bugün
- şeriatı savunan begüm polat'ın şaplak şovu50
- fatma betül sayan kaya18
- fatma betülüm yapmaz5
- yorik'in kafatasına mum dikmek4
- fon krizi kimin üstüne yıkılacak22
- flavio bolsonaro'nun brezilya'dan kaçışı3
- fon vurgunu5
- insanlık nasıl geliştirilebilir13
- yüz gerdirme ameliyatı olan doktorun ölmesi2
- beşiktaş6
- 4 kasım 2026 fenerbahçe liverpool maçı88
- boğaz ağrısı4
- kötüye bir şey olmaz5
- aşk11
- bitlis'te oğluna filistin ismini koyan adam28
- sözlüğün yeni tasarımı14
- iyi menemenin sırrı18
- işe gitmeye üşenmek2
- 5 kasım 2026 celtic beşiktaş maçı10
- muslettin amca23
- uyudunuz mu4
- nasıl hissettiğimi kimse anlamıyor2
- sabahları nefret edilen şeyler4
- beyaz ekmek yemenin varoşluk olması11
- gece gelen açlık7
- hayatın anlamı ne7
- alexander nübel7
- yemek yapmayı bilmeyen kızı istemem diyen erkek9
- aşk karın doyurmuyor diyen kız9
- gülşen in memeleri14
- fenerbahçe liverpool'u yensin sakso çekeceğim31
- yeraltı varlıkları7
- sigara içmek8
- aşk bir yemek olsaydı8
- chp'nin türkiye'yi sosyal devlet yapmak istemesi5
- pankek7
- iyi saksafon çalarım diyen kız7
- sözlükte kim kimle sevgili27
- üşüyerek yatağa girip yavaşça ısınmak6
- yazılımcıların flört edememesi3
- sözlüğe ne oldu5
- şimdi olsa da yesek denilen şeyler4
- nervio43
- mehmet şimşek5
- hamas denince akla gelenler11
- kendimi intihar edeceğim4
- yazarların kulaklığında şu an çalan şarkı14
- mazide kalmış sözlük yazarları3
- toplumsal çürüme7
- tuborg ice7
Murat Belge'nin atilla yayla olayına değindiği, 25 kasım 2006 tarihli köşe yazısı.
Son linç girişimi:
Bu olayın bayağı bir 'prosedür'ü oluştu, şu birkaç yıl içinde: ilkin bir medya organı, ulusal kutsallıklar dünyamız'a yapılan bir saldırıyı tespit ediyor ve bununla ilgili bağırtkan, çığırtkan bir yayın başlatıyor. Haber en kısa zamanda başka medya kanallarına sıçrıyor ve bütün taretler, toplar tüfekler kutsallığa küfreden o vatan hainine dönüyor, bir yaylım ateşi başlıyor. Olayın niteliğine göre, bunu ya kalabalıkların sokağa fırlayıp linç edecek adam aramaya başlaması ya da bir otoritenin sahneye çıkıp suçluyu cezalandırması izliyor.
Son birkaç gün içinde Atilla Yayla olayı ana çizgileriyle bu seyri izledi.
izmir'in Yeni Asır gazetesi bu hain adamın Atatürk'e -tabii haince- saldırdığını tespit etti ve kampanya başladı. Konuşmanın değil, bağırmanın egemen olduğu ortam böylece kuruldu. Ne söylenmiş, nasıl söylenmiş, önemli olmaktan çıktı. Derken, bu durum sokağa adam indirmeye uygun olmadığı için sahneye otorite çıktı ve Atilla Yayla'nın çalıştığı Gazi Üniversitesi'nde ders vermesi o üniversitenin rektörü tarafından durduruldu.
Peki, ne demiş bu adam, bu Atilla Yayla? Bir rektöre bu kararı verdiren suçu ne?
Dediğim, konuşmanın değil bağırmanın egemen olduğu ortamda, anlayabildiğim kadarıyla Kemalizm'in sürekli söylendiği gibi bir medenileşme projesi olmadığını, 'medeniyetin birçok temel değer ve kurumlarının bu dönemde [yani, Kemalizm'in tam egemen olduğu 1925-45 arası dönemde] bulunmadığını' söylemiş. Bunları ben de söylerim, niçin böyle olduğunu, ne gibi yapısal sorunların bu eksikleri ürettiğini tartışabiliriz. 'Tartışabiliriz'den öte, tartışmalıyız.
Hele şu son dönemde, yani 12 Eylül'den bu yana, Kemalizm'in başlangıç ilkelerine ters döndüğünü, tamamen tutucu ve faşizan, kimi grupların elinde açıkça ve düpedüz faşist bir ideoloji işlevi gördüğünü de tartışmalıyız.
Bundan ötürü mü ders verme hakkı alınıyor?
ikinci -daha büyük- suç ise her yeri dolduran Atatürk resim ve heykellerine, AB'den gelen varsayımsal bir kişi ağzından değinmesi. Bu 'Avrupalı', konuşmada, 'Niye bu adamın her yerde resmi var?' diye soran. Gerekli kaydırmaca ile deyim Atilla Yayla'ya mal ediliyor ve saldırı başlıyor.
Her yerde Atatürk resmi var diye AB bizi nasıl değerlendirir, bu ayrı konu. Bunun o çerçevede belirleyici bir konu olmayacağı açık. Ama geçenlerde 'tarlada karga kovalayan küçük Mustafa' konusunda da söylediğim gibi, AB'den birinin gelip bu konuyu açmasını beklemeden, biz kendimiz, 'ulusal kahraman'la kendimiz, yani toplumumuz arasında nasıl bir ilişki kurduğumuzu gözden geçirmeliyiz.
Bunu da, bağırmanın konuşmayı bastırmadığı bir ortamda yapacak medeni terbiyeye sahip olmalıyız. Bu terbiyeye sahip olan insanlar da var bu toplumda ve resmi ve gayriresmi çeşitli kurumlar ağırlığını sürekli öbür kefeye koymasa, bu medeni terbiye de hayatımızın düzenleyici ilkesi olabilir.
Ama şu sözleri söyledi diye bir üniversite öğretim üyesinin çalıştığı üniversitede ders vermesini engelleme zihniyeti egemen olacaksa, öyle bir 'terbiye'nin oluşmasında en önemli rolü oynayacak kurum devreden çıktı ve 'zorba yaygara' safına geçti demektir. Bununla bir toplum nereye varır, hangi 'medeniyet' çerçevesine girer, bir daha düşünsek.
Son linç girişimi:
Bu olayın bayağı bir 'prosedür'ü oluştu, şu birkaç yıl içinde: ilkin bir medya organı, ulusal kutsallıklar dünyamız'a yapılan bir saldırıyı tespit ediyor ve bununla ilgili bağırtkan, çığırtkan bir yayın başlatıyor. Haber en kısa zamanda başka medya kanallarına sıçrıyor ve bütün taretler, toplar tüfekler kutsallığa küfreden o vatan hainine dönüyor, bir yaylım ateşi başlıyor. Olayın niteliğine göre, bunu ya kalabalıkların sokağa fırlayıp linç edecek adam aramaya başlaması ya da bir otoritenin sahneye çıkıp suçluyu cezalandırması izliyor.
Son birkaç gün içinde Atilla Yayla olayı ana çizgileriyle bu seyri izledi.
izmir'in Yeni Asır gazetesi bu hain adamın Atatürk'e -tabii haince- saldırdığını tespit etti ve kampanya başladı. Konuşmanın değil, bağırmanın egemen olduğu ortam böylece kuruldu. Ne söylenmiş, nasıl söylenmiş, önemli olmaktan çıktı. Derken, bu durum sokağa adam indirmeye uygun olmadığı için sahneye otorite çıktı ve Atilla Yayla'nın çalıştığı Gazi Üniversitesi'nde ders vermesi o üniversitenin rektörü tarafından durduruldu.
Peki, ne demiş bu adam, bu Atilla Yayla? Bir rektöre bu kararı verdiren suçu ne?
Dediğim, konuşmanın değil bağırmanın egemen olduğu ortamda, anlayabildiğim kadarıyla Kemalizm'in sürekli söylendiği gibi bir medenileşme projesi olmadığını, 'medeniyetin birçok temel değer ve kurumlarının bu dönemde [yani, Kemalizm'in tam egemen olduğu 1925-45 arası dönemde] bulunmadığını' söylemiş. Bunları ben de söylerim, niçin böyle olduğunu, ne gibi yapısal sorunların bu eksikleri ürettiğini tartışabiliriz. 'Tartışabiliriz'den öte, tartışmalıyız.
Hele şu son dönemde, yani 12 Eylül'den bu yana, Kemalizm'in başlangıç ilkelerine ters döndüğünü, tamamen tutucu ve faşizan, kimi grupların elinde açıkça ve düpedüz faşist bir ideoloji işlevi gördüğünü de tartışmalıyız.
Bundan ötürü mü ders verme hakkı alınıyor?
ikinci -daha büyük- suç ise her yeri dolduran Atatürk resim ve heykellerine, AB'den gelen varsayımsal bir kişi ağzından değinmesi. Bu 'Avrupalı', konuşmada, 'Niye bu adamın her yerde resmi var?' diye soran. Gerekli kaydırmaca ile deyim Atilla Yayla'ya mal ediliyor ve saldırı başlıyor.
Her yerde Atatürk resmi var diye AB bizi nasıl değerlendirir, bu ayrı konu. Bunun o çerçevede belirleyici bir konu olmayacağı açık. Ama geçenlerde 'tarlada karga kovalayan küçük Mustafa' konusunda da söylediğim gibi, AB'den birinin gelip bu konuyu açmasını beklemeden, biz kendimiz, 'ulusal kahraman'la kendimiz, yani toplumumuz arasında nasıl bir ilişki kurduğumuzu gözden geçirmeliyiz.
Bunu da, bağırmanın konuşmayı bastırmadığı bir ortamda yapacak medeni terbiyeye sahip olmalıyız. Bu terbiyeye sahip olan insanlar da var bu toplumda ve resmi ve gayriresmi çeşitli kurumlar ağırlığını sürekli öbür kefeye koymasa, bu medeni terbiye de hayatımızın düzenleyici ilkesi olabilir.
Ama şu sözleri söyledi diye bir üniversite öğretim üyesinin çalıştığı üniversitede ders vermesini engelleme zihniyeti egemen olacaksa, öyle bir 'terbiye'nin oluşmasında en önemli rolü oynayacak kurum devreden çıktı ve 'zorba yaygara' safına geçti demektir. Bununla bir toplum nereye varır, hangi 'medeniyet' çerçevesine girer, bir daha düşünsek.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar