bugün
- sözlükte sizi kim tanıyor21
- kadınların bir erkekte aradığı kriterler18
- aylık 422 bin tl iyi para mıdır sorunsalı5
- melkor4
- şimdiki aklım olsa4
- hiç fuhuş yaptınız mı9
- bulgur pilavının kötü bir yemek olması10
- karşı cinste hayran olunan özellik3
- üstteki yazar hakkındaki varsayımlarınız21
- trakyalı kadın isimleri4
- kiraz cicegi kolonyasi45
- 35 yaşına gelip evlenmemiş erkeğin asıl amacı8
- fıstık gibi kızın ter kokması4
- yapay zekanın bilinçlenip bir dini kabul etmesi3
- tencent hy33
- karadedeler olayı5
- göksel ve teoman evlenseydi ne olurdu5
- barok kız2
- meyveli soda içen erkek7
- yazarların hayatlarının 1 yılını satacakları fiyat12
- geceye bir şarkı bırak3
- ateist6
- anket türkiye de eyalet sistemine geçilsin mi17
- moskova da robot kuryeye hallenen türkler3
- mezun olunan okula yıllar sonra tekrar gitmek10
- türk kızlarının keko adam sevmesi4
- amedspor forması hediye eden sevgili3
- messi vs maradona7
- hayatından 1 yılı kaça satarsın9
- örgüt mensubu5
- ahmet telli6
- anın görüntüsü11
- sözlükçülerin en iyi 5 roman listesi15
- 2026 dünya kupası30
- ışık hızı2
- chp de 7 il başkanının görevden alınması4
- arkadaşlar ben hapise giriyorum3
- lens takacaklara tavsiyeler2
- evlenmek için para biriktirmek2
- allah olsanız yazacağınız kitabın ismi ne olurdu10
- ayna4
- romantizm vs realizm2
- y kuşağı3
- 9 temmuz 2026 fransa fas maçı24
- mehmet okuyan12
- kim kimin fakesi10
- askeri ücretle erdoğanı savunan tip11
- inanmıyorsanız bari saygı duyun6
- kant'ın ahlak yasası ve günlük hayat6
- çekici kadının tüm çekiciliğini götüren şeyler7
o derin bakışının bıraktığı yorgun harfler, kokundan arınmama asla izin vermeyecekti, biliyordum. doğruldum. yatağın üzerinde, milyonlarca hatıra gibi kıvrılmış çarşaf parmaklarımın arasını dolduruyordu. şimdi, bambaşka bir perdenin arkasından izliyorum cömertçe havaya karıştırdığın soluğunun izlerini.
sigara dumanına sararak, içinden kovarcasına üflediğin solukların, o çok sevdiğin sandalyene
düşüyordu yavaş yavaş. sanki ben hiç orada yokmuşum gibi. aynı rutinlikte. senin yokluğuna inat düşüyordu karşımda duran o eski sandalyeye.
uykunun sarhoşluğunu kırmaya çalışan zavallı gözlerime hiç olmadığı kadar tanıdık geliyordu şimdi kadife kırmızısı. tıpkı, içimde unuttuğun nefes gibi, ayakları yere basmıyordu.
ağaçtan çehresi kapıya dönük, senin döktüklerine bakıyordu. parmaklarımın arasındaki çarşaf diken olmuş batıyordu tenime. git gide yabancısıydım artık buranın.
bir peronda kalabalık aile vedalarını izleyerek içlenen yalnız bir yolcu kadar yalın ve fazlaydım. yıllardır odanın her köşesine binbir emekle döktüğüm kokum, tam da çarptığın kapının sesiyle birlikte bana geri dönmeye başlıyordu. usulca, tüy gibi dokunuşlarla boynuma yükseliyordu. tutundu yalnızlığıma. bütünlendim. artık başımı dik tutabilirdim.
ayağa kalkacak gücü bileklerimde bulmamın tek yolu gözlerimi karşımdaki sırları dökülmüş aynanın hizasında tutmaktı... şarkılar yankılanıyordu beynimde, bomboş bir zindanın duvarını yalarcasına. son sözlerini tekrarlamamak için izin veriyordum ruhumu alıp götürmesine o şarkının. ne de olsa, adımların gibi sesin de yoktu artık.
bakışlarınla konuşmadın bu kez. sesin dudaklarından koptu. nefesinde dağıldı. bir bir düştü gözlerime. süzüldüler sonra birbirlerine veda ederek. adımların bana sırtını döndü. yatağa değdi bedenim. elin kapının kolunu kavradı. aramızdaki mesafe gümüş bir yoklukla açılıyordu. adımların hızlandı. bedenim daha da alıştı yatağa. ağırlığımı hazmeden hatıralar, çok soğuktu.
odan artık senden ayrı, benim kokumdan arınmıştı.
'gidemem ' dedim aynana bakan gözlerime. gidişinden bir cumartesi sonra.
orada ne kadar oturdum öylece, bilemiyorum. sis dağılmıyordu. üzerime yağıyordu tane tane. kaçmak istiyordu mantığım. sadece kaçmak. senden kaçmaktan vazgeçeli çok olmuştu. şimdiyse tek istediğim sen olan benden kaçmaktı. bir solukta, olabildiğince hızlı ve uzaklara. ayaklarım buzlarda süzülmeli yağmurda kalmalı ve kalbim seninle dağılmalıydı yine. kaçmalıydım.
hatıraların kıvrılmış uçları, işaretli rüyalarımın ayracı olan senden kaçacağım vurguları işaret ediyordu bana. yapışmıştı her hayal seni en son görüşüme. hatrı düşdükçe aklıma, ruhum sendeliyor, bir savaş alanında buluyordum gözlerimi. ağır kokusu silahların, çürümüş cesetlerin sağnağı yoruyordu seni arayan ellerimi. sen el yordamlarında gizleniyorken, gözlerime batan gerçeklerine inat görmeye çalışıyordum. sen bir körebenin siyah kuşağında saklanıyorken de ayaklarıma dolananlara rağmen yürümeye... hakimi olduğum senli hayat, bu kez bir doz rüya kadar duyumsal değildi, kölesi olduğum bin arşın kadar olgusaldı...
bizi bırakıp gidişinin ardından soluğunun ağırlığıyla yere düşen kırmızı sandalyeni kaldırdım yerden. artık gidişini değil, göğü gösteriyordu. bir meleğin kanadından dışlanmış ılık beyazlar kadar duru idi yere saplanışı. daha yüksekti şimdi yaydığı koku. adeta benimle savaşıyordu. benim terkettiğim tüm yaşanmışlıkları birer birer ele geçiriyordu. artık kaybedecek kalelerim yoktu. şahım, ayak seslerine takılıp yok olmuştu.
sanki bu koku, sanki bu misk kaynağını bir huzur mavisinden alıyordu. parmak uçlarıma kadar işleyen bu mavi, ancak uzun bir yolculuğun ardından bu kadar yorgun olabilirdi. yoksa benim tenime dokunmak, kaç cesurun korkak isteği olabilirdi ki?
çok düşündüm yine. ne de çok seviyorduk kendimize acı çektirmeyi. kulaklarımı ellerimle kapatsam da duyduğum o son sözlerini, beynimin içinden atmak istemiyordum bile belki.
-bir ömürlük hikayeydin. sonunu yazmayı sen tercih ettin. artık tüm renkler senin. kaybettik.
konuşamadım. kalbindeki buz parçaları gözlerine çivilenmişti. kar taneleri saçıyordu bana. o eski bakışlarını aradım gözlerinin içinde. koştum sana dogru. o anki umut... yakalayamadım. yerlere düştüm, dizlerime batan hayal kırıklıklarını temizledim gözlerime saldığın soğuklarla.
konuşamadım. ben artık nasıl bir anda misafiri olduysam bu duvarların, sen de bir anda uzun zamandır görmediğim bir tanıdık oldun. sanki ben değildim sen her kaçtığında sırtına tırnaklarını kanırtarak seni sevdiğini sayıklayan. ama bu kez, bizim renklerimizi toplamışlardı. sen artık bir kar güneşiydin. ben de yağmur sonrası toprak kokusu.
ağladığımı hissedince aynadaki yansımama sabitledim gözlerimi. artık iki kişilik yaşayacaktım. kahverengi bir rüzgar giriyordu şimdi yatağa. temizliyordu beni hayatından. bundan aylar sonra bir yolun iki ayrı tarafından geçecektik, belki de aynı sonbahar yaprağına basacak, duyduğumuz sese gülümseyecektik. evden çıkartmaya çalıştığımız çöp damlayacak, camımızın önünüce güvercinler konacaktı. yaşayacaktık. bazen beni kitaplarının arasında bulacaktın. bense sınava senin bana aldığın kalemle girecektim. ama şimdiki kadar yanmayacaktı canımız. sen kendi adımlarınla yürümeye alışacak, ben aynaya baktığımda kendimi görmeye başlayacaktım. hayat işte. akıp gidecekti. biz ise nehrin ortasındaki yalnız kayalar oyununu oynayacaktık ve bir yosunumuz bile olmayacaktı. çünkü, ben sonumuzu yazmıştım sevgilim, haklıydın. artık bizim renklerimiz yoktu, sadece yaşıyor gibi yapacaktık.
çok düşündüm yine. ben de doğruldum. göze gelen başım gögü gösteriyordu. yine de benim bir başkasına salınacak mavilerim yokru. çarşaf kokular edinirdim hep. tek yıkanışta geçen, ilk duyulduğunda huzur veren.
kapıya döneldim senin ayak izlerine basmamaya çalışarak. beynimin içinde milyonlarca düşünce birbirlerine sokulmadan salınıyorlardı. sendelediğimi sanıyordum ama hiç bu kadar zemini hissetmemişti ayaklarım. herşeyin varsayımsal olduğu şu anda, benim düşüncelerin ne kadar katkısız ve gerçekti. belki gidişin bile birazdan uyanacağım bir rüyaydı gerçekmişcesine uykumda ağladığım. düşünceler... her birisi bal arısı misali kendisine uygun olan kelimeleri toplayıp dışa vuruluyorlardı. tıpkı, vurgun gibi.
kapıyı açmak ne kadar anlamsızsa, dönüp yatağa girmek de o kadar anlamsızdı. bir bekleyen olmadıktan sonra, önemsenmeyen bir benlik ne kadar karşı koyabilirdi o nehrin hırçın akıntısına. cevabını bilidğim fakat yüksek sesle duymaya tahammül edemediğim sorular sormaya bayılıyordum. bir bekleyen yoktu, benim olan yoktu, aitlik yoktu.
kapıyı açtım.
artık betimlemeler yapmamak üzere ayrıldım odandan.
düşünceler döküldü.
ete kemiğe büründü.
yürümeyi yıllardır biliyormuşcasına ayrıldım odandan.
adımı tekrarlamadan söylüyorum şimdilerde.
göğü gösteriyorum.
sigara dumanına sararak, içinden kovarcasına üflediğin solukların, o çok sevdiğin sandalyene
düşüyordu yavaş yavaş. sanki ben hiç orada yokmuşum gibi. aynı rutinlikte. senin yokluğuna inat düşüyordu karşımda duran o eski sandalyeye.
uykunun sarhoşluğunu kırmaya çalışan zavallı gözlerime hiç olmadığı kadar tanıdık geliyordu şimdi kadife kırmızısı. tıpkı, içimde unuttuğun nefes gibi, ayakları yere basmıyordu.
ağaçtan çehresi kapıya dönük, senin döktüklerine bakıyordu. parmaklarımın arasındaki çarşaf diken olmuş batıyordu tenime. git gide yabancısıydım artık buranın.
bir peronda kalabalık aile vedalarını izleyerek içlenen yalnız bir yolcu kadar yalın ve fazlaydım. yıllardır odanın her köşesine binbir emekle döktüğüm kokum, tam da çarptığın kapının sesiyle birlikte bana geri dönmeye başlıyordu. usulca, tüy gibi dokunuşlarla boynuma yükseliyordu. tutundu yalnızlığıma. bütünlendim. artık başımı dik tutabilirdim.
ayağa kalkacak gücü bileklerimde bulmamın tek yolu gözlerimi karşımdaki sırları dökülmüş aynanın hizasında tutmaktı... şarkılar yankılanıyordu beynimde, bomboş bir zindanın duvarını yalarcasına. son sözlerini tekrarlamamak için izin veriyordum ruhumu alıp götürmesine o şarkının. ne de olsa, adımların gibi sesin de yoktu artık.
bakışlarınla konuşmadın bu kez. sesin dudaklarından koptu. nefesinde dağıldı. bir bir düştü gözlerime. süzüldüler sonra birbirlerine veda ederek. adımların bana sırtını döndü. yatağa değdi bedenim. elin kapının kolunu kavradı. aramızdaki mesafe gümüş bir yoklukla açılıyordu. adımların hızlandı. bedenim daha da alıştı yatağa. ağırlığımı hazmeden hatıralar, çok soğuktu.
odan artık senden ayrı, benim kokumdan arınmıştı.
'gidemem ' dedim aynana bakan gözlerime. gidişinden bir cumartesi sonra.
orada ne kadar oturdum öylece, bilemiyorum. sis dağılmıyordu. üzerime yağıyordu tane tane. kaçmak istiyordu mantığım. sadece kaçmak. senden kaçmaktan vazgeçeli çok olmuştu. şimdiyse tek istediğim sen olan benden kaçmaktı. bir solukta, olabildiğince hızlı ve uzaklara. ayaklarım buzlarda süzülmeli yağmurda kalmalı ve kalbim seninle dağılmalıydı yine. kaçmalıydım.
hatıraların kıvrılmış uçları, işaretli rüyalarımın ayracı olan senden kaçacağım vurguları işaret ediyordu bana. yapışmıştı her hayal seni en son görüşüme. hatrı düşdükçe aklıma, ruhum sendeliyor, bir savaş alanında buluyordum gözlerimi. ağır kokusu silahların, çürümüş cesetlerin sağnağı yoruyordu seni arayan ellerimi. sen el yordamlarında gizleniyorken, gözlerime batan gerçeklerine inat görmeye çalışıyordum. sen bir körebenin siyah kuşağında saklanıyorken de ayaklarıma dolananlara rağmen yürümeye... hakimi olduğum senli hayat, bu kez bir doz rüya kadar duyumsal değildi, kölesi olduğum bin arşın kadar olgusaldı...
bizi bırakıp gidişinin ardından soluğunun ağırlığıyla yere düşen kırmızı sandalyeni kaldırdım yerden. artık gidişini değil, göğü gösteriyordu. bir meleğin kanadından dışlanmış ılık beyazlar kadar duru idi yere saplanışı. daha yüksekti şimdi yaydığı koku. adeta benimle savaşıyordu. benim terkettiğim tüm yaşanmışlıkları birer birer ele geçiriyordu. artık kaybedecek kalelerim yoktu. şahım, ayak seslerine takılıp yok olmuştu.
sanki bu koku, sanki bu misk kaynağını bir huzur mavisinden alıyordu. parmak uçlarıma kadar işleyen bu mavi, ancak uzun bir yolculuğun ardından bu kadar yorgun olabilirdi. yoksa benim tenime dokunmak, kaç cesurun korkak isteği olabilirdi ki?
çok düşündüm yine. ne de çok seviyorduk kendimize acı çektirmeyi. kulaklarımı ellerimle kapatsam da duyduğum o son sözlerini, beynimin içinden atmak istemiyordum bile belki.
-bir ömürlük hikayeydin. sonunu yazmayı sen tercih ettin. artık tüm renkler senin. kaybettik.
konuşamadım. kalbindeki buz parçaları gözlerine çivilenmişti. kar taneleri saçıyordu bana. o eski bakışlarını aradım gözlerinin içinde. koştum sana dogru. o anki umut... yakalayamadım. yerlere düştüm, dizlerime batan hayal kırıklıklarını temizledim gözlerime saldığın soğuklarla.
konuşamadım. ben artık nasıl bir anda misafiri olduysam bu duvarların, sen de bir anda uzun zamandır görmediğim bir tanıdık oldun. sanki ben değildim sen her kaçtığında sırtına tırnaklarını kanırtarak seni sevdiğini sayıklayan. ama bu kez, bizim renklerimizi toplamışlardı. sen artık bir kar güneşiydin. ben de yağmur sonrası toprak kokusu.
ağladığımı hissedince aynadaki yansımama sabitledim gözlerimi. artık iki kişilik yaşayacaktım. kahverengi bir rüzgar giriyordu şimdi yatağa. temizliyordu beni hayatından. bundan aylar sonra bir yolun iki ayrı tarafından geçecektik, belki de aynı sonbahar yaprağına basacak, duyduğumuz sese gülümseyecektik. evden çıkartmaya çalıştığımız çöp damlayacak, camımızın önünüce güvercinler konacaktı. yaşayacaktık. bazen beni kitaplarının arasında bulacaktın. bense sınava senin bana aldığın kalemle girecektim. ama şimdiki kadar yanmayacaktı canımız. sen kendi adımlarınla yürümeye alışacak, ben aynaya baktığımda kendimi görmeye başlayacaktım. hayat işte. akıp gidecekti. biz ise nehrin ortasındaki yalnız kayalar oyununu oynayacaktık ve bir yosunumuz bile olmayacaktı. çünkü, ben sonumuzu yazmıştım sevgilim, haklıydın. artık bizim renklerimiz yoktu, sadece yaşıyor gibi yapacaktık.
çok düşündüm yine. ben de doğruldum. göze gelen başım gögü gösteriyordu. yine de benim bir başkasına salınacak mavilerim yokru. çarşaf kokular edinirdim hep. tek yıkanışta geçen, ilk duyulduğunda huzur veren.
kapıya döneldim senin ayak izlerine basmamaya çalışarak. beynimin içinde milyonlarca düşünce birbirlerine sokulmadan salınıyorlardı. sendelediğimi sanıyordum ama hiç bu kadar zemini hissetmemişti ayaklarım. herşeyin varsayımsal olduğu şu anda, benim düşüncelerin ne kadar katkısız ve gerçekti. belki gidişin bile birazdan uyanacağım bir rüyaydı gerçekmişcesine uykumda ağladığım. düşünceler... her birisi bal arısı misali kendisine uygun olan kelimeleri toplayıp dışa vuruluyorlardı. tıpkı, vurgun gibi.
kapıyı açmak ne kadar anlamsızsa, dönüp yatağa girmek de o kadar anlamsızdı. bir bekleyen olmadıktan sonra, önemsenmeyen bir benlik ne kadar karşı koyabilirdi o nehrin hırçın akıntısına. cevabını bilidğim fakat yüksek sesle duymaya tahammül edemediğim sorular sormaya bayılıyordum. bir bekleyen yoktu, benim olan yoktu, aitlik yoktu.
kapıyı açtım.
artık betimlemeler yapmamak üzere ayrıldım odandan.
düşünceler döküldü.
ete kemiğe büründü.
yürümeyi yıllardır biliyormuşcasına ayrıldım odandan.
adımı tekrarlamadan söylüyorum şimdilerde.
göğü gösteriyorum.
mabel matiz'in yeni albümü. dopdolu parçalarla dolu.
mabel matiz 'in albümüne de adını veren enfes şarkısıdır, tüyleri ürpertir.
Kalbim yolların sürgünü, aldırma
Kararıyorum gölgesiz gururlarda
Sana değil bana değil
Kaderimize bu feryat
Çareyi bul bana getir
Çare ise sabır dua
Kar bürüyor yollarımı
Kim doluyor kollarıma
Yağ da yetiş be
Yağmurun ağarmayan sabahları
Yandım aman yar demeden
Hangi ödünç kâr canıma
Yağ da devir şu dağlarımı
Görelim gök nerede
Hangi sahranın gülüyüm, aldırmam
Kâh arıyorum, kâhi kayboldum orada
Sana değil bana değil
Kaderimize bu feryat
Çareyi bul bana getir
Çare ise sabır dua
Kar bürüyor yollarımı
Kim doluyor kollarıma
Yağ da yetiş be
Yağmurun ağarmayan sabahları
Yandım aman yar demeden
Hangi ödünç kâr canıma
Yağ da devir şu dağlarımı
Görelim gök nerede
Kalbim yolların sürgünü, aldırma
Kararıyorum gölgesiz gururlarda
Sana değil bana değil
Kaderimize bu feryat
Çareyi bul bana getir
Çare ise sabır dua
Kar bürüyor yollarımı
Kim doluyor kollarıma
Yağ da yetiş be
Yağmurun ağarmayan sabahları
Yandım aman yar demeden
Hangi ödünç kâr canıma
Yağ da devir şu dağlarımı
Görelim gök nerede
Hangi sahranın gülüyüm, aldırmam
Kâh arıyorum, kâhi kayboldum orada
Sana değil bana değil
Kaderimize bu feryat
Çareyi bul bana getir
Çare ise sabır dua
Kar bürüyor yollarımı
Kim doluyor kollarıma
Yağ da yetiş be
Yağmurun ağarmayan sabahları
Yandım aman yar demeden
Hangi ödünç kâr canıma
Yağ da devir şu dağlarımı
Görelim gök nerede
mabel matiz'in yeni albümü. galiba tüm şarkı soundtrackleri çalıntı. ya da cover albüm. ama açıklama yaptı mı bu konuda bilmiyorum. evgeny grinko'nun valse'ini doğrudan almış mesela.
önceki şarkılarından birkaç tık daha iyi olan şarkıları barındıran albüm. mabel matiz'i ilk kez bir kaç sene önce, youtube'daki bar kayıtlarından beri dinleyen birisi olarak, kesinlikle her geçen gün kendisini daha fazla geliştirdiğine inanıyorum.
bu albümün de 1-2 parçasını önceden dinleyebilmiştim, dün tamamını dinledim. genel olarak bakarsak beni mutlu etti. yine kendi tarzını en güzel şekilde yansıtmış. umarım çizgisini bozmaz.
bu albümün de 1-2 parçasını önceden dinleyebilmiştim, dün tamamını dinledim. genel olarak bakarsak beni mutlu etti. yine kendi tarzını en güzel şekilde yansıtmış. umarım çizgisini bozmaz.
matiz farkı denilebilcek yeni favori şarkıdır. yine çok iyi.
mabel matiz'in 2015 yılında çıkardığı albümünün ismidir. Albümde 14 parça vardır ve tümü kulağa enfes hitap eder.
yukarıda.
mabel matizin yaptığı alkol içerken dinlemeyiniz uyarısı olması gereken albüm.
mabel matiz albümü. ancak dinledim, hayretler içindeyim. çünkü çok güzel olmuş. hangi şarkısı en güzel karar veremedim hala.
gelmiyor sabahlarım, gittiğinden beri gece ne acı
bir sevip de bin ölen bu kalbim uslanmıyor
sustu şimdi martılar, şarkımız söylenmiyor ne yazık
unutamam hiçbirini hatıran yaşlanmıyor...
(bkz: adını sen koy)
gelmiyor sabahlarım, gittiğinden beri gece ne acı
bir sevip de bin ölen bu kalbim uslanmıyor
sustu şimdi martılar, şarkımız söylenmiyor ne yazık
unutamam hiçbirini hatıran yaşlanmıyor...
(bkz: adını sen koy)
yansıdığında denize, mavide...
mabel anlaşılır bir dille söyleseydi bu kadar iyi olmazdı şarkısı. gök aynada.
Arkanda.
aa pardon gök yazmışsın.
Yukarı bak dostum.
aa pardon gök yazmışsın.
Yukarı bak dostum.
türkçe olmalarına rağmen sözlerini anlamadığım harika şarkılardan oluşan albüm.
tuuzla buz nanaayda nay nay naynanaaay şeklinde sözlerinin yarısını mırıldanmak zorunda kalıyorum.
tuuzla buz nanaayda nay nay naynanaaay şeklinde sözlerinin yarısını mırıldanmak zorunda kalıyorum.
mabel matizin şimdiye kadar yaptığı en iyi albümüyle aynı adı taşıyan şarkısı. bir hadise vardan sonra bu şarkının da bir klibi olmalı ama klip çok absürt olmamalı. gün batımı ya da gece manzaralı romantik bir klip çekilmeli bu şarkıya.
https://www.youtube.com/watch?v=-xD94-nai-A
https://www.youtube.com/watch?v=-xD94-nai-A
Güzel şarkıdir. Bu herifin hemen hemen iki üç şarkısı güzeldir. Ancak Gök Nerede şarkısı daha bir profesyonel olmuştur.
Mabel matiz'in nadide eserlerindendir. Şöyle bir joytürk stüdyo versiyonu var. özellikle back vocal veren eleman sayesinde şarkının orjinal versiyonundan daha vurucu geliyor nedense:
https://www.youtube.com/watch?v=Rp4S_xIDPHk
https://www.youtube.com/watch?v=Rp4S_xIDPHk
kalbim yolların sürgünü, aldırma
kararıyorum gölgesiz gururlarda
sana değil bana değil
kaderimize bu feryat
çareyi bul bana getir
çare ise sabır dua
aaay, aaaay, aaaay, eyvahh.
aaay, aaaay, aaaay, aaayy
kar bürüyor yollarımı
kim doluyor kollarıma
yağ da yetiş
be yağmurun ağarmayan sabahları
yandım aman yar demeden
hangi ödünç kar canıma
yağ da devir şu dağlarımı
görelim gök nerede
Mabel Matiz - Gök Nerede
kararıyorum gölgesiz gururlarda
sana değil bana değil
kaderimize bu feryat
çareyi bul bana getir
çare ise sabır dua
aaay, aaaay, aaaay, eyvahh.
aaay, aaaay, aaaay, aaayy
kar bürüyor yollarımı
kim doluyor kollarıma
yağ da yetiş
be yağmurun ağarmayan sabahları
yandım aman yar demeden
hangi ödünç kar canıma
yağ da devir şu dağlarımı
görelim gök nerede
Mabel Matiz - Gök Nerede
Mabel matiz’in ne dediğini anlamadığım şarkı. Burnunda et var gibi söylüyor. Evet.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar