bugün

iyiler
yılmaz güney filmi. Cannes'da büyük ödülü alarak türk sinema tarihinde önemli bir yer etmiştir.
tek kelimeyle bir sinema başyapıtı...

mahkum mehmet salih'in, deniz kenarında karısından gelen mektubu okurken ki ruh hali, seyit ali'nin avluda düşünceli bir şekilde cigara içerken ki o unutulmaz bakışları, yakınlarından deli gibi mektup bekleyip, mektup yerine havasını alan mahkumlar, hiç susmayan anonslar, duyurular, firariler, iç gıcıklayıcı koğuş ortamı ve sonunda kapıya asılan bayram izinleri...

seyit ali'nin, karın kışın kıyametin ortasında zar zor ilerlemeye çalışan içi istiflenmiş insan dolu minibüsle köye gelişi, yol kenarlarındaki aç kurtlar, hiç susmayan çakal sesleri, bunaltıcı sahneler.. ve belki de bunlardan en birincisi, en zor olanı, en yıkanı, en parçalayanı, seyit ali'nin acı çeken atını vurduğu sahne.. bu sahne çekilirken tarık akan ata kıyamamıştır ve tetiği yılmaz güney'in yeğeni çekmiştir..
dikkat edilirse bu sahnede tetiği çekenin sırtı kadraja dönüktür. filmin sansürsüz halinde atın vurulma anı yer alırken, sansürden geçmiş halinde sadece kara fışkıran kanları görürüz.. ve tabi ki daha sonra atın leşine üşüşen çakallar, kurtlar..

ayrıca yıllar sonra karısı ile karşı karşıya gelen seyit ali'nin gözlerindeki acı ve nefret dolu bakışlar, zine'nin kocasına söylediği inanılmaz derecede muhteşem yazılmış diyaloglar tek kelimeyle binlerce kez izlenmeye değerdir.

ve o amansız yolculuk. zine, ayaklarına paketinden yeni açılmış, akrabasının yazlık pabuçlarını giyer. seyit ali yanına oğlunu da alır ve başlarlar karda yürümeye.. sözde amaç sancak'a ulaşmaktır. fakat çok geçmez zine yazlık pabuçlarla soğuğa dayanamaz, başlar yere yığılıp acıdan çığlık atmaya. seyit ali yerdeki zine'nin yanına gelir ve zine'nin söylediği tek bi cümle seyit ali'yi yıkmaya yeter de artar bile. ne kin kalır geriye, ne de öfke..

- sen eskiden ne kadar iyi bir insandın seyit ali, bana kaval çalardın. sen kaval çalınca ben ağlardım..

oğlunun donmasın diye anasına vurduğu kırbaçlar, seyit ali'nin zine'yi sırtına alıp koşmaya başlaması, pişmanlık, acı, gözyaşı ve delicesine birbirine giren duygular..

ve tabi ki son sahnede, tarık akan'ın trende hıçkıra hıçkıra ağlaması..

doğu'da ki asker kaçakçı çatışmaları, evladını nüfusuna alamayan aileler, o dönem yasaklı olan bülent ersoy'un posterleri ile kenan evren'in posterlerini yan yana satan işportacılar, trende linç edilen insanlar, abisinin karısı ile evlendirilmek zorunda kalan günahsızlar ve tabi ki o dönem takma bir isim kullanarak filmin müziklerini yapan zülfü livaneli..

not; film, fransa, abd ve bazı ülkelerde hemen vizyona girerken, türkiye'de 12 şubat 1999 tarihinde (17 yıl sonra) sansürlü haliyle sinemalarda gösterilmiştir..
tarık akan, halil ergün, şerif sezer ve meral orhonsoy'un mükemmel oyunculukları ile damgasını vurdukları, türk sinema tarihinin başyapıtlarından biri.
uzun ve ince olan şey.
dünya üzerindeki yolların toplamı 64 milyon kilometreden fazladır. bu, ay ile dünya arasındaki mesafenin yaklaşık 166 katıdır.
görsel

tarık akan'ın devleştiği bir şerif gören filmi.

Her izleyişimde, sabahattin ali'nin dağlar şiirinin, tarık akan'ın canlandırdığı seyit ali karakterine yazılmış olduğu fikri gelir aklıma.

--spoiler--
Başım dağ saçlarım kardır,
Deli rüzgârlarım vardır,
Ovalar bana çok dardır,
Benim meskenim dağlardır.
---
Şehirler bana bir tuzak,
insan sohbetleri yasak,
Uzak olun benden, uzak,
Benim meskenim dağlardır.
--spoiler--
Parçalara ayrılır ve Parçalardansa çatlaklara.

Aynı zamanda Endişe dolu Bir seçimdir, belki pişmanlıktır.
Kimi zaman çıkmaz yollara çıkarken yolunuz, bir başka yol çıkmaz yolu bile göstermez size. Sonu yoktur.
Karışıktır.
"1982, 114'', Türkiye-isviçre
Yönetmen: Şerif Gören
Senaryo: Yılmaz Güney
Görüntü Yönetmeni: Erdoğan Engin
Müzik: Sebastian Argol, Kendal
Kurgu: Yılmaz Güney, Elisabeth Waelchli
Yapımcı: Onet Keusch
Oyuncular: Tarık Akan, Şerif Sezer, Halil Ergün, Necmettin Çobanoğlu, Hikmet Çelik, Tuncay Akça "

bazı filmleri birden fazla izlemek gerekiyor. bence yol filmi de bunlardan biri. izledikçe gözden kaçan sahneleri yakalamak büyük mutluluk veriyor. örneğin seyyit ali'nin atla köye ilelediğ sahne, seyyit ali'nin oğluna veda edişi.
mevlüt'ün nişanlısı ile olan diyaloğu...

"25 yıl aradan sonra, Yılmaz Güney'in Yol'u kurgularken çalıştığı iki sinemacı Waelchli ve Keusch, filmin çekimlerinde aslında altı mahkum olduğunu ancak bu mahkumlardan birinin kurgu sırasında çıkarıldığını söyledi. Bu altıncı hikaye, Walechli ve Keusch tarafından 30 dakikalık bir film haline getirildi."
`
üçüncü uluslararası işçi filmleri festivali`'nde bu 30 dakikalık filmi izlemek de mümkün.
Kalktılar. Yürümeyi yapıştırdılar demin yırttıkları yerden. Adam yola ettiği eziyeti inceliyor, kadın çok sevdiği ayakkabılarını birbirine değişik açılarda basarak kimbilir hangi dansı hangi adımları deniyordu. Çirkin beton bir elektrik direği geçti aralarından.

"Ne kadar yürünse ne olur bu yol?"

Adam adımlarını yavaşlattı. Kadın hızlanıyordu ve ardına bakmıyordu. Sanki uzun süredir birlikte yürümüyorlardı.

Adam durdu, kadın gidiyordu.

Adam karşı kaldırıma geçti, geri döndü. Sıfırdan başladı yürümeye.
Yol aynı yol, ısırganlar sanki daha sevecen.

Hem kundura boyacısı hem hüznünün işportacısı bir çocuk oturmuş yolun kıyıcığına gülümsüyordu;

- N'aber ?
- iyi !
- Gel oturalım şu çay bahçesine, parlat bakalım dul ayakkabılarımızı.
- Yenge n'oldu ?
- Yolu sevdi, yürüyor.
sanki kimse rol yapmamış,hayatın bir yerine gizli kamera konulmuş ve bize belgesel olarak izletilmiş hissi veren mükemmel film.
yol zamanın bir fonksiyonu değildir.
hız yolun zaman bölünmüş halidir.
ivme ve sürtünme katsayısı bizi ilgilendirmez.
yolda olmak, bir hıza sahip olmayı gerektirir.
aksi durum, yolda durmaktır.
durmak sıkıcıdır.

yolda durmak,
yolda olmak anlamına gelmez.
yolda durmak;
yolda durmak anlamına gelir.

yolun bittiği yerde durulmaz.
ya önce durulur,
ya durulmaz.

bazen yolun kenarında renksiz,
duru sular akar.
o sularda balık da vardır.

yolun yardığı tepelerin biri yeşil toprak,
diğeri bej olabilir.

su aktığı yerin rengine bürünmez.
ama sana öyle gelebilir.

ayrıca yol,
bitmez.
o;
labirentin duvarıdır.

yol;
asla bitmez.
henüz yazılmamasına şaşırdığım, 7:38 dakikalık harika replikas şarkısı

sözlerini yazayım da lak diye otursun** :

bir çiçek uzanır, kanlı bedenimden.
kıvrımlarında, kaybolur yalanın.
şahitler çift, gülen yüzünde.
kokun uzak, kalmıştı bizlerden.

nefesler yavaşça artıyor üzerimde,
sahipler belirsiz zaman yerlerde...

aaaaaahh...
uygarlıktır.
bulunduğunuz noktadan ulaşmak istediğiniz noktaya kadar geçecek olduğunuz kimi zaman fiziksel şartları kimi zaman da sert süreçleri ifade eden terimdir.
davetine icabet etmek lazım
kastırmadan kızdırmadan küstürmeden cancağızım.
-bırakalım bu uyakları
dedi asabi bir martı şimdi.
-hayat güzelleşmişken öpmek lazım dudaklarını
diye ekledi sevgilisi.
bir yaşıma daha girdim, elveda merdivenler merhaba ölük şairler.
şekerpare'nin affına sığınarak,
gönül rahatlığıyla kabartabilirim ki ey sevgili yolsuzluk yapanlar
yolmak ya da yolmamak...
işte bütün meselesizlik bu.
bütün yarımları, keşmekeşi, kaosu, pespayeliği, dünyalılığı mute'ye almak.
ne güzeldir, "ne güzeldir yollarda olmak şimdi" diye çilekleyen gitarlara dokunmak.
kendi ellerimle ezdiğim üzümler, kendi dudaklarıma kancan veren mitolojik bir şaraba dönüşecek şimdi.
bana sarhoş muamelesi yap dünya, yoksa çekilmiyorsun.
neyse ki yol var, yollarda sarhoş olmak var.
hey yavrum hey. öpücem.
© 2005 – 2026 uludagsozluk.com