bugün
- biz olduğumuz sürece manifest çorum'a giremez8
- sözlük kızlarının kekleri12
- nükleer santralin süper bir şey olduğu gerçeği6
- kadınların kültürel muhabbetlere girmemesi5
- gebze fm4
- manifest grubu vs tarkan14
- ismet gurbuz'u tek yumrukla bayıltmak7
- yeni parti48
- taliban vs ışid3
- ekmeleddin ihsanoğluna oy vermiş olmak18
- 2026 temmuz ayı nasıl geçti6
- bik bik'in mutfağına konuk olmak9
- memeli kuvvetler2
- macar pasaportuyla 184 ülkenin vizesiz gezilmesi3
- a haber2
- opera tarayıcıya reklamsız vpnli gizli sörf yapmak2
- peugeot 6044
- sucukçu birader2
- 13 akpli istanbul belediyesi5
- kızlar2
- hikayeyi devam ettir54
- kuran da 5 vakit namaz denmemesi7
- türklerin çinli prenseslere olan düşkünlüğü3
- iş yerindeki kızın resmen yavşaması6
- sözlük kızlarıyla tekne turuna çıkmak20
- suca suruklenen cocuk8
- ısmet gurbuz 2024'ün havarileri3
- camlar açık çıplak yatmak5
- kedilerin artık fare yakalamaması6
- huzur2
- tüm fake hesapların öbür sözlükten gelmiş olması3
- kürt arkadaşa verilebilecek hediyeler3
- dünyanın en komik şeyi2
- temmuz sonu olup hala tatile gidememek5
- sinem dedetaş6
- trump başkanlığı dahada zenginleşmek için mi2
- kızlar gocu'ya mı güvenirsiniz yoksa bana mı17
- kılıçdaroğlu'nun rozet töreni figüran iddiası39
- reklam botları2
- uykuya doyamamak3
- düşün ki o bunu okuyor9
- kemal kılıçdaroğlu16
- patron şirketi2
- seni onaracağım diyen kadın4
- nickten isim tahmini yapmak72
- pepsi2
- berkant gültekin'in gürsel tekin'e verdiği ayar5
- diamond bosphorus22
- manyak olmaya karar verdim5
- tai lung27
Ölmeli mi, ölmemeli mi?
'Saatler' filmini, her sadık -dolayısıyla tutucu- kitap okuru gibi kafamdaki mükemmel romanı berbat edecek bir felaket bekler gibi bekliyordum. Üç iddialı kadın oyuncu için tadından yenmez üç rol! Ama öyle değil. Stephen Daldry'nin uyarlaması romana olabildiğince sadık olması bir yana, aktrislerinin alçakgönüllülüğüyle dikkati çekiyor. Üçü de rollerinde kendilerince 'parmak ucuna basarak' geziniyorlar. Virginia Woolf olamayacak kadar genç olmakla ve Woolf'a hiç benzememekle birlikte Nicole Kidman, bir çeşit V. W. hissi uyandırmayı başarıyor ve bununla yetiniyor. (Takma burnu bile unutuyoruz.) Meryl Streep, nevrotik tiklere dayalı 'büyük aktrisliğini', titreyen burun kanatlarını, durmadan kıpırdattığı elini kolunu, New York'lu Clarissa'yı anlatmakta, hatta onu dokunaklı kılmakta işe yaratıyor. Bu karakterlerin en kırılganı olan Kaliforniyalı sıradan okur Laura Brown'ı ise Julianne Moore, kendini iyice geriye çekerek, adeta karakterin üzerinden bir silgiyle geçerek yorumluyor. 'Saatler', film olarak çeşitli 'atraksiyonlar' getirmeyen (bir tek müthiş sahne hariç) ama senarist David Hare'in tiyatro yazarı ustalığıyla romanın odağını keskinleştiren bir uyarlama. (Tıpkı Philip Glass'ın müziği gibi.)
Hikâye, Yazarın, yarattığı Karakterin ve Okurun üç ayrı zaman diliminde aynı meseleyle karşılaşmalarının ve bu meseleye 'taraf' olmalarının hikâyesi. Dünyada, bir yanda dünyanın yükünü kaldıramayan, kaldırmaya aday olmayan, buna kalkışmayacaklarına baştan karar vermişler var. Öte yanda, nedense onlar adına bu yükü kaldırmayı üstlenen ama ötekilerin sessiz kararlılığı, negatif iradesi karşısında yenilgiye uğrayacak ve sonunda olsa olsa kendileriyle ilgili bir şey öğrenecek olan 'girişimciler'. Bu 'girişimciler' ile 'hiç girişmeyiciler' belki de zıtların birbirlerini çekmesi uyarınca yan yana geliyorlar. Eş olarak, sevgili olarak, arkadaş olarak... Vazgeçmişlerin kendilerine göre trajik bir çekiciliği var. Dünyaya yapışanların ise kendilerine göre bir trajik çekiciliği. Filmin daha da iyi altını çizdiği gibi, insan ilişkilerine ayarını veren belki de en önemli karşıtlık bu.
'Mrs. Dalloway' şu cümleyle açılır: "Clarissa, çiçekleri kendisi alacaktı. Lucy'nin işleri sıraya konmuştu". Virginia Woolf'un romanının kadın kahramanı Clarissa Dalloway, tıpkı akşama vereceği parti gibi, bütün hayatını da 'sıraya koymuş' gibidir. New York'lu Clarissa Vaughan da öyle. Ama parti AIDS'den ölmekte olan ve 'partiden sonraki ve daha sonraki saatlerle' ne yapacağını bilmeyen, vazgeçmeye daha çocukluğundan karar vermiş şair içindir. Başka bir zaman diliminde ise, Clarissa'yı zihninde döndürüp durmakta olan yazar bu insanlık durumunun başından beri farkındadır. Kendisinin de dünyaya hiçbir zaman yapışmayacağını bildiği gibi, ceplerine taşlar doldurup sulara gömülmenin de hakkı olduğunu düşünür. (Ama ara sıra hayatın, güneş ışığının, çocukların ve annelerin saçma neşesine de gıpta eder. Tıpkı, onların, hayata yapışanların da ara sıra, güneşli sokaklarda yürürken karanlık dehlizlere dalmaları gibi.) Güneşli Kaliforniya'da 'Mrs. Dalloway' okuyarak vazgeçmekle vazgeçmemek arasında gidip gelen ve sonunda belki daha ölümcül bir karar veren Laura Brown ise ikisinin ortasında bir yerde. Bu üç karakteri iki ölüm, iki kutlama, bir kitap, iki çocuk ve çeşitli kombinasyonlarda hayata ve ölüme yakın duran karakterlerin birbirlerine verdikleri öpücükler bağlıyor birbirine. Ölmeyi seçen Yazarın, ölmeyi seçmeyen roman kişisine dedirttiği gibi: "Ölüm her zaman mümkündür. Ama ölmeli mi?" 'Saatler' dünyanın işlerini hiç sıraya koyamayacaklarını bilenlerle hep sıraya koyduklarını sananlar arasındaki imkânsız(ımsı) aşkın hikâyesini anlatıyor ve bu aşka hakkını veriyor.
Fatih Özgüven
'Saatler' filmini, her sadık -dolayısıyla tutucu- kitap okuru gibi kafamdaki mükemmel romanı berbat edecek bir felaket bekler gibi bekliyordum. Üç iddialı kadın oyuncu için tadından yenmez üç rol! Ama öyle değil. Stephen Daldry'nin uyarlaması romana olabildiğince sadık olması bir yana, aktrislerinin alçakgönüllülüğüyle dikkati çekiyor. Üçü de rollerinde kendilerince 'parmak ucuna basarak' geziniyorlar. Virginia Woolf olamayacak kadar genç olmakla ve Woolf'a hiç benzememekle birlikte Nicole Kidman, bir çeşit V. W. hissi uyandırmayı başarıyor ve bununla yetiniyor. (Takma burnu bile unutuyoruz.) Meryl Streep, nevrotik tiklere dayalı 'büyük aktrisliğini', titreyen burun kanatlarını, durmadan kıpırdattığı elini kolunu, New York'lu Clarissa'yı anlatmakta, hatta onu dokunaklı kılmakta işe yaratıyor. Bu karakterlerin en kırılganı olan Kaliforniyalı sıradan okur Laura Brown'ı ise Julianne Moore, kendini iyice geriye çekerek, adeta karakterin üzerinden bir silgiyle geçerek yorumluyor. 'Saatler', film olarak çeşitli 'atraksiyonlar' getirmeyen (bir tek müthiş sahne hariç) ama senarist David Hare'in tiyatro yazarı ustalığıyla romanın odağını keskinleştiren bir uyarlama. (Tıpkı Philip Glass'ın müziği gibi.)
Hikâye, Yazarın, yarattığı Karakterin ve Okurun üç ayrı zaman diliminde aynı meseleyle karşılaşmalarının ve bu meseleye 'taraf' olmalarının hikâyesi. Dünyada, bir yanda dünyanın yükünü kaldıramayan, kaldırmaya aday olmayan, buna kalkışmayacaklarına baştan karar vermişler var. Öte yanda, nedense onlar adına bu yükü kaldırmayı üstlenen ama ötekilerin sessiz kararlılığı, negatif iradesi karşısında yenilgiye uğrayacak ve sonunda olsa olsa kendileriyle ilgili bir şey öğrenecek olan 'girişimciler'. Bu 'girişimciler' ile 'hiç girişmeyiciler' belki de zıtların birbirlerini çekmesi uyarınca yan yana geliyorlar. Eş olarak, sevgili olarak, arkadaş olarak... Vazgeçmişlerin kendilerine göre trajik bir çekiciliği var. Dünyaya yapışanların ise kendilerine göre bir trajik çekiciliği. Filmin daha da iyi altını çizdiği gibi, insan ilişkilerine ayarını veren belki de en önemli karşıtlık bu.
'Mrs. Dalloway' şu cümleyle açılır: "Clarissa, çiçekleri kendisi alacaktı. Lucy'nin işleri sıraya konmuştu". Virginia Woolf'un romanının kadın kahramanı Clarissa Dalloway, tıpkı akşama vereceği parti gibi, bütün hayatını da 'sıraya koymuş' gibidir. New York'lu Clarissa Vaughan da öyle. Ama parti AIDS'den ölmekte olan ve 'partiden sonraki ve daha sonraki saatlerle' ne yapacağını bilmeyen, vazgeçmeye daha çocukluğundan karar vermiş şair içindir. Başka bir zaman diliminde ise, Clarissa'yı zihninde döndürüp durmakta olan yazar bu insanlık durumunun başından beri farkındadır. Kendisinin de dünyaya hiçbir zaman yapışmayacağını bildiği gibi, ceplerine taşlar doldurup sulara gömülmenin de hakkı olduğunu düşünür. (Ama ara sıra hayatın, güneş ışığının, çocukların ve annelerin saçma neşesine de gıpta eder. Tıpkı, onların, hayata yapışanların da ara sıra, güneşli sokaklarda yürürken karanlık dehlizlere dalmaları gibi.) Güneşli Kaliforniya'da 'Mrs. Dalloway' okuyarak vazgeçmekle vazgeçmemek arasında gidip gelen ve sonunda belki daha ölümcül bir karar veren Laura Brown ise ikisinin ortasında bir yerde. Bu üç karakteri iki ölüm, iki kutlama, bir kitap, iki çocuk ve çeşitli kombinasyonlarda hayata ve ölüme yakın duran karakterlerin birbirlerine verdikleri öpücükler bağlıyor birbirine. Ölmeyi seçen Yazarın, ölmeyi seçmeyen roman kişisine dedirttiği gibi: "Ölüm her zaman mümkündür. Ama ölmeli mi?" 'Saatler' dünyanın işlerini hiç sıraya koyamayacaklarını bilenlerle hep sıraya koyduklarını sananlar arasındaki imkânsız(ımsı) aşkın hikâyesini anlatıyor ve bu aşka hakkını veriyor.
Fatih Özgüven
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar