bugün
- akp iktidarının yaptığı en önemli hizmet7
- mel melin palavra sıkması9
- milliyetçi faşistlerin pkk biter korkusu13
- sözlüğe taze kan ihtiyacı3
- ismet'in domuz çukulatası getirmesi8
- intihar edenler hiç korkmuyor mu4
- nihavent gerizekalısı3
- mantıklı mantıklı konuşup can sıkmak5
- ihtiyar yazar6
- çerçeve yasa18
- türkiyeye gelmiş en iyi yabancı kaleci6
- abdullah öcalan'ın paşa olmasını isteyen akp li4
- en güzel reçel6
- abdullah öcalan'ı paşa yapmak6
- herkesle iyi geçinmek7
- poğaca ile kahvaltı yapmak8
- ırkınızı seçme şansınız olsaydı3
- nihoş4
- yazilimcilarin flort sorunu3
- türkiyeye gelmiş en büyük yıldız5
- ekonomisi kötü olan ülkelerde ahlaksızlık artar3
- ingilisçe konuşan kezo2
- ameliyattan önce imzalatılan kağıt2
- evleneceği kadının geçmişini merak etmeyen erkek2
- true'nun sözlüğe küsmesi2
- game of thrones taki kerhaneci4
- gelecekten entry3
- yeni parti8
- dağlara çikacağum eşkiya olacağum2
- ultravesti tiribün liderinin gözaltına alınması2
- ismail alpen vs muhammed salah2
- kainattaki madde nasıl varlıkta kalıyor2
- my name is buck2
- ulusalcı türkçü ve beton kemalist tayfa2
- pkk'nın silah ile bitmeyeceğini anlamayan cahil2
- ayşen gruda6
- heyt bea2
- birikim3
- apo piçtir piç kalacak6
- romatizmaya iyi gelen şeyler2
- özgür özel11
- çerçeve yasaya hayır diyenler askerliğe alınsın4
- yaşlı almanın altını almak2
- 80 yaşında sözlük yazarı olmaz4
- özgürlük3
- anın görüntüsü12
- adana3
- yaşlı izlenimi veren isimler5
- yalçın çakır3
- gitme isteği2
Ankara'da insan tanıyamıyor kimseyi. insanların yüzüne çöreklenen somut bir ifade var. Genel ve somut
Somurtkan ve somut
Her yetişkin bireyin yüzüne yerleşmiş. Hatta bazı çocukların bile
O kadar somut ki, silmeye kendi gülümsemeniz yetmez. Bu aynı ifade maske gibi yapıştığı yüzleri tanımaya da fırsat vermiyor işte. Bu yüzdendir ki, Ankarada insan tanıyamıyor kimseyi, kolay kolay. Derine inmek, o somut maskeyi çıkartmak gerek. Altından ne çıkacağını bilmiyoruz belki, renklere hasret biri belki de maskeyi özümsemiş gerçekten mutsuz kişi. Her somurtkan insan mutsuzdur diyemeyiz elbette. Çok mutlu birisi bile otobüse bindiğinde ya da sokakta yürürken somurtuyor. Özellikle yanında bir arkadaşı, sevgilisi ya da ailesi yoksa. Yapacak hiçbir şeyi olmadığındandır belki. Ama geçenlerde ispanya'da çekilmiş sağanak yağmurun altında çiçekli elbisesiyle tek başına dans eden bir kızın fotoğraflarını görünce hiçbir şeyin bahane olamayacağının farkına vardım. tek başına da mutluluğunu yansıtabilir insan. biraz rahat olmak gerek sanırım. Ankara'nın eksiği bu. Herkes kaskatı kesilmiş durumda. Hayır, soğuğuyla da ilgisi yok bunun. insanın içindeki minik ışığı kendi elleriyle ve kısmen isteyerek söndürmesiyle alakalı. Üstelik salgın hastalık gibi yayılan da bir durum bu. Kişi öyleyse yanındakini de o biçime dönüştürüyor. Herhalde o kızın yanında somurtkan ve tepksiziz bir arkadaşı olsaydı, kız ne kadar dans etmek istese bile vaz geçecek, erteleyecek sonuç olarak yapmayacaktı. Biz de renkli insanların varlığından habersiz gri dünyamıza dönecek içimizdeki umut kıvılcımı yeniden sönmeye yüz tutacaktı o vakit.
Boşuna gri şehir demiyorlar Başkente. Güneşli günleri bile gri. Bunun sebebi somurtkan insanları olabilir mi? Ama dürüst olmak gerekirse, grilik yakışıyor bu memlekete. Turuncu bir Ankara düşünülemezdi bence, ya da pembe. Ciddiyetini, eskiliğini, hatıralarını bozardı renkler. Gri güzel Şehir için güzel. insanları rengarenk olmalıydı sadece. Somurtkan somut maskeyi çıkarıp kendi renklerine bürünmeliydiler. Ankara o zaman griliğine rağmen içinde gökkuşağını barındıran zevkle yaşanabilir bir şehre dönüşürdü.
Ankaranın en ücra köşelerini keşfetmeli insan. En bilinmedik, en eski cafelerine gitmeli, en ıssız yerlerindeki restoranlarda yemek yemeli. O zaman tanıyabilir ve sevebilir bir şehri. Bir şehri sevmek bir insanı sevmekle eşdeğerdir aslında. Bir şehirde yaşayan bir insanı seviyorsanız o şehri de seversiniz. Aradaki fark şehrin kalıcı olmasıdır. Anılar kaldıkça şehir de var olur sizin için. Sevdiğiniz insan gider, onunla buluştuğunuz sokak lambası orada kalır.
Hiç düşündünüz mü Ankaranın bir mahallesinin bir sokağındaki bir sokak lambasının anılarını? Kesinlikle düşünmeye değer. Ankara ayazında lapa lapa yağan kara rağmen o lambanın altında kaç memur otobüs bekledi, kaç genç o lambanın altında buluştu ve kaç evsiz o lambanın altında uyudu. Tek başına lambaya yaslanarak telefonda konuşan bir kadının o anki derdini veya mutluluğunu paylaşan tek cisim oydu belkide. Şehir dediğin; kaldırımlardan, lambalardan, sokak aralarından, duvarlardan, cafelerden, sinemalardan ve nadiren de olsa ağaçlardan oluşmaz mı zaten? Şehri yaşatacak damarlardır buralar. Anılar kan gibi o damarlardan geçer, şehir can bulur, insanlar da o canı sebepsizce sever.
Ayazıyla geçen kışlarına rağmen donmadan akıyorsa o kan damarlardan, denizi yok diye yargılanamaz. Hele Ankarada hiç yaşamamış biri bu şehrin denize nasıl da ihtiyacı olmadığını anlayamaz. Soğuğudur Ankara'yı Ankara yapan, iklimidir hatta genellersek. Ankara'da deniz olsa, Ankara Ankara olur muydu?
Teknoloji tüm fırsatları öldürüyor deniyor ama bir şehir için bence yaşanacak hatıraların en büyük düşmanı arabalar. O şehrin sokaklarını yürümeden nasıl yaşamış sayabilirsin kendini? Merdivenlerini çıkmalı, ağaçlarına yaslanıp sigaranı içmeli, yeni yerler keşfetmelisin ki tanımalısın tamamen. Tanımalısın ki yaşamış olmalısın o şehirde. Alışveriş merkezleri de diğer düşmanıdır hatıraların. Tek anınız dünyaca ünlü yemek yerleri ve birkaç mağaza olur. Tüm gün orada geçmiştir fakat anı değil kıyafet kalır geriye. Esnafı dolaşıp muhabbet ederek yeni yüzler tanıyarak alışveriş yapmak varken bu koca binalar niye? Zamanı yok kimsenin artık tüm sebep bu olsa gerek. Somurtkan somut maskelerini çıkarıp sabah gördükleri çöp toplayıcılara bir günaydın demeye yerinen bir toplumsak eğer bu Ankaranın değil tüm dünyanın suçudur aslında. O kadar standart ki hayatlar, bu döngünün içine girmeye korkuyor insan. Henüz gençken korkuyoruz en azından. Eleştirdiğimiz o insanlara istemsizce dönüşmekten. Hem aynı yollardan geçip hem de özümüzü korumak mümkün olmaz mı ki? Yaşayıp göreceğiz sanırım. Dönüşürsek farkına bile varmayacağız belki. Ama yine de yaşayacağız.
Boşuna gri şehir demiyorlar Başkente. Güneşli günleri bile gri. Bunun sebebi somurtkan insanları olabilir mi? Ama dürüst olmak gerekirse, grilik yakışıyor bu memlekete. Turuncu bir Ankara düşünülemezdi bence, ya da pembe. Ciddiyetini, eskiliğini, hatıralarını bozardı renkler. Gri güzel Şehir için güzel. insanları rengarenk olmalıydı sadece. Somurtkan somut maskeyi çıkarıp kendi renklerine bürünmeliydiler. Ankara o zaman griliğine rağmen içinde gökkuşağını barındıran zevkle yaşanabilir bir şehre dönüşürdü.
Ankaranın en ücra köşelerini keşfetmeli insan. En bilinmedik, en eski cafelerine gitmeli, en ıssız yerlerindeki restoranlarda yemek yemeli. O zaman tanıyabilir ve sevebilir bir şehri. Bir şehri sevmek bir insanı sevmekle eşdeğerdir aslında. Bir şehirde yaşayan bir insanı seviyorsanız o şehri de seversiniz. Aradaki fark şehrin kalıcı olmasıdır. Anılar kaldıkça şehir de var olur sizin için. Sevdiğiniz insan gider, onunla buluştuğunuz sokak lambası orada kalır.
Hiç düşündünüz mü Ankaranın bir mahallesinin bir sokağındaki bir sokak lambasının anılarını? Kesinlikle düşünmeye değer. Ankara ayazında lapa lapa yağan kara rağmen o lambanın altında kaç memur otobüs bekledi, kaç genç o lambanın altında buluştu ve kaç evsiz o lambanın altında uyudu. Tek başına lambaya yaslanarak telefonda konuşan bir kadının o anki derdini veya mutluluğunu paylaşan tek cisim oydu belkide. Şehir dediğin; kaldırımlardan, lambalardan, sokak aralarından, duvarlardan, cafelerden, sinemalardan ve nadiren de olsa ağaçlardan oluşmaz mı zaten? Şehri yaşatacak damarlardır buralar. Anılar kan gibi o damarlardan geçer, şehir can bulur, insanlar da o canı sebepsizce sever.
Ayazıyla geçen kışlarına rağmen donmadan akıyorsa o kan damarlardan, denizi yok diye yargılanamaz. Hele Ankarada hiç yaşamamış biri bu şehrin denize nasıl da ihtiyacı olmadığını anlayamaz. Soğuğudur Ankara'yı Ankara yapan, iklimidir hatta genellersek. Ankara'da deniz olsa, Ankara Ankara olur muydu?
Teknoloji tüm fırsatları öldürüyor deniyor ama bir şehir için bence yaşanacak hatıraların en büyük düşmanı arabalar. O şehrin sokaklarını yürümeden nasıl yaşamış sayabilirsin kendini? Merdivenlerini çıkmalı, ağaçlarına yaslanıp sigaranı içmeli, yeni yerler keşfetmelisin ki tanımalısın tamamen. Tanımalısın ki yaşamış olmalısın o şehirde. Alışveriş merkezleri de diğer düşmanıdır hatıraların. Tek anınız dünyaca ünlü yemek yerleri ve birkaç mağaza olur. Tüm gün orada geçmiştir fakat anı değil kıyafet kalır geriye. Esnafı dolaşıp muhabbet ederek yeni yüzler tanıyarak alışveriş yapmak varken bu koca binalar niye? Zamanı yok kimsenin artık tüm sebep bu olsa gerek. Somurtkan somut maskelerini çıkarıp sabah gördükleri çöp toplayıcılara bir günaydın demeye yerinen bir toplumsak eğer bu Ankaranın değil tüm dünyanın suçudur aslında. O kadar standart ki hayatlar, bu döngünün içine girmeye korkuyor insan. Henüz gençken korkuyoruz en azından. Eleştirdiğimiz o insanlara istemsizce dönüşmekten. Hem aynı yollardan geçip hem de özümüzü korumak mümkün olmaz mı ki? Yaşayıp göreceğiz sanırım. Dönüşürsek farkına bile varmayacağız belki. Ama yine de yaşayacağız.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar