bugün
- fıstık ezmesi vs fındık ezmesi7
- meclis te fon krizi araştırma komisyonu tartışması2
- bedelini ödeyen yazarlar17
- şu antipanik'in ilgisini verin artık lütfen16
- filistin37
- israil3
- kuru milliyetçilikle kafa silken insan7
- sözlükte kız taklidi yapmak17
- nöbetteyim sözlük4
- fon kurdum para yatırır mısınız9
- ten uyumu vs kafa uyumu3
- arkadaşlar ne yesek9
- insan olmaya çeyrek kala adlı yazarı sevmemek10
- bir erko kişisi ile arkadaş olunur mu15
- sözlük kızlarının içli köfteleri10
- antipanik'e bir şey söyle22
- silvermist'e iki şey söyle20
- platon un mağara alegorisi5
- seksten önce dua etmek10
- israil'i allah cezalandıracak9
- nervio'nun canının devamlı yaprak çekmesi11
- tarhana çorbası12
- özelden şeftalisini atan yazar14
- sözlük kızlarının tantunici7
- 9 ekim 2026 galatasaray kasımpaşa maçı36
- parcalandim toparlanamiyorum323
- sözlük kızlarının kombinleri15
- alttaki yazara bir şey söyle24
- redbull5
- güzelsen koy resmini görelim6
- adana lezzet festivali5
- antipanik sizce biraz antipatik mi8
- yakıştırdığım çiftler serisi 153
- arkadaşlar bir şey soracağım11
- bu kalp seni unutur mu5
- yazarların tavana bakarken düşündüğü şeyler5
- sapık şarkı sözleri9
- hayat yaşamaya değer mi5
- herkese iyi geceler renkli rüyalar5
- porno entelektüelliği8
- kendini evleneceği kıza saklayan erkek9
- mantısıyla meşhur olan ilimiz10
- ucan tekme atan hipopotam47
- namazlı meal yazıp kuran da namaz var diyen avel9
- kalpteki boşluk hissi4
- sözlük kızalarının takosu5
- yakışıklı olgun erkekler6
- osmanoğulları ailesi ne özür borcu7
- izmir tulum4
- bir karpuz falan sikin de bitsin bu çile8
Sanırım bütün suç Teoman'ındı.
Sene 2000'di. Yeni Milenyum'a, televizyonda gördüğümüz çılgın eğlenceler eşliğinde girme hayallerimiz tabi ki çok uzaklardan bize el sallamakla yetindi. Ben henüz yeni yeni büyüyor, yeni yeni farkına varıyordum gözüme sokulmaya çalışılan "dünya"nın. Şansa bakın ki Cnbc-e de aynı sene girmişti hayatımıza ve ben televizyonda Dawson ve Joey'i izliyor *, kendi kafamda yavaş yavaş bir "gençlik" tanımı oluşturuyordum. Gelin görün ki bu yeni "gençlik" tanımı, benim yaşadığım gençliğin kilometrelerce uzağına düşüyordu ve ben kendimi bütün hayatım boyunca sürecek o eksiklik hissinin kollarına bırakıyordum.
Yeni keşfettiğim bu "gençlik" o bir saat boyunca bana umut ve heyecan veriyor, fakat kendi realiteme döndüğüm zaman bu heyecan kıskançlığın getirdiği korkunç bir öfkeye dönüşüyordu. Ben o zaman başladım sanırım kendimi yaşlı hissetmeye. Aslında yaşlı hissetmek de denemez buna belki, genç olmadığımı hissediyordum sadece. Ve çok istiyordum genç olmayı, karşı konulamaz biçimde istiyordum. Fakat günün sonunda içimdeki yontulmamış duygular ve öfkemle, kafam alabildiğine karışmış, gençliğimi bana yaşatmayan dünyaya öfkem dağlar kadar kabarmış, ellerim bomboş ve gözlerim yaşlı kalıyordum.
Aynı sene Teoman "On yedi" şarkısını çıkardı attı önümüze. Orda anlatılan bir gencin ölümüydü ama benim dikkatime takılan tek şey o rakamdı, ölü ya da diri, on yedi... Ben o zaman on dokuz yaşındaydım ve on yedi olmadığım için kendimden nefret etmeye başladım.
Zaman geçti. Bazılarına iyi, bazılarına kötü... Ben ve benim gibileriyse sadece es geçti.
gün geldi Yirmi iki yaşıma geldim. on dokuz yaşımdan beri beynimin içinde haldır haldır inşa edilen o başka dünya gençliği, artık kafamı her kaldırdığımda üstüme üstüme gelen koskocaman bir ütopya haline gelmişti. Yukarı baksam bu ütopik hayat altında eziliyor, aşağı baksam kendi hayatımdan tiksiniyordum. Kendimi geri dönülemez biçimde yaşlı, geri dönülemez biçimde geç kalmış hissediyordum. Sadece yirmi iki yaşındaydım, ve yaşlanıp ölmekten deli gibi korkuyordum.
Geçenlerde buldum o yazımı. "paula yirmi iki yaşında". Düşündüm, aradan altı koca sene geçmiş. Ve ben hala yaşlanıp ölmekten korkuyorum. Hala kendimi her şeye geç kalmış hissediyorum. O zaman anladım ki benim durumumun yaşla en ufak bir alakası yok. Bu başka bir şey. Bu, televizyonlardan, dergilerden, kitaplardan fışkırıp yüzümün tam ortasına tüküren o Ütopya'nın bana yaşattığı eziklik ve eksiklik hissi. On dokuz yaşında Dawson ve Joey izlemekle başlayıp, seninkinden farklı bir hayatın mümkün olduğunu farkettiğin andan itibaren büyüdükçe büyüyen bir kıskançlık hissi.
Amerikan Rüyası denen şeyi, sadece ekranların ardından izlemeye mahkum bir gençliğin, ömrü boyunca üstünde taşıdığı o eğretilik sanırım bundan. Çünkü kendimizi o dünyanın bir parçasıymış gibi sunmaya çalıştığımız her an, o televizyon camına tosluyor ve kendi gerçek hayatlarımıza geri dönüyoruz. Kaldığımız yerden, ütopik hayallerimizi kimbilir bir daha ne zamana kadar bastırıp, içimizde duyduğumuz o hiç kapanmayacak boşluk hissiyle yaşamaya devam ediyoruz. *
Sene 2000'di. Yeni Milenyum'a, televizyonda gördüğümüz çılgın eğlenceler eşliğinde girme hayallerimiz tabi ki çok uzaklardan bize el sallamakla yetindi. Ben henüz yeni yeni büyüyor, yeni yeni farkına varıyordum gözüme sokulmaya çalışılan "dünya"nın. Şansa bakın ki Cnbc-e de aynı sene girmişti hayatımıza ve ben televizyonda Dawson ve Joey'i izliyor *, kendi kafamda yavaş yavaş bir "gençlik" tanımı oluşturuyordum. Gelin görün ki bu yeni "gençlik" tanımı, benim yaşadığım gençliğin kilometrelerce uzağına düşüyordu ve ben kendimi bütün hayatım boyunca sürecek o eksiklik hissinin kollarına bırakıyordum.
Yeni keşfettiğim bu "gençlik" o bir saat boyunca bana umut ve heyecan veriyor, fakat kendi realiteme döndüğüm zaman bu heyecan kıskançlığın getirdiği korkunç bir öfkeye dönüşüyordu. Ben o zaman başladım sanırım kendimi yaşlı hissetmeye. Aslında yaşlı hissetmek de denemez buna belki, genç olmadığımı hissediyordum sadece. Ve çok istiyordum genç olmayı, karşı konulamaz biçimde istiyordum. Fakat günün sonunda içimdeki yontulmamış duygular ve öfkemle, kafam alabildiğine karışmış, gençliğimi bana yaşatmayan dünyaya öfkem dağlar kadar kabarmış, ellerim bomboş ve gözlerim yaşlı kalıyordum.
Aynı sene Teoman "On yedi" şarkısını çıkardı attı önümüze. Orda anlatılan bir gencin ölümüydü ama benim dikkatime takılan tek şey o rakamdı, ölü ya da diri, on yedi... Ben o zaman on dokuz yaşındaydım ve on yedi olmadığım için kendimden nefret etmeye başladım.
Zaman geçti. Bazılarına iyi, bazılarına kötü... Ben ve benim gibileriyse sadece es geçti.
gün geldi Yirmi iki yaşıma geldim. on dokuz yaşımdan beri beynimin içinde haldır haldır inşa edilen o başka dünya gençliği, artık kafamı her kaldırdığımda üstüme üstüme gelen koskocaman bir ütopya haline gelmişti. Yukarı baksam bu ütopik hayat altında eziliyor, aşağı baksam kendi hayatımdan tiksiniyordum. Kendimi geri dönülemez biçimde yaşlı, geri dönülemez biçimde geç kalmış hissediyordum. Sadece yirmi iki yaşındaydım, ve yaşlanıp ölmekten deli gibi korkuyordum.
Geçenlerde buldum o yazımı. "paula yirmi iki yaşında". Düşündüm, aradan altı koca sene geçmiş. Ve ben hala yaşlanıp ölmekten korkuyorum. Hala kendimi her şeye geç kalmış hissediyorum. O zaman anladım ki benim durumumun yaşla en ufak bir alakası yok. Bu başka bir şey. Bu, televizyonlardan, dergilerden, kitaplardan fışkırıp yüzümün tam ortasına tüküren o Ütopya'nın bana yaşattığı eziklik ve eksiklik hissi. On dokuz yaşında Dawson ve Joey izlemekle başlayıp, seninkinden farklı bir hayatın mümkün olduğunu farkettiğin andan itibaren büyüdükçe büyüyen bir kıskançlık hissi.
Amerikan Rüyası denen şeyi, sadece ekranların ardından izlemeye mahkum bir gençliğin, ömrü boyunca üstünde taşıdığı o eğretilik sanırım bundan. Çünkü kendimizi o dünyanın bir parçasıymış gibi sunmaya çalıştığımız her an, o televizyon camına tosluyor ve kendi gerçek hayatlarımıza geri dönüyoruz. Kaldığımız yerden, ütopik hayallerimizi kimbilir bir daha ne zamana kadar bastırıp, içimizde duyduğumuz o hiç kapanmayacak boşluk hissiyle yaşamaya devam ediyoruz. *
Gündemdeki Haberler