bugün
- üstteki yazar hakkındaki varsayımlarınız15
- sözlük erkeklerinin kurabiyeleri9
- kim kimin fakesi10
- kiraz cicegi kolonyasi43
- hazret ktc4
- zall'a yazdığım mesaj3
- homo erectus biraderyus4
- askeri ücretle erdoğanı savunan tip11
- sözlük kavgaları7
- kolektif bilinç olması kolektif dinleme olmaması3
- mehmet okuyan11
- bebek te üç beş tur atmak5
- küfürleşen iki yazardan birinin çaylak olması6
- abd iran ateşkesinin kalıcı olamaması10
- hayatından 1 yılı kaça satarsın6
- pasif gayler in ortak özellikleri5
- yapmasak da yaptı derler o yüzden yapıcaz4
- 10 temmuz 2026 s 400 lerin satıldığı iddiası7
- sözlükte ciddi konuların konuşulmaması3
- gavurun kızı2
- küfrettiği yazarı çaylak edip utanmadan takıln yzr2
- sözlük erkeklerinin armutları3
- kürt kızlarının sevişme sırasındaki cümleleri6
- her gün hamburger yemek isteyen insan4
- deve sidiği ile giden araba2
- gammaz çetesi çökertildi4
- hintli ingilizcesi2
- ayak saati6
- anadolu lisesi nde felsefe dersinin gereksizliği2
- zeki triko2
- kişisel gelişimcilerin hepsi delidir3
- karma bölü 100 çarpı ulupuanın yazar maaşı olması3
- internette her şey serbest zannetmek3
- fransızların sömürgeci olması5
- üstteki yazar hakkında fikrini söyle21
- on ikinci nesiller siktirsin gitsin3
- yazarların en sevdiği meyve11
- yazmaması istenince yazmayan erkek3
- lise arkadaşları buluşma partisi3
- romeo ve juliet in evlenmesi halinde olabilecekler2
- corona sonrası dünya düzeni7
- sözlük yazarlarına gelen son mesaj3
- uzun marlboro sigaraların şahıdır2
- ciddi ciddi survivor ı takip eden insan3
- üniversitede kuzenle aynı evde kalmak2
- macar tv sinde haber yayınının durdurulması5
- 90 ların unutulmaz bilim kurgu filmleri3
- zafer partisi2
- allah olsanız yazacağınız kitabın ismi ne olurdu3
- tavuk gibi erkenden yatan sözlük kızları5
o derin bakışının bıraktığı yorgun harfler, kokundan arınmama asla izin vermeyecekti, biliyordum. doğruldum. yatağın üzerinde, milyonlarca hatıra gibi kıvrılmış çarşaf parmaklarımın arasını dolduruyordu. şimdi, bambaşka bir perdenin arkasından izliyorum cömertçe havaya karıştırdığın soluğunun izlerini.
sigara dumanına sararak, içinden kovarcasına üflediğin solukların, o çok sevdiğin sandalyene
düşüyordu yavaş yavaş. sanki ben hiç orada yokmuşum gibi. aynı rutinlikte. senin yokluğuna inat düşüyordu karşımda duran o eski sandalyeye.
uykunun sarhoşluğunu kırmaya çalışan zavallı gözlerime hiç olmadığı kadar tanıdık geliyordu şimdi kadife kırmızısı. tıpkı, içimde unuttuğun nefes gibi, ayakları yere basmıyordu.
ağaçtan çehresi kapıya dönük, senin döktüklerine bakıyordu. parmaklarımın arasındaki çarşaf diken olmuş batıyordu tenime. git gide yabancısıydım artık buranın.
bir peronda kalabalık aile vedalarını izleyerek içlenen yalnız bir yolcu kadar yalın ve fazlaydım. yıllardır odanın her köşesine binbir emekle döktüğüm kokum, tam da çarptığın kapının sesiyle birlikte bana geri dönmeye başlıyordu. usulca, tüy gibi dokunuşlarla boynuma yükseliyordu. tutundu yalnızlığıma. bütünlendim. artık başımı dik tutabilirdim.
ayağa kalkacak gücü bileklerimde bulmamın tek yolu gözlerimi karşımdaki sırları dökülmüş aynanın hizasında tutmaktı... şarkılar yankılanıyordu beynimde, bomboş bir zindanın duvarını yalarcasına. son sözlerini tekrarlamamak için izin veriyordum ruhumu alıp götürmesine o şarkının. ne de olsa, adımların gibi sesin de yoktu artık.
bakışlarınla konuşmadın bu kez. sesin dudaklarından koptu. nefesinde dağıldı. bir bir düştü gözlerime. süzüldüler sonra birbirlerine veda ederek. adımların bana sırtını döndü. yatağa değdi bedenim. elin kapının kolunu kavradı. aramızdaki mesafe gümüş bir yoklukla açılıyordu. adımların hızlandı. bedenim daha da alıştı yatağa. ağırlığımı hazmeden hatıralar, çok soğuktu.
odan artık senden ayrı, benim kokumdan arınmıştı.
'gidemem ' dedim aynana bakan gözlerime. gidişinden bir cumartesi sonra.
orada ne kadar oturdum öylece, bilemiyorum. sis dağılmıyordu. üzerime yağıyordu tane tane. kaçmak istiyordu mantığım. sadece kaçmak. senden kaçmaktan vazgeçeli çok olmuştu. şimdiyse tek istediğim sen olan benden kaçmaktı. bir solukta, olabildiğince hızlı ve uzaklara. ayaklarım buzlarda süzülmeli yağmurda kalmalı ve kalbim seninle dağılmalıydı yine. kaçmalıydım.
hatıraların kıvrılmış uçları, işaretli rüyalarımın ayracı olan senden kaçacağım vurguları işaret ediyordu bana. yapışmıştı her hayal seni en son görüşüme. hatrı düşdükçe aklıma, ruhum sendeliyor, bir savaş alanında buluyordum gözlerimi. ağır kokusu silahların, çürümüş cesetlerin sağnağı yoruyordu seni arayan ellerimi. sen el yordamlarında gizleniyorken, gözlerime batan gerçeklerine inat görmeye çalışıyordum. sen bir körebenin siyah kuşağında saklanıyorken de ayaklarıma dolananlara rağmen yürümeye... hakimi olduğum senli hayat, bu kez bir doz rüya kadar duyumsal değildi, kölesi olduğum bin arşın kadar olgusaldı...
bizi bırakıp gidişinin ardından soluğunun ağırlığıyla yere düşen kırmızı sandalyeni kaldırdım yerden. artık gidişini değil, göğü gösteriyordu. bir meleğin kanadından dışlanmış ılık beyazlar kadar duru idi yere saplanışı. daha yüksekti şimdi yaydığı koku. adeta benimle savaşıyordu. benim terkettiğim tüm yaşanmışlıkları birer birer ele geçiriyordu. artık kaybedecek kalelerim yoktu. şahım, ayak seslerine takılıp yok olmuştu.
sanki bu koku, sanki bu misk kaynağını bir huzur mavisinden alıyordu. parmak uçlarıma kadar işleyen bu mavi, ancak uzun bir yolculuğun ardından bu kadar yorgun olabilirdi. yoksa benim tenime dokunmak, kaç cesurun korkak isteği olabilirdi ki?
çok düşündüm yine. ne de çok seviyorduk kendimize acı çektirmeyi. kulaklarımı ellerimle kapatsam da duyduğum o son sözlerini, beynimin içinden atmak istemiyordum bile belki.
-bir ömürlük hikayeydin. sonunu yazmayı sen tercih ettin. artık tüm renkler senin. kaybettik.
konuşamadım. kalbindeki buz parçaları gözlerine çivilenmişti. kar taneleri saçıyordu bana. o eski bakışlarını aradım gözlerinin içinde. koştum sana dogru. o anki umut... yakalayamadım. yerlere düştüm, dizlerime batan hayal kırıklıklarını temizledim gözlerime saldığın soğuklarla.
konuşamadım. ben artık nasıl bir anda misafiri olduysam bu duvarların, sen de bir anda uzun zamandır görmediğim bir tanıdık oldun. sanki ben değildim sen her kaçtığında sırtına tırnaklarını kanırtarak seni sevdiğini sayıklayan. ama bu kez, bizim renklerimizi toplamışlardı. sen artık bir kar güneşiydin. ben de yağmur sonrası toprak kokusu.
ağladığımı hissedince aynadaki yansımama sabitledim gözlerimi. artık iki kişilik yaşayacaktım. kahverengi bir rüzgar giriyordu şimdi yatağa. temizliyordu beni hayatından. bundan aylar sonra bir yolun iki ayrı tarafından geçecektik, belki de aynı sonbahar yaprağına basacak, duyduğumuz sese gülümseyecektik. evden çıkartmaya çalıştığımız çöp damlayacak, camımızın önünüce güvercinler konacaktı. yaşayacaktık. bazen beni kitaplarının arasında bulacaktın. bense sınava senin bana aldığın kalemle girecektim. ama şimdiki kadar yanmayacaktı canımız. sen kendi adımlarınla yürümeye alışacak, ben aynaya baktığımda kendimi görmeye başlayacaktım. hayat işte. akıp gidecekti. biz ise nehrin ortasındaki yalnız kayalar oyununu oynayacaktık ve bir yosunumuz bile olmayacaktı. çünkü, ben sonumuzu yazmıştım sevgilim, haklıydın. artık bizim renklerimiz yoktu, sadece yaşıyor gibi yapacaktık.
çok düşündüm yine. ben de doğruldum. göze gelen başım gögü gösteriyordu. yine de benim bir başkasına salınacak mavilerim yokru. çarşaf kokular edinirdim hep. tek yıkanışta geçen, ilk duyulduğunda huzur veren.
kapıya döneldim senin ayak izlerine basmamaya çalışarak. beynimin içinde milyonlarca düşünce birbirlerine sokulmadan salınıyorlardı. sendelediğimi sanıyordum ama hiç bu kadar zemini hissetmemişti ayaklarım. herşeyin varsayımsal olduğu şu anda, benim düşüncelerin ne kadar katkısız ve gerçekti. belki gidişin bile birazdan uyanacağım bir rüyaydı gerçekmişcesine uykumda ağladığım. düşünceler... her birisi bal arısı misali kendisine uygun olan kelimeleri toplayıp dışa vuruluyorlardı. tıpkı, vurgun gibi.
kapıyı açmak ne kadar anlamsızsa, dönüp yatağa girmek de o kadar anlamsızdı. bir bekleyen olmadıktan sonra, önemsenmeyen bir benlik ne kadar karşı koyabilirdi o nehrin hırçın akıntısına. cevabını bilidğim fakat yüksek sesle duymaya tahammül edemediğim sorular sormaya bayılıyordum. bir bekleyen yoktu, benim olan yoktu, aitlik yoktu.
kapıyı açtım.
artık betimlemeler yapmamak üzere ayrıldım odandan.
düşünceler döküldü.
ete kemiğe büründü.
yürümeyi yıllardır biliyormuşcasına ayrıldım odandan.
adımı tekrarlamadan söylüyorum şimdilerde.
göğü gösteriyorum.
sigara dumanına sararak, içinden kovarcasına üflediğin solukların, o çok sevdiğin sandalyene
düşüyordu yavaş yavaş. sanki ben hiç orada yokmuşum gibi. aynı rutinlikte. senin yokluğuna inat düşüyordu karşımda duran o eski sandalyeye.
uykunun sarhoşluğunu kırmaya çalışan zavallı gözlerime hiç olmadığı kadar tanıdık geliyordu şimdi kadife kırmızısı. tıpkı, içimde unuttuğun nefes gibi, ayakları yere basmıyordu.
ağaçtan çehresi kapıya dönük, senin döktüklerine bakıyordu. parmaklarımın arasındaki çarşaf diken olmuş batıyordu tenime. git gide yabancısıydım artık buranın.
bir peronda kalabalık aile vedalarını izleyerek içlenen yalnız bir yolcu kadar yalın ve fazlaydım. yıllardır odanın her köşesine binbir emekle döktüğüm kokum, tam da çarptığın kapının sesiyle birlikte bana geri dönmeye başlıyordu. usulca, tüy gibi dokunuşlarla boynuma yükseliyordu. tutundu yalnızlığıma. bütünlendim. artık başımı dik tutabilirdim.
ayağa kalkacak gücü bileklerimde bulmamın tek yolu gözlerimi karşımdaki sırları dökülmüş aynanın hizasında tutmaktı... şarkılar yankılanıyordu beynimde, bomboş bir zindanın duvarını yalarcasına. son sözlerini tekrarlamamak için izin veriyordum ruhumu alıp götürmesine o şarkının. ne de olsa, adımların gibi sesin de yoktu artık.
bakışlarınla konuşmadın bu kez. sesin dudaklarından koptu. nefesinde dağıldı. bir bir düştü gözlerime. süzüldüler sonra birbirlerine veda ederek. adımların bana sırtını döndü. yatağa değdi bedenim. elin kapının kolunu kavradı. aramızdaki mesafe gümüş bir yoklukla açılıyordu. adımların hızlandı. bedenim daha da alıştı yatağa. ağırlığımı hazmeden hatıralar, çok soğuktu.
odan artık senden ayrı, benim kokumdan arınmıştı.
'gidemem ' dedim aynana bakan gözlerime. gidişinden bir cumartesi sonra.
orada ne kadar oturdum öylece, bilemiyorum. sis dağılmıyordu. üzerime yağıyordu tane tane. kaçmak istiyordu mantığım. sadece kaçmak. senden kaçmaktan vazgeçeli çok olmuştu. şimdiyse tek istediğim sen olan benden kaçmaktı. bir solukta, olabildiğince hızlı ve uzaklara. ayaklarım buzlarda süzülmeli yağmurda kalmalı ve kalbim seninle dağılmalıydı yine. kaçmalıydım.
hatıraların kıvrılmış uçları, işaretli rüyalarımın ayracı olan senden kaçacağım vurguları işaret ediyordu bana. yapışmıştı her hayal seni en son görüşüme. hatrı düşdükçe aklıma, ruhum sendeliyor, bir savaş alanında buluyordum gözlerimi. ağır kokusu silahların, çürümüş cesetlerin sağnağı yoruyordu seni arayan ellerimi. sen el yordamlarında gizleniyorken, gözlerime batan gerçeklerine inat görmeye çalışıyordum. sen bir körebenin siyah kuşağında saklanıyorken de ayaklarıma dolananlara rağmen yürümeye... hakimi olduğum senli hayat, bu kez bir doz rüya kadar duyumsal değildi, kölesi olduğum bin arşın kadar olgusaldı...
bizi bırakıp gidişinin ardından soluğunun ağırlığıyla yere düşen kırmızı sandalyeni kaldırdım yerden. artık gidişini değil, göğü gösteriyordu. bir meleğin kanadından dışlanmış ılık beyazlar kadar duru idi yere saplanışı. daha yüksekti şimdi yaydığı koku. adeta benimle savaşıyordu. benim terkettiğim tüm yaşanmışlıkları birer birer ele geçiriyordu. artık kaybedecek kalelerim yoktu. şahım, ayak seslerine takılıp yok olmuştu.
sanki bu koku, sanki bu misk kaynağını bir huzur mavisinden alıyordu. parmak uçlarıma kadar işleyen bu mavi, ancak uzun bir yolculuğun ardından bu kadar yorgun olabilirdi. yoksa benim tenime dokunmak, kaç cesurun korkak isteği olabilirdi ki?
çok düşündüm yine. ne de çok seviyorduk kendimize acı çektirmeyi. kulaklarımı ellerimle kapatsam da duyduğum o son sözlerini, beynimin içinden atmak istemiyordum bile belki.
-bir ömürlük hikayeydin. sonunu yazmayı sen tercih ettin. artık tüm renkler senin. kaybettik.
konuşamadım. kalbindeki buz parçaları gözlerine çivilenmişti. kar taneleri saçıyordu bana. o eski bakışlarını aradım gözlerinin içinde. koştum sana dogru. o anki umut... yakalayamadım. yerlere düştüm, dizlerime batan hayal kırıklıklarını temizledim gözlerime saldığın soğuklarla.
konuşamadım. ben artık nasıl bir anda misafiri olduysam bu duvarların, sen de bir anda uzun zamandır görmediğim bir tanıdık oldun. sanki ben değildim sen her kaçtığında sırtına tırnaklarını kanırtarak seni sevdiğini sayıklayan. ama bu kez, bizim renklerimizi toplamışlardı. sen artık bir kar güneşiydin. ben de yağmur sonrası toprak kokusu.
ağladığımı hissedince aynadaki yansımama sabitledim gözlerimi. artık iki kişilik yaşayacaktım. kahverengi bir rüzgar giriyordu şimdi yatağa. temizliyordu beni hayatından. bundan aylar sonra bir yolun iki ayrı tarafından geçecektik, belki de aynı sonbahar yaprağına basacak, duyduğumuz sese gülümseyecektik. evden çıkartmaya çalıştığımız çöp damlayacak, camımızın önünüce güvercinler konacaktı. yaşayacaktık. bazen beni kitaplarının arasında bulacaktın. bense sınava senin bana aldığın kalemle girecektim. ama şimdiki kadar yanmayacaktı canımız. sen kendi adımlarınla yürümeye alışacak, ben aynaya baktığımda kendimi görmeye başlayacaktım. hayat işte. akıp gidecekti. biz ise nehrin ortasındaki yalnız kayalar oyununu oynayacaktık ve bir yosunumuz bile olmayacaktı. çünkü, ben sonumuzu yazmıştım sevgilim, haklıydın. artık bizim renklerimiz yoktu, sadece yaşıyor gibi yapacaktık.
çok düşündüm yine. ben de doğruldum. göze gelen başım gögü gösteriyordu. yine de benim bir başkasına salınacak mavilerim yokru. çarşaf kokular edinirdim hep. tek yıkanışta geçen, ilk duyulduğunda huzur veren.
kapıya döneldim senin ayak izlerine basmamaya çalışarak. beynimin içinde milyonlarca düşünce birbirlerine sokulmadan salınıyorlardı. sendelediğimi sanıyordum ama hiç bu kadar zemini hissetmemişti ayaklarım. herşeyin varsayımsal olduğu şu anda, benim düşüncelerin ne kadar katkısız ve gerçekti. belki gidişin bile birazdan uyanacağım bir rüyaydı gerçekmişcesine uykumda ağladığım. düşünceler... her birisi bal arısı misali kendisine uygun olan kelimeleri toplayıp dışa vuruluyorlardı. tıpkı, vurgun gibi.
kapıyı açmak ne kadar anlamsızsa, dönüp yatağa girmek de o kadar anlamsızdı. bir bekleyen olmadıktan sonra, önemsenmeyen bir benlik ne kadar karşı koyabilirdi o nehrin hırçın akıntısına. cevabını bilidğim fakat yüksek sesle duymaya tahammül edemediğim sorular sormaya bayılıyordum. bir bekleyen yoktu, benim olan yoktu, aitlik yoktu.
kapıyı açtım.
artık betimlemeler yapmamak üzere ayrıldım odandan.
düşünceler döküldü.
ete kemiğe büründü.
yürümeyi yıllardır biliyormuşcasına ayrıldım odandan.
adımı tekrarlamadan söylüyorum şimdilerde.
göğü gösteriyorum.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar