bugün
- kıskanmak5
- bir insanı sevmek11
- akp'ye katılan belediye başkanları8
- devlet gücü5
- yazarların imza parfümleri7
- akp seçmeni2
- 24 haziran 2026 venezuela depremi2
- 26 haziran 2026 türkiye abd maçı12
- atatürk e yahudi diyen oç nin kaynağı3
- fakirin sevmesi hak mıdır13
- mutluluğun fark edilmemesi6
- kılıçdaroğlu tipi louserlık5
- 80 yaşına yaklaşmış koltuk sevdalısı siyasiler7
- insan5
- m r e r e c t o4
- 2026 dünya kupası22
- ibadet3
- anlamak3
- my number one3
- karsan jest2
- duygusal yankı2
- aylık 386 bin tl iyi para mıdır sorunsalı2
- naruto dayi3
- chp'nin belediyeleri kaybedecek olması5
- oyuncu koltugu2
- yazarların saç şekillendirme taktikleri4
- 25 haziran 2026 venezuela depremi3
- ameliyat olmak8
- haitinin gol atmış olması3
- düşün ki o bunu okuyor16
- futbol16
- dünya8
- dil3
- falıma bakmak isteyen var mı24
- sözlük kızlarının vücutları15
- velvet13
- meslek lisesi vs imam hatip lisesi9
- chp'li 17 belediye başkanının akp'ye geçmesi14
- kuzenin içine boşalmak14
- berhan şimşek2
- yılmaz güney12
- gülüm diyen kız10
- kolu kıllı kız4
- ingiliz şapkası takmıyor diye türkleri asmak10
- evde sağlık hizmeti yönetmeliği yürürlükte2
- fazla kilo2
- pakistan3
- hindistan3
- guyana4
- kemal kılıçdaroğlu18
Güneşi yakan gölgesi donduran şehir. Nemsizlik başa bela.
enteresan bir büyüye sahip olan şehir. her şekilde kendine çağırıyor.
Bugun ayri bir soguk olan sehir. Kicim dondu lan, tir tir titredim otobus beklerken.
Sabah burnumu hissedemedigim şehir.
dizlerimi sızlattığı için ayrıca tebrik ediyorum.
Entarilerinize güvenerek iki saat içinde sımsıkı giyinip gideceğim şehir.
artık içlik* giyme vaktinin geldiğini bize gösteren şehir. daha ekim ayına girmedik aq bu ne soğuktur.
Ankara'da insan tanıyamıyor kimseyi. insanların yüzüne çöreklenen somut bir ifade var. Genel ve somut
Somurtkan ve somut
Her yetişkin bireyin yüzüne yerleşmiş. Hatta bazı çocukların bile
O kadar somut ki, silmeye kendi gülümsemeniz yetmez. Bu aynı ifade maske gibi yapıştığı yüzleri tanımaya da fırsat vermiyor işte. Bu yüzdendir ki, Ankarada insan tanıyamıyor kimseyi, kolay kolay. Derine inmek, o somut maskeyi çıkartmak gerek. Altından ne çıkacağını bilmiyoruz belki, renklere hasret biri belki de maskeyi özümsemiş gerçekten mutsuz kişi. Her somurtkan insan mutsuzdur diyemeyiz elbette. Çok mutlu birisi bile otobüse bindiğinde ya da sokakta yürürken somurtuyor. Özellikle yanında bir arkadaşı, sevgilisi ya da ailesi yoksa. Yapacak hiçbir şeyi olmadığındandır belki. Ama geçenlerde ispanya'da çekilmiş sağanak yağmurun altında çiçekli elbisesiyle tek başına dans eden bir kızın fotoğraflarını görünce hiçbir şeyin bahane olamayacağının farkına vardım. tek başına da mutluluğunu yansıtabilir insan. biraz rahat olmak gerek sanırım. Ankara'nın eksiği bu. Herkes kaskatı kesilmiş durumda. Hayır, soğuğuyla da ilgisi yok bunun. insanın içindeki minik ışığı kendi elleriyle ve kısmen isteyerek söndürmesiyle alakalı. Üstelik salgın hastalık gibi yayılan da bir durum bu. Kişi öyleyse yanındakini de o biçime dönüştürüyor. Herhalde o kızın yanında somurtkan ve tepksiziz bir arkadaşı olsaydı, kız ne kadar dans etmek istese bile vaz geçecek, erteleyecek sonuç olarak yapmayacaktı. Biz de renkli insanların varlığından habersiz gri dünyamıza dönecek içimizdeki umut kıvılcımı yeniden sönmeye yüz tutacaktı o vakit.
Boşuna gri şehir demiyorlar Başkente. Güneşli günleri bile gri. Bunun sebebi somurtkan insanları olabilir mi? Ama dürüst olmak gerekirse, grilik yakışıyor bu memlekete. Turuncu bir Ankara düşünülemezdi bence, ya da pembe. Ciddiyetini, eskiliğini, hatıralarını bozardı renkler. Gri güzel Şehir için güzel. insanları rengarenk olmalıydı sadece. Somurtkan somut maskeyi çıkarıp kendi renklerine bürünmeliydiler. Ankara o zaman griliğine rağmen içinde gökkuşağını barındıran zevkle yaşanabilir bir şehre dönüşürdü.
Ankaranın en ücra köşelerini keşfetmeli insan. En bilinmedik, en eski cafelerine gitmeli, en ıssız yerlerindeki restoranlarda yemek yemeli. O zaman tanıyabilir ve sevebilir bir şehri. Bir şehri sevmek bir insanı sevmekle eşdeğerdir aslında. Bir şehirde yaşayan bir insanı seviyorsanız o şehri de seversiniz. Aradaki fark şehrin kalıcı olmasıdır. Anılar kaldıkça şehir de var olur sizin için. Sevdiğiniz insan gider, onunla buluştuğunuz sokak lambası orada kalır.
Hiç düşündünüz mü Ankaranın bir mahallesinin bir sokağındaki bir sokak lambasının anılarını? Kesinlikle düşünmeye değer. Ankara ayazında lapa lapa yağan kara rağmen o lambanın altında kaç memur otobüs bekledi, kaç genç o lambanın altında buluştu ve kaç evsiz o lambanın altında uyudu. Tek başına lambaya yaslanarak telefonda konuşan bir kadının o anki derdini veya mutluluğunu paylaşan tek cisim oydu belkide. Şehir dediğin; kaldırımlardan, lambalardan, sokak aralarından, duvarlardan, cafelerden, sinemalardan ve nadiren de olsa ağaçlardan oluşmaz mı zaten? Şehri yaşatacak damarlardır buralar. Anılar kan gibi o damarlardan geçer, şehir can bulur, insanlar da o canı sebepsizce sever.
Ayazıyla geçen kışlarına rağmen donmadan akıyorsa o kan damarlardan, denizi yok diye yargılanamaz. Hele Ankarada hiç yaşamamış biri bu şehrin denize nasıl da ihtiyacı olmadığını anlayamaz. Soğuğudur Ankara'yı Ankara yapan, iklimidir hatta genellersek. Ankara'da deniz olsa, Ankara Ankara olur muydu?
Teknoloji tüm fırsatları öldürüyor deniyor ama bir şehir için bence yaşanacak hatıraların en büyük düşmanı arabalar. O şehrin sokaklarını yürümeden nasıl yaşamış sayabilirsin kendini? Merdivenlerini çıkmalı, ağaçlarına yaslanıp sigaranı içmeli, yeni yerler keşfetmelisin ki tanımalısın tamamen. Tanımalısın ki yaşamış olmalısın o şehirde. Alışveriş merkezleri de diğer düşmanıdır hatıraların. Tek anınız dünyaca ünlü yemek yerleri ve birkaç mağaza olur. Tüm gün orada geçmiştir fakat anı değil kıyafet kalır geriye. Esnafı dolaşıp muhabbet ederek yeni yüzler tanıyarak alışveriş yapmak varken bu koca binalar niye? Zamanı yok kimsenin artık tüm sebep bu olsa gerek. Somurtkan somut maskelerini çıkarıp sabah gördükleri çöp toplayıcılara bir günaydın demeye yerinen bir toplumsak eğer bu Ankaranın değil tüm dünyanın suçudur aslında. O kadar standart ki hayatlar, bu döngünün içine girmeye korkuyor insan. Henüz gençken korkuyoruz en azından. Eleştirdiğimiz o insanlara istemsizce dönüşmekten. Hem aynı yollardan geçip hem de özümüzü korumak mümkün olmaz mı ki? Yaşayıp göreceğiz sanırım. Dönüşürsek farkına bile varmayacağız belki. Ama yine de yaşayacağız.
Boşuna gri şehir demiyorlar Başkente. Güneşli günleri bile gri. Bunun sebebi somurtkan insanları olabilir mi? Ama dürüst olmak gerekirse, grilik yakışıyor bu memlekete. Turuncu bir Ankara düşünülemezdi bence, ya da pembe. Ciddiyetini, eskiliğini, hatıralarını bozardı renkler. Gri güzel Şehir için güzel. insanları rengarenk olmalıydı sadece. Somurtkan somut maskeyi çıkarıp kendi renklerine bürünmeliydiler. Ankara o zaman griliğine rağmen içinde gökkuşağını barındıran zevkle yaşanabilir bir şehre dönüşürdü.
Ankaranın en ücra köşelerini keşfetmeli insan. En bilinmedik, en eski cafelerine gitmeli, en ıssız yerlerindeki restoranlarda yemek yemeli. O zaman tanıyabilir ve sevebilir bir şehri. Bir şehri sevmek bir insanı sevmekle eşdeğerdir aslında. Bir şehirde yaşayan bir insanı seviyorsanız o şehri de seversiniz. Aradaki fark şehrin kalıcı olmasıdır. Anılar kaldıkça şehir de var olur sizin için. Sevdiğiniz insan gider, onunla buluştuğunuz sokak lambası orada kalır.
Hiç düşündünüz mü Ankaranın bir mahallesinin bir sokağındaki bir sokak lambasının anılarını? Kesinlikle düşünmeye değer. Ankara ayazında lapa lapa yağan kara rağmen o lambanın altında kaç memur otobüs bekledi, kaç genç o lambanın altında buluştu ve kaç evsiz o lambanın altında uyudu. Tek başına lambaya yaslanarak telefonda konuşan bir kadının o anki derdini veya mutluluğunu paylaşan tek cisim oydu belkide. Şehir dediğin; kaldırımlardan, lambalardan, sokak aralarından, duvarlardan, cafelerden, sinemalardan ve nadiren de olsa ağaçlardan oluşmaz mı zaten? Şehri yaşatacak damarlardır buralar. Anılar kan gibi o damarlardan geçer, şehir can bulur, insanlar da o canı sebepsizce sever.
Ayazıyla geçen kışlarına rağmen donmadan akıyorsa o kan damarlardan, denizi yok diye yargılanamaz. Hele Ankarada hiç yaşamamış biri bu şehrin denize nasıl da ihtiyacı olmadığını anlayamaz. Soğuğudur Ankara'yı Ankara yapan, iklimidir hatta genellersek. Ankara'da deniz olsa, Ankara Ankara olur muydu?
Teknoloji tüm fırsatları öldürüyor deniyor ama bir şehir için bence yaşanacak hatıraların en büyük düşmanı arabalar. O şehrin sokaklarını yürümeden nasıl yaşamış sayabilirsin kendini? Merdivenlerini çıkmalı, ağaçlarına yaslanıp sigaranı içmeli, yeni yerler keşfetmelisin ki tanımalısın tamamen. Tanımalısın ki yaşamış olmalısın o şehirde. Alışveriş merkezleri de diğer düşmanıdır hatıraların. Tek anınız dünyaca ünlü yemek yerleri ve birkaç mağaza olur. Tüm gün orada geçmiştir fakat anı değil kıyafet kalır geriye. Esnafı dolaşıp muhabbet ederek yeni yüzler tanıyarak alışveriş yapmak varken bu koca binalar niye? Zamanı yok kimsenin artık tüm sebep bu olsa gerek. Somurtkan somut maskelerini çıkarıp sabah gördükleri çöp toplayıcılara bir günaydın demeye yerinen bir toplumsak eğer bu Ankaranın değil tüm dünyanın suçudur aslında. O kadar standart ki hayatlar, bu döngünün içine girmeye korkuyor insan. Henüz gençken korkuyoruz en azından. Eleştirdiğimiz o insanlara istemsizce dönüşmekten. Hem aynı yollardan geçip hem de özümüzü korumak mümkün olmaz mı ki? Yaşayıp göreceğiz sanırım. Dönüşürsek farkına bile varmayacağız belki. Ama yine de yaşayacağız.
çükindiren soğuklarının ufaktan ufaktan başladığı şehir.
salon sporlarına en çok ilgiyi gösteren şehirdir. bu huyunuzu seviyorum gençler.
Ankaraya gidipte anitkabiri gormeyen bizden degildir.
insanı geldiğine pişman ettiren memlekettir. Olmaz olasıca.
bir duraktan bin tane paralı otobüs geçiyorsa bir tane ego otobüsü geçen ildir. paralıda aktarma yok ya tabi egoyu az tut paralıyı çok tut. ne güzel herkes işini biliyor tabi.
en guzel mevsimini yasamaktadir.
gordukleri herkese gardas diyenlerin memleketi.
o kadar sakin, o kadar kibar bir kent ki...istanbul'daki vahşi jungle'dan sonra (bkz: insan gerçekten hayret ediyor)*.
edit: vallahi anıtkabiri görmeye vaktim olmadı ama hala sizdenim nolur dışlamayın.*
edit: vallahi anıtkabiri görmeye vaktim olmadı ama hala sizdenim nolur dışlamayın.*
Tercih dönemimde çok kararsız kalmıştım. Ankara mı istanbul mu ? Şimdi düşünüyorum da çok yerinde bir karar vermişim. Ankara da yaşayamazdım ben.
Tanım : istanbula dönüşü güzel olan şehir.
Tanım : istanbula dönüşü güzel olan şehir.
banliyo lari metrolarindan daha iyi olan guzel sehir.
Askerliğimi cumhurbaşkanlığında yapmış bulunuyorum suları buz gibi akar insan sabah yüzünü yıkamaya cekinir o derece insanlarida havasıda pek bir kasfetlidir insanları bir kafeden çıkıp diğerine girerler memur asker Polis kenti dir.
Nedense en çok gelip görmeyenlerin yorum yaptığı güzel şehir. Ankara'da yaşamayı öğrenip başka şehire gitmek zordur. Birkaç gün ayrılacak olmak bile üzüyor bazen canım yerden.
En guzel tarafi donus yolculugudur.
istanbullu ergenlerin bok atmaya doyamadığı, gri istanbula göre monoton ancak çok daha huzurlu ve rahat bir şehirdir.
Gri istanbul'a göre daha iyiymiş. Ergenler nasıl belli ediyor hemen kendisini. 20 sene öncesine kadar hava kirliliğinden insanların gökyüzünü göremediği, içinde yaşayan varoşların canım memleketim dedikleri halde senelik izinlerinde it gibi kaçtıkları, kurtuluş Savaş'ı sırasında jeopolitik Önemi sayesinde başkent olmuş, Senegal'e bağlanmak istese oranın bile kabul etmeyeceği bir Bozkır memleketi. Ne tarihi eseri, ne turistik mekanı olan barzoların öbek öbek biriktiği salak bir memleket.
neden başkent yapıldığı anlaşılamayan bir il. yerlileri buraya sözde hastadır, laf söyletmezler. fakat yaz geldi mi ankara'dan kaçıp akdeniz ve ege sahillerini barbarca işgal etmekten keyif alırlar.
kurban bayramı için canım antalya bırakılıp gidilen şehirdir .
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar