bugün

entry'ler (14)

ben bu yazıyı sana yazdım

şu gizli bakınızı okuyunca şaşırdım. gerçekten içimi okumuşsun. sonra da kahkaha attım ağız dolusu.
orda yakaladın beni, ama sevdiğim kişi konusunda hayır. o yazı da kayıp bi kadına yazılmıştı. kayıp derken, uzun uzun anlatmicam şimdi. belki bigün yüzyüze.

ilk mesajın da itirafımı okumadan önce yazıldıysa çapraşacam kendimle. hani "tılsımlara artık inanmıyorum" demiştim, hayli zorlanıyorum şimdi de bak. ama yine de tılsıma inanmak istemiyorum. ah dilimi yakan tılsımlar.. uzak durun benden!

yazmışsın şu vakit olur olmazsa o vakit falan. burdan bakınca izdivaç programlarında eleştirdiğim odunlar gibi hissettim kendimi. "esmer olsun 1.70 olsun kalçaları geniş olsun.." o ne lan? dana mı alıyon mal pazarından? pişman oldum anliycaan. hoş benimki masumane biliyosun. yok puştluk olsun diye değil, gerçekten öyle. ama işte rahatsızım şimdi. seni görme isteğimdeki şiddette bi değişiklik yok. sadece yüzsüz olmamaya çalışıcam.

utanmasam "fizik önemli değil önemli olan iç güzellik" diyicem lan!

sözlük yazarlarının itirafları

bazen bu gezegenden değil miyim diye şüpheleniyorum.

tanışalı 2 dakika olmadan erkeğe ilan-ı aşk eden kaşarlar, yavşaklıkta sınır tanımayan abazanlar.
sanki etrafımdaki insanların yüzde doksanı cast ajansından tutulmuş, her hareketleri rol icabı.
samimiyeti arar oldum sözlük. çölde su gibi, suda saflık gibi.

bilmem ki ben mi safım..

şaka değil, ciddi ciddi düşünüyorum ha. "herkes böyleyse ben mi anormalim?" diye.
biri yardım etsin, sıfır grubu erhaş pozitif moral lazım.

bir kadının gözyaşlarını silmek

ağlama.

böyleydim ben hep. ne istediğimi bilemedim. bir şarkı duydum aşık oldum. bi gülücük gördüm, peşine düştüm. sen yürüdün ben yürüdüm, sen durdun ben hala yürüdüm.

masumiyet bu. espri yaptığını sanıp küfre battıkça batan kıroluğunsa savunulacak yanı yok. aşık edip rezil eden, sonra rezaletin ta kendisi olduğunu bakışıyla, duruşuyla, en güzel sözcükleri bile zehir eden ağzıyla ispatlayan kaşarın da. ama ben..

inan ki çok sevdim! hani o her karesi ayrı bir aşk olan meşhur "alpine" var ya, o da benim her karem, her bir zerremdi. anlayamazsın, anlatamam. bir metro istasyonunda beş liralık kulaklıkla hayata perde çekip şebnem ferah dinlemek gibi. haydarpaşa garı dalgakıranında yeni bir martıyı yabancılık çeken masum haliyle yakalamak gibi.

beni bir fotoğrafta bulacaksın. "şu an ne yapıyor?" sorusu düşecek aklına. sen bunu söylerken, ben "ne yaptım?" ı çoktan söylemiş olacağım.

ne zor bir hatayı sevmek. daha zoru bir hatanın bu kadar güzel olmasıydı.

güzelliği utandıran hatam..
bir beni utandıramadın. kahpeliğin kokusu sinmiş hissediyorum bedenime. kapı arkasında mahsur kaldı heveslerim. elinden tutup maltepe sahilinde yürümek, ne alakaysa klişenin efendisi olmuş kız kulesi kızından bahsetmek isterdim. konuşması bile mide bulandırırken yasağı ben yaşadım, yaşayacağım.

zor değil aslında her şeyi yoksaymak, bunu da yaptım. ama bilemem ki hayat ne yapar sana, diyemem. sen yine teoman de, sadece.

gidişim de ani bu yazı gibi. aynaya bakmak kadar zordu ardıma bakmamak.

ve şimdi ağla.
hüznümle sileceğim gözyaşlarını..

koçtaş

istanbul-atalar daki şube personelinin gayet rahat olduğu firma. pazarlama sektöründeki bu tarz işletmelerin köleliğine yıllarını vermiş biri olarak şu manzaralar karşısında şaşkınlıktan 8 kilo verdim:

* sakız çiğneyen personel elemanlarının belli bir yönetmelikten bağımsız olarak istedikleri saç-sakal-bıyık triosunu kullanmaları (servet çetin sakalı da dahil),

*müşteriye hitap şekillerindeki cool tavırlar (satış formu doldururken kullandıkları ağzı abartmadan yazıyorum: "ev adresini söyle, numara ne abi, şuraya imza atacan" vb.)

* temizlikçilerin sağda solda birikmiş müşteri artığını toplarken sahip oldukları üslup;
- hiç çöplük görmediniz mi be öküzler ne diye bullara atarsınız bulları (skurt! güm!)..

* ve bonus niteliğindeki inanılmaz şakalaşmalar;

(yaklaşık 10 kişinin sıralandığı kasadaki tezgahtar-reyon görevlisi muhabbeti)
- ya erdem ne diyosun ya salak..
+ evlilik yaşın gelmiş senin kızım söyle de eversinler seni..
- ya bi siktir git işin yok mu senin.. (oha aq)

öz hakiki uludağ sözlük

--spoiler--
çakma, özenti, bok, püsür, ezik, büzük, çürük, dürrük artık ne ekleyebiliyorsanız üstüne...

şimdi öncelikle şunu açıklamak istiyorum, bizim uludağ sözlük adını kullanarak bir yerlere gelmeye çalıştığımızı sanan ya da uludağ sözlük'ü taklit etmeye çalıştığımızı sanan bazı aklı evveller var. büyük bir heyecanla meydana atılıp "eheheh ezik nan bunlar, şunlara bak bok bunlar kaka kaka bildiğin sıçmık" diyen kişiler. kimse telaşlanmasın, kimse korkmasın, kimseler bir heyecanla ortalığa atılıp gereksiz cümleler kurmasın..

burası masum bir oluşum arkadaşlar, bir yerlere gelme, üzerinden reklam geliri elde etme gibi bir amaç yok burda.

sözlüğün gelişmeler bölümünden de belirtmiştim, tekrar belirteyim. bu sözlüğü açmamızdaki amaç; siyaset-futbol-cinsellik üçgeninden sıyrılıp geyiğin sınırlarını zorlamaktan, kafa dinlemekten başka bir şey değildir. artık yaran x..'leri, eski sevgilileri, bekareti v.s. bırakıp eğlenmek istediğimiz için buradayız biz. tekrar üstüne basa basa söylüyorum; amacım/amacımız herkes yazar olsun, popüler olalım gibi şeyler değil. biz sadece bahsettiğim amaçla bir işe giriştik. başarılı olur ya da olmaz orasını zaman gösterecek. "çok iyi olucaz ortamın amına koyucaz" dediğimizi sanmış bazı uludağ sözlük yazarı arkadaşlar, aman diyim!!

isim konusunda sıkıntı yaşayan arkadaşlarımız olmuş. onu da açıklayayım. bir kere isimdeki ironiyi ben burda belirteceksem, "olm hani olur ya özhakiki koç diye firmalar, hani böyle o lüksü yaşatmaz ama bizden biridir lan, öğrenci işidir, ne bileyim sana ülker kek vermez ama bim'de satılan kekten verir, şoförünün kravatı biraz sağa kaymıştır, otobüs desen allah'a emanet falan" diye örneklemler sunarak neden böyle bir isim seçtiğimizi mi belirtseydim? ulan adı üstünde özhakiki uludağ sözlük, uludağ sözlük yazarlarının arka bahçesi olsun istedik, gelsinler burda format olmaksızın, siyasetti bilmem neydi olmaksızın kafa dağıtsınlar istedik hepsi bu.. format da koymadık ki amacına ulaşsın, şu yasak bu olmaz da demedik.. "hangi konularda entry girmek yasak?" diye soranlar oldu; "vallahi ben de bilmiyorum, ne zaman bir entryiniz silinirse o zaman öğrenmiş olucaz hep birlikte." dedim.. eğer "uludagsozluk.sozlukspot.com" olsaydı daha mı orijinal olacaktı? ya da başka hangi isimle açsaydık uludağ sözlük yazarlarını toplayıp geyik yapabilirdik?? bir kere biz kendimizle taşak geçiyoruz, kendimizle eğleniyoruz "annaaa bunlar bizi taklit ediyo" gibi komik bir duruma düşmeye ne gerek var aklına yandığım.. "ozhakiki zall'ın bayan yazarlara sarkması" diye başlık açıp altında kendimce eğleniyorum lan, kafamı dağıtıyorum en basitinden..

sevgili uludağ sözlük yazarı arkadaşlar; burayı öyle çok ciddiye almanıza, ezikler, boklar, vizigotlar gibi ithamlarda bulunmanıza gerek yok. biz sadece eğleniyoruz, uludağ sözlük'ün yerine geçmek gibi bir amacımız yok, dediğim gibi arka bahçesi olarak düşündük hepsi bu. dediğim gibi tutar tutmaz, o muhabbet ortamı oluşur oluşmaz bunu zaman gösterecek. esasında daha sert bir entry girmeyi düşünüyordum da gerek yok dedim sonra canciş, kankiş, hoş muhabbet(!) uludağ sözlük yazarları arkadaşların kalbini niye kıralım boş yere..
heyecanına yenik düşen, "eziikkkleeerrr" deyu şahlanan yazarlara kucak dolusu sevgiler..

(bkz: yapma güzel kardeşim yapma arkadaşım yapma)

öz hakiki zall
--spoiler--

ben bu yazıyı sana yazdım

yol arkadaşıydın.
ilk molada indin.

mart kedisi

benle taşak geçengiller familyasından bi abimiz.

**

nazmi amca benim karşı komşu. kapıya her çıkışımda gördüğüm, bu haliyle de senkronizasyon anlayışına hayran kaldığım tatlı bi adam. malum talebeyiz ya, ne pişse taşsa evinde bize de ikram eder ucundan sağolsun.

lakin işini de bilir nazmi amca. işte bu yadsınamaz senkronize gücü sayesinde beni her seferinde yakalar, "oğlum işte ben de şey alcaktım ama dizlerim ağrıyo, nası gitcem bilmem" edasıyla ne eksiği varsa aldırır marketten. 2 tabak aşa süresiz kapıcılık. güzel yere dükkan açmış vesselam. tatlı mı demiştim? o kadar da değil.

yine bu sabah bu şekilde yakalayıp beni yarım saatlik amansız bi muhabbete kitledikten sonra siparişleri de bana kitledi. neyse deyip düştük yola çaresiz. tüm siparişleri temin edip sağ salim teslim etmemden mütevellit, bir dedektif edasıyla poşeti inceleyen nazmi amca apansız bi öfkeyle çığlık attı; "yau bu çay lipton değil çaykur olacağıdı!!". sayesinde ne uyku sersemliği kaldı ne bişey. o kadar değil mi? o kadar ulan, hatta o kadardan daha yüzsüz!

efendiyiz ya, tek kelam etmeden büktük boynu kadere razı olduk. zaten 2 saatlik uykuyla ayaktayım, ödev var iş güç var, bi de ırgatlık ediyoz elin adamına.. eh ulan istanbul.. zenginin sefası fakirin cefası zalım istanbul. aldık poşeti düştük yine yollara. bu arada 2 saat dedim ya, şu sıralar her yerde olduğu gibi bizim orada da var tonla kuduruk kedi. hele bitanesi.. kedi değil rocco siffredi anasını satiim. mahalledeki tüm kedileri döller, yetmez bi de beni döller şerefsizin evladı.

neyse üstad değiştirdik siparişi geri dönüyoruz. yarım saat erken kalkiim da derse yetişiim derken, ikinci dersin son periyoduna razı hale geldim. bişey değil devamsızlık hakkı da sınırda, elimde poşet hocanın götünü hangi açıdan yalasam diye başladım hesaba. derin derin dalmışken bi çığlıkla irkildim, ulan! o kedi.. iş başında yine namussuz. göz göze geldik, dünya durdu o an. "sen eşşek kadar boyunla 5 aydır sap sap gezerken ben her gün bi başka otobüsteyim" keyfindeydi. gözüyle beni, dalgayla garibanı düzdü de düzdü. bi ona baktım bi halime baktım, güne ne güzel bi başlangıç! çatır çatır boşaldı gözümün önünde pezevenk. taşı kapıp alnının çatına indireceğidim ki zıpladı kayboldu çalılıkların arasında. kafa bulacak beni mi buldun be kompresör..

getirdim attım poşedi de nazmi amca nın kapı eşiğine, zile basıp benim eve kaçtım. moral mi kaldı yiğido, okulun da ta ben..

ah nazmi amca..
yüzsüz mü dedim? ahlaksızın önde gidenisin.* *

paramız yok oğlum

bir ebeveyn cümlesi.

**

bir çocuğun hayallerine saplanabilecek en acımasız hançerdir bu, aynı zamanda en karşı konulamaz. zira karşı koymak, akşam yemeğindeki çorbadan vaz geçmektir. sadece kendi adına değil, aile adına da.

boğaza düğümlenen hevestir. arkadaşlar son model action manleri, transformerslarıyla caka satarken çaresizce izlemek, çok istemektir. ancak, o arkadaşlar da hayattır, hiç bir şeyi karşılıksız yapmaz, hiç bir oyuncağı karşılıksız paylaşmazlar. hadi değişelim derler, değişilecek bir şey de yoktur şaka gibi. zaten onlar, bilmem kimin almanya dan getirdiği on yıllık peluşu, ya da modası geçmiş bir teneke arabayı takas saymazlar.

çemberin dışında kalmaktır. herkes yeni ayakkabılarını anlatıp, ışıklı mışıklı, yanar döner muhabbetlerde söz keserken, bir kenarda sesini kesmektir. girilebilir aslında o vitrin çemberine, ancak sadece dinlenir, sadece iç geçirilir. sıra gelir, 'ben abimin kullandıklarını alcam haftaya, çok eski deyil' denir.

çok sevdiğin futbola iştirak edememektir. mahallenin bebeleri, her biri kendini bi başka bebeto görüp, her hafta bi krampon
patlatırken; ayaktaki püsküllü sporlara bakıp iç geçirmektir. kale arkasında autu dört gözle bekleyip, auta değil karşı tarlanın çamuruna çıkan topun arkasından koşmak, balçığa sıvanmaktır.

beklemektir ve. zihinde masumca tekrarlanan 'bir gün param olacak' cümlesinin eşlik ettiği bir bekleyiş.

ve bir gün para olur.

ancak çocukluk çoktan kaybolmuştur..

yalnızlığın rengi

istanbul da yaşayan iyi bilir bu rengi.

yığınlar arasında yalnız yaşamaktır zira istanbul. düşerken, etrafından geçen binlerce insandan bir tanesinin bile kolundan tutmamasıdır.
bu, renkten ziyade renksizliktir.

lakin kimi zaman, maviden daha mavi gelir yalnızlık insana. hayatın kalleşliğindense, duvarların sessizliğini tercih edersin. pek çokları da anlamaz bu durumu. arkadaşın çat diye odana dalar, 'çık dolaş oğlum biraz, hapsettin kendini eve' der. halbuki bilmez, hapsolan kendisidir, kendini kalabalıklara hapsetmiştir..

sahi, nasıl tatlı olabilir yalnızlık?

her gün yüzüne güldüğün, karşısında türlü şirinlikler yaparak mutlu ettiğini sandığın insanlar, bir de bakmışsın ki sendeki tüm mutluluğu kendilerine yükleyip kaçmışlar.

pilin lambayı aydınlatırken tükenmesi hesabı..

sonra zaten, o pilsen, istesen de tutunamazsın 'yalnızlık imha birlikleri' nin arasında. senin için rahat olan bi eskicinin tezgahı falandır artık.

bırak dünya karanlık kalsın.
bırak karanlık yürekleri karanlık daraltsın.

çöplüğüne çekilir, muhasebeye dalarsın.

kim bilir, belki şarj neyin olursun.

ankara sevdalı patika sokak

ankara'daki bir sokağın eski ismi.

**

kim bilir neydi hikayesi, neden bu ismi seçmişlerdi?

cadde kenarında boylu boyunca uzanmış adamın yanından geçerken, bir 'acep ne olmuş buna' yı fazla gören insanların yaşadığı; derme çatma sokak arası evlerin işlemeli pencerelerindeki menekşelerin karbondioksit cehenneminde boğulduğu; ezginin yok olup, çiçek dağı'nın artık sadece kırık bir kırkbeşlik ismi olarak kaldığı bu 'birbirine yabancılar devri'nde, cevabını belki de hiç bulamayacağımız sorular..

oysa ki biz, pazara çıkarken evladını yan komşuya emanet bırakan, çoğu zaman kapısını kilitlemeden uyuyan, osman amca sokak başında göründüğünde tatlı bir akşamüstü muhabbeti için adım sayan insanlardık.

şimdilerde, zamanın bile sanal olduğu bir dünyada gerçek olaylar anlatma cesaretinde bocalıyor dilimiz, ne yazık..

o dili bize öğretenleri ise hiç sormayın! onlar öyle bir keşmekeşin içinde kalmışlar ki, ne sadık dostları radyolarından, ne de teknoloji harikası(!) görüntülü kutudan bir şey anlıyorlar..

ve sevdalar..
bir zamanlar sokaklara isim veren, gerçekten sevdalı sevdalar.
leyla, mecnun, ferhat sahipleri çoktan çekip gitmiş, me se ne de yaşayan ağzı kerhane edebiyatından başka bir şey bilmez çakma popstarlara kalmış dramlar.

düşük ahlak giyinen, ingilizce-ispanyolca-türkçe gayrimeşru ilişkisinden doğma berbat ağızlarıyla, onun bunun aşifteleri için birbirlerini boğazlayan bu zavallılar, acaba bilirler mi o dillerinde fahişe ye döndürdükleri 'aşk'ın, 'sevda'nın anlamını..

gerçi tüm olgular gibi anlam da kimlik değiştirmiş. belki bu zaman için anlam, onların yükleyip onların anladığı.

şiir hayatların gerçek sahiplerine göre aşk, maşuğun saçının tek telini görebilmek için günlerce beklemekmiş.
bunlara göre ise; her daim koltuklarının altındaki yalakaları dakika başı tokatlamak..

yüzde hoş bir tebessüm, elde bir demet papatyaymış.
bunlarda ise azar, küfür, adam bıçaklama..

tabii, yerinde soru; aşık gitti de maşuk hala burda mı sanki?
değil, asla değil.
işlemesi yar hayal edilerek dikilen mendiller, o mendilleri işleyen el değmemiş yürekler..
onlar da bir lana marks cleopatra'ya, bir kaç pahalı takıya satıldılar çoktan.

geriye kalan, sadece o günlere olan özlem.
bir de, artık olmayan sevdalı patika sokak ta yaşamasa da, o sokağı içinde yaşatan tek tük insancıklar. *

deli yürek

tee kenan ın oyunculuğu bilmediği zamanlarda, okuldan çıkıp soluk soluğa yetişmeye çalıştığımız dizi. efsanedir efendim. nasıl mı? dureycanlanma, bir bardak çay kap, geç otur karşıma.

evet, daha temiz bi toplumduk o zamanlar. aramızda ne orospuluk peşinde koşan bihterler, ne de kuzenini becermeye çalışan behlüller vardı. evlerimiz odun sobalı, muhabbetlerimiz baldan tatlıydı. okulda kankanın hoşlantı maceralarını dinlemekten, trigonometri kopyaları çekerkenki usta manevralardan yorulan çocuk bedenimiz, iki kelimeyi duyunca canlanır, topuklarımız kıçımıza vura vura yolları eskitirdik: deli yürek.

taze dağarcığımız ilk defa bu efsane vasıtasıyla karşılaştı israillerle, transbanklarla. bunlar vardı, bir de vatanını dış tehlikelere karşı koruyan, korurken çevresindekileri de ihmal etmeyen yusuf abi.

bu yusuf abi pek bi delikanlıydı. öyle ki, deli gibi sevdiği zeynep i, can düşmanı dahi olsa ağabey den isterdi. saygıyı bilirdi. hayata ters şeritten girmiş bacılara kol kanat gerer, kendisine silah sıkan çocukları affederdi. o, bizim olmak istediğimiz şeydi.

lakin bu abimiz, ergen bünyelerin beklediği derecede cinsel heyecanlara kalkışmazdı ekran başında. en liberal eylemi, zeynebinin alnına kondurduğu masum buseydi.

aslında sadece genç yiğitlerin yusuf abisi değil, genç türkiye nin görmek istediği olgunluk vardı bu dizide. ailecek izlenebilecek, herkesin hakkında bi kaç cümle konuşabileceği, dost sohbetlerinde meze olabilecek tatlı şeydi.

izlendiği geceyi müteakip sabah kankalarla bir çember oluşturulur, kimi arif şahin hakkında, kimi turgay atacan gıyabında yorumlarını sunardı. 10 dakikalık istişarenin ardından çalan zil, 'delikanlılık kitabı'nın yazımını sonraki teneffüse bırakırdı.

ve kavga etmezdik o zamanlar. bu istişare çemberinin içinde lazı da vardı, çerkezi de; yörüğü, kürdü de. işte herkes karınca kararınca kurtarmaya çalışırdı 'canım türkiyemiz'i. sözler verilirdi, ne amerika, ne rusya, ne de bilmem ne bizi bölebilirdi.

sonra zaman geçti. yusuf abi bir pusuda teslim etti canını.

bizse büyüdük, koca koca adamlar üniversitelere yerleştik.

aşk-ı memnu lar geldi ve. bize yabancısı olduğumuz, cebi dolgun ama yüreği boş insanların birbirini hiç sevmediği dünyalar anlattılar.

onlar anlatırken, biz kavga ettik.

kenan da yusuf idi, devran oldu. yusufla beraber bıraktı masumiyetini, bizdenliğini.

ah deli yürek, ne de özlemişiz seni..

yaran tabela yazıları

e-5 te, pendik-gebze istikametinde ilerlerken görülebilen, yolun sağ yakasındaki tabela;

-güleçpak halı yıkama
hizmetlerimiz: halı yıkama.


(bkz: hadi canım)

en küçüğümüzün sözlüğün namusunu temizlemesi

- hadi oğlum, yapabilirsin. sözlüğümüzün namusunu temizle, bu lekeyle yaşayamayız.
+ peki ne yapmam lazım?
- hekır ol, sistemle oyna, at şu çocukları sözlükten aşşaa..
+ ama bu haksızlık, sözlük formatı var..
- işte bu yüzden sen yapıyosun.
+ ful karma isterim amma. ha bi de, sonraki organizasyonlara beleş katılım.
- tamam. sen onları düşünme, mod bile yaparız.
+ iyimadem. bana klavyemi getirin..
© copyright 2005 - 2026