinin pek de şık bir şey olmadığını düşünenler Cohen’i sevemez. Bu yazıyı okumaları da icab etmez. Cohen aynı şarkı/şiirde “Şu moda sanayinizden hiç hazzetmiyorum efendi/Şu sizi zayıf tutan haplardan hiç hazzetmiyorum/ Kızkardeşimin başına gelenlerden hiç hazzetmiyorum” diye devam ediyor. Sonra da açık seçik bir ilan-ı harp: “işte geliyorum, hakkınızı avcunuza vereceğim/ Önce Manhattan’ı alacağız, sonra da Berlin’i” Cohen, hayatı boyunca ‘cool’ olmadı. Diyelim Fransız muadili olduğu iddia edilen Serge Gainsbourg’un serinliğini rüyasında bile görmedi. Gainsbourg, Fransız manacılığıyla yarattığı şiiri en kabadayı haliyle okudu durdu. Gainsbourg,’Fiziksel aşk, çıkmaz sokak’ diye gırtlağının en afili yerinden şarkıcılığa tenezzül etmezmiş gibi yaparken, Cohen, bir an olsun politik olmaktan uzak kalamayarak “Seni çıplak görmem şart/hem butlarını hem kasıklarını” diye hıçkıyordu.
Kişinin boranlar fırtınalarla sınanan dostluk-akrabalıkları hayatın küçük lütuflarından doğuyor. Cohen, benim canım dostum, kan kardeşim. Onu tanıyıp sevdiğimde henüz 16 yaşındaydım. Bir tesadüfün fısıltısıyla hayatımın şairlerinden biri oldu. Serge’i hep sevdim, ben de onu çok ‘cool’ buldum. Ama kanımın akış yönü hep ondan çok daha canhıraş, çok daha yaralı adamları işaret ediyordu. ‘Ekonomi politik’in püskürttüklerini. Serüvenlerinin şahsi bütünlüğü konusunda sevdiklerini asla tam olarak ikna edemeyenleri. Sürüklenmelerle, sürekli bir mahmurluk hali yaşayanları. Her yaptıkları, her ürettikleri manifesto tadında olan, döne döne kendine ve çevresine batan adamlarla kadınları. Hayatı kolaylaştırmak için kıllarını kıpırdatmayan, sırtlan gibi uluyan, kelebek kadar kısa ömürlü, uçucu yaratıkları. Yaşamak istedikleri dünyayı rüyalarında görüp bir daha ayılamamışları. Acemileri. Kimileyin konuşurken terleyen, beceriksiz, küskün yaratıkları. Durup dururken etraflarını çoşkularıyla kasıp kavuranları. Sıkılmamak için çırpınanları. Hayatta kaybedecekleri tek şeyin sıkıntı olduğuna inananları. Tanrısı ‘Heves’ olanları.
Dünya çok küçük, bir an boş bulunup çırılçıplak halini görüverdiğimizde. Ama ne kadar kışkırtıcı. Gökyüzü ne kadar büyük. Ne kadar ferah günbatımları. Hep birlikte tembellik yapıp, yıldızların altında düş kurmak bile olabilir insanlığın bütün mutluluk hayali. Tembellik hakkımız dışında ne mene bir kutsal amaç bir araya getirebilir yüreklerimizi? Üretimin, emeğin gözü kara bir hınçla yüceltildiği bir hayat tanımına karşı özgürlüğün çıplak dili. Yaban ritmi. Gelişen, büyüyen, uygarlaşan, hayat kalitesi artan bir insanlık ülküsü adına hayattan vazgeçen, şahsi hayatını üretime satan insan kalabalığı karşısında dilimiz tutulmadan, şöyle bir gerinip tembelliği savunmak zorundayız.
Esir devleti
Bertrand Russell, 1932 yılında yayımlanan denemesi; ‘Aylaklığa Övgü’de sonsuz bir berraklıkla kapitalizmin ahlakını anlatır. Gündelik çalışma saatinin dörde indirilip herkesin daha rahat yaşayabileceği bir düzene karşı kimilerinin günde 10 saat çalışmaya zorlandığı, kimilerininse işsiz bırakılıp açlığa mahkûm edildiği düzen. Neden? Çünkü emek, görevdir. insanlar da ürettikleriyle orantılı değil, sanayii tarafından belirlenmiş değerlerine orantılı olarak bir ücret alırlar. Russell, buna ‘Esir Devleti’nin ahlakı der. Ünlü topluiğne örneğini de bu noktada devreye sokar. Diyelim ki bir grup insan dünyanın ihtiyacını karşılayacak kadar topluiğne üretiyor. Bu arada biri çıkıp aynı süre içinde iki misli toplu iğne üretmenin yolunu açan bir buluş gerçekleştiriyor. Ama yazık ki dünyanın iki misli topluiğneye ihtiyacı yok. Russel, bu noktada mantıklı bir dünyada topluiğne üretiminde çalışan insanların günde sekiz saat yerine dört saat çalışma düzenine geçmeleri gerekir, diyor. Oysa bu, esir devletinin mantığı açısından tehlikeli. insanlar sekiz saat çalışmaya devam eder. Topluiğne fazlası olur. Kimi topluiğne üreticileri iflas eder. Bu sektörde çalışanların yarısı işten atılır. Kalanlar yine çok çalışmaya mahkûm edilir.
ingiltere’de 19. yüzyılın başlarında yetişkinlerin gündelik mesaileri 15 saatti. Çocuklar da 12 saat çalışmaya mahkûmdu. Kimi çokbilmişler çıkıp bunun fazla olduğunu söylediklerinde karşılarında sorgulanmaya hiç niyeti olmayan bir mantıkla karşılaştılar: Çalışmak, yetişkinleri alkolden, çocukları da yaramazlıktan uzak tutar.
Kapitalizmin çalışmaya zorlayan, emeğin onuru diskuru, sosyalizmin acıklı uygulamalarında da karşılığını buldu ne yazık ki. Emeğin fetişleştirildiği, mutluluğun kendini üretime adamış, çalıştıkça daha çok çalışmak isteyen emekçinin ufkuna gerildiği dünya tasviri Kropotkin’lerin, Bakhunin’lerin çığlıklarını boğarak kaçınılmaz akıbetine bakıyordu. Esir devleti, yüzyıllardır insanlığın üretebildiği tek model olarak kaldı.
insanların boş vakitlerini değerlendirebilmeyi öğrenmelerine fırsat tanımayan bir düzen bu. içinden değiştirmeye çalıştıkça müebbet sıkıntıya mahkûm ediliyoruz. Yalnızca daha çok ücret, herkese iş ve benzeri savsözlerle mücadelemizi adlandırdığımızda hayatı toptan ıskalıyoruz. Özgürlük sandığımız, köpek gibi çalışabilmek, kullanmaya kışkırtıldığımız, aslında ihtiyacımız olmayan binlerce ürüne sahip olabilecek parayı kazanmak.
Tembellik, insanın en insani hakkıdır. Emeğin kutsallığı safsatasına karnı tok olanlar özgürlüğü tanımlamaya en yakın duranlardır. Çalıştıranlara iktidar, çalışanlaraysa emeğin kutsallığı, öyle mi?
Vakit, nakit değildir! Vakit, hayattır! Hayatına dön. Fazla mesaiye kalma.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar