bugün
- nickiniz fransızca olsaydı ne olurdu6
- giresunlu olmanın zorlukları10
- vajinaya limon sıkıp emmek7
- kuranı arapça okuyup anlamını bilmemek4
- amedspor9
- esra'yı aç esra'yı4
- gençlik ve güzellik bitince kızlar ne yapıyor7
- yallah arabistan a diyen tip11
- kasım cömert tokayev4
- halloween kutlayan dejenere tip7
- karışık kızartma7
- asperger sendromu8
- cumhuriyetten rahatsız olan insan19
- birazdan kanal d ana haber başlıyor2
- ispanya daki hızlı tren kazasında 30 ölü7
- bibi kazandı5
- fuck taliban tişörtü7
- istanbul8
- günün sözü9
- trabzonspor17
- hurdacıdan son gelen kitaplar5
- ekşi sözlük3
- türbanlı seksiliği2
- gocu ekşide yazar olmuş4
- umre yerine dünyayı gezen yaşlı ateyis2
- dom dom kurşunu5
- fatih terim'in fenerbahçe'nin başına geçmesi8
- 9 mayıs 2027 trabzonspor fenerbahçe maçı7
- yemek yedikten sonra nabzın yükselmesi4
- refere ayeti aniden arapça söylemek2
- bikbik pilavı2
- yerde para bulmak12
- görükle den moskova'ya yürümek10
- okul3
- kadın şoför9
- anın turşusu4
- pastayı varoş gösteren detaylar4
- ese dezze2
- 26 ekim 2026 galatasaray fenerbahçe maçı78
- parcalandim toparlanamiyorum32
- izmirli erkek vs trabzonlu erkek3
- true'nun çaylak olması12
- fenerbahçe yi ayağa kaldıracak teknik direktör7
- 29 ekim cumhuriyet bayramı5
- kars'tan abd'ye gidip kevaşe ailesi kurmak2
- son aylarda tipimin iyice kaymış olması10
- nervio abla20
- insanın kendiyle geçireceği zamana ihtiyacı olması9
- kedi sevmeyen insan5
- am bulup doya doya yalamak3
Ölmeli mi, ölmemeli mi?
'Saatler' filmini, her sadık -dolayısıyla tutucu- kitap okuru gibi kafamdaki mükemmel romanı berbat edecek bir felaket bekler gibi bekliyordum. Üç iddialı kadın oyuncu için tadından yenmez üç rol! Ama öyle değil. Stephen Daldry'nin uyarlaması romana olabildiğince sadık olması bir yana, aktrislerinin alçakgönüllülüğüyle dikkati çekiyor. Üçü de rollerinde kendilerince 'parmak ucuna basarak' geziniyorlar. Virginia Woolf olamayacak kadar genç olmakla ve Woolf'a hiç benzememekle birlikte Nicole Kidman, bir çeşit V. W. hissi uyandırmayı başarıyor ve bununla yetiniyor. (Takma burnu bile unutuyoruz.) Meryl Streep, nevrotik tiklere dayalı 'büyük aktrisliğini', titreyen burun kanatlarını, durmadan kıpırdattığı elini kolunu, New York'lu Clarissa'yı anlatmakta, hatta onu dokunaklı kılmakta işe yaratıyor. Bu karakterlerin en kırılganı olan Kaliforniyalı sıradan okur Laura Brown'ı ise Julianne Moore, kendini iyice geriye çekerek, adeta karakterin üzerinden bir silgiyle geçerek yorumluyor. 'Saatler', film olarak çeşitli 'atraksiyonlar' getirmeyen (bir tek müthiş sahne hariç) ama senarist David Hare'in tiyatro yazarı ustalığıyla romanın odağını keskinleştiren bir uyarlama. (Tıpkı Philip Glass'ın müziği gibi.)
Hikâye, Yazarın, yarattığı Karakterin ve Okurun üç ayrı zaman diliminde aynı meseleyle karşılaşmalarının ve bu meseleye 'taraf' olmalarının hikâyesi. Dünyada, bir yanda dünyanın yükünü kaldıramayan, kaldırmaya aday olmayan, buna kalkışmayacaklarına baştan karar vermişler var. Öte yanda, nedense onlar adına bu yükü kaldırmayı üstlenen ama ötekilerin sessiz kararlılığı, negatif iradesi karşısında yenilgiye uğrayacak ve sonunda olsa olsa kendileriyle ilgili bir şey öğrenecek olan 'girişimciler'. Bu 'girişimciler' ile 'hiç girişmeyiciler' belki de zıtların birbirlerini çekmesi uyarınca yan yana geliyorlar. Eş olarak, sevgili olarak, arkadaş olarak... Vazgeçmişlerin kendilerine göre trajik bir çekiciliği var. Dünyaya yapışanların ise kendilerine göre bir trajik çekiciliği. Filmin daha da iyi altını çizdiği gibi, insan ilişkilerine ayarını veren belki de en önemli karşıtlık bu.
'Mrs. Dalloway' şu cümleyle açılır: "Clarissa, çiçekleri kendisi alacaktı. Lucy'nin işleri sıraya konmuştu". Virginia Woolf'un romanının kadın kahramanı Clarissa Dalloway, tıpkı akşama vereceği parti gibi, bütün hayatını da 'sıraya koymuş' gibidir. New York'lu Clarissa Vaughan da öyle. Ama parti AIDS'den ölmekte olan ve 'partiden sonraki ve daha sonraki saatlerle' ne yapacağını bilmeyen, vazgeçmeye daha çocukluğundan karar vermiş şair içindir. Başka bir zaman diliminde ise, Clarissa'yı zihninde döndürüp durmakta olan yazar bu insanlık durumunun başından beri farkındadır. Kendisinin de dünyaya hiçbir zaman yapışmayacağını bildiği gibi, ceplerine taşlar doldurup sulara gömülmenin de hakkı olduğunu düşünür. (Ama ara sıra hayatın, güneş ışığının, çocukların ve annelerin saçma neşesine de gıpta eder. Tıpkı, onların, hayata yapışanların da ara sıra, güneşli sokaklarda yürürken karanlık dehlizlere dalmaları gibi.) Güneşli Kaliforniya'da 'Mrs. Dalloway' okuyarak vazgeçmekle vazgeçmemek arasında gidip gelen ve sonunda belki daha ölümcül bir karar veren Laura Brown ise ikisinin ortasında bir yerde. Bu üç karakteri iki ölüm, iki kutlama, bir kitap, iki çocuk ve çeşitli kombinasyonlarda hayata ve ölüme yakın duran karakterlerin birbirlerine verdikleri öpücükler bağlıyor birbirine. Ölmeyi seçen Yazarın, ölmeyi seçmeyen roman kişisine dedirttiği gibi: "Ölüm her zaman mümkündür. Ama ölmeli mi?" 'Saatler' dünyanın işlerini hiç sıraya koyamayacaklarını bilenlerle hep sıraya koyduklarını sananlar arasındaki imkânsız(ımsı) aşkın hikâyesini anlatıyor ve bu aşka hakkını veriyor.
Fatih Özgüven
'Saatler' filmini, her sadık -dolayısıyla tutucu- kitap okuru gibi kafamdaki mükemmel romanı berbat edecek bir felaket bekler gibi bekliyordum. Üç iddialı kadın oyuncu için tadından yenmez üç rol! Ama öyle değil. Stephen Daldry'nin uyarlaması romana olabildiğince sadık olması bir yana, aktrislerinin alçakgönüllülüğüyle dikkati çekiyor. Üçü de rollerinde kendilerince 'parmak ucuna basarak' geziniyorlar. Virginia Woolf olamayacak kadar genç olmakla ve Woolf'a hiç benzememekle birlikte Nicole Kidman, bir çeşit V. W. hissi uyandırmayı başarıyor ve bununla yetiniyor. (Takma burnu bile unutuyoruz.) Meryl Streep, nevrotik tiklere dayalı 'büyük aktrisliğini', titreyen burun kanatlarını, durmadan kıpırdattığı elini kolunu, New York'lu Clarissa'yı anlatmakta, hatta onu dokunaklı kılmakta işe yaratıyor. Bu karakterlerin en kırılganı olan Kaliforniyalı sıradan okur Laura Brown'ı ise Julianne Moore, kendini iyice geriye çekerek, adeta karakterin üzerinden bir silgiyle geçerek yorumluyor. 'Saatler', film olarak çeşitli 'atraksiyonlar' getirmeyen (bir tek müthiş sahne hariç) ama senarist David Hare'in tiyatro yazarı ustalığıyla romanın odağını keskinleştiren bir uyarlama. (Tıpkı Philip Glass'ın müziği gibi.)
Hikâye, Yazarın, yarattığı Karakterin ve Okurun üç ayrı zaman diliminde aynı meseleyle karşılaşmalarının ve bu meseleye 'taraf' olmalarının hikâyesi. Dünyada, bir yanda dünyanın yükünü kaldıramayan, kaldırmaya aday olmayan, buna kalkışmayacaklarına baştan karar vermişler var. Öte yanda, nedense onlar adına bu yükü kaldırmayı üstlenen ama ötekilerin sessiz kararlılığı, negatif iradesi karşısında yenilgiye uğrayacak ve sonunda olsa olsa kendileriyle ilgili bir şey öğrenecek olan 'girişimciler'. Bu 'girişimciler' ile 'hiç girişmeyiciler' belki de zıtların birbirlerini çekmesi uyarınca yan yana geliyorlar. Eş olarak, sevgili olarak, arkadaş olarak... Vazgeçmişlerin kendilerine göre trajik bir çekiciliği var. Dünyaya yapışanların ise kendilerine göre bir trajik çekiciliği. Filmin daha da iyi altını çizdiği gibi, insan ilişkilerine ayarını veren belki de en önemli karşıtlık bu.
'Mrs. Dalloway' şu cümleyle açılır: "Clarissa, çiçekleri kendisi alacaktı. Lucy'nin işleri sıraya konmuştu". Virginia Woolf'un romanının kadın kahramanı Clarissa Dalloway, tıpkı akşama vereceği parti gibi, bütün hayatını da 'sıraya koymuş' gibidir. New York'lu Clarissa Vaughan da öyle. Ama parti AIDS'den ölmekte olan ve 'partiden sonraki ve daha sonraki saatlerle' ne yapacağını bilmeyen, vazgeçmeye daha çocukluğundan karar vermiş şair içindir. Başka bir zaman diliminde ise, Clarissa'yı zihninde döndürüp durmakta olan yazar bu insanlık durumunun başından beri farkındadır. Kendisinin de dünyaya hiçbir zaman yapışmayacağını bildiği gibi, ceplerine taşlar doldurup sulara gömülmenin de hakkı olduğunu düşünür. (Ama ara sıra hayatın, güneş ışığının, çocukların ve annelerin saçma neşesine de gıpta eder. Tıpkı, onların, hayata yapışanların da ara sıra, güneşli sokaklarda yürürken karanlık dehlizlere dalmaları gibi.) Güneşli Kaliforniya'da 'Mrs. Dalloway' okuyarak vazgeçmekle vazgeçmemek arasında gidip gelen ve sonunda belki daha ölümcül bir karar veren Laura Brown ise ikisinin ortasında bir yerde. Bu üç karakteri iki ölüm, iki kutlama, bir kitap, iki çocuk ve çeşitli kombinasyonlarda hayata ve ölüme yakın duran karakterlerin birbirlerine verdikleri öpücükler bağlıyor birbirine. Ölmeyi seçen Yazarın, ölmeyi seçmeyen roman kişisine dedirttiği gibi: "Ölüm her zaman mümkündür. Ama ölmeli mi?" 'Saatler' dünyanın işlerini hiç sıraya koyamayacaklarını bilenlerle hep sıraya koyduklarını sananlar arasındaki imkânsız(ımsı) aşkın hikâyesini anlatıyor ve bu aşka hakkını veriyor.
Fatih Özgüven
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar