bugün
- son aylarda tipimin iyice kaymış olması7
- binyamin netanyahu12
- kelek çıkarsa gel götten sik beni abi diyen manav6
- trabzonspor4
- nervio abla20
- cumhuriyetten rahatsız olan insan5
- yerde para bulmak9
- laşon hara3
- ismail kartal23
- efendiler yarın cumhuriyet ilan edeceğiz6
- herkese veren biri4
- yeni evli çift aktiviteleri16
- ayağını emojiyle kapatan insan3
- tuzlu kahve dizisi4
- sözlük kızlarıyla pijama partisi yapmak17
- yazılımcıların flört edememesi8
- sözlüğe hareket getirecek şey8
- mavi4
- 26 ekim 2026 galatasaray fenerbahçe maçı78
- salçalı makarna12
- motorsiklet6
- heyt bea2
- görükle den moskova'ya yürümek5
- güzel bir kadının giydiği çorap5
- madencilerin ankara'ya yürüyüşüne müdahale3
- türkiye cumhuriyeti3
- nervio'ya evlenme teklif etmek29
- vajinaya limon sıkıp emmek3
- insanın kendiyle geçireceği zamana ihtiyacı olması6
- yazarların kulaklığında şu an çalan şarkı19
- araba almak3
- kedimin yatağıma kusması7
- porsche5
- mutlu günleri beklemek15
- şemsiye taşıyan erkekte gizli eşcinsellik vardır8
- 28 ekim 2026 kars 36 spor antalyaspor maçı2
- en lezzetli balık12
- sabahları sevilen şeyler6
- güney kore34
- vajinaya dil atmak15
- sözlükte kimseye zararı olmayan yazar20
- 7 kasım 2026 galatasaray amed maçı10
- sözlükteki gizli geyi ifşalıyorum15
- sözlük kızlarının çorapları11
- volkswagen beetle kullanan seri katil2
- bölücü yavşak duruşmada terledi2
- kimsenin sizi sevmemesi16
- ümit kocasakal19
- neden herkes haklı olduğunu düşünüyor2
- nervio tarzı entry girmek24
Ölmeli mi, ölmemeli mi?
'Saatler' filmini, her sadık -dolayısıyla tutucu- kitap okuru gibi kafamdaki mükemmel romanı berbat edecek bir felaket bekler gibi bekliyordum. Üç iddialı kadın oyuncu için tadından yenmez üç rol! Ama öyle değil. Stephen Daldry'nin uyarlaması romana olabildiğince sadık olması bir yana, aktrislerinin alçakgönüllülüğüyle dikkati çekiyor. Üçü de rollerinde kendilerince 'parmak ucuna basarak' geziniyorlar. Virginia Woolf olamayacak kadar genç olmakla ve Woolf'a hiç benzememekle birlikte Nicole Kidman, bir çeşit V. W. hissi uyandırmayı başarıyor ve bununla yetiniyor. (Takma burnu bile unutuyoruz.) Meryl Streep, nevrotik tiklere dayalı 'büyük aktrisliğini', titreyen burun kanatlarını, durmadan kıpırdattığı elini kolunu, New York'lu Clarissa'yı anlatmakta, hatta onu dokunaklı kılmakta işe yaratıyor. Bu karakterlerin en kırılganı olan Kaliforniyalı sıradan okur Laura Brown'ı ise Julianne Moore, kendini iyice geriye çekerek, adeta karakterin üzerinden bir silgiyle geçerek yorumluyor. 'Saatler', film olarak çeşitli 'atraksiyonlar' getirmeyen (bir tek müthiş sahne hariç) ama senarist David Hare'in tiyatro yazarı ustalığıyla romanın odağını keskinleştiren bir uyarlama. (Tıpkı Philip Glass'ın müziği gibi.)
Hikâye, Yazarın, yarattığı Karakterin ve Okurun üç ayrı zaman diliminde aynı meseleyle karşılaşmalarının ve bu meseleye 'taraf' olmalarının hikâyesi. Dünyada, bir yanda dünyanın yükünü kaldıramayan, kaldırmaya aday olmayan, buna kalkışmayacaklarına baştan karar vermişler var. Öte yanda, nedense onlar adına bu yükü kaldırmayı üstlenen ama ötekilerin sessiz kararlılığı, negatif iradesi karşısında yenilgiye uğrayacak ve sonunda olsa olsa kendileriyle ilgili bir şey öğrenecek olan 'girişimciler'. Bu 'girişimciler' ile 'hiç girişmeyiciler' belki de zıtların birbirlerini çekmesi uyarınca yan yana geliyorlar. Eş olarak, sevgili olarak, arkadaş olarak... Vazgeçmişlerin kendilerine göre trajik bir çekiciliği var. Dünyaya yapışanların ise kendilerine göre bir trajik çekiciliği. Filmin daha da iyi altını çizdiği gibi, insan ilişkilerine ayarını veren belki de en önemli karşıtlık bu.
'Mrs. Dalloway' şu cümleyle açılır: "Clarissa, çiçekleri kendisi alacaktı. Lucy'nin işleri sıraya konmuştu". Virginia Woolf'un romanının kadın kahramanı Clarissa Dalloway, tıpkı akşama vereceği parti gibi, bütün hayatını da 'sıraya koymuş' gibidir. New York'lu Clarissa Vaughan da öyle. Ama parti AIDS'den ölmekte olan ve 'partiden sonraki ve daha sonraki saatlerle' ne yapacağını bilmeyen, vazgeçmeye daha çocukluğundan karar vermiş şair içindir. Başka bir zaman diliminde ise, Clarissa'yı zihninde döndürüp durmakta olan yazar bu insanlık durumunun başından beri farkındadır. Kendisinin de dünyaya hiçbir zaman yapışmayacağını bildiği gibi, ceplerine taşlar doldurup sulara gömülmenin de hakkı olduğunu düşünür. (Ama ara sıra hayatın, güneş ışığının, çocukların ve annelerin saçma neşesine de gıpta eder. Tıpkı, onların, hayata yapışanların da ara sıra, güneşli sokaklarda yürürken karanlık dehlizlere dalmaları gibi.) Güneşli Kaliforniya'da 'Mrs. Dalloway' okuyarak vazgeçmekle vazgeçmemek arasında gidip gelen ve sonunda belki daha ölümcül bir karar veren Laura Brown ise ikisinin ortasında bir yerde. Bu üç karakteri iki ölüm, iki kutlama, bir kitap, iki çocuk ve çeşitli kombinasyonlarda hayata ve ölüme yakın duran karakterlerin birbirlerine verdikleri öpücükler bağlıyor birbirine. Ölmeyi seçen Yazarın, ölmeyi seçmeyen roman kişisine dedirttiği gibi: "Ölüm her zaman mümkündür. Ama ölmeli mi?" 'Saatler' dünyanın işlerini hiç sıraya koyamayacaklarını bilenlerle hep sıraya koyduklarını sananlar arasındaki imkânsız(ımsı) aşkın hikâyesini anlatıyor ve bu aşka hakkını veriyor.
Fatih Özgüven
'Saatler' filmini, her sadık -dolayısıyla tutucu- kitap okuru gibi kafamdaki mükemmel romanı berbat edecek bir felaket bekler gibi bekliyordum. Üç iddialı kadın oyuncu için tadından yenmez üç rol! Ama öyle değil. Stephen Daldry'nin uyarlaması romana olabildiğince sadık olması bir yana, aktrislerinin alçakgönüllülüğüyle dikkati çekiyor. Üçü de rollerinde kendilerince 'parmak ucuna basarak' geziniyorlar. Virginia Woolf olamayacak kadar genç olmakla ve Woolf'a hiç benzememekle birlikte Nicole Kidman, bir çeşit V. W. hissi uyandırmayı başarıyor ve bununla yetiniyor. (Takma burnu bile unutuyoruz.) Meryl Streep, nevrotik tiklere dayalı 'büyük aktrisliğini', titreyen burun kanatlarını, durmadan kıpırdattığı elini kolunu, New York'lu Clarissa'yı anlatmakta, hatta onu dokunaklı kılmakta işe yaratıyor. Bu karakterlerin en kırılganı olan Kaliforniyalı sıradan okur Laura Brown'ı ise Julianne Moore, kendini iyice geriye çekerek, adeta karakterin üzerinden bir silgiyle geçerek yorumluyor. 'Saatler', film olarak çeşitli 'atraksiyonlar' getirmeyen (bir tek müthiş sahne hariç) ama senarist David Hare'in tiyatro yazarı ustalığıyla romanın odağını keskinleştiren bir uyarlama. (Tıpkı Philip Glass'ın müziği gibi.)
Hikâye, Yazarın, yarattığı Karakterin ve Okurun üç ayrı zaman diliminde aynı meseleyle karşılaşmalarının ve bu meseleye 'taraf' olmalarının hikâyesi. Dünyada, bir yanda dünyanın yükünü kaldıramayan, kaldırmaya aday olmayan, buna kalkışmayacaklarına baştan karar vermişler var. Öte yanda, nedense onlar adına bu yükü kaldırmayı üstlenen ama ötekilerin sessiz kararlılığı, negatif iradesi karşısında yenilgiye uğrayacak ve sonunda olsa olsa kendileriyle ilgili bir şey öğrenecek olan 'girişimciler'. Bu 'girişimciler' ile 'hiç girişmeyiciler' belki de zıtların birbirlerini çekmesi uyarınca yan yana geliyorlar. Eş olarak, sevgili olarak, arkadaş olarak... Vazgeçmişlerin kendilerine göre trajik bir çekiciliği var. Dünyaya yapışanların ise kendilerine göre bir trajik çekiciliği. Filmin daha da iyi altını çizdiği gibi, insan ilişkilerine ayarını veren belki de en önemli karşıtlık bu.
'Mrs. Dalloway' şu cümleyle açılır: "Clarissa, çiçekleri kendisi alacaktı. Lucy'nin işleri sıraya konmuştu". Virginia Woolf'un romanının kadın kahramanı Clarissa Dalloway, tıpkı akşama vereceği parti gibi, bütün hayatını da 'sıraya koymuş' gibidir. New York'lu Clarissa Vaughan da öyle. Ama parti AIDS'den ölmekte olan ve 'partiden sonraki ve daha sonraki saatlerle' ne yapacağını bilmeyen, vazgeçmeye daha çocukluğundan karar vermiş şair içindir. Başka bir zaman diliminde ise, Clarissa'yı zihninde döndürüp durmakta olan yazar bu insanlık durumunun başından beri farkındadır. Kendisinin de dünyaya hiçbir zaman yapışmayacağını bildiği gibi, ceplerine taşlar doldurup sulara gömülmenin de hakkı olduğunu düşünür. (Ama ara sıra hayatın, güneş ışığının, çocukların ve annelerin saçma neşesine de gıpta eder. Tıpkı, onların, hayata yapışanların da ara sıra, güneşli sokaklarda yürürken karanlık dehlizlere dalmaları gibi.) Güneşli Kaliforniya'da 'Mrs. Dalloway' okuyarak vazgeçmekle vazgeçmemek arasında gidip gelen ve sonunda belki daha ölümcül bir karar veren Laura Brown ise ikisinin ortasında bir yerde. Bu üç karakteri iki ölüm, iki kutlama, bir kitap, iki çocuk ve çeşitli kombinasyonlarda hayata ve ölüme yakın duran karakterlerin birbirlerine verdikleri öpücükler bağlıyor birbirine. Ölmeyi seçen Yazarın, ölmeyi seçmeyen roman kişisine dedirttiği gibi: "Ölüm her zaman mümkündür. Ama ölmeli mi?" 'Saatler' dünyanın işlerini hiç sıraya koyamayacaklarını bilenlerle hep sıraya koyduklarını sananlar arasındaki imkânsız(ımsı) aşkın hikâyesini anlatıyor ve bu aşka hakkını veriyor.
Fatih Özgüven
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar