bugün

/47
(bkz: pakize suda) 'nın kaleminden ;

Tam göğsünüzün ortasında bir yeriniz acıyacak..
Evinizin sizi içine sığdıramayaca...k kadar dar olduğunu fark edeceksiniz..
Sokağa fırlayacaksınız, sokaklarda dar gelecek..
Tıpkı vücudunuzun yüreğinize dar geldiği gibi..
Ne denizin mavisi açacak içinizi, ne pırıl pırıl gök yüzü..
Kendinizi taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar küçüleceksiniz..
Birileri size bir şeyler anlatacak durmadan..
"Önemli olan sağlık.''
''Yaşamak güzel.''
''Boş ver her şey unutulur.''
Siz hiçbirini duymayacaksınız..
Göz yaşlarınızdan etrafı göremez hale geleceksiniz..
O'ndan ölmesini isteyecek kadar çok nefret edecek, az sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok seveceksiniz..
Hep ondan bahsetmek isteyeceksiniz..
''Ölüme çare bulundu'' ya da ''Yarın kıyamet kopacakmış'' deseler başınızı kaldırıp ''Ne dedin?'' diye sormayacaksınız..
Yalnız kalmak isteyeceksiniz..
Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak..
ikisi de yetmeyecek. Geçmişi düşüneceksiniz..
Neredeyse dakika dakika, ama kötüleri atlayarak!
Onunla geçtiğiniz yerlerden geçmek isteyeceksiniz, gittiğiniz yerlere gitmek..
Bu size hiç iyi gelmeyecek ama bile bile yapacaksınız..
Biri size içinizdeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksınız..
Aslında kurtulmak istediğiniz halde, o acıyı yaşamak için direneceksiniz..
Hayatınızın geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksiniz...
Aksini iddia edenlerden nefret edeceksiniz..
Herkesi ona benzetip kimseyi onun yerine koyamayacaksınız..
Hiçbir şey oyalayamayacak sizi, ilaçlara sığınacaksınız..
Bir kaç saat kafanızı bulandıran ama asla onu unutturmayan..
Sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren..
Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek..
Boğazınız düğümlenecek, dinleyemeyeceksiniz..
Uyumak zor, uyanmak kolay olacak, sabahı iple çekeceksiniz..
Bazen de '' Hiç güneş doğmasa'' diyeceksiniz..
Ne geceler rahatlatacak sizi, ne gündüzler..
Ölmeyi isteyip , ölemeyeceksiniz..
Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önünüze çıkana sarılmak isteyeceksiniz, nafile..
Düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek..
Rüyalar göreceksiniz, gerçek olmasını istediğiniz..
Her sıçrayarak uyandığınızda onun adını söylediğinizi fark edeceksiniz..
Telefonun çalmasını bekleyeceksiniz..
Aramayacağını bile bile..
Her çaldığında yüreğiniz ağzınıza gelecek..
Ağlamaklı konuşacaksınız arayanlarla..
Yüreğiniz burkulacak..
Canınız yanacak..
Bir daha sevmemeye yemin edeceksiniz..
Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinizden..
Onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksınız..
Defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğiniz için kendinizden nefret edeceksiniz..
Yaşadığınız şehri terk etmek isteyeceksiniz..
Onunla hiç bir anınızın olmadığı bir yerlere yerleşmek..
Ama bir umut..Onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu..
Bu umut sizi gitmekten alıkoyacak..
Gel gitler içinde yaşayacaksınız..
Buna yaşamak denirse...
can yakar, yüreği kanatır.
ayrılık da sevdaya dahil demiş şair. elini tutmayınca, gözüne bakmayınca, sesini duymayınca biter mi sevgi. bitmez, aksine çoğalır düşündükçe hatıraları, eski günleri. hele sonrasında kavuşma varsa, ayrılığın acısıyla kavrulmuş bir çifti kim ayırabilir ki?
zamanı gelince olması gereken acı eylem. bedenen yan yana olan kişiler bile zamanla ilişki içinde ayrılmıyorlar mı birbirinde. üzülmemek gerek. atlatılır.
"sevdanın merhemi olduğu gibi öfkeyi de kini de azaltır."
la fontaine
son sözlere 'sen benden daha iyilerine layıksın' yavşaklığını sıkıştırmıyorsun ve akabinden 'zamana bırakalım, bana biraz zaman ver' zırvalığını söylemiyorsan gerçektir..
geldimi rüzgarı, üşütür de üşütür.
bir cuma gecesi istiklal caddesinde tek başına olduğunuzu düşünün ya da şöminenin ( yok lan bu çok kalbürüstü oldu) gümbür gümbür yanan bir sobanın yanında üşüdüğünüzü veya dolar zengini olmanıza rağmen cimriliğiniz yüzünden (şen yuva izleyenler bilir tankut misali)para harcayamadığınızı bunun gibi bir şeydir işte adamı o hale geitir. acısı pek kolay gitmez. hele ilkse zaman zaman efkarlandırır adamı ve bir süre sonra bu acıdan tatlı bir zevk duymaya başlayıp melankoliye bağlayabilirsiniz. ilginçtir yani açıklaması pek bir zordur.
aşka dahildir.
ayrılık olmazsa aşkta olmaz derler.
tüm birlikteliklerin son bulması.
güneş ülkesinden gelen yiğitler
benzeri olmayan bir dünya kursun
cellat ayrılığın boynunu vursun.

nurullah genç
1)'' ben bunu hakedecek n'aptım '' şeklinde histeri krizleriyle sonlanacak süreç.
2) yüzünde her dakika gülücüklerle dolaşan ikili ilişkileri pek ciddiye almayan ne kadar insan varsa bir yerde ayrılığın en kötüsünü yaşamıştır.
http://vimeo.com/19214628
tamamlanamayan cümleler.
en güzel hikayelerin bitmesi.
boğaz düğümlenmesi.
yemek yemezsin. sigara üstüne sigara!
aferim kızım devam et!
astım hastası değil misin lan sen!
bırak o sigarayı!
ayrıldıysanız ayrıldınız.
sövüyorum ayrılıklara!
sana sövemedim ben hiç!
sövsemde anlamazdın ki zaten!
tıpkı bu cümlelerimi anlayamayacağın gibi!
siktir edilesi dünyanın ortasın da tek başına bırakılmış bir beden!
hadi ayağa kalk!
güçlüydün ya kızım sen!
yine mi rol yaptın lan yoksa?!
güçlü değilmiydin?
çok değil 2 gün sonra geçer bu acı!
nah! geçer. dediğini duyar gibiyim.
geçmez tabi lan. kimi kandırıyorsun kızım sen!
hiç sevmedim yalanlarını, üzülmüyorum deyişini siktir git başkasına anlat.
yemezler güzelim! yemezler.
gözlerin dolu dolu işte.
bal gibi de özlüyorsun.
bal gibi de ayrıldınız.
yeter bırak sigarayı kızım.
bırak dudaklarına tek değen onun dudakları kalsın.

!!
herkesi kahreden olaydır.haaa eğer terkeden taraf hariç.
seven için zorunlu bir kopuş, sevmeyen için kurtuluş. karşılıklıysa anlamlı, tek taraflıysa yaralayıcı. giden olmak da zor, kalan olmak da. gitmenin ya da kalmanın zorluğu iki insanın da sol tarafında..
bir dayanıklılık testidir. basittir. geçersiniz ya da kalırsınız.
aklıma feridun düzağaç - cumartesi şarkısını getiren başlıktır.

Bakışların gittiğin yerden uzak
Yoksa gelirdim
Sensiz anlamsızlığımı anladım
Dön vesaire demek için
Bugün burda cumartesi
Ben senin saçlarını, suçlar bakışlarını
Geveze susuşlarını bile özledim
Ayrılık bu söyle sende farklımı zaman
Aynı soğuk aynı hazan
Bugün orda da cumartesi mi?
Sen de beni benim kadar özledin mi?
Aynalardan kaçarken
Özlenmeyi beklemek
Ne kadar acı ne kadar komik ve
Ve bana ait değil mi?
Gülme incinirim
Gülme incinirim
Gülme incinirim
Gülme...
zor iş be abi.
çok zor.

seviyorsan hele..

***

-insan inandığı şeylerin peşinden gitmeli. hayallerinden vazgeçen, zaten adam değildir. diyorum kendi kendime.
şu sıralar kendi kendime çok fazla konuşuyorum.

işler karışınca git gide obsesifleşmeye başlıyorum. bilmiyorum ki çareyi, çıkış yolunu. bir arkadaşıma söylediğimi, ben yapıyorum şu anda. çıkış yolu var mı, yok mu bilmediğim halde önüme çıkan duvarı ellerimle, yumruklayarak yıkmaya çalışıyorum. ellerim kanıyor, o kaçmaya çalışırken.

ne mecalim var konuşmaya, ne de ellerimi sarmaya. kanamadan öleceğim belki de, farkında değilim.
olsun.

****

1 aydır aynı şarkıyı dinliyorum mesela. aynı yolda yürüyorum hep, aynı kelimeleri aynı anda aynı kişiye söylüyorum. tekrarlıyorum sürekli. hep. tik. tak.

yürüyorum yolda, yerde taş görüyorum. ayağımla vuruyorum, onu gideceğim yere kadar getiriyorum. sonra üzülüyorum onu tekrar görmeyeceğime.

sahi, şizofren mi olduk iki günde?
her şey günlük güneşlikken, olduğumuz yerde?

****

-yabancılaştık. diyor bana acımasızca. hatırlar mısın o günü, bana eski sevgilinle son görüşmeni anlatmanı, yabancılaşmayı tanımladığın o anı. bak biz de yabancılaştık. diyor.

içimden hadi ya! diyorum. belli etmiyorum.
şu sıralar farklı yorumluyoruz her şeyi. ben de o da hastayız. düşünemiyoruz. yorgunuz. dedim ya, mecalim bile yok konuşmaya!

ulan diyorum, ya ben yabancılaşmayı farklı biliyordum, ya da hakkaten yabancılaştık.

****

bir insan 2 günde mi yabancılaşır? yoksa karşındaki tanımak 2 gün mü sürer?

sahi, gözleri gözlerine değmediği sürece, ruhundaki heyecanı hissetmeden birisinin, nasıl tanırsın onu? nasıl ona sevdiğim dersin, "can" dersin, başını göğsüne koyup kalbini hissedersin?

****

"gel sevgili gel
bir ömre beder
gönül ister
görmek seni
aşkım şaheser."

****

eli kolu bağlı olmak zor be abi.
hele ki ayrılacaksan.
bir takvim uyuşmazlığı.
terk edildiğin gece onunkinin miladı. bambaşka bir iklimde üstelik.
seninki daha sıcak bir sabahta göğsünde onun yokluğunun oturmadığı ilk sabah. yatakta “bu sabah senden ayrıldım” diye mırıldanarak uyandığın ve gözünden bir damla yaşın akmadığı.
sesin titremeden ağlama su yüzlü sevdiceğim diye türküler tutturduğun öğlen vakti de olabilir. onun sana sadece baktığı ve bir şey diyemediği vakit hani.
“you are frozen when your heart is not open” diyen madonna’ya söylenmediğin dakika.
başladı bile işte.
dün başlamıştı hatta. hiç tanımadığı bir adamı bir saat içinde anlatıp tüketirken o dosta, gözün bile dolmazken üstelik, omzuna yaslanıp uzun zamandır duymadığı ve sevdiği sesinden güçlü kadın ayağına şarkılar mırıldanırken, sahiden öldürmediğini fark etmiştin ki.” önümüzdeki maçlara bakarız” yavşaklığından sıkılmadığın an kendini değil onu öldürdüğüne de ayıkmıştın ama. başkasının dokunması fikri artık mideni bulandırmıyor değil mi? hatta alıcı gözüyle baktığın adamlar oldu.
annen güzel yüzlüm dediğinde bu kez sızlamadı için. halbuki üç gün önce onu öyle seviyor şimdi diye ağlamıştın dosta. yapma diyebilmişti sadece, bunu kendine yapma. yapmadın o dakikadan sonra. artık laf dinliyorsun.
oysa kendini sürüklediğin doktor çarpıntın var mı dediğinde sadece onlu cümleler kurmak istiyordun. 134 dedi doktor. kalbim ağzımdan çıkacak gibi diyemedin. evet dedin sadece. onsuz kalma diyecek sandın, o ise sadece sıvısız kalma, günde üç kez bu ilaçları al, bir de atlet giy dedi. haklıydı. bol su içtin, sıkı giyindin, öksürmüyorsun bile artık. onu kusmuyorsun midendeki acı suya kadar. taşikardin de yok. çarpmıyor kalbin. sadece atıyor.
sesini duymaya ihtiyacın olduğu günleri hatırladın. neler dediği değil, sesi kulağında yankılansın istedin. olmuyor, tanrım, olmuyor. bir ıslık var sadece kulağında. dünyanın en güzel sesi değil ama en güzel ıslığı. “acımasız olma şimdi bu kadar” diyor. az öncesinde sözleriyle söylüyordu. kimdi o sahi? dönüp arkana bakmış mıydın? hatırlamıyorsun bak. o’nu bile hatırlamıyorsun. yağmurluydu ama o gece, herkes neşeliydi, bir taksinin benzini damlamıştı yere, keskin kokuyor, renkli görünüyordu cadde. o kadar. bir de ıslık. aylar sonra o ıslık tüm iyi niyetiyle sarılmıştı sana. her şeye rağmen. şimdiyse ayrılığının başkasıyla aldatılmasına kızgın olacak ki olan bitenden bihaber dünyanın en keskin bakışını attı. o an bir şey hissetmedin ama şimdi o aldatılmışlık hissiyle başbaşasın. bakışların o kadar keskin sanırım şu anda ama sadece boşluğa bakıyorsun.
hedefine çarpmayan bakışlardan daha büyük israf, daha ölümcül bir günah, daha büyük bir zulüm tanımıyorsun şu anda. kendine zulmetmekten daha ağırı yok zaten. yapma o yüzden. bu kez ben sana söylüyorum, kendini dinlememe riskini alarak tekrar ediyorum, yapma bunu kendine. o ne yapsan seni görmeyecek kadar uzaktayken, gözü sana körken o’na bakma.
söz verdin bana, kendine az önce. bakmıyorsun olduğu tarafa. aferin kızıma.
sesini hatırlamayı dene ama tekrar. birkaç gün önceydi en son denediğinde. belki bu kez olur. şimdi nerdeyse yabancı bir ses duyuyorsun, değil mi ? “beni elimden tutup en tepeye çıkardın ve elimi uçurum kenarında bıraktın sen” diyor. biraz kırık, çok heyecanlı bir ses. ama kesinlikle ağlamıyor. durumunu daha iyi anlatacak bir cümle bulamadığın günü hatırladın. sen ağlıyordun ama. sen çok kırık, çok yorgun ve bitkindin. üstün başın ıslanmıştı. defalarca söyledin bu cümleyi, en fazla bir kez duyuldu. yapma dedi yine karşıdaki ses. ama sen ne dediğini değil nasıl dediğini hatırlamayı isterdin şu anda. yine olmadı bak. neden olmuyor dersin?
“normal “diyor aynı yolları arşınlamış biri. “bunlar normal ama geçti sanma, inanmadığın allah’a “nolur ya beni al ya da içimden onu sök” diye yalvaracağın günler gelecek. “ dramatize ediyor, bu kadarını yapacak değilsin. yapmayacaksın tabi ki. dudağını ya da yastığı ısırıp susacaksın, kurmayacaksın bu cümleleri biliyorsun. o kadar değilsin.
daha bir hafta olmadı. sapsarıydı yüzün. tırnakların kırıktı, yemiştin hepsini. gözünde hep akmaya hazır bir damla yaş vardı. yusuf güney’in bile katalize edebildiği bir damla, düşün vehametini. tam da o şiirdeki gibi “kulağı çabucak telefon zillerinde üniversiteli bir genç kız uykusu” uyuyabiliyordun en fazla. rüyada olmakla uyanık olmak arası kavgalar ediyordun onunla. etmek istemediği tüm kavgaları ediyordun işte. karşısında olsan sonunda dayanamayıp sarılacağın ya da çok seviyorum diye ağlamaya kalkacağın kavgalar. ve artık onun aynı şekilde karşılık vermeyeceğinden emin olduğun.
attığın en büyük adım sonuncusu işte. bir umudun yok. telefonun yanında uyumuyorsun, gözünü açınca yaptığın ilk iş telefona bakmak olmuyor. söylemezsen ölecekmişsin gibi hissettiğin sitemlerin yok. numarası mıh gibi aklında. telefondan silsen ne olur? biraz beş, birkaç tane bir, yedi üç falan işte. yine de gitmiyor elin telefona. şimdi karşısına çıksan ne söyleyebilirsin? ne yaparsın ki?
iki hafta önce olsa yapacağın şey açıktı. tepki verip vermemesine aldırmadan sarılırdın. “bir aydır bunu bekliyorum ben, çıkmayalım buradan” derdin. ordan sonra arkasını dönüp gitmesini göze alırdın, biliyorsun. şimdi ne gücün var ne hevesin. başını göğsüne yaslayınca kalp atışını duymamaktan korkuyorsun. duymayacağını biliyorsun daha doğrusu. başkasına atan bir kalbe dokunmaya çalışmak fikri seni kendinden tiksindiriyor. başkasının sahipliğine el uzatmaktan hatta dönüp bakmaktan bile hoşlanmıyorsun işte. o yüzden vazgeçmeye inandırdın kendini.
vazgeçmeye ikna olmak. sevmek için ikna etmemiştin kendini. şimdi sevmemek için ikna etmek, anlaşma yapmak çok ağır, çok materyalist ve adice.
“sayın kendim,
karşılığında hiçbir maddi çıkar gözetmeksizin sevdiğin adamın sevgisinden, aşkından, kitaplarda ne adı varsa işte osundan, o seni gözden çıkardığı için birkaç sızlatacak anı, bir gün aniden tekrar hatırlayıvermeyi umut ettiğin bir ses, gözünü sımsıkı yumarsan gözünün önüne gelir sandığın bir yüz, açıp baktığında buz kestiğin bir fotoğraf, ellerin her üşüdüğünde aklına gelen bir dolmuş hattı, üzerine gelen dört duvar, telefonda nasıl olduğunu anlamadığın biçimde “kaydedilmiş mesajlar” diye bir dosyada kalıvermiş ve ansızın karşına çıkan başarısız bir terk etme girişiminin kalıntısı “iyi kal canım sevgilim” diye biten, o an dramatik, sonraları trajikomik gelecek bir mesaj karşılığında vazgeçmek zorundasın. “
bu kadar.
anlaşılması o kadar da zor biri değilmişsin. kendinle bile anlaşıverdin bak, attın imzayı.
sonra kalktın, kırık tırnaklarını törpüledin. oje değil, savaş boyası sürdün sanki. ellerin biraz titriyor ama fena değiller.
gözlerin ağlamaktan başka işlere de yarıyormuş. gözüne bakış çizebiliyorsun mesela. kozmetik var ya, çok ilginç bir sektör. o’nun olmadığı yere de kapkara, keskin bakabiliyorsun. çeşm-i siyah oluyorsun. renkleniyorsun, çiçek açıyorsun, dudakların öpülmekten olmasa da kızarıyor bir şekilde işte.
birbirini bir kazak için parçalayabilecek kadınların arasına atıp kendini, asla hırslı bir kadınla baş edemeyeceğini tekrar anladın. rekabet duygun eksik senin, bu yüzden başkasının göz dikebileceği her şeyini kaybedeceksin. çekiştirmediğin, yıpratmadığın her yüreği, her bedeni ucundan tutan sürükleyip götürecek. o yüzden bir daha asla sahiplenmeyecek ya da ait hissetmeyeceksin.
yok, asla asla deme sen. hayat bu, belli olmuyor bitanem.
şimdi günden güne keskin bir şekilde azalan onlu cümlelerine şaşırarak yaşamaya devam ediyorsun.
yorgun argın uyuyakalıveriyorsun bir kitaba dalmışken. en çok sevdiğin gibi. uzun zaman sonra. kurgulanmış hayatları merak ederken. yaşama yeniden heveslenirken geçiyor için. gülümseyerek açıyorsun gözünü. yataktan kalkar kalkmaz dans etmek istediğin de oluyor, belediye otobüsünde bağıra bağıra şarkı söylemek istediğin de. o hiç hayatında olmamışken de olduğu gibi. ne güzel bir heyecanmış. ne çok özlemişsin.
kendini ne çok özlemişsin. o’nu yaşamaya yaşatmaya çalışırken kendini ne çok susturmuşsun.
“başkalarının eksiklerine dokunamazsın ayşem, kendini gözden çıkararak birilerinin bir şeyi olamazsın sen, napıcaz biz seninle be?”
son günlerde duyduğun en gerçek şey de bu. yapamadın. ama bir kere daha onun ayşesi olmaktan gurur duydun seni bildiği için.
artık hayıflanmıyorsun.
artık ağlamıyorsun durup dururken.
artık o’nla ilgili hiçbir hayalin yok.
artık sözsüz anlaşmaların tek taraflı feshinin mümkün olduğuna ikna oldun.
artık kahkahaların yapmacık değil. karnına ağrılar girene dek gülebiliyorsun.
hızla yol alıyorsun.
o’nun da umduğunu söylediği gibi “bir aya hatta daha kısa zamanda unutmuş olursun”.
bir insan kendini seven birinin onu unutmasını umar mı sahi, hiç sevmemiş bile olsa?
her neyse, bu takvim böyle işliyor işte. kahrolarak, mahvolarak, ağlayarak, küfrederek, sızlanarak, ikna olarak, ikna ederek, kendini yeniden severek. aylara değil, işlere, oluşlara, hislere bölünerek.
senden habersiz, sana, sinsice çentikler atarak.
anne karnından çıkarak yapayalnız başladığın yoluna zaman zaman yarlar, yarenler ekleyerek kendini her seferinde doğuruyor ayrılık.
sen yaşlanıyor, yıpranıyorsun, ayrılık dipdiri olgunlaşıyor.
merd ise meydana gelsün rüstem-i zalem diyen
canı var ise tutuşsun ateş-i hicran ile.*
(ben savaş meydanlarının rüstem-i zalıyım** diyen varsa meydana gelsin ve eger canı varsa ayrılık ateşiyle tutuşsun da görelim)
uyku hapı,gözyaşı ve en fazla 3 ay sonra yepyeni bir hayat.
(bkz: ayrılık da sevdaya dahil)
geçmez yara!
yahut insanın gözüne dolan cam kıymıkları!
temizlenemez acıta acıta zamanın sağaltıcı eline mahkümsün!
bir de açıklanamayan nedenlerse müsebbibi...ah!
© copyright 2005 - 2026