bugün

/129
Aylak Göz

Erkenden aşındırır aşkını
Odaların köşelerine zamansız oturur
Duyarsa bir çocuğun
Oyundan çağrıldığını
Başının her seferinde döndüğü kumarı
Gönlünü bir tarzla kurularken kazanır
Anlarsa yenilen bir kadının
Darda kaldığını

Kendi kendine ardaşak kaçağı
Arada bir bakınır ne yaptığına
Süresiz kapılır tablolara yangelir
Ve oturdu mu bir masaya
Hakkını verir çay içmenin

Bu adam kitapların uçlarına
Çizilmiş itilmiş resim
Korkmadan yaşar tebessüm gösterir
Ağır başıyla nöbet alır
Dağdan kaçar şehri çevirir
Ve bırakır gönlünü bir tazı sıçramasına

Erkenden aşındırır aşkını
Anlamaz bir kadının
Süresiz kapılıp yangeldiği tablolara
Severek tebessüm attığını
Ağır başıyla kopar dağdan
Nöbet alır şehri devirir.

Cahit Zarifoğlu
Ben sende yaşıyorum,
Sen bende hüküm sürmektesin.

Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,
Rüzgarla nehirlerle, kuşlarla beraber.

Günlerden sonra bir gün,
Şayet sesimi fark edemezsen
Rüzgarların nehirlerin kuşların sesinden,
Bil ki ölmüşüm.
Fakat yine üzülme müsterih ol
Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini

Ve neden sonra
Tekrar duyduğun gün sesimi gök kubbede
Hatırla ki mahşer günüdür
Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.
“gidiyorum burdan
anım olmayan bir kente
işte rüzgârın çözüldü dili, duyuyorum
alev sardı odunları
kara toprak aydınlandı, görüyorum
ama giden gitti, ne gelir elden
acı, ah acı; acımasız biliyorum

bu kadar acıyı kim taşıyabilir kendinde.“

Aklıma geldi içim yandı yine türk şiirinin galiba benim için en acıyan tarafıdır metin altıok. hayret ediyorum şiirlerinin bu kadar ateş imgesiyle dolu olmasına. hissetmekten de öte bir şey bu. yangını odunuyla ateşiyle dumanıyla hatta külüyle duruyor şiirlerinde.
onu yakanlar onunla birlikte onlarcasını yakanlar şirke koşan namussuzlar allah diyip allahı tanımayanlar -ben bu şiirleri okuyorum ve eminim neredeyse- metin altıok’u allah çok seviyordur, asıl siz yandınız ateşiniz bol olsun.
o kadar süslü sözler, kafiyeler, cinaslar, teşbihler. hiç biri şu samimiyetin yakınına bile yaklaşamıyor.

görsel
"Şimdi hülyaya gömülmüş ölüyüm;
Ne gelen var, ne giden var, ne soran.
Istırap yaylasıyım, gam çölüyüm;
Esiyor sadece gönlümde boran."
“Açarken ufkunda güller alevden”
Çıktı, her günkü gibi gülerek evden
Kimseye belli etmedi içindeki yangını
Yürüdü, kendinden emin
Sonsuzluğa doğru
Galata Kulesi’nde bekliyordu ecel
Bir fincan kahve, bir kadeh konyak
Ölüm yolcusunun son arzusu buydu
Bir adam düştü Galata Kulesi’nden
Bu adam benim oğlumdu
(bkz: Ümit Yaşar Oğuzcan- Galata Kulesi)
Kavgadayım 20 yıldır,
Ömrüm geçti boşalt doldur,
Anlamadım bu ne haldır,
Bir gün rahat yatamadım,
Suları ıslatamadım.
Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...

(bkz: Nazım hikmet)
inci mi saçayım davar sürücü içinde
koyun çobanlarına edebiyat mı dizeyim
ömrüme and olsun ki - zayi edecek değilim
bir beldenin şerriyle yok olsam da
paha biçilmez sözleri aralarında!

salih Mirzabeyoğlu - Münşeat sf:87
Gün olur, başımı alır giderim
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda
Şu ada senin, bu ada benim
Yelkovan kuşlarının peşi sıra...

Orhan veli.
“bir çay içer misin yoksa kahve mi?
kibritim yok demek cıgaraya başladın..
ellerin de titriyor bir şeyin mi var?
böyle bir kız değildin sen eskiden, sana ne yaptılar..
sana ne yaptılar..
kirpiklerin ıslanıyor durup dururken,
o sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi
çok değişmişsin birden tanıyamadım..”
bir ilhâm düştü gençliğimde içime
Sabahleyin dağlar nasılsa
ruhum öyle sakin ve duru
fakat onlar bana fikre soğuk
göbek havasından haberleri
ve işte alık gülüyorlar - hayır
nefret ediyorlar benden
şükür farz oldu artık
ya bu alıklar sevselerdi beni!

salih mirzabeyoğlu - münşeat
Ayrılık sevdaya dahil

açılmış sarmaşık gülleri
kokularıyla baygın
en görkemli saatinde yıldız alacasının
gizli bir yılan gibi yuvalanmış
içimde keder
uzak bir telefonda ağlayan
yağmurlu genç kadın

rüzgâr
uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
mor kıvılcımlar geçiyor
dağınık yalnızlığımdan
onu çok arıyorum onu çok arıyorum
heryerinde vücudumun
ağır yanık sızıları
bir yerlere yıldırım düşüyorum
ayrılığımızı hissettiğim an
demirler eriyor hırsımdan

ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
hiçbir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
herşey onunla ilgili

telâşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
gittikçe genişleyen
yakılmış ot kokusu
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
yansımalar tutmuş bütün sâhili
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili

yalnızlık
hızla alçalan bulutlar
karanlık bir ağırlık
hava ağır toprak ağır yaprak ağır
su tozları yağıyor üstümüze
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
eflatuna çalar puslu lacivert
bir sis kuşattı ormanı
karanlık çöktü denize
yalnızlık
çakmak taşı gibi sert
elmas gibi keskin
ne yanına dönsen bir yerin kesilir
fenâ kan kaybedersin
kapını bir çalan olmadı mı hele
elini bir tutan
bilekleri bembeyaz kuğu boynu
parmakları uzun ve ince
sımsıcak bakışları suç ortağı
kaçamak gülüşleri gizlice
yalnızların en büyük sorunu
tek başına özgürlük ne işe yarayacak
bir türlü çözemedikleri bu
ölü bir gezegenin
soğuk tenhalığına
benzemesin diye
özgürlük mutlaka paylaşılacak
suç ortağı bir sevgiliyle

sanmıştık ki ikimiz
yeryüzünde ancak
birbirimiz için varız
ikimiz sanmıştık ki
tek kişilik bir yalnızlığa bile
rahatça sığarız
hiç yanılmamışız
her an düşüp düşüp
kristal bir bardak gibi
tuz parça kırılsak da
hâlâ içimizde o yanardağ ağzı
hâlâ kıpkızıl gülümseyen
-sanki ateşten bir tebessüm-
zehir zemberek aşkımız

(bkz: attila ilhan)
Yine aklımda bugün sen varsın,
Yine derdinle hayalim hasta.
Bürüsün kalbimi derdin sarsın;
Bir ümit var bu tükenmez yasta.

Bir yaram var! Ona merhem vurman,
Bir hayaldir ki gönülden taşıyor.
Ayırırken bizi yollar ve zaman,
Sana kalbim daha çok yaklaşıyor.

Nerde bilmem o geçen günlerimiz?
Artık onlar yeniden gelmeyecek.
Nerde kırlar, uzayan yol ve deniz,
O öten kuş, o güzel pembe çiçek?

Göklerin ziyneti mes’ut kuşlar
Ötüşürlerdi yağarken yağmur.
Şimdi onlar da melül olmuşlar,
Çünkü artık ne ışık var, ne de nur.

Dinledik rüzgârı sessiz sessiz
Okuyorken bize bir gamlı kitap.
Suya çizmişti gümüşten bir iz,
Yükselirken gece dağdan mehtap.

Şimdi hülyaya gömülmüş ölüyüm;
Ne gelen var, ne giden var, ne soran.
Istırap yaylasıyım, gam çölüyüm;
Esiyor sadece gönlümde boran.

Bir hayal âlemi ardında; uzak,
Sisli iklimlere sürdüm, gittim.
Varlığım burada sönüp kaybolacak…
Belki ben şimdiden öldüm.. Bittim..
"Biri gelir sorarsa
Sana beni sorarsa
Gitti der misin
Gittiğimi söyler misin
Gidiyorum ben sana
Benimle gider misin."
sen kocaman çöllerde
bir kalabalık gibisin
kocaman denizlerde
ender bir balık gibisin.

bir ısıtır bir üşütür
bir ağlatır bir güldürür
sen hem hastalık
hem de sağlık gibisin.
Hergün her saat bir kalpte olmak hoşuna mı gider, bunaltır mı?

"Yine aklımda bugün sen varsin,
Yine derdinle hayalim hasta.
Bürüsün kalbimi derdin sarsın,
Bir ümit var bu tükenmez yasta."
"En kısa ceza
Ömür boyu olandır..
Kimse bilmediğinden."
dörtlük yazıyorum, olmasa da dört dörtlük
diyorlar ki çocuk işi. basittir
takılıyolar, maksat g.tlük
diyorum içimden , hassiktir.
allahın kılıcı halid b. velid'den gelsin. suriye'de roma'nın humus valisi warden'e karşı savaşırken, savaş meydanında okuduğu bir şiir:

“Doğru sözlü olan bugün zafere yürüyecek
Ölüm korkusu onu sarsmayacak
Mızrağının susuzluğunu diri diri giderecek
Düşmanlarının gözlerinden akan kanla
Kalkanlarını ve zırhlarını delecek
Ve öncekilerin ulaştığına ulaşacak…”
"Yaklaşması güç, senden uzaklaşması zordur,
Kalbin işidir, gözle görülmez bu güzellik!"
Seninle yalnızım,
kalabalıklar içinde.

Kim yazmış hatırlamıyorum ama Şiirin kalanı da çok güzeldi. Bu kadarını hatırlıyorum.
yıkıldık yıkık gördükçe halini
vurulmuşa döndük beynimizden
yırt at
hiçe geçen günlerini
doğrulda gel
hatıralar içinden
sancak yine salınsın
o burçta
devir putlarını çağın
bir vuruşta
yaman ol yine yaman
-dileyene kadar aman-
hesap soruşta.
(...)
salih mirzabeyoğlu - aydınlık savaşçıları
O kadar şiir yazdık yok bi silgi
Sana yetmez bu kadar ilgi
Bende seni mutlu edecek bilgi
Yerim göbeğindeki piyırsingi

Güvenlikten geçerken öter mi?
Benim gibi kimse onu öper mi?
Baban görse tekme tokat döver mi?
Yerim göbeğindeki piyırsingi

ince beline bakar ölürüm
Bazı geceler rüyada görürüm
Dokunmasam ona biter ömürüm
Yerim göbeğindeki piyırsingi

Aşık der bu endam ne?
Bitirdi beni bu sevdan be.
Her hareketin darbe oldu he
Yerim göbeğindeki piyırsingi
Hiç özlemedim seni
Özlemek dostluktandır
dostluğundan öte bulmalıyım seni

Sıcaklığını bulmalıyım
dokunuşlarını, kenetlenişi
Terimizle sulanmalı yeryüzü
güneş terimizle ışıldamalı sabah olunca

Apansız fırtınalar çıkmalı
sarsılmalıyım

Özlemek
yanında olmak isteğidir
gülüşünü görmek biraz da
Hiç özlemedim seni

Saçlarına gül takmam
bir ırmak gibi akıtırım ovaya
soluğunla yanar
dudaklarımın bozkırı

Akkor halindeki ufuk
bakır bir tel gibi eriyip gider
kraterler ortasında kalırım

Toprak yarılır birden
su kirlenir

Ürpertir bu coğrafya
bu serüven
ikimizi bir anda
yaşadığımı duyarım

Hiç özlemedim seni
Özlemek dostluktandır
dostluğundan öte bulmalıyım seni

(bkz: Ahmet telli)
© copyright 2005 - 2026