bugün
- parayla saadet olması17
- sözlük yazarlarının kombinleri8
- gammazların sözlüğü bitirmiş olması8
- silver ile evlenecek erkek3
- bir kızdan kibarca nasıl domalmş fotoğrafı istenir5
- amedspor19
- kot ceketin havalı olduğu yıllar8
- zengin olunca yapılacak ilk görgüsüzlük9
- evlenme masrafını balayında kullanmak8
- fenerbahçe nin transferi kapaması3
- kürt sorunu12
- diamond basphorus2
- gammaz gammazı neresinden tanır4
- evlilikle saadet olması3
- ibrahim mbaye2
- sinem dedetaş4
- ışıktan altın elde etmek3
- iran düşmanlığı11
- karizmatik soyadları6
- mühendis abazanlığı2
- sözlükten hatun götürmek3
- ismet biradere koşarken çelme takmak3
- çekirdek yiyen erkek3
- türk'ün olduğu her yerde kürt olması25
- küpe takan erkek3
- çin halk cumhuriyeti4
- era7capone4
- trafikte sinirlenip bağırmak10
- kadınsızlıkla nasıl baş ediyorsunuz8
- ama yeni parti tüzüğü11
- bostanlı da kahve içip kitap okumak7
- evlenecek kız kalmaması13
- 31 ağustos 2026 amedspor trabzonspor maçı27
- 1 eylül dünya barış günü4
- altındaki 12 tl 74 kuruşluk zararımı kim ödeyecek6
- flört yapay zekası5
- bir gün hoca ne yapalım dediler2
- bakın bakın ne anlatacağım2
- tek özelliği yurt dışında yaşamış olmak olan insan2
- dürüm yerken suikaste uğramak6
- savaş çıksa en önden kaçacak ekip19
- mutlu bey birader ila usual bey birader3
- ismet birader koştursun ama düşmesin2
- konyada düğünde oynayan bikinili kız2
- lamine yamal'a 1 milyar euro istenmesi4
- trump'a anket şoku4
- hoşlanılan kızın 6 erkekle çırılçıplak poz vermesi6
- birader avanosta mı sorunsalı5
- hangi yazarı on üzerinden kaç seviyorsunuz24
- yulaf2
Geçen sene yapmıştım. Yine unutmuşum. hiç öğrendim mi ki? Öff.
Bu yöntemi deneyebilirsiniz yine de.
görsel
Bu yöntemi deneyebilirsiniz yine de.
görsel
Bunda bile farklı ülkemiz...
Sarmıyor.
Otomatik olayını düzeltip ayarlayın.
Sarmıyor.
Otomatik olayını düzeltip ayarlayın.
Sürekli bir ileri bir geri ala ala içine ettkileri alet. Neymiş efendim güneş ışığından daha çok yararlanmak içinmiş. Sanki millet güneş enerjisiyle çalışıyor.
degisik ve guzel bir filmdir. tavsiye edilir.
michael cunningham tarafından kaleme alınan ve 1999 yılında hem pulitzer hem de pen faulkner gibi iki önemli ödüle layık görülen kitaptır. sinema uyarlaması da benzer bir başarıyı yakalamış ve en iyi kadın oyuncu oscar'ını nicole kidman'a kazandırmıştır. üç farklı dönemde yaşamış üç farklı kadının hayatlarından kesitler sunan kitap, zamanları farklı olsa da yaşananların ne denli benzer olduğuna vurgu yapmıştır. kitabın adından hareketle bir yorum getirmek gerekirse, her ne kadar akrep ve yelkovan, gece ve gündüz kadar farklı iki zamanı belirtse de hep aynı görüntüyle bize zamanı söyler. biraz daha açmak gerekirse, gün içinde bile akrep ve yelkovan 12 üzerinde dursa, bu gece ya da gündüz vaktini ifade edebilir. farklı zamanlarda aynı görünümü sunar yüzünü saate çevirenlere. bu kitapta anlatılanlar da biraz saatin * tabiatı gibidir. farklı zamanlara işaret etse de ortaya çıkan manzara aynıdır. *
fazlasıyla melankolik bir saltuk erginer şarkısıdır.
akgün akova'nın "elimi tut yeter" kitabını hatırlatır.
akgün akova'nın "elimi tut yeter" kitabını hatırlatır.
bir saltuk erginer şarkısıdır. sözleri şöyle:
saatler zamanı göstermez seni yutar
parmaklarını gevşet yeter
bir de bakışını üzme
ama sana korkma diyemem
çünkü saatler zamanı göstermez
önden gülümser arkadan keskin dişler
birden fazla seyir olur seni çiğner
sakın bırakma yanımda kal
gün geçer dünden beter
elimi tut
sakın bırakma yanımda kal
gün geçer dünden beter
elimi tut elimi tut yeter
saatler zamanı göstermez seni yutar
parmaklarını gevşet yeter
bir de bakışını üzme
ama sana korkma diyemem
çünkü saatler zamanı göstermez
önden gülümser arkadan keskin dişler
birden fazla seyir olur seni çiğner
sakın bırakma yanımda kal
gün geçer dünden beter
elimi tut
sakın bırakma yanımda kal
gün geçer dünden beter
elimi tut elimi tut yeter
--spoiler--
Bu karakterlerin en kırılganı olan Kaliforniyalı sıradan okur Laura Brown'ı ise Julianne Moore, kendini iyice geriye çekerek, adeta karakterin üzerinden bir silgiyle geçerek yorumluyor.
--spoiler--
Fatih özgüven'in bu yorumuna katılmıyorum, Julian Moore belki de hayatının rolünü Laura Brown karakteriyle oynamıştır. Karakterin üzerinden silgiyle geçmemiş ve en çarpıcı rolünü oynamıştır. Silik bir karakteri canlı hale getirmiştir.
Bu karakterlerin en kırılganı olan Kaliforniyalı sıradan okur Laura Brown'ı ise Julianne Moore, kendini iyice geriye çekerek, adeta karakterin üzerinden bir silgiyle geçerek yorumluyor.
--spoiler--
Fatih özgüven'in bu yorumuna katılmıyorum, Julian Moore belki de hayatının rolünü Laura Brown karakteriyle oynamıştır. Karakterin üzerinden silgiyle geçmemiş ve en çarpıcı rolünü oynamıştır. Silik bir karakteri canlı hale getirmiştir.
(bkz: the hours)
Ölmeli mi, ölmemeli mi?
'Saatler' filmini, her sadık -dolayısıyla tutucu- kitap okuru gibi kafamdaki mükemmel romanı berbat edecek bir felaket bekler gibi bekliyordum. Üç iddialı kadın oyuncu için tadından yenmez üç rol! Ama öyle değil. Stephen Daldry'nin uyarlaması romana olabildiğince sadık olması bir yana, aktrislerinin alçakgönüllülüğüyle dikkati çekiyor. Üçü de rollerinde kendilerince 'parmak ucuna basarak' geziniyorlar. Virginia Woolf olamayacak kadar genç olmakla ve Woolf'a hiç benzememekle birlikte Nicole Kidman, bir çeşit V. W. hissi uyandırmayı başarıyor ve bununla yetiniyor. (Takma burnu bile unutuyoruz.) Meryl Streep, nevrotik tiklere dayalı 'büyük aktrisliğini', titreyen burun kanatlarını, durmadan kıpırdattığı elini kolunu, New York'lu Clarissa'yı anlatmakta, hatta onu dokunaklı kılmakta işe yaratıyor. Bu karakterlerin en kırılganı olan Kaliforniyalı sıradan okur Laura Brown'ı ise Julianne Moore, kendini iyice geriye çekerek, adeta karakterin üzerinden bir silgiyle geçerek yorumluyor. 'Saatler', film olarak çeşitli 'atraksiyonlar' getirmeyen (bir tek müthiş sahne hariç) ama senarist David Hare'in tiyatro yazarı ustalığıyla romanın odağını keskinleştiren bir uyarlama. (Tıpkı Philip Glass'ın müziği gibi.)
Hikâye, Yazarın, yarattığı Karakterin ve Okurun üç ayrı zaman diliminde aynı meseleyle karşılaşmalarının ve bu meseleye 'taraf' olmalarının hikâyesi. Dünyada, bir yanda dünyanın yükünü kaldıramayan, kaldırmaya aday olmayan, buna kalkışmayacaklarına baştan karar vermişler var. Öte yanda, nedense onlar adına bu yükü kaldırmayı üstlenen ama ötekilerin sessiz kararlılığı, negatif iradesi karşısında yenilgiye uğrayacak ve sonunda olsa olsa kendileriyle ilgili bir şey öğrenecek olan 'girişimciler'. Bu 'girişimciler' ile 'hiç girişmeyiciler' belki de zıtların birbirlerini çekmesi uyarınca yan yana geliyorlar. Eş olarak, sevgili olarak, arkadaş olarak... Vazgeçmişlerin kendilerine göre trajik bir çekiciliği var. Dünyaya yapışanların ise kendilerine göre bir trajik çekiciliği. Filmin daha da iyi altını çizdiği gibi, insan ilişkilerine ayarını veren belki de en önemli karşıtlık bu.
'Mrs. Dalloway' şu cümleyle açılır: "Clarissa, çiçekleri kendisi alacaktı. Lucy'nin işleri sıraya konmuştu". Virginia Woolf'un romanının kadın kahramanı Clarissa Dalloway, tıpkı akşama vereceği parti gibi, bütün hayatını da 'sıraya koymuş' gibidir. New York'lu Clarissa Vaughan da öyle. Ama parti AIDS'den ölmekte olan ve 'partiden sonraki ve daha sonraki saatlerle' ne yapacağını bilmeyen, vazgeçmeye daha çocukluğundan karar vermiş şair içindir. Başka bir zaman diliminde ise, Clarissa'yı zihninde döndürüp durmakta olan yazar bu insanlık durumunun başından beri farkındadır. Kendisinin de dünyaya hiçbir zaman yapışmayacağını bildiği gibi, ceplerine taşlar doldurup sulara gömülmenin de hakkı olduğunu düşünür. (Ama ara sıra hayatın, güneş ışığının, çocukların ve annelerin saçma neşesine de gıpta eder. Tıpkı, onların, hayata yapışanların da ara sıra, güneşli sokaklarda yürürken karanlık dehlizlere dalmaları gibi.) Güneşli Kaliforniya'da 'Mrs. Dalloway' okuyarak vazgeçmekle vazgeçmemek arasında gidip gelen ve sonunda belki daha ölümcül bir karar veren Laura Brown ise ikisinin ortasında bir yerde. Bu üç karakteri iki ölüm, iki kutlama, bir kitap, iki çocuk ve çeşitli kombinasyonlarda hayata ve ölüme yakın duran karakterlerin birbirlerine verdikleri öpücükler bağlıyor birbirine. Ölmeyi seçen Yazarın, ölmeyi seçmeyen roman kişisine dedirttiği gibi: "Ölüm her zaman mümkündür. Ama ölmeli mi?" 'Saatler' dünyanın işlerini hiç sıraya koyamayacaklarını bilenlerle hep sıraya koyduklarını sananlar arasındaki imkânsız(ımsı) aşkın hikâyesini anlatıyor ve bu aşka hakkını veriyor.
Fatih Özgüven
'Saatler' filmini, her sadık -dolayısıyla tutucu- kitap okuru gibi kafamdaki mükemmel romanı berbat edecek bir felaket bekler gibi bekliyordum. Üç iddialı kadın oyuncu için tadından yenmez üç rol! Ama öyle değil. Stephen Daldry'nin uyarlaması romana olabildiğince sadık olması bir yana, aktrislerinin alçakgönüllülüğüyle dikkati çekiyor. Üçü de rollerinde kendilerince 'parmak ucuna basarak' geziniyorlar. Virginia Woolf olamayacak kadar genç olmakla ve Woolf'a hiç benzememekle birlikte Nicole Kidman, bir çeşit V. W. hissi uyandırmayı başarıyor ve bununla yetiniyor. (Takma burnu bile unutuyoruz.) Meryl Streep, nevrotik tiklere dayalı 'büyük aktrisliğini', titreyen burun kanatlarını, durmadan kıpırdattığı elini kolunu, New York'lu Clarissa'yı anlatmakta, hatta onu dokunaklı kılmakta işe yaratıyor. Bu karakterlerin en kırılganı olan Kaliforniyalı sıradan okur Laura Brown'ı ise Julianne Moore, kendini iyice geriye çekerek, adeta karakterin üzerinden bir silgiyle geçerek yorumluyor. 'Saatler', film olarak çeşitli 'atraksiyonlar' getirmeyen (bir tek müthiş sahne hariç) ama senarist David Hare'in tiyatro yazarı ustalığıyla romanın odağını keskinleştiren bir uyarlama. (Tıpkı Philip Glass'ın müziği gibi.)
Hikâye, Yazarın, yarattığı Karakterin ve Okurun üç ayrı zaman diliminde aynı meseleyle karşılaşmalarının ve bu meseleye 'taraf' olmalarının hikâyesi. Dünyada, bir yanda dünyanın yükünü kaldıramayan, kaldırmaya aday olmayan, buna kalkışmayacaklarına baştan karar vermişler var. Öte yanda, nedense onlar adına bu yükü kaldırmayı üstlenen ama ötekilerin sessiz kararlılığı, negatif iradesi karşısında yenilgiye uğrayacak ve sonunda olsa olsa kendileriyle ilgili bir şey öğrenecek olan 'girişimciler'. Bu 'girişimciler' ile 'hiç girişmeyiciler' belki de zıtların birbirlerini çekmesi uyarınca yan yana geliyorlar. Eş olarak, sevgili olarak, arkadaş olarak... Vazgeçmişlerin kendilerine göre trajik bir çekiciliği var. Dünyaya yapışanların ise kendilerine göre bir trajik çekiciliği. Filmin daha da iyi altını çizdiği gibi, insan ilişkilerine ayarını veren belki de en önemli karşıtlık bu.
'Mrs. Dalloway' şu cümleyle açılır: "Clarissa, çiçekleri kendisi alacaktı. Lucy'nin işleri sıraya konmuştu". Virginia Woolf'un romanının kadın kahramanı Clarissa Dalloway, tıpkı akşama vereceği parti gibi, bütün hayatını da 'sıraya koymuş' gibidir. New York'lu Clarissa Vaughan da öyle. Ama parti AIDS'den ölmekte olan ve 'partiden sonraki ve daha sonraki saatlerle' ne yapacağını bilmeyen, vazgeçmeye daha çocukluğundan karar vermiş şair içindir. Başka bir zaman diliminde ise, Clarissa'yı zihninde döndürüp durmakta olan yazar bu insanlık durumunun başından beri farkındadır. Kendisinin de dünyaya hiçbir zaman yapışmayacağını bildiği gibi, ceplerine taşlar doldurup sulara gömülmenin de hakkı olduğunu düşünür. (Ama ara sıra hayatın, güneş ışığının, çocukların ve annelerin saçma neşesine de gıpta eder. Tıpkı, onların, hayata yapışanların da ara sıra, güneşli sokaklarda yürürken karanlık dehlizlere dalmaları gibi.) Güneşli Kaliforniya'da 'Mrs. Dalloway' okuyarak vazgeçmekle vazgeçmemek arasında gidip gelen ve sonunda belki daha ölümcül bir karar veren Laura Brown ise ikisinin ortasında bir yerde. Bu üç karakteri iki ölüm, iki kutlama, bir kitap, iki çocuk ve çeşitli kombinasyonlarda hayata ve ölüme yakın duran karakterlerin birbirlerine verdikleri öpücükler bağlıyor birbirine. Ölmeyi seçen Yazarın, ölmeyi seçmeyen roman kişisine dedirttiği gibi: "Ölüm her zaman mümkündür. Ama ölmeli mi?" 'Saatler' dünyanın işlerini hiç sıraya koyamayacaklarını bilenlerle hep sıraya koyduklarını sananlar arasındaki imkânsız(ımsı) aşkın hikâyesini anlatıyor ve bu aşka hakkını veriyor.
Fatih Özgüven
Michael Cunningham'ın, Woolf'un Mrs Dollaway romanından esinlenerek yazdığı, beyazperdeye uyarlanan film.
michael cunningham'ın can yayınları'ndan çıkmış baştan çıkarıcı kitabının adı.
Virgina Woolf'un hayatından çok bir edebi eserin arasında yıllar olan üç kadının hayatını nasıl etkilediğini anlatan filmdir.izlenmesi şiddetle tavsiye edilir.Son derece yavaş gelişen ama sonunda 'vay be' dedirten filmlerdendir.Ayrıca Virgina Woolf un söz konusu kitabını okuduysanız * daha çok beğeneceğiniz filmdir.
nicole kidmanın oynadığı ve virginia woolf un hayatının anlatıldığı oscarlı filmdir.nicole kidman o takma burnuyla çok çirkindir,zannedersem çirkinleşen kadınlar hep oscar alıyordur,örn charlize ve hilary swank
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar