bugün
- fatma betül sayan kaya24
- bir zirve yapsak kim kimin yanında oturur23
- pazar günü bile çalışan ezik3
- bir vatandaşını bile kurtaramayan büyük türkiye3
- anın görüntüsü28
- çalıyor ama çalışmıyor4
- 0 0 714
- türkçe vs fransızca2
- fatma betül sayan kaya yalnız değildir4
- dört ayda yüzde yirmi bin kazanmak2
- dişler neden çürümeyecek şekilde yaratılmadı3
- türkiyede askerlikte değişmesi gerekenler3
- pazar sabahı erkek kalkmak3
- dünya52
- yarın cennete gidiyorum2
- asansörde kapı kapatma tuşuna basmak2
- başka ülkelre vatandşlk başvrsu yapn milltvekilri2
- zengin akpli kızların çok daha güzel olması17
- koklayarak öpmek16
- command and conquer generals3
- baldız hanımdan güzel çıkınca yaşanan pişmanlık3
- yiyişmeye gidilen sinemada filmin sarması12
- cesur olmak4
- sözlükteki anlık online sayısı4
- erzurumda sokak hayvanı beslemenin yasaklanması5
- akp kazandı11
- kemal sunal'ın en başarısız filmleri10
- platon un mağara alegorisi6
- sarılmak istediğiniz sözlük yazarları19
- sigara içelim mi7
- 25 eylül 2026 türkiye fransa maçı36
- bir şey söyle8
- gocu29
- morkstar yazdı bunu12
- sözlüğün en güzel kadını25
- yazarların kulaklığında şu an çalan şarkı12
- yalnız erkek sayısının patlaması9
- sabahları sevilen şeyler5
- ermeni rum soykırımını inkar etmek14
- tiktok3
- sözlüğün en iyi kalpli yazarı10
- arkadaşlar çok acil bakar mısınız8
- amerika birleşik devletleri28
- öpmek istediğiniz sözlük yazarları8
- koklayarak insan tanımak7
- siyahi peygamber olmaması8
- sözlüğü sonsuza kadar terk ediyorum8
- çalıyor ama çalışıyor5
- çocuğuyla birlikte dans eden vajinası belli anne4
- ecevit denince akla gelen şeyler29
Ankara'da insan tanıyamıyor kimseyi. insanların yüzüne çöreklenen somut bir ifade var. Genel ve somut
Somurtkan ve somut
Her yetişkin bireyin yüzüne yerleşmiş. Hatta bazı çocukların bile
O kadar somut ki, silmeye kendi gülümsemeniz yetmez. Bu aynı ifade maske gibi yapıştığı yüzleri tanımaya da fırsat vermiyor işte. Bu yüzdendir ki, Ankarada insan tanıyamıyor kimseyi, kolay kolay. Derine inmek, o somut maskeyi çıkartmak gerek. Altından ne çıkacağını bilmiyoruz belki, renklere hasret biri belki de maskeyi özümsemiş gerçekten mutsuz kişi. Her somurtkan insan mutsuzdur diyemeyiz elbette. Çok mutlu birisi bile otobüse bindiğinde ya da sokakta yürürken somurtuyor. Özellikle yanında bir arkadaşı, sevgilisi ya da ailesi yoksa. Yapacak hiçbir şeyi olmadığındandır belki. Ama geçenlerde ispanya'da çekilmiş sağanak yağmurun altında çiçekli elbisesiyle tek başına dans eden bir kızın fotoğraflarını görünce hiçbir şeyin bahane olamayacağının farkına vardım. tek başına da mutluluğunu yansıtabilir insan. biraz rahat olmak gerek sanırım. Ankara'nın eksiği bu. Herkes kaskatı kesilmiş durumda. Hayır, soğuğuyla da ilgisi yok bunun. insanın içindeki minik ışığı kendi elleriyle ve kısmen isteyerek söndürmesiyle alakalı. Üstelik salgın hastalık gibi yayılan da bir durum bu. Kişi öyleyse yanındakini de o biçime dönüştürüyor. Herhalde o kızın yanında somurtkan ve tepksiziz bir arkadaşı olsaydı, kız ne kadar dans etmek istese bile vaz geçecek, erteleyecek sonuç olarak yapmayacaktı. Biz de renkli insanların varlığından habersiz gri dünyamıza dönecek içimizdeki umut kıvılcımı yeniden sönmeye yüz tutacaktı o vakit.
Boşuna gri şehir demiyorlar Başkente. Güneşli günleri bile gri. Bunun sebebi somurtkan insanları olabilir mi? Ama dürüst olmak gerekirse, grilik yakışıyor bu memlekete. Turuncu bir Ankara düşünülemezdi bence, ya da pembe. Ciddiyetini, eskiliğini, hatıralarını bozardı renkler. Gri güzel Şehir için güzel. insanları rengarenk olmalıydı sadece. Somurtkan somut maskeyi çıkarıp kendi renklerine bürünmeliydiler. Ankara o zaman griliğine rağmen içinde gökkuşağını barındıran zevkle yaşanabilir bir şehre dönüşürdü.
Ankaranın en ücra köşelerini keşfetmeli insan. En bilinmedik, en eski cafelerine gitmeli, en ıssız yerlerindeki restoranlarda yemek yemeli. O zaman tanıyabilir ve sevebilir bir şehri. Bir şehri sevmek bir insanı sevmekle eşdeğerdir aslında. Bir şehirde yaşayan bir insanı seviyorsanız o şehri de seversiniz. Aradaki fark şehrin kalıcı olmasıdır. Anılar kaldıkça şehir de var olur sizin için. Sevdiğiniz insan gider, onunla buluştuğunuz sokak lambası orada kalır.
Hiç düşündünüz mü Ankaranın bir mahallesinin bir sokağındaki bir sokak lambasının anılarını? Kesinlikle düşünmeye değer. Ankara ayazında lapa lapa yağan kara rağmen o lambanın altında kaç memur otobüs bekledi, kaç genç o lambanın altında buluştu ve kaç evsiz o lambanın altında uyudu. Tek başına lambaya yaslanarak telefonda konuşan bir kadının o anki derdini veya mutluluğunu paylaşan tek cisim oydu belkide. Şehir dediğin; kaldırımlardan, lambalardan, sokak aralarından, duvarlardan, cafelerden, sinemalardan ve nadiren de olsa ağaçlardan oluşmaz mı zaten? Şehri yaşatacak damarlardır buralar. Anılar kan gibi o damarlardan geçer, şehir can bulur, insanlar da o canı sebepsizce sever.
Ayazıyla geçen kışlarına rağmen donmadan akıyorsa o kan damarlardan, denizi yok diye yargılanamaz. Hele Ankarada hiç yaşamamış biri bu şehrin denize nasıl da ihtiyacı olmadığını anlayamaz. Soğuğudur Ankara'yı Ankara yapan, iklimidir hatta genellersek. Ankara'da deniz olsa, Ankara Ankara olur muydu?
Teknoloji tüm fırsatları öldürüyor deniyor ama bir şehir için bence yaşanacak hatıraların en büyük düşmanı arabalar. O şehrin sokaklarını yürümeden nasıl yaşamış sayabilirsin kendini? Merdivenlerini çıkmalı, ağaçlarına yaslanıp sigaranı içmeli, yeni yerler keşfetmelisin ki tanımalısın tamamen. Tanımalısın ki yaşamış olmalısın o şehirde. Alışveriş merkezleri de diğer düşmanıdır hatıraların. Tek anınız dünyaca ünlü yemek yerleri ve birkaç mağaza olur. Tüm gün orada geçmiştir fakat anı değil kıyafet kalır geriye. Esnafı dolaşıp muhabbet ederek yeni yüzler tanıyarak alışveriş yapmak varken bu koca binalar niye? Zamanı yok kimsenin artık tüm sebep bu olsa gerek. Somurtkan somut maskelerini çıkarıp sabah gördükleri çöp toplayıcılara bir günaydın demeye yerinen bir toplumsak eğer bu Ankaranın değil tüm dünyanın suçudur aslında. O kadar standart ki hayatlar, bu döngünün içine girmeye korkuyor insan. Henüz gençken korkuyoruz en azından. Eleştirdiğimiz o insanlara istemsizce dönüşmekten. Hem aynı yollardan geçip hem de özümüzü korumak mümkün olmaz mı ki? Yaşayıp göreceğiz sanırım. Dönüşürsek farkına bile varmayacağız belki. Ama yine de yaşayacağız.
Boşuna gri şehir demiyorlar Başkente. Güneşli günleri bile gri. Bunun sebebi somurtkan insanları olabilir mi? Ama dürüst olmak gerekirse, grilik yakışıyor bu memlekete. Turuncu bir Ankara düşünülemezdi bence, ya da pembe. Ciddiyetini, eskiliğini, hatıralarını bozardı renkler. Gri güzel Şehir için güzel. insanları rengarenk olmalıydı sadece. Somurtkan somut maskeyi çıkarıp kendi renklerine bürünmeliydiler. Ankara o zaman griliğine rağmen içinde gökkuşağını barındıran zevkle yaşanabilir bir şehre dönüşürdü.
Ankaranın en ücra köşelerini keşfetmeli insan. En bilinmedik, en eski cafelerine gitmeli, en ıssız yerlerindeki restoranlarda yemek yemeli. O zaman tanıyabilir ve sevebilir bir şehri. Bir şehri sevmek bir insanı sevmekle eşdeğerdir aslında. Bir şehirde yaşayan bir insanı seviyorsanız o şehri de seversiniz. Aradaki fark şehrin kalıcı olmasıdır. Anılar kaldıkça şehir de var olur sizin için. Sevdiğiniz insan gider, onunla buluştuğunuz sokak lambası orada kalır.
Hiç düşündünüz mü Ankaranın bir mahallesinin bir sokağındaki bir sokak lambasının anılarını? Kesinlikle düşünmeye değer. Ankara ayazında lapa lapa yağan kara rağmen o lambanın altında kaç memur otobüs bekledi, kaç genç o lambanın altında buluştu ve kaç evsiz o lambanın altında uyudu. Tek başına lambaya yaslanarak telefonda konuşan bir kadının o anki derdini veya mutluluğunu paylaşan tek cisim oydu belkide. Şehir dediğin; kaldırımlardan, lambalardan, sokak aralarından, duvarlardan, cafelerden, sinemalardan ve nadiren de olsa ağaçlardan oluşmaz mı zaten? Şehri yaşatacak damarlardır buralar. Anılar kan gibi o damarlardan geçer, şehir can bulur, insanlar da o canı sebepsizce sever.
Ayazıyla geçen kışlarına rağmen donmadan akıyorsa o kan damarlardan, denizi yok diye yargılanamaz. Hele Ankarada hiç yaşamamış biri bu şehrin denize nasıl da ihtiyacı olmadığını anlayamaz. Soğuğudur Ankara'yı Ankara yapan, iklimidir hatta genellersek. Ankara'da deniz olsa, Ankara Ankara olur muydu?
Teknoloji tüm fırsatları öldürüyor deniyor ama bir şehir için bence yaşanacak hatıraların en büyük düşmanı arabalar. O şehrin sokaklarını yürümeden nasıl yaşamış sayabilirsin kendini? Merdivenlerini çıkmalı, ağaçlarına yaslanıp sigaranı içmeli, yeni yerler keşfetmelisin ki tanımalısın tamamen. Tanımalısın ki yaşamış olmalısın o şehirde. Alışveriş merkezleri de diğer düşmanıdır hatıraların. Tek anınız dünyaca ünlü yemek yerleri ve birkaç mağaza olur. Tüm gün orada geçmiştir fakat anı değil kıyafet kalır geriye. Esnafı dolaşıp muhabbet ederek yeni yüzler tanıyarak alışveriş yapmak varken bu koca binalar niye? Zamanı yok kimsenin artık tüm sebep bu olsa gerek. Somurtkan somut maskelerini çıkarıp sabah gördükleri çöp toplayıcılara bir günaydın demeye yerinen bir toplumsak eğer bu Ankaranın değil tüm dünyanın suçudur aslında. O kadar standart ki hayatlar, bu döngünün içine girmeye korkuyor insan. Henüz gençken korkuyoruz en azından. Eleştirdiğimiz o insanlara istemsizce dönüşmekten. Hem aynı yollardan geçip hem de özümüzü korumak mümkün olmaz mı ki? Yaşayıp göreceğiz sanırım. Dönüşürsek farkına bile varmayacağız belki. Ama yine de yaşayacağız.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar