bu konuda fikrin mi var? buraya entry ekle. üye ol
  1. 1.
    *Etik veya en yalın tanımıyla töre bilimi. Etik terimi Yunanca ethos yani "töre" sözcüğünden türemiştir. Aksiyoloji dalı olan etik, felsefenin dört ana dalından biridir. Yanlışı doğrudan ayırabilmek amacıyla ahlâk kavramının doğasını anlamaya çalışır. Etiğin batı geleneği zaman zaman ahlâk felsefesi olarak da anılmıştır. Türkçe ahlâk bilimi olarak da anıldığı olmuştur. Ayrıca Türkçe'de etik sözcüğü ahlak sözcüğü ile eş anlamlı olarak da kullanılır.

    insan davranışının etiksel temelleri her sosyal bilime yansır: antropolojide bir kültürün bir diğeriyle ilişkilendirilmesinde yer alan karmaşıklıklar yüzünden, ekonomide kıt kaynakların paylaştırılmasını içerdiği için, politika biliminde (siyaset bilimi) gücün tahsisindeki rolü nedeniyle, sosyolojide grupların dinamiklerinin köklerindeki yeri itibariyle, hukukta etik yapıların ilke ve kanunsallaştırılması nedeniyle, kriminolojide etik davranışı öven etik olmayan davranışı kötüleyen hali ve psikolojide de etik olmayan davranışı tanımlayış, anlayış ve tedavi edici rolüyle mevcuttur.

    Etik sosyal bilimler dışında kalan çeşitli bilim dallarına da yayılmıştır. Örneğin biyolojide biyoetik adıyla, ekolojide ise çevresel etik adıyla önemli bir yer teşkil eder.*
    3 ... chemsuk
  2. 2.
    nietzsche' nin saptırıldığını iddia ettiği felsefe bölümü.
    3 ... legend of the stranger
  3. 3.
    Sade'ın Ahlak Felsefesi


    Bütün zamanların en sapkın yazarlarından olan Marquis De Sade, bir edebiyatçı olduğu kadar bir felsefecidir aynı zamanda. Onun, tekrarlamalar ve rakamsal obsesyonlarla dolu, uzun diyaloglarla (Platon da diyaloglarla yazıyordu) felsefi görüşlerin tartışıldığı metinleri aslında Aydınlanma Çağı’nın felsefe klasikleri arasında sayılabilir.

    Swinburne'e göre Sade;lanetli sayfalarında titreyen nefes, kasırgalarla ortalığı allak bullak etmeye hazırdır. Biraz daha yaklaştığınız zaman çamurlara bulanmış bu kanlı leşte evrensel ruhun atardamarlarını bulursunuz: Oralarda tanrısal kan dolaşır. Çirkef göğün mavisini yansıtan bu pis sularda Tanrı;ya ait bir şeyler vardır; Bu sayfaların lanetli olduğu ve Sade;ın yapıtının kanlı bir leşi andırdığı kesindir. Orada, insani tahayyülün tasavvur edebileceği en sıradışı, en sapkın ve akıl almaz deneyimler ifade edilir. Cinsellik, şiddet ve her türden yasak-aşımı Sade;ın yapıtlarında iç içe geçmiştir. Tipolojik olarak iki ayrı karakter kümesi vardır. Bir tarafta, kendi hazları ve kural tanımaz mutlulukları için, ;özgürce; eyleyerek, tüm toplumsal ilkeleri, değerleri ve erdemleri ayaklar altına alan ve bu eylemleri sonucunda sürekli kazançlı çıkan, galip olan kişiler yer alır. Onlar din adamı, soylu, iş adamı veya devlet yetkilisi olabilirler. Statülerini kendi amaçları için sınırsızca kullanmaktan çekinmezler. Diğer yanda ise erdemliler vardır. Onlar kurbanlardır. Hayatları boyunca isa;nın öğretisine göre, erdemlerle donanmış olarak yaşamışlardır. Kendilerine tokat atıldığında diğer yanaklarını çevirirler. Fakat, bu tokatların sonu bir türlü gelmez! işkenceler ve cinayetlerle dolu kitaplar boyunca Sadik roman kahramanları ve kurbanlar saatlerce felsefi konuları tartışırlar. Sade görüşlerini bu diyalogsal yapı içinde kahramanlarına söyletir. Ve bu, sonuçları ve uygulamaları ne kadar ürpertici olursa olsun bir “ahlâk felsefesi”dir. Sade Nietzsche üzerinden 20. ve 21. yüzyılın postmodern felsefesine doğru uzanan bir yeni ahlâk önermektedir. Bu ahlâkın Weber'in sorunsallaştırdığı Protestan ahlâkından daha fazla kapitalizmin ruhuna uygun düştüğü düşünülebilir. Kapitalist sermaye birikiminin sınır tanımazlığıyla Sade yine sınır tanımayan haz deneyimlerinin birikim rejimleri arasında bir tekabüliyet var gibi durmaktadır.

    Marquis De Sade ın birbirinin aynısı (ve bu yönüyle ne kadar edebi karakter oldukları da tartışılabilecek) karakterlerinden birisi olan Don Severino, Justine'e seslenirken bu yeni ahlâkın temel ilkelerini dile getirmektedir:..Dürüstlük mü? Biz bunu bilmeyiz; insanlık mı? Tek zevkimiz her türlü kuralı yıkmaktır; din mi? Bizim için boş bir inanç, dini tanıdıkça daha çok aşağılıyoruz; yakınlık.. Arkadaşlık.. Adaletlilik? Bunlardan hiçbiri yok burada sevgili kızım; burada egoizm, acımasızlık, ahlâksızlık ve en üst düzeyde inançsızlıktan başka bir şey bulamayacaksınız...Batailleın da belirttiği gibi Sade'nin eserlerindeki canavarlık bunaltıcıdır; anlamı yaratan da bu sıkıntıdır.Karanlık kişiler, toplumdan uzak, yalıtılmış, gizli mekânlarında ( Sodomun 120 Gününde bu mekân uçurumlar arasında doğal bir hapishaneyi andıran Silling Şatosudur. Şatoyu çevreleyen duvarlar ve su kanalı da bu izolasyonu pekiştirmektedir) adeta dinsel bir sorumluluk duygusuyla canavarca eylemlerini gerçekleştirirler. Sürekli olarak tekrarlar ve rakamsal obsesyonlar söz konusudur. Kaç kere kırbaç atıldı, kaç kez hangi türden bir acı verildi; sıralamalar, kurbanların sayısı, vs. çok önemlidir. Bu, apaçık ibadetleri andırmaktadır. Tüm ibadet ritüelleri rakamlara dayanır ve tekrarlamaları içerir. Sadeın ateistliği ve sekülerliğiyle başları dönmüş olan bugünün bazı entelektüelleri ondaki bu dinsel/mistik boyutu göremezler. Belki de fazlasıyla içeriden yapılan yorumlamalar Sadist ahlâk felsefesinin bütününü görebilecek ve eleştirebilecek yeterli mesafeyi koruyamamaktadır.
    Ali Akayın da vurguladığı gibi, Sade romanlarında (her zaman olmasa da) kurbanın gözünden, onun bakış açısından yola çıkarak bir anlatım oluşturur.Kurbanın duyguları ve deneyimlerine dair düşündükleri önemlidir. Yazar bir objektif anlatıcı olarak öyküyü sunduğunda ise bir söylem önerir ya da yarattığı kahramanların fikirlerini savunur görünmemektedir. Hatta (belki de bir parodi olarak) ortalama ahlâki kurallara dayanan bir eleştiriyle taşkın kahramanlarının eylemlerini kınadığı da görülür. Sade kurbanlarına acımaktadır. Şöyle der:..Yazık, böylesi bir ıssızlıkta ne kural ne de din tanımayan, suçla eğlenen ve tutkulardan başka kaygısı olmayan ve iğrenç şehvet oyunlarının imparatorluk yasalarından başka ölçü tanımayan bir şehvet düşkününün insafına kalan bahtsıza bin kere yazık!..

    Ahlâk felsefesi dendiğinde akla sadece çağlar boyu evrensel hümaniter değerler olarak kabul edilmiş, genel iyi ve doğruların dile getirilmesi anlaşılmamalıdır. Tanrının ve dinlerin söylemiyle örtüşen bir iyilik ahlâkının (Nietzscheye göre köle ahlâkı) karşısına koyulan bir kötülük felsefesi yine ahlâk felsefesi alanı içinde problemlerini tartışmaktadır. Özellikle Sade, Nietzsche, Baudelaire, Poe, Kafka, Genet, Bataille ve Burgess gibi felsefeci, şair ve yazarlar aynı kötülük ve sapkınlık çizgisini paylaşırlar. Bu bir kaçış çizgisi olarak görülebilir (Deleuze-Guattari). Bu felsefenin Aydınlanma geleneği ve Modernizmle ne türden bir bağlantısı olduğu sorulabilir. Yaygın bir retorik olarak Aydınlanma hep hümanizmle, insanın yaşamını daha iyi, daha olumlu ve özgür yönde geliştirmek amaçlarıyla birlikte ele alındı. Şimdi, insanlara yönelik haz temelli şiddetin, tahakküm ilişkilerinin ve zorbalığın nasıl bir Aydınlanma oluşturduğu problemi gündeme gelecektir. Öncelikle, Aydınlanmanın tahakküm ilişkileriyle bir çelişkisi yoktur. Bunu netleştirmek gerekir. Aydınlanma hareketi hiçbir zaman aşağıdan bir taban hareketi olarak gelişmemiştir. Aydınlanma projesi başlangıcından bugüne tahakkümün ve iktidarın olumlanmasını içinde barındırmıştır. Adorno ve Horkheimera göre Aydınlanma Düşüncesinin doğuşundan Nazizme doğru uzanan bir hat vardır. Marquis De Sade da pekâla bu hattın içinde görülebilir. Fakat çok temel bir farkla: Sadik kahramanların tahakkümü ve şiddeti, nesneleri olan insanların hayatının daha olumlu ve yaşanabilir doğrultuda geliştirilmesi iddiasıyla uygulanmaz. Burada söz konusu olan, Sadist eylemi gerçekleştiren öznenin kendi özgürlüğü ve bu özgürlüğün Hıristiyanlığın ve tüm toplumsal/geleneksel değer yargılarının denetiminden azade olarak yaşanmasıdır. Ulusların, ülkelerin, kıtaların ve giderek tüm dünyanın dönüştürülmesi şeklinde beliren majör Aydınlanma projesine (ya da projelerine) karşı minör bir aydınlanma girişimi..Eğer Aydınlanma düşüncesinin ve pratiğinin temel meselelerinden birinin dinle hesaplaşmak ve onu sorgulamak olduğu kabul edilecekse, Marquis De Sadeın yapıtlarının tamamı bu konuya adanmış gibidir. Din, dinsel ilkeler, kurallar ve din adamları sürekli olarak topa tutulur. Yazar, Justine/Erdemin Felaketlerinde doğanın kendi kendine yettiğini ve bir yaratıcıya ihtiyacı olmadığını iddia eder.Doğanın her türlü üretimi, onu belirleyen kanunlar sonucu ortaya çıkan etkilerdir; etkinliği ve sürüp giden tepkiselliği, özünde bir hareket gerektirir ve bir Hükümdar’ın bu harekete gereksiz unsurlar katmasına ihtiyaç duyulmamaktadır. Sade’a göre tüm dinler ikiyüzlülüğün izlerini taşımaktadır. Justinede Bressac Kontu, yazarın din anlayışını ortaya koymaktadır: Mantığı ortadan kaldıran sırlar, doğayı hiçe sayan dogmalar ve alay ve tiksintiden başka bir şey uyandırmayan grotesk törenler. Bunlar arasında aşağılanmayı ve nefretimizi özel olarak hak eden ise Therese, içinde doğduğumuz söylenen bu barbar Hıristiyanlık yasaları değil midir? En dayanılmazı bu değil mi?... Kalbimizi ve ruhumuzu bu kadar tiksindiren başka bir din olabilir mi?Sade metinlerini özellikle Hıristiyanlığı karalamak ve isanın sahip olduğu öne sürülen vasıfları reddetmek üzere yazar. Yarattığı karakterler Hıristiyanlığın sembollerine ve prensiplerine sürekli olarak taarruz ederler. isa bedeninde cisimleştiği iddia edilen Tanrıya karşı sanki Şeytan Sadeın bedeninde düello ediyor gibidir. Sade, yüzyıllarca Şeytanla ilişkilendirilen insan ruhunun karanlık köşelerini savunmuş ve felsefesini bu lanetlenmiş bölgede inşa etmiştir.
    2 -1 ... seybn
  4. 4.
    devami...
    Nietzsche bir sonraki yüzyılda anlaşılacağına inanıyordu ve bir bağlamda gerçekten de böyle oldu. Birileri onu anladıklarını söylediler ve kendi seslerinde onu anlattılar. Sade ise anlayış ve anlaşılmayı hiç beklemiyor gibiydi. O lanetlenmiş olduğu bilinciyle yaşıyordu ve bu yazgıyı değiştirmek gibi bir hedefi yoktu. Ümitsizdi ve cezaevlerinde, tutsak olarak geçen günlerinde gelecekten bir beklentisi yoktu. Üstelik Fransız Devriminin çalkantıları sırasında çok değer verdiği Sodomun 120 Gününün elyazmalarını da kaybetmişti. Sağlığında onları bir daha hiç göremeyecek, bunlar ancak rastlantılar sonucu bulunacak ve ölümünden sonra yayınlanacaktı. Yaşadığı bu trajedi tıpkı Gestapodan kaçarken alıntı yaptığı defterleri kaybeden ve bir anlamda entelektüel açıdan, asıl intiharından önce ölen Walter Benjaminin yaşadıkları gibidir. Durumu kabullenmişti ve vasiyetinin de ifade ettiği gibi tam anlamıyla yok olmayı arzuluyordu. Kendisine ait toprakların ücra bir köşesine gömülmek istiyordu. Çaresizlik içinde şunları yazmıştı:Kapatıldıktan sonra çukurun tam üstüne meşe palamutları dikilsin; söz konusu çukurun bulunduğu toprak parçasına ağaç dikilmesini ve koruluğun, önceden olduğu gibi ağaçlarla kaplanmasını istiyorum; ne toprakta mezarımdan en küçük bir iz kalmalı ne de insanların hafızasında bana dair bir anı
    Her ne kadar o adının dahi insanlığın hafızasından silinmesini arzulasa da, adı bir dizi psiko-patolojinin genel adı olarak psikiyatri literatürüne geçti. Romanları birçok dile çevrildi ve best sellerlar arasında yer aldı. Yazgının bir diğer oyunu! Sade eğer bugün yazsa, kitaplarını kamuya açık mekânlarda imzalayan popüler bir yazar olurdu ve anlattığı “aşırı deneyimler post-sadist dünyanın modern aşırılıkları yanında belki de biraz nahif kalırdı.
    Adını silmek isteyen yazar belki bunu bir yönüyle başaramadı ama başka bir açıdan bu süreç fazlasıyla gerçekleşti. Sade esasında bir felsefeciydi, ama bu yönüyle düşünce tarihi yazarlarının dikkatini çekemedi. Batailleın da ifade ettiği gibi o Kötülüğü seviyordu ve bütün eserlerinde Kötülüğü, arzu edilebilir bir şey haline getirmek istiyordu; sevdiği için onu ne kınayabiliyor, ne de olumlayabiliyordu: Sade ın anlattığı sefih filozoflar da kendilerince aynısını yapıyorlardı; ama yararlarını övdükleri eylemlerden, onların lanetli yanlarını çekip çıkaracak bir ilke bulamadılar, bulamazlardı da Fakat Sade bunu yaptı ve Sadik eylemlerin lanetli yanlarını ortaya çıkaracak ilkeyi felsefi olarak ortaya koydu. Platon bir filozoftu ve Sade gibi diyaloglar yazıyordu; Marx felsefesini felsefeden uzak gibi görünen bir dilin (ekonomi) grameri içinde kurdu ve anlattı; Nietzschenin de diyalogları ve imgeleri vardı. Bir filozof daima oldukça soyut olan fikirleriyle hayat arasında bir bağ kurmayı arzular (praksis). Sadeda felsefenin hayatla temas kurduğu bağlar ve dolayımlar edebi praksis içinde tezahür ederler. Fakat bu onu, bir edebiyatçı olmaktan daha az felsefeci yapmaz.
    Burada amacımız ahlâk felsefesi adına bir öneride bulunmak değil, Marquis De Sade nın yapıtının (bir tür karşı-ahlâk felsefesi formunda) Ahlâk Felsefesi denen alan içinde olduğunu tanıtlamaktı. Felsefi araştırmalarda Nietzscheye ve ardıllarına uzanan çizginin Sade dn başladığını görmek ve göstermek önemli bir tarihsel ve kuramsal boşluğu dolduracaktır.

    Kubilay Akman
    Araştırma Görevlisi, Anadolu Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü

    haliyle alintidir.
    3 ... seybn
  5. 5.
    (bkz: etik)
    1 -1 ... karpuzkabugu
  6. 6.
    anlamından sapmış erdemleri ciddi şekilde eleştiren felsefe bölümü.
    -1 ... legend of the stranger
  7. 7.
    insanların davranış biçimlerini araştıran ve belli bir kalıba sokulmaya çalışalan fakat sokulmaya çalıştıkça belli bir kalıbı reddeden günümüzde hala bir sonuca varamamıştır ki varamayacağıda ortadadır.
    ... lock
  8. 8.
    temellerinin desteklenmesi için din felsefesinin ortaya çıktığı öğreti.
    1 ... partsch
  9. 9.
    sokrates ve zamanın ünlü filozoflarından biri* "erdem bir midir yoksa birden fazla mıdır?" diye tartışmış tartışmanın sonunda ikisi de neyi savunduğunu unutmuş ve savunduklarının tam tersini savunmaya başlamışlar.
    tanım: bu olayı da kapsayan felsefe *
    ... arasara
  10. 10.
    toplumdan topluma ve insandan insana değişen, davranış şekillendirme, yaşayış şekli sorgulamasıdır.
    1 -1 ... agnostic