bugün
- sivilce için deneyimli yazar tavsiyeleri47
- 19 eylül 2026 trabzonspor galatasaray maçı29
- claudian clouds33
- uludağ itiraf19
- sözlük kızlarının kekleri24
- yaşanmamışların yası6
- buzdolabının kapağını açıp boş boş bakmak5
- yazarların akşam yemekleri6
- insan ne ister5
- cok da abartmaya gerek uok6
- arkadaşlar ben olmasam ne yaparsınız7
- en iyi vampir filmi4
- fusya semsiyeli yabanci'nın gerçek kimliği7
- anın görüntüsü25
- cumartesi gecesi sıkıcılığı4
- gece sokak kedileri tarafından saldırılmak4
- gocu'nun tınlamıyorım deyip yan hesaba geçmesi7
- kadınlar7
- meriç dükalığı8
- islamda namaz yoktur30
- true'nun engelli olması6
- okulda zil sesinin felsefi anlamı3
- en iyi kurt adam filmi3
- okan buruk9
- sevdiğiniz yazarlar8
- mazotun yarım litresi 50 tl28
- ak partililerin apoya villa yaptırması36
- fusya semsiyeli yabanci22
- dantelli sütyen takan erkek12
- kürdistan10
- sarapci koala hatayi33
- allah11
- sevgilisi yüzünden engelli kardeşini öldüren kız7
- sözlük yazarlarının kombinleri18
- ölümden korkuyor musunuz17
- başkalarının istediği gibi yaşamak4
- kültür2
- kuran2
- sözlükte kimin idamına evet dersiniz6
- intothenirvana2
- masada aniden ayağa kalkıp şiir okuyan erkek15
- günün sözü16
- sözlük yazarlarının gerçek adları40
- intihar etmek4
- tai lung8
- true ile tatlı sert3
- ekşi sözlükteki entrymin 4256 artı oy alması7
- true ve g'i l d'e d l'i l y birlikteliği4
- gary oldman2
- sözlüğün ölü gibi olması5
Murat Belge'nin atilla yayla olayına değindiği, 25 kasım 2006 tarihli köşe yazısı.
Son linç girişimi:
Bu olayın bayağı bir 'prosedür'ü oluştu, şu birkaç yıl içinde: ilkin bir medya organı, ulusal kutsallıklar dünyamız'a yapılan bir saldırıyı tespit ediyor ve bununla ilgili bağırtkan, çığırtkan bir yayın başlatıyor. Haber en kısa zamanda başka medya kanallarına sıçrıyor ve bütün taretler, toplar tüfekler kutsallığa küfreden o vatan hainine dönüyor, bir yaylım ateşi başlıyor. Olayın niteliğine göre, bunu ya kalabalıkların sokağa fırlayıp linç edecek adam aramaya başlaması ya da bir otoritenin sahneye çıkıp suçluyu cezalandırması izliyor.
Son birkaç gün içinde Atilla Yayla olayı ana çizgileriyle bu seyri izledi.
izmir'in Yeni Asır gazetesi bu hain adamın Atatürk'e -tabii haince- saldırdığını tespit etti ve kampanya başladı. Konuşmanın değil, bağırmanın egemen olduğu ortam böylece kuruldu. Ne söylenmiş, nasıl söylenmiş, önemli olmaktan çıktı. Derken, bu durum sokağa adam indirmeye uygun olmadığı için sahneye otorite çıktı ve Atilla Yayla'nın çalıştığı Gazi Üniversitesi'nde ders vermesi o üniversitenin rektörü tarafından durduruldu.
Peki, ne demiş bu adam, bu Atilla Yayla? Bir rektöre bu kararı verdiren suçu ne?
Dediğim, konuşmanın değil bağırmanın egemen olduğu ortamda, anlayabildiğim kadarıyla Kemalizm'in sürekli söylendiği gibi bir medenileşme projesi olmadığını, 'medeniyetin birçok temel değer ve kurumlarının bu dönemde [yani, Kemalizm'in tam egemen olduğu 1925-45 arası dönemde] bulunmadığını' söylemiş. Bunları ben de söylerim, niçin böyle olduğunu, ne gibi yapısal sorunların bu eksikleri ürettiğini tartışabiliriz. 'Tartışabiliriz'den öte, tartışmalıyız.
Hele şu son dönemde, yani 12 Eylül'den bu yana, Kemalizm'in başlangıç ilkelerine ters döndüğünü, tamamen tutucu ve faşizan, kimi grupların elinde açıkça ve düpedüz faşist bir ideoloji işlevi gördüğünü de tartışmalıyız.
Bundan ötürü mü ders verme hakkı alınıyor?
ikinci -daha büyük- suç ise her yeri dolduran Atatürk resim ve heykellerine, AB'den gelen varsayımsal bir kişi ağzından değinmesi. Bu 'Avrupalı', konuşmada, 'Niye bu adamın her yerde resmi var?' diye soran. Gerekli kaydırmaca ile deyim Atilla Yayla'ya mal ediliyor ve saldırı başlıyor.
Her yerde Atatürk resmi var diye AB bizi nasıl değerlendirir, bu ayrı konu. Bunun o çerçevede belirleyici bir konu olmayacağı açık. Ama geçenlerde 'tarlada karga kovalayan küçük Mustafa' konusunda da söylediğim gibi, AB'den birinin gelip bu konuyu açmasını beklemeden, biz kendimiz, 'ulusal kahraman'la kendimiz, yani toplumumuz arasında nasıl bir ilişki kurduğumuzu gözden geçirmeliyiz.
Bunu da, bağırmanın konuşmayı bastırmadığı bir ortamda yapacak medeni terbiyeye sahip olmalıyız. Bu terbiyeye sahip olan insanlar da var bu toplumda ve resmi ve gayriresmi çeşitli kurumlar ağırlığını sürekli öbür kefeye koymasa, bu medeni terbiye de hayatımızın düzenleyici ilkesi olabilir.
Ama şu sözleri söyledi diye bir üniversite öğretim üyesinin çalıştığı üniversitede ders vermesini engelleme zihniyeti egemen olacaksa, öyle bir 'terbiye'nin oluşmasında en önemli rolü oynayacak kurum devreden çıktı ve 'zorba yaygara' safına geçti demektir. Bununla bir toplum nereye varır, hangi 'medeniyet' çerçevesine girer, bir daha düşünsek.
Son linç girişimi:
Bu olayın bayağı bir 'prosedür'ü oluştu, şu birkaç yıl içinde: ilkin bir medya organı, ulusal kutsallıklar dünyamız'a yapılan bir saldırıyı tespit ediyor ve bununla ilgili bağırtkan, çığırtkan bir yayın başlatıyor. Haber en kısa zamanda başka medya kanallarına sıçrıyor ve bütün taretler, toplar tüfekler kutsallığa küfreden o vatan hainine dönüyor, bir yaylım ateşi başlıyor. Olayın niteliğine göre, bunu ya kalabalıkların sokağa fırlayıp linç edecek adam aramaya başlaması ya da bir otoritenin sahneye çıkıp suçluyu cezalandırması izliyor.
Son birkaç gün içinde Atilla Yayla olayı ana çizgileriyle bu seyri izledi.
izmir'in Yeni Asır gazetesi bu hain adamın Atatürk'e -tabii haince- saldırdığını tespit etti ve kampanya başladı. Konuşmanın değil, bağırmanın egemen olduğu ortam böylece kuruldu. Ne söylenmiş, nasıl söylenmiş, önemli olmaktan çıktı. Derken, bu durum sokağa adam indirmeye uygun olmadığı için sahneye otorite çıktı ve Atilla Yayla'nın çalıştığı Gazi Üniversitesi'nde ders vermesi o üniversitenin rektörü tarafından durduruldu.
Peki, ne demiş bu adam, bu Atilla Yayla? Bir rektöre bu kararı verdiren suçu ne?
Dediğim, konuşmanın değil bağırmanın egemen olduğu ortamda, anlayabildiğim kadarıyla Kemalizm'in sürekli söylendiği gibi bir medenileşme projesi olmadığını, 'medeniyetin birçok temel değer ve kurumlarının bu dönemde [yani, Kemalizm'in tam egemen olduğu 1925-45 arası dönemde] bulunmadığını' söylemiş. Bunları ben de söylerim, niçin böyle olduğunu, ne gibi yapısal sorunların bu eksikleri ürettiğini tartışabiliriz. 'Tartışabiliriz'den öte, tartışmalıyız.
Hele şu son dönemde, yani 12 Eylül'den bu yana, Kemalizm'in başlangıç ilkelerine ters döndüğünü, tamamen tutucu ve faşizan, kimi grupların elinde açıkça ve düpedüz faşist bir ideoloji işlevi gördüğünü de tartışmalıyız.
Bundan ötürü mü ders verme hakkı alınıyor?
ikinci -daha büyük- suç ise her yeri dolduran Atatürk resim ve heykellerine, AB'den gelen varsayımsal bir kişi ağzından değinmesi. Bu 'Avrupalı', konuşmada, 'Niye bu adamın her yerde resmi var?' diye soran. Gerekli kaydırmaca ile deyim Atilla Yayla'ya mal ediliyor ve saldırı başlıyor.
Her yerde Atatürk resmi var diye AB bizi nasıl değerlendirir, bu ayrı konu. Bunun o çerçevede belirleyici bir konu olmayacağı açık. Ama geçenlerde 'tarlada karga kovalayan küçük Mustafa' konusunda da söylediğim gibi, AB'den birinin gelip bu konuyu açmasını beklemeden, biz kendimiz, 'ulusal kahraman'la kendimiz, yani toplumumuz arasında nasıl bir ilişki kurduğumuzu gözden geçirmeliyiz.
Bunu da, bağırmanın konuşmayı bastırmadığı bir ortamda yapacak medeni terbiyeye sahip olmalıyız. Bu terbiyeye sahip olan insanlar da var bu toplumda ve resmi ve gayriresmi çeşitli kurumlar ağırlığını sürekli öbür kefeye koymasa, bu medeni terbiye de hayatımızın düzenleyici ilkesi olabilir.
Ama şu sözleri söyledi diye bir üniversite öğretim üyesinin çalıştığı üniversitede ders vermesini engelleme zihniyeti egemen olacaksa, öyle bir 'terbiye'nin oluşmasında en önemli rolü oynayacak kurum devreden çıktı ve 'zorba yaygara' safına geçti demektir. Bununla bir toplum nereye varır, hangi 'medeniyet' çerçevesine girer, bir daha düşünsek.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar