bugün

sevdiği entry'ler

büyüme

bence fiziksel konulardaki yetkinlikler için (evlenmek vs.) yasal olarak konulması gereken yaş sınırının 18, ancak zihinsel/fikirsel ve dolayısıyla da hükümsel meseleler adına (oy kullanmak gibi) şart koşulması gereken eşiğin 25 olması lazımdır.

çünkü bir kimsenin, toplumların kendi aralarında görünmez bağlarla sıkıca örmüş bulunduğu ve fiziksel kanunlarla da alakası bulunmayan çeşitli ahlaki/sosyal kuralları kavrayıp bunlara uyum sağlayabilmesi görevini, beyinde "frontal lob" dediğimiz kısım devralmaktadır. kafatasının ön bölümünde bulunan ve bilinçli düşünceden sorumlu olan bu kısım, ergenlik sonrası dönemlerde ancak 25 yaş dolaylarında gelişimini tamamlayabilmektedir ve dolayısıyla da bu dönemden önceki birtakım inançlar/yargılar/hükümler, aslında yeterli derecedeki rasyonel hesaplara veya tefekkürlere bağlı değil de duygusal kaygılara, kendi kabul ettirme isteğine veya toplumun ait hissedilen kümesini taklide dayalı şeylerdir. birisinin ciddi ve özgün bir görüşü olduğunu kabul edebilmek ve dolayısıyla da ona bu konularda söz hakkı tanıyabilmek için en az 25 yaşına kadar zaman vermek gerekir.

ancak toplumda 25 yaşına çoktan erişmiş bulunup da hâlâ daha herhangi bir "akıl" belirtisi göstermeyerek radikal kimi ideolojik inançlarda ısrarcı davranan, azımsanamayacak derecede kalabalık kümeler vardır. basit bir tabirle "beyin yoksunu primatımsı" sayılabilecek bu kalabalık güruhun, pek çok konulardaki mantıki hesaplamaları algılayamayarak, her türlü zihinsel algoritmadan yoksun yaşayıp gitmesinin temel sebebi ise, frontal lobun gelişimini tamamlamamış veya geç kalmış olması değil de sorgulamaya yönelik nöronlar arası bağların eksikliğindedir.

beynimizdeki nöronlar, biz herhangi bir "ana kümeye" dahil olan konu üzerine düşündükçe, bu konuya ilişkin yargıların iletişiminin ve çelişki denetimlerinin daha kolay ve hızlı yapılabilmesi amacıyla birbirleri arasında bir çeşit "bağ" kurarlar ki böylece zihinsel elektriklenmeler daha işlek biçimde hizmete sunulabilsin. ancak bir konu başlığı üzerine çok fazla duyum alıp da derin düşündükçe nöronlar arası bağlar gittikçe artacağından dolayı bu inanç veya mesele, bizde gittikçe dogmalaşır, derinleşir ve sonuç olarak da onu terketmeye isteksiz hale geliriz.

en basit örnekle atatürk hakkında çok okuma yaparsanız veya o konu ile detaylıca ilgilenip de sürekli duyum alırsanız, atatürk fikri sizde "nöronlaşır" ve bu zamana kadar biriktirdiğiniz nöron bağlarını kaldırıp atamayacağınızdan ötürü de bu fikirde zaman içerisinde sabitlenirsiniz. okuduklarınız, duyduklarınız veya ta göbeğine doğduklarınız, büyük oranda sizin geçerli fikir cephenizi oluştururken bunun üzerine sorgulama yapıp da "neden doğru, temellerinde ne var" diye frontal lobunuzu çalıştıracak eylemlere kalkışmazsanız, olduğunuz yerde sayar ve dış dünyadaki diğer fikirlere de cahil cesaretiyle meydan okur hale gelirsiniz.

ancak frontal lobu gelişkin olan ve bolca çalıştırdığından ötürü epeyce işlekleştiren bir kimse, beynin bu kısmına bağlı rasyonel hesaplamalar hususunda uzmanlaşacağından bu tip "yerleşik" inançlara daha az bağlılık duyar hale gelir veya en azından gerektiğinde bunu terkedebilmek onun için daha kolaydır.

şimdi ana konu olan "neden ideolojisini sorgulamayan veya diğer meseleleri hiç anlamayan ahmaklar var" noktasına bu bilgiler ışığında geri dönersek, söyleyebiliriz ki bu insanlar toplum tarafından halihazırda itilmiş bulundukları fikir havuzları üzerine tefekkür etmeyerek frontal loblarını ilkel bırakmış ve dolayısıyla da bu konu, onlar için nöronlar arası bağlarla güçlenip temelleşerek terk etmesi imkânsız hale gelmiştir. frontal lob, belirli yaşa kadar (25) gelişimini sürdürür ve bunun devamında da büyük oranda sabit kalır. hatta beynin kimi yetileri de (dil öğrenmek vb.) bu yaşlardan sonra kazanılması imkânsız hale gelebilir. bizim bu düşüncesiz dediğimiz güruh da frontal lobuna bir nevi ihanette bulunduğundan dolayı beynin bu bölgeden sorumlu kısmı artık durağanlaşır, işlevsizleşir, yani yaş ağaç kuru hale gelir.

dolayısıyla da koskoca yetişkin bir adama ne kadar laf anlatsan da anlamaması ve kendi fikrinde ısrarcı olup da senin "ee yani bunu neden doğru kabul edelim" sorularına yanıt veremeyişi, esasen bu meseleden kökenlenen şeylerdir. hatta kimileri fikirleri üzerine frontal loblarını kullanmamakta o derece direterek "düşünmemezlik" ediyorlar ve tek tip inançlara sahip oluyorlar ki, kendilerininkinden başka olan her şeyin yanlış olduğunu sanıp pek çok meseleyi, sırf kendi frontal lobları tembelliğe alışmış da kavrayabilip yoğurabilmekten aciz diye kabul etmiyorlar. gidip de "komünizm neden yanlış" diye soracak olsan, "e ben kabul etmiyorum o yüzden" raddesine varabilecek mantık yoksunu yanıtlar duymak hakikaten de işten değil.

bir de bilimsel bir veriden uzak ve kendi fikrime dayalı olarak şunları oluşturdum:

beynin işlevlerine ayrılan ve farklı görevler gören kısımları olduğundan inanıyorum ki bizim gün boyunca düşündüğümüz ve dolayısıyla da nöron bağları oluşturarak daha da işlevselleştirdiğimiz meseleler, bazı ana başlıklara ayrılıyor. örneğin siyasi/ideolojik düşünme ile mekanik/makinelerin basit düzenekleri üzerine soyut canlandırmalar aynı sınıfa dahil olmakta ve ikisi de benim tanımımca "fizik kurallarına bağlı zihinsel önermeler" sınırları içerisinde sayılıyor. yani bir şişenin kapağını açmak için geliştirilen alternatif yöntemleri zihinde canlandırmak ile bir ideolojinin temellerinin çelişkileri veya işlevselliği üzerine düşünmek, bana kalırsa zihnin aynı bölümüne hitap ediyor. en azından ben birinin ideolojik konular hakkında dediği "bu böyle olmalıdır" hükmü üzerine hesap yaparken sanki zihnimde mekanik dişlilerin veya basit kaldıraçların gölgelendirmeleri oynaşıyor gibi hissediyorum. o yüzden iddia ediyorum ki duygusal ve his ağırlıklı değil de mekanik sistem odaklı çalışan beyinler, ideolojik/toplumsal meselelerde verilen hükümleri sorgulamada daha başarılı. bunun gibi de birden fazla zihin tipi olduğuna inanıyorum.

sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

Seni dünyalara sığmaz bir yürekle seviyorum.

Kimsesiz karanlıklar Derdime şifa verin. Kalbimdeki yaralar Daha çok daha derin…

https://youtu.be/KxG8CEIsxIE?si=j4G2MMUNhqNJZmON

“Sen el kadar bir kadınsındır
Sabahlara kadar beyaz ve kirpikli
Bazı ağaçlara kapı komşu
Bazı çiçeklerin andırdığı
iş bu kadarla bitse iyi
Bir insan edinmişsindir kendine
Bir şarkı edinmişsindir, bir umut
Güzelsindir de oldukça, çocuksundur da
Saçlarınla beraber penceredeyken
Besbelli arandığından haberli
Gemiler eskirken, deniz eskirken limanda
Sevgili”

egoizm

insanlar egoizm(bencillik) kelimesini duyduklarında, canice veya vahşice eylemleri hatırlarlar oysa insan sadece bu eylemlerinde değil, eylemlerinin her birinde; aşkta ve vefada bile bencildir. bu felsefi kökenli ve temellerini nietzsche ve stirner gibi filozofların hazırladığı bir egoizm anlayışı olsa da, temelinde egoizm, gerçekten bu anlama gelmektedir.
büyük filozof spinoza da, bencil olmayan bir canlı türünü reddetmiştir. her canlının özünde egoist olmasının sebebi, yaşama bir kendilik içinde gelmiş olmasıdır. her şeyden önce kendisini tanımak ve kendisini bilmek; kendisini gerçekleştirmek isteyecektir. eylemlerinin kendine yönelik olmasının sebebi budur. bu kötü bir şekilde anlaşılmamalıdır.
doğu felsefesinde, kendini bilmenin diğer adı irfan sahibi olmaktır. yunus emre, yine aynı isimli şiirinde ’ilim, kendin’ bilmektir’’ dediğinde tüm eylemlerin ve bilginin başının kendini bilmekten geçtiğini söylemiştir. Farabi ve hegel, eserlerinde, düşüncenin en sonunda kendini bilmeye yöneldiğini anlatmış ve izah etmiştir. ben tanrı’yı ararken, aslında, kendimi aramaktayım. düşünmek, kendimden kendime bir yolculuktur.

sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

Bu akşamüstü sevdiğimiz bir abimizin eşinin ölüm haberiyle sarsıldık. Daha 1.5-2 ay önce yazlıkta; diz dize, balkonda mehtabı izleyip hep beraber gülüşüyorduk. Bugün ise artık aramızda değil. Hayatı ve ölümü ilk defa bu denli, bu kadar birbirine katışık gördüm.

Babam o gece, emin amca bize geldiğinde bir eve gidip geleyim demişti. Babam da takılmak için “ne o Fatma yengeyi özledin herhalde, onsuz duramıyorsun” demişti.
Emin amca ise “yok yav…” sonrasında ise “tabii Fatma’nın yeri bende çok başka ve apayrıdır” demişti…

Çok üzücü. Şimdi uzandığım yatağımdan onların yazlık evini görüyorum. Boş gözlerle o balkona bakıyorum.

Hayat esasında bir hiçten ibaret. Bir gün bir Nadide çiçeği koklama gayesiyle hep yarınlara uzanmaya gayret ediyoruz, belki biraz o çiçeği kokluyoruz. Bu yolda bazen yüzü ışığa batmış Işıl Işıl yakışıklı, güzel o yiğit yüzlerle; hayatın en derininden kopup bir kaynak gibi yeryüzüne çağlamış yiğit çehrelerle, mert, aydınlık gönüllerle rastlaşıyoruz.
Sonunda hiçbir yerinde bulunmayan insanlar, o dünyanın hiçbir yerinde bulunmayan çiçekleri koparıp yeryüzünden en güzel Türkmen atlarına binip doludizgin ayrılıyorlar.
Şükür ki böyle insanlara tesadüf ettik, şükür ki bu kültürde yetiştik. Şükür ki bu insanların arasından çıkıp geldik. Her

gökyüzünün aydınlattığı ovanın ağaçları, çiçekleri görülmemiş bir cennetin çiçekleriydi. bilinen çiçeklerin daha görkemlisi, daha renklisi. dünya'da hiçbir çiçeğe benzemeyen. dille tarif edilemez büyülü çiçekler. kırmızısı parlak som kırmızı, sarısı altın, pembesi... parlak ve renkli. insan, yeryüzünün herhangi bir yerinde böyle çiçekler açtığını bilse, dünyayı diyar diyar dolaşır da bu çiçekleri, kafdağı'nın ardında da olsa arar bulur da görür... yaratıcı, bütün çiçek hünerlerini, ellerinin büyüsünü, ışıkları bu çiçeklere dökmüş, aydınlığın üstüne bir cennet bahçesi sermişti. çiçekler, ışıklı bir denizi çerçevelemişti. denizin tam ortasında üç tane yelkenli yelkenlerini açmış gözükmeyen sonsuzluklara, uzaklardaki aydınlığa uçuyordu. üstteki gök de kanatlıydı.

Sonra, duraksayıp. Ömür dedi yörük beyi, ömür ancak bir aldatmaca ve aldanıştır. Birkaç düş, bir gönül hatırası.

yaşamaktan bezdim, ne yapsam?
birkaç yıl daha katlan, dedi.
nedir; dedim bu yaşamak?
bir düş, dedi; birkaç görüntü.
Bu zorbalar ne biçim adamlar dedim.
Kurt, köpek, çakal, hain, ikiyüzlü, dedi
Ne dersin bu adamlara ne dersin bu kadınlara dedim.
Yüreksizler, kafasızlar, soysuzlar, dedi
Benim bu deli gönlüm dedi yörük beyi.
Ne zaman akıllanacak…

Ben olmayınca bu güller yok
Ben olmayınca bu serviler yok
Kızıl kızıl dudaklar yok
Mis kokulu şaraplar yok
Sabahlar, akşamlar yok
Sevinçler tasalar yok
Ben düşündükçe var dünya
Ben yok o da yok…

Kalktık Asya’nın Türkmen elinden sökün eyledik Parlar omzumuzda uzun şelfeler. Kurt sürüleri gibi dağıldık dünyaya, yayıldık mağrıptan maşrıka dek. Kırmızı yakut gözlü, uzun boyunlu atlarımızı Sind suyuna, Nil suyuna sürdük. Memleketler, kaleler, şehirler aldık, devletler kurduk. Harran ovasına, Mezopotamya’ya, Arabistan çölüne, Anadolu’ya, Kafkas dağlarına, geniş Rus bozkırlarına on bin, yüz bin kara çadırla kartallar gibi indik. Uzun, yedi direkli, keçi kılından kara çadırlarımız… Her birisinin içi insan hünerinin en büyük, en güzel, en ince renkleri, nakışlarıyla işlenmişti. Ya şelfelerimiz, ya kılıçlarımız, hançerlerimiz, fildişi sapları altın işleme tüfeklerimiz, dibeklerimiz, hırızma, gerdanlık, tepeliklerimiz, kilim, keçe, çullarımız…
Haran ovasında binlerce kişi ceylanlara karışıp semah döndük. Ulu şahinler gibi. Şölenler tuttuk, kutsal cemler büyüttük… Ulu denizlerden ulu denizlere dalgalarca çalkandık. O kıyıdan bu kıyıya vurduk. Kaleler, şehirler, memleketler, ırklar, soylar karşımızda boyun eğdi. Tutsak kıldık bir çağı. Çok şey yaptık insanoğluna. Ama onları hiç bir zaman aşağılamadık. insanları aşağılamak geleneğimizde yoktu. Yoksula, yetime, düşmüşe, kadına, hangi soydan, hangi dinden, hangi ülkeden olursa olsun dokunmadık, saygıda kusur etmedik. Dost olsun, düşman olsun onları bizim düşkünümüzden, yaşlımızdan, çocuğumuzdan, kadınımızdan ayırdetmedik. El aman demişin kılına dokunmadık. Kalın, işlemeli, türlü damgalı yurtlar yaptık keçelerden, sıcak sağlam. Hiçbir saray böylesine, bu yurtlar gibi görkemli olamazdı. Dünyanın üstünde konduk kalktık, özgür, tutsak, yenilmiş, yenmiş… Yüzyıllar geçti, parça parça bölündük, küçüldük, kara çadırlar soldu. Ulu dağlara, sulara, topraklara, ovalara, ülkelere ad verip, damgamızı bastık. Anadolu'da karşımıza çıktı Kayseri dağı, Ağrı, Süphan, Nemrut, Binboğa, Cilo dağı… Vardık Anadolu'da da karşımıza çıktı Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya, Seyhan, Ceyhan suyu… Anadolu ovası Tuz gölü, kehrübar sarası üzümleriyle Ege ovaları… Ve adlarımızı verdik sulara, ovalara, dağlara. Anadolu'nun her karış toprağına damgamızı bastık. Her karış toprağına bir ad bulduk, obamızın adını koyduk. Unutulmasın, bir ulu toprakta soyumuz boy versin diye… Düşürdüler bizi tozlu yollara, aşırdılar bizi karlı dağlardan. Düşürdüler bizi haldan hallere… Anadolu'nun taşıyla toprağıyla, akan suyu, esen yeliyle, binlerce yıldan bu yana işlenmiş, gelişmiş, yeşermiş, boy atmış kervansarayları, sarayları, tapınakları, ulu şehirleri, türküleri, gelenekleri, görgüsü, bilgisiyle bir olduk kaynaştık. Etle kemik gibi… Yağmurla toprak gibi… Her bölüğümüz bir ilde, bir ülkede, bir toprak parçasında kaldı… Çadırımızın her bir parçası bir yerde unutuldu, bir toprakta çürüdü. Gür, sonsuz, ulu, kaynayan bir su gibi bir kökten çıktık. Göz göz olduk… Dağıldık, ufaldık, azala azala tükendik, bittik. Artık türkülerimiz belki de hiç söylenmeyecek, semahlarımız dönülmeyecek, dostlar, canlar, erenler bir yürek olamayacak. Ay gün bizim baktığımız gibi doğmayacak batmayacak. Usumuz, geleneğimiz, göreneğimiz, ağacın tomurcuklanması, yelin esmesi, insanın doğması, büyümesi, ölmesi üstüne düşüncelerimiz, duygularımız bilinmeyecek, anılmayacak. Çiçeğin açması, kaplanın heykirmesi, yağmurun yağması üstüne, toprağın yeşermesi, bir kartalın yumurtlaması, bir tor şahinin, uzun boyunlu tor atların alıştırılması, dünyaya, her yaratığa sevgimiz, dostluğumuz, onlardan bir parça olma gücünün harikulade sağlamlığı hiç bilinmeyecek, namımız insan soylarınca söylenmeyecek. Birdenbire değil, binlerce yıldan bu yana azala azala, ufalana, küçüle, her toprakta bir parçamızı bırakarak tükendik… Bir aydınlık su gibi bu toprağın üstünden aktık. Geldik Anadoluda da karşımıza çıktı Kayseri dağı. Ulu, temiz, alımlı, yakışıklı, ışığa batmış. Kırmızı yakut gözlü, uzun boyunlu atlarımız… Haran ovasında, Mezopotamya'da yüz bin ulu kartal konmuş gibi kıl kara çadırlarımız. Binlerce kişi, binlerce ceylanla birlikte semah tuttuk üç gün üç gece, kırk gün, kırk gece…

ontolojik argüman

Yıllarca ontolojik argümanı çürütüyor diye kullanılan bir cümle var: "Varlık yüklem değildir."
Ezberci gidildiği için bu cümlenin anlamı yerine ona yüklenen işlev ile hareket ediliyor. Nedir o? Ontolojik argümanı çürütmek. Birisi ontolojik argüman mı dedi şraak diye gelen "kant onu çürüttü abi ya" cümlesi. Bütün bunları geçip cümlenin içeriğine bakalım.

Varlık yüklem değildir demek bir şeyden varlığını alamazsın demektir. Bir şeyden bahsediliyorsa ve o şey bir şekilde tanımlıysa o şey mutlaka vardır. Fakat burada bir ayrım yapmak gerekir. Her varlık varolmuyor. Çünkü varlık olmak aktüel olmayı zorunlu olarak içermez. Yani bir şeyden bahsediliyorsa o şey mutlaka vardır ama bir şartla: ya potansiyeldir ya aktüel. Potansiyel varlığı bir varlık saymak zorundayız. Çünkü şimdiki aktüel gerçekliğimize bir etkisi var. Varlıkla bağı olan her şey vardır. Dolayısıyla potansiyel varlıklar vardır.

Buradan hareketle diyoruz ki varolmanın belirli kıstasları vardır.

1) Varolmak varlıkla bağlı olmaktır.(Seçik)
2) Varolmak düşünülebilir olmaktır. (Açık)
3) Aktüel olamayan bir varlığın potansiyeli olmaz.
4) Varlık, şeyden ayrılamaz.

Dolayısıyla Tanrı vardır. Çünkü hem bütün varlıklara varlığını veren şey olarak varlığa bağlıdır hem de düşünceye gelmektedir. Ek olarak Tanrı bir kere aktüel olduğunda sonsuza kadar aktüel olmalıdır çünkü eğer bir kere durursa diğer varlıklar onları vareden neden olmaksızın varolmaya devam edemezler.
Sadece Tanrı ismini ortaya atıp düşünmem onu var kılmıyor. Onu varlıkla bağlı şekilde düşünmem onu var kılıyor. Bir kere bunu düşündüğüm zaman bir daha onun yok olamayacağını, zorunlu olduğunu, ezeli ebedi olduğunu biliyorum.

Ve… Kant'ın Fichte'ye neden karşı çıktığını anlamalı önce herkes. Fichte'ye senin metafiziğin yoktur diyor Wissenschaftslehre ile ilgili. Oysa Fichte Kantçı bir sistem, hatta Kant'ın sistemini ortaya koyduğunu düşünüyordu.

yer çekimi

Sanılanın aksine Dünya'nın etrafında yörüngede dolanan uydulardaki insanlar yer çekimsiz ortamda değildirler. Eğer uyduların bulunduğu yüksekliğe kadar bir bina inşa edilse ve biz o binanın en üst katında yaşasak, aynı şu an kendi evimizde gezinebildiğimiz gibi gezinebilirdik etrafta. Çünkü gerçekte o yükseklikte, şu an bize uygulanan yerçekiminin %90'ı yine uygulanacaktı. Zaten düşününce 400000 km uzaklıktaki Ay'ın dünya etrafında dolanmasını sağlayan yer çekimi nasıl olurda 400 km uzaklıkta dönen uyduları etkilemez.

Peki madem uydudaki insanlara uygulanan yerçekimi ile bize uygulanan yerçekimi neredeyse birbirinin aynısı, o halde onlar nasıl havada süzülüp, dönüp, türlü garip hareketler yapabiliyorlar.
https://www.youtube.com/watch?v=s63JXdsL5LU

Uydulardaki insanların yerçekimini hissetmemesinin sebebi aslında serbest düşüşte olmaları. sürekli düşüyorlar ve fakat aynı zamanda hiçbir zaman yere de ulaşmıyorlar çünkü bunu engelleyecek bir yatay hızları (8000 m/sn) var.
Dünya'nın şekli itibariyle yatayda her 8000 metrede bir yeryüzünde yaklaşık 5 metrelik bir alçalma olur.
http://www.physicsclassro.../class/circles/u6l4b2.gif

Bununla birlikte serbest düşüşte olan bir cisim 1. saniyede 5 metre aşağıya düşer. Yani biz serbest düşüşte olan bir cisme yatayda 8000 m/sn'lik bir hız verirsek bu cisim yere hiçbir zaman ulaşamaz ve dünya etrafında yörüngeye oturur.
https://upload.wikimedia....0px-Newton_Cannon.svg.png

Aynı şekilde eğer bir taşı yere paralel olarak 8000 m/sn'lik bir hızla fırlatsak taş serbest düşüş halinde bütün dünyanın etrafını dolaşır ve gelip sizi kafanızın arkasından çatank diye vurur.

uludağ sözlük

Yıllar boyunca yavaş yavaş gereksiz kişileri doldura doldura katledilip, bitirilmiş sözlük. Oysa bende ne anıları var, hatrıma geldikçe yüreğim sızlar, ağlayasım gelir...
5 senelik maceram var, 2 sene önce bitti. 2 sene sonrasında hesap açıp, eskileri yad etme maksadıyla bir giriş yapayım dedim, boşunaymış. Hani eve gelirsin ama bir zamanlar her köşesine dek tıklım tıklım dolu olan evde kimse, etrafta da ses seda yoktur. Terk edilmenin getirdiği burukluk kaplar tüm evi. Günler geçer, aylar geçer aynı sessizlik ve kimsesizlik seni karşılar. Bu da aynen böyle işte aynı şeyleri bu yazıyı yazarken en sevdiği insanlarca acımadan, bir not bile bırakılmadan bırakılıp gidilen, yalnızlık ve acıya terk edilen özlem ve gözleri yaş dolu yaşlı bir adam/kadın gibi hissediyorum, bir yanım ezik bir yanım özlem bir yanım da nefret dolu... Kayda değer tek bir giri yok. Ne kadar ayaktakımı, kara cahil varsa doluşmuş. Neyse önemli değil, sonunun böyle olacağı başlangıçtan belliydi.

3-4 sene önce en aktif zamanlarımda, henüz dış dünya'ya kapalı olan gözlerimi burada açmış, yazma hevesimi burada söndürmüştüm. Bu süreçte Birçok hayran, birçok dost aynı zamanda düşmanlar edinmiştim. Fakat buradaki insanların çoğu kapalı birer kutu gibiydi, hepsi bana çok gizemli gelirdi. Bazılarının yazdığı yazıları okumak, koyduğu fotoğrafı yorumlamak hep büyük keyif vermişti. O zamanlar Onlarla tanışmak, sohbet etmek dünya'nın en çekici eylemi olurdu, kaç insan eskittim böyle bilmiyorum, burada kaç tane sevgilim oldu, kaç kez arkadaşlık ettim, kaç kez dost oldum, kaç kez düşmanlık ettim hatırlamıyorum. Bir önemi de yok zira hiçbiriyle konuşmuyorum. Bugün tecrübelerim neticesinde anlıyorum ki o gizemli, o muhteşem sandığım insanlar meğer birer özgüvensiz, ilgiye muhtaç ve aç, toplumda geride kalmış ama tutunmaya çabalayan, sorunlu insanlar imiş. Fakat yine de o günleri, o insanları özlüyorum hem de deli gibi. heyecanımın, arayışımın, hevesimin, duygululuğumun dorukta olduğu zamanlar. Kör ve aç olmamın verdikleri ile fazlasıyla istekli ve şevkliyim, yarattığım ve oraya kaçıp sığındığım sahte bir dünya. Ve orada sosyal bir ortam, kral ben. El üstünde, gözler önünde...

o zamanlarda sözlüğün bir anlamı vardı. okunası giriler, aylarca sohbet etmeye, üzerine düşünmeye değer kişiler... Şimdi çocuk parkından, Twitter denen leş yerden farkı kalmamış. Koca bir yazık.

v for vendetta

https://youtu.be/z2-4V8VfdR4

Muhteşem...

anın görüntüsü

Kütüphanemin son hali. evin bir odasını tamamen bunun için ayırdım...

ey kitap! Sen, ne Sezar, ne napolyon'dun. Tek karış toprak bile işgal etmedin. Hiçbir damla kan bile akıtmadın. Fakat vatanımıza yüz binlerce yeni, sağlam, güçlü ve çalışkan insanlar kazandırdın...
Milletin ve de insanlığın dimağı için çalışıp, didinen kahramanın adı sonsuza ve sonsuzluğa kadar övülsün!

görsel

görsel

gitme kal bu şehirde

Karanlık, kapkaranlık bir şarkı. Tıpkı 90'lardaki nazan öncel gibi kapkaranlık. Karanlığın dehlizlerine ait, tabir yerindeyse şarkı, yaratıcısı nazan tarafından karanlık dehlizlerde yitip gitmek için yaratılmış.

En ufak ayrılıklarda anılara, sevdiğine rest çeken, git diyen sezen'in diline hiç olmamış, yakışmamış. Tamamiyle eksik. Halbuki Biz vallahi, sevdiğinin ardından koşan, gururunu aşkı için yerle yeksan eden harbi kadın nazan'ı sevdik.

sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

https://youtu.be/-2w3DNpF9D8?si=R8GegE1cziQcZBUV link güncellendi.
Şu şarkının bir başka versiyonunu 12-13 sene önce lise dönemlerinde ne dinlerdim.
Dinleyince birçok anım depreşti.

Belki de hayatımda ilk defa birine açıldığım dönemlerde kendime en yakın bulduğum isimdi. Şarkılarını geceleyin kulaklık takıp izmir’in rakseden ışıkları altında yürürken dinlemek hem hüzün hem keyif verirdi.

Liseye nakil olduğum ilk zamanlar ilk defa ciddi olarak birinden hoşlanmıştım. Hoşlandığım kişiyi tanımadığım, anaokulundan beri arkadaşım olan kişi ile tanışıklığı olduğu için onun söylemesini istemiştim. Gidip benim adıma onunla tanışmak istediğimi iletti. Sevgilisi olduğu için bu teklifi reddetmişti.
Biraz üzülmüştüm ama atlatmam çok kısa sürdü. Sonrasında zaten yeni biriyle o yaşlara göre ateşli sayılacak bir ilişkiye başladık, sonra okulun en popüler kişisi oldum. Görünüşümden, karakterimden, bilgili biri olmamdan ötürü birçok kişiden çıkma teklifi alıyordum ama etrafımda, sosyal medyada bana yazılan kişiler umrumda değildi, yine de ilk hoşlandığım kişiye dair içimdeki sempati hiçbir zaman kaybolmamıştı. içimde bir sevgi yoktu ama yaşanması gereken bir yarım kalmışlık vardı ve bu kalmışlığı içimde 3 sene boyunca içimde taşıdım. Ayrıca okulda onun kadar derin, hisli olduğunu düşündüğüm biri yoktu ve onun gözleri denli derin bakan bir çift göz daha yoktu.
O dönemlerde hayatıma 2-3 kişi belki daha fazla girmişti ama bir türlü onu içimden söküp atamıyordum.

Lise son sınıfta 1.sınıfın ortalarında tanışmak istediğim kişiyle aynı sınıfa denk düştük. tam arkamda oturuyordu, her sabah onunla yeni bir güne uyanıp her akşam, akşamüstünü beraber kapatıyorduk. Arkamda oturuyordu ama sanki her saniye gözlerimiz birbirinde demleniyordu.
Sözgelimi sürekli bana bir şeyler soruyordu. Her gün okuduğum kitapları soruyor, hayat hakkında konuşmak ve benimle arkadaşlık etmek istiyordu ama hiç bu emellerine karşılık vermiyor, umursamıyordum. O dönemler içsel olarak büyük bir dönüşüm yaşıyordum ve sınıftaki, okuldaki kişiler pek umrumda değildi.

Lisenin son sınıfının son demlerinde, dayanamadı.
Muhteşem görselliğe sahip bir yere sınıfça pikniğe gitmiştik. Benim manzaraya nazır kitap okuduğum ve beni boş bulduğu anda, direkt “okul bir iki haftaya bitmek üzere, artık sana her şeyi söylemeliyim içimde tutamayacağım. Ben senden geldiğin ilk zamandan beri hoşlanıyorum, hoşlanmaktan da beter vaziyetteyim. Sana aşık oldum.
hatta sevgilimin olduğu zamanlar seni düşünüyordum, inan sensiz bir günüm geçmedi. Eğer kabul edersen seninle, yanında sonsuza dek kalmak istiyorum. Asla senin gibi birine hayatım boyunca rastlayamacağım. Sana aşık olmak ve aşık kalmak benim için bir şereftir” dedi.
Ne kadar derindi sözler 17 yaşındaki biri için.

Ona, niçin sevgilisinden ayrılıp benimle olmadığını sordum. Karşılığında, o zamanlar bunu içinde çok düşündüğünü 3 gün sonra sevgilisinden ayrıldığını söyledi.
Öyleyse niçin benim yanıma gelip iletişime geçmediğini sorduğumda ise çok kez teşebbüs ettiğini ve benim görmezden geldiğimi söyledi.
4.sınıfta aynı sınıfa düşünce, sürekli bana ilgi gösterdiğini ve ona yanaşmadığımı anlattı.

Hafif çekik gözleri hüznün koynunda beslenmiş onlarca yaş ile dolmuştu.
Sonra bir iki adım attım, sırtım dönük, benle senden olmaz, ben sana ilk geldiğimde koşarak gelseydin bugün her şey bambaşka olurdu. Sen ise 3 gün sonra sevgilinden ayrıldığını ve benim tanışma teklifime, hareketlerin ve sözlerinle evet dediğini söylüyorsun ama ben o dönemlerde bunu göremeyecek kadar zihnen başka diyarlarda dolanıyordum. Değil bunu fark etmek, ben sana olan gururumdan gözlerine 4.sınıfa kadar bir kez olsun bakamadım.
Bana olan aşkını ise 3-4 sene sonra söylüyorsun, bunun için çok geciktin her insan aşığına gecikir ama ben sana gecikmeden gelmek için koştuğumda sen bana nefes nefese kalmadın. Nefesini koynumda, dudaklarımda, gözlerimde, zihnimde hissetmeliydim ama beni nefessiz koydun.
Şimdi gitmeliyim, hoş kal dedim.

Arkamdan, ağlaya ağlaya lütfen dur. Diyeceklerim var sana hep koştum ama beni bir gün olsun görmedin, yüzüme dahi bakmaya tenezzül etmedin. Yemin ederim, yalvarırım gitme dedi. Sonraki sözlerini dinlememek için gözyaşlarımla kulaklarımı tıkadım. Zira dinledikçe sözleri her saniye biraz daha akıyordu kıyıcı zehir gibi yüreğime.

O günden sonra zaten okulun bitmesine 2 hafta vardı, 1-2 günlüğüne geldim. Onun olduğu zamanlarda sınıfa girmedim, okulun bahçesinde dolandım durdum. Sözde ondan kaçıyordum doludizgin atlarla, o ise karşıma çıkmaya çalışıyordu bilenmiş inatlarla.
Onu, o günden sonra bir daha hiç görmedim. Hakkında hiçbir haber almadım. Alsaydım belki üniversite zamanlarında kendimi izmir otogarında bulurdum bir anda. Ayaklarımı hiçliğin ve sonsuzluğun kıyısına çekesim gelirdi. Anılarım depreşir, sevgi hissiyatım oluşurdu. Belki böylesi o zamanlar için daha hayırlı olmuştur.

Çok özel biriydi, belki de hayatımda en saf duyguları hissettiğim, bu manada tanımaktan müşerref olduğum 2.kişiydi. Umarım şimdi bir şehirde, benim hiçbir zaman bilemeyeceğim bir zamanın yaşandığı bir diyarda eşiyle çocuklarıyla ve beslediği hayvanlarla mutlu, huzurlu ve her gün yeni mutluluklara, umutlara koştuğu bir yaşam sürüyordur. Belki de sokağının adı hüzünlü gramafonlardır…

Beni tanrı olarak görüyordun, bana tapıyor çok değer veriyordun ama ben çok hata yaptım. inan bana çiçeğim o muhteşem bulduğun görünüşüm, muhteşem bulduğun bilgim, muhteşem bulduğun karakterin bizim mutlu olmamızı sağlamazdı. Karakterim asla öyle gördüğün gibi değildi. Bana tapmanı hor kullanırdım, seni çok üzerdim. Ben kendimi bulma çabasında olan hatalara batıp çıkan biriydim. Birçok yanlış seçim yaptım.Seninle o zamanlar olsaydık inan ki seni çok üzerdim. Senin o güzel ve sonsuz ummana rahmet bağışlayacak kadar derin, yüce kalbini kırsam, o muhteşem gözlerinin yaşlarla parladığını görseydim bugün bile azap dolu olurdum. Kıvranırdım. Evet, bu acıya tahammül edemezdim bakma başkalarına azap vermeme ve vicdani yük taşımadığıma. Sen bambaşkaydın. Şimdi olsak üzmez, mutlu olurduk ama olmaz, imkanı kabil ve mukabil değil.

Bu arada, ygs sınavının olduğu bir Mart sabahı, beni uzaktan görüp yanıma hızlı hızlı gelip babamla ayaküstü tanışmış ve çok sevmiştin. Sınıfta o sabahtan bahsederken gözlerin Işıl ışıldı. Babam da seni çok sevmişti, dağda biten yaban çiçeğim.
Tek taç vardı çiçeklerin sultanında onu da koparacak bir kaba bulunur elbet.

Cebeci istasyonu ve sen şiiri bizi ne kadar da anlatıyor. O şiir de sana ithaf olsun.
Hoş kal, dilerim.
https://www.uludagsozluk.com/e/46769989/

Dipnot: tanışma teklifimi ileten arkadaşım 3.5 ay önce evlendi. 8 saat boyunca düğün ve sonrasında eğlendik. Bunu da ekleyip bu yazıyı tarihe not düşelim.

descartes in duyusal argümanı ve gerçeklik

Descartes delililik ihtimalini yok saysa bunu bertaraf etse dahi normal deneyimlerimizden, kendilerinden yana emin olduğumuz duyusal bilgilerimizden de kuşku duyma olasılığı bulunduğunu öne sürer. O, tüm duyu-deneylerinin gerçekte, hayali olabileceklerini söylemektedir. Ona göre duyu-deneyi yoluyla tecrübe ettiğimiz her şey, uyurken bir düşte sahip oldugumuz deneyimlere her bakımdan benzer.
Uyurken gördüğümüz düşlerde, tıpkı uyanıkken olduğu gibi, belli şeyleri görür, bazı yiyeceklerin tadına bakar, birtakım sesleri işitir ve yaşadığımız bu deneyimlerden kesinlikle emin oluruz. Gerçekten de uyurken gördüğümüz düşler, uyanık durumdayken sahip olduğumuz deneyimlerden fenomenal veya niteliksel olarak hiçbir farklılık göstermeyebilir. Descartes için uyanıklığı uyku halinden ayıracak bir ölçüt bulunmadığına göre, uyanıkken sahip olduğumuz deneyimlerin gerçekte uyku halinde yaşadıklarımızın bir parçası olmadığından nasıl emin olabiliriz? Bütün bir yaşantımız niçin sürekli bir düş olmasın?
Descartes'e ait söz konusu “rüya argumania, insanlara gerçekten varolan şeyleri gösteren ya da temsil eden güç ya da yetiler olarak duyulara beslenen naif inanç ya da güveni tamamen ortadan kaldırmaya yöneliktir. Descartes, aradığı Arşimet (Arkhimedes) noktasını bulabilmek için bundan sonra bir adım daha atarak bilimsel hakikatlere ve matematiğin doğrularına geçer. Buna göre, duyular aracılığıyla kazanılan bilginin büyük bir bölümünün kuşkuya açık olduğu kabul edilmelidir der.
Descartes'e göre yine de duyular aracılığıyla kazandığımız bilginin, kendilerinden tam olarak emin olduğumuz belirli değişmez ve güvenilir yönleri vardır. duyularımız aracılığıyla sahip olduğumuz deneyimlerin, yalnızca bir düşün bir parçası olmayıp, gerçekten varolan bir dünyayla ilgili deneyimler olduklarından emin olamasak bile, deneyimimizin içeriğini meydana getiren çeşitli olgularla ilgili olarak bir kesinlik duygusu içinde olamaz mıyız? diye sorar Descartes.
ister uyanık isterse uyku halinde olalım, karım beyaz, çimenin her zaman yeşil, kargaların siyah olduğunu, cisimlerin hep aşağıya doğru düştüklerini kesin olarak bildiğimizi düşünür Descartes. Ve aynı anda, doğabilimlerinin iste- duyu-deneyinin sağladığı bu malzemeyle ilgili olduğunu ve bu bilimlerin bize farklı nesnelerin nasıl davrandıkları konusunda yasalar sağladıklarını gördüğümüzü söyler. Bu durum dikkate alındığında, duyu-deneyine dayanan bilimsel bilginin bir şey hakkında olduğundan, bilimlerin bize içinde yaşadığımız dünyanın sabit ve değişmez yönlerini gösterdiğinden de emin olamaz mıyız? diye sorarak tamamlar argümanını.
Kısaca ozetlersek; Descartes burada açıkça emprizm karşısında rasyonalizmi temellendirmeye ve savunmaya çalışmaktadır. Ona göre duyularımızla edindiğimiz tüm bilgiler rüyalarımızdaki bilgiler gibidir. Doğru bilgiye ulaşmamız nesnel metodu akıldır.
Şimdi Descartes rüyalar ile gerçek dünya arasındaki çok önemli temel bir hususu ıskalıyor veya görmezden geliyor. Doğa rüyalardan herkes için "aynı" olmak hususu ile ayrılır. Rüyalar kişilere özeldir ama deneysel dünya değil. Bir insanın rüyasında gördüğünü sadece kendisi deneyimlerken doğayı herkes aynı şekilde deneyimler. Bir insanın rüyasında uçması sadece onu ilgilendiren bir durum iken dünyanın güneş etrafında dönmesi ya da insanların anne karnında bir embriyodan yaratılması herkes için eşittir. Yani deneysel dünya nesneldir. Rüyalar gibi öznel değildir.
Deneysel dünyanın nesnel olması onun üzerine kuracağımız gerçeklik anlayışı için bize temel sağlayabilir. Deneysel dünyada varolan her şeyin aslının maddi ya da ideal olması durumu onun "reel" olmasını etkilemez.
Bugün bilimin geldiği noktayı göz önüne alırsak duyularımızla deneyimlediğimiz nesnel dünya; değişen, hareket eden, somut, maddi yönüyle materyalizmi; değişmeyen, soyut, ezeli yönüyle idealizmi hakli çıkarır niteliktedir. insan zihni ise bu iki nesnel gerçekliğin tam kesiştiği noktada bulunmaktadır.
insan zihni durmadan değişen, gelişen, başkalaşan nesnel doğadan duyu organları ile aldığı bilgileri sonsuza uzanan soyut matematiksel doğaya giden bir köprü niteliğinde olan zihninde anlamlı hale getirmektedir. Maddenin somut hareketi zihinde ezeli doğa yasası olarak aksetmektedir. Burada insan zihni iki bambaşka ülke arasındaki düzenleyici sinir kapısı ya da iki bambaşka enerji türünü birbirine dönüştüren bir mekanizma veya bir regulator gibi görev yapar.
Peki hangisi daha gerçek ve "ilk"tir? Bence ikisi de eşit derecede gerçek ve "ilk"tir.

shailene woodley

Bana simaen, fiziken birini hatırlatıyor.
O da tıpkı böyle Sezen Aksu’nun şarkılarından çıkıp gelmişçesine ürkek, başka bir dünyadan gelmişçesine saf. ihtişamlı, muhteşem, derin, içten, masum...

görsel

görsel

alpay 77

Hüsamettin denen arsız sokak iti, öyle karşısında duramayacağın kişilere yavşaklık yaparsan karşılığında bu sözleri duyarsın. Teklifim geçerli, gel de yazdıklarımın hepsini icraate dökeyim. Ya da yaz özelden neredeysen geleyim.
Geldiğimde o çulsuz cebine 3 kuruş da koyacağım ki o lağım çukuruna dönmüş ağzına 2 lokma koy, işsiz sünepe. Her boka salça olmanın bedelini sana güzelce ödeteyim.

Sen kendini benim zümremle uğraşabilecek ve bu ayarda biri olduğunu mu sanıyorsun lan şarapçı. Lan 2 yıllık üniversite mezunu askerden yırtmak için okuyan dönme.
değil o mertebede olmak, ayağımın altında paspas olacak mertebede değilsin lan işsiz ezik. Hayatta tek gayesi ve eylemi burada zaman harcamak olan zavallı. Sen kim büyük adamlarla muhatap olmak kim? Anca burada 7/24 mahalle kokanaları gibi milletin yazdıklarını okur durursun avam.
Çıkıp ikiniz de verin adres, iletişim numarası diyorum ya da ben vereyim diyorum mırın kırın ediyorsunuz laf fahişeleri. Lafı sakız gibi uzatıp durmayın.

alpay 77

https://www.uludagsozluk.com/e/46785996/
Ulan cahil hüsamettin sığırı, ben tengir’e 3 sene önce nick altında boylu boyunca geçirdim adam benden özelden numara istedi verdim, akabinde telefonda tatlıya bağlayıp olayı kapadık. Benim burada karşımda duracak tek adam yok. Alayınıza giderim.
(https://www.uludagsozluk.com/e/46404224/)
Bu Alpay denen yavşağa geceden beri numaranı yaz diyorum mırın kırın ediyor.
Ayrıca dün çerkesler Balıkesir’de sesini çıkaramıyor diyen büyükbaş değil misin sen? Adamlar şehrin göbeğinde dernek kurmuş bu Türkçe yazmasını beceremeyen cühela da işkembe-i kübradan sallıyor. Neyse konu bu değil.
Kaç yıllık avukata prosedür öğretmek de ayrı ironi. Buradan aleni şekilde bir tahrik unsuru söz konusu değil ha özelden dönmüş olabilir ama bunu uluorta senin gibi kımıl zararlıları ile afişe etmek bir suç unsurudur ve ayrıca kendisi de hakkımda hakaret davası başlatabilir tıpkı benim yarın sabah hakkında hakaret davası sürecini başlatacağım gibi.
Bir de o cahil dimağıyla oran vermiş. Yok 50 yok 30. Bunu yüce Türk adaleti karar verecektir, mesele duruşmada ne denli kendini savunabildiğin ve ne denli prosedürel terminolojiye hakim olduğundur.
Ben bu hususu içeren sayısız duruşmaya girdim, aklını yorarak üzme.

Hulâsa Alpay denen it hakkında yarın savcılığa suç duyurusunda bulunacağım, sırf kendisiyle yüz yüze gelip dünyanın kaç bucak olduğunu göstermek için bunu gerçekleştireceğim. Yoksa yasal olmayan yollarla bu işsiz güçsüz eziği bulmam 1 günümü almaz.
Bakalım küfürleri karşımda nasıl ağlayarak, her yerin kan içinde kah ayaklarıma kapanarak nasıl geri alıp özür diliyorsun.

gidene söylenecek söz

Söylenecek hiçbir şey yok. Giden insan çoğunlukla haklıdır.
Tüm arkadaşlık/gönül ilişkilerimde giden taraf ben olmuşumdur.
Kimi zaman sevmemişimdir kimi zaman yaptıkları artık bana batmaya başlamıştır ve
artık o kişi benim için sıradan bir insandır ve yok hükmündedir, benim gibisini bulamayacağını bildiğim için onu bensizlikle baş başa bırakırım. Bir daha da ardıma dönüp bakmam ama yollarımızı ayırdığımız eski sevgililerimden 3-4 sene geçmesine rağmen yazanlar bile var. Bazen birinden gitmek yetmiyor, o sende takılı kalıyor. Bende ise Gittiğim günden beri bende bir şey ifade etmiyorlar. Bir çağrışımları yok.
Benim de yok saymalarım, gitmelerim meşhurdur. Biri gözümden düştüyse artık onu görmezden gelirim.
iş yerinde benden 5-6 yaş büyük, benden hoşlanan kişi; iş yerindeki en yakın arkadaşıma 1-2 aydır benim hakkımda, benimle niye hiç konuşmuyor, tersliyor, yüzüme bile bakmıyor diye sürekli sorup duruyor. Onu tersleyeceğimi düşünüp Cesaret edip gelip de bana da soramıyor.

insanlar neyin ne olduğunu az çok biliyor. Ama her şey bir yana böyle hadiselerde mutlu oluyorum. Hayır, birinin peşimden koşması değil mutlu eden bilakis birini yok saydığın, hiç muhatap almadığın halde karşı tarafın sana kin beslememesi, senin karakterine itimat edip sağlam, mert, güçlü, güvenilir, dürüst olduğunu çok iyi bilmesi. Bu beni gururlandırıyor.
Bazıları gibi her fikirden etkilenen yarım tahsilli, hayatında 100-200 kitap okumuş belki de onu bile okumamış, dünyadan haberi olmayan, her insanın dediklerinden etkilenen aklı karmaşık bir solucan gibi ezik olmaktansa doğruları uğrunda ölmeyi göze alan, keskin, mert, yüksek Erdemli biri olmayı tercih ederim.

Her şey bir yana, sanırım ben de böyleyim. Kaybettiğime üzüldüğüm ya da tanıdığıma memnun olduğum bir ilişkim olmadı çünkü hiç kimseye aşık olmadım. Çok güzel sevildim, aşık olundum ama bende hiçbirinin bir karşılığı yoktu. Hiçbiri ne hayalimdeki gibi zeki, bilgili, sağlam karakterli, çok hoş bir yapısı olan, entelektüeldi ne de dış görünüş olarak bana hitap ediyordu. Ne de asil, ihtişamlı bir soydan geliyorlardı. Vasatlardı. Hatta son zamanlarda yaşadığım ilişkiler berbat, itici, bayat, boktan ve bayağı iğrençti.

melisasilem

Sözlük bildirimlerinde gezinirken eskaza kendisine denk geldiğim silik yazar. Normalde burada kimseyi okumam, entrylerimi oylayanların profilini merak edip tıklama huyum da yoktur. Okunmaya değer bir şey, bir şahsiyet yok zira.
Birkaç yılda bir aklıma gelince buraya girip bir şeyler yazıp çıkıyordum zaten.
Gel gelelim her yazdığım yazıyı (2020-2021-2022) sürekli olarak oyladığını fark ettiğim için profiline tıklama ihtiyacı duydum ve gördüm ki silik.

merak edip hakkındaki yazılanları ve yazdıklarını biraz inceledim. Mert, doğru, cesur, ayaklarının üstünde duran yiğit, o vefalı insanları severim. Hele şu köhne çağda. Biz de bu kültürle yoğrulduk. Bende bu kavramların yeri pekala ayrı.

Hesabını sileli yaklaşık 2 yıl olmuş, silik olmasaydı böyle bir entry de girmezdim.
Ayrılıklar bende pek bir şey ifade etmez ama hiç tanışmadığım, kim olduğunu bilmediğim birinin bir daha burada olmayacağını bilmek bende başka şeyler ifade ediyor elbet.
Kendisinin anısına ithafen, en sona da bir şarkı ekledim:

acı hakikat ardından göklere konduğum kanatlarımı bıraktım. yürümek zorundayım artık. ama o kanatlarım olmadan ben, ben değilim sanki. içimde bir şeyleri kaybettim. şimdi olan ruhun içinde ve her zerresinde sürüklenen, büyüyen alevlere söndürecek suyu bulmamak değil, onu aramamak...
aslında dünyadaki her şeyin dönüp dolaşıp ulaşacağı şeydir ayrılık. insan gün olur bir şehirden ayrılır. bir şehir o insandan ayrılır. çocuk bir gün evinden ayrılır, ev çocuktan ayrılır. bir seven artık onu sevmeyenden ayrılır. sevmeyen seveninden. ayrılmak aslında işteştir. ayrıldıkça ayrışır insan, yabancılaşır. bir bütüne duyduğu bağlılık zorunlu veya zorunsuz olarak moleküllerine ayrılır, atmosferde dağılır, anılara karışır, yokluğa ulaşır.

ayrılmak bazen tren istasyonunda, bazen bir evin kapısında olur. bazen de insanın zihninde... en zor ayrılık kalpte olandır, o acı verir.

herkes ve her şey bir gün ayrılır. en ayrılmayanlar bile ölüm onları ayırana kadar beraberdir. tohumuna bitmek yazılmış her şeyin. böyle geçer gider günler.

sonunda güneş de ayrılır başımızın üstünden…

https://youtu.be/TEVGLXVhhns?si=ikQEp944i6UBrd3O
© copyright 2005 - 2026