bugün
- uludağ itiraf8
- sözlük whatsapp grupları9
- özbek kadınlar7
- friedrich hegel la bi cay icek5
- birader bey baydır4
- civcivler osurur mu5
- kendi halinde efendi insan2
- göğüs uçlarını birbirine değdirebilen kadın4
- yeni bir din kurmak5
- asgari ücretle geçinebilmek2
- rus kadınla evlenir misiniz4
- terörsüz türkiye sürecine karşı çıkanlar3
- deccal internetten çıkacak7
- dün gece ne oldu17
- sıcak havaların sona ermesi5
- orta doğu'nun orta dünya gibi olması7
- dün gece sözlükte yaşanan ahlaksız olay7
- yazmak isteyenin bir şekilde yazması2
- 5 eylül 2026 fenerbahçe beşiktaş maçı41
- yazarların otopsileri4
- ruhi çenet8
- teoman'ın 26 yıl önce oynadığı reklam2
- dayatılmış güzellik algısı5
- cennetin de bu hayatta olması3
- togg t6x6
- yarın kpssye girecek yazarlar13
- ruhi çenet videolarına dokunmayan yahudi lobisi4
- enayimiknatisii36
- 06 eylül 2026 antalya da orman yangını2
- ismet kalk çay koy kanka3
- ekşi sözlük11
- gocu bak bi5
- sözlük yazarlarının salatalıkları21
- anın görüntüsü24
- kpss 20263
- ismail kartal10
- kırbaç isteyen var mı5
- gocu51
- deizm6
- kadınların kötü günde terk edip gitmeleri3
- fenerbahçe12
- hangi renksiniz17
- insan olmaya ceyrek kala26
- dansöz izleme keyfi11
- ölüm9
- ellerim bos gonlum hos27
- aziz yıldırım12
- düşün ki o bunu okuyor7
- 4 eylül 2026 başakşehir galatasaray maçı32
- bana onu sormayin2
HALDUN TANER ÖYKÜCÜLÜĞÜ: BiR HAYAT PROJESi OLARAK MUTLULUK
http://tosunnecip.blogcu....-olarak-mutluluk/10366218
Haldun Taner (1915-1986); öykülerini, hayat ve doğa yüceltimi, içtenlik ve dürüstlük övgüsü ama hepsinden daha çok insan sevgisi üzerine kurar. Yaşama coşkusu, mutluluk arayışı ve derin bir hümanizm öykülerin arka planını oluşturur. O, hayat projesi olarak yalın ve sade yaşamı savunur. Mutluluğun gösterişsiz, yalın bir hayat sürmekle mümkün olabileceği görüşündedir. Öykülerinde ''beğenilme'' arzusunun insanı hep yanlışa götürdüğünü vurgular. insanın doğallıktan, sadelikten uzaklaştığında mutsuzlukla baş başa kalacağını düşünür. Hedef büyütme, insanı insanlıktan çıkararak bencil, egoist yapar ve insan buna ulaşamayınca da mutsuz olur. Aynı şekilde hayatı atlayarak, gereksiz bilgi yüküyle yüklenmenin de insanın mutluluğunu engellediğini düşünür. Böylece öykülerde ''yaşamak mı üstün, bilmek mi'' karşılaştırılması yapılır ve yaşamanın üstün olduğu sonucuna varılır. Ona göre mutluluğun yolu, insanın ''kendi'' olmasıyla mümkündür. Bilgi, özellikle hayata değmeyen bilgi, insana faydadan çok zarar getirir. insani eylemler, durumlar doğal bir şekilde yapılmadığında, insana sorun olarak yansıdığını düşünür. Bu arızaların başında kadın-erkek ilişkileri gelir. Bu ilişki doğru dürüst sürdürülemediği için hayat boyu süren bir problem olarak kalır. Onun bütün sorunlara önerdiği şey, ''hayat''tır; onu gereği gibi, doya doya yaşamaktır. Ama insanlar ne yapar eder bu güzelim armağanı koydukları kurallarla kendilerine çekilmez hâle getirirler.
Haldun Taner'in öykü serüveni uzun bir döneme (1949-1983) yayılmıştır: Yaşasın Demokrasi(1949), Tuş (1951), Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu (1954), Ayışığında ''Çalışkur''; (1954), On ikiye Bir Var (1954), Konçinalar (1967), Sancho'nun Sabah Yürüyüşü (1969), Yalıda Sabah (1983). Bütün Öyküleri Bilgi Yayınları'nca, Kızıl Saçlı Amazon (1983), Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu (1983), On ikiye Bir Var (1983) ve Yalıda Sabah (1983) kitaplarında toplanmıştır.
Haldun Taner, uzun zamana yayılan öykü serüveninde her zaman dönemsel akımlara, yazınsal gruplara mesafeli olmuştur.
Haldun Taner ise, hem ''entelektüel hikâye tarzı''nı hem de sosyal gerçekçileri tasvip etmez. Çünkü o kendi deyimiyle '';herkesin anlayabileceği halkçı bir üslup'' peşindedir. Sanatını gruplaşmanın, grup dayanışmalarının dışında tutmak ister. Batı özentili gruplaşmalar olarak nitelediği edebî grupları eleştirir. Taner, modern öykünün geldiği yeri, imkânlarını iyi bilmesine karşın geleneksel anlayışa sıkı sıkıya bağlıdır. Ne biçimsel anlamda yenilik arayışı içerisinde ne de dilde bir gerilim, şiirsellik peşindedir. Çoğunlukla düz, sade bir anlatımı yeğler. Öykülerinde nakilci tavır baskındır. Bu anlamda onun öykücülüğünü bağımsız, özgün bir adacık olarak nitelemek gerekir. O, seçkinci edebiyat anlayışının dışında, halka inen, çok okunan bir edebiyatın peşinde olmuştur. Hiç şüphesiz ''hikâyeci-gazeteci'' yazar kuşağındandır. Bu, dergi kanallarına mesafeli, daha çok okunmayı amaçlayan bir yazarlık tutumunu tanımlar. Açıkça ''üç bin satan bir edebiyat dergisinde öykü yazmaktansa elli-altmış bin satan gazetelerde öykü yayımlamak'' istediğini belirtir. Bunun için de biçimsel arayışlara girmez. Onun öykülerinde kahvede, eczanede, istasyon büvetinde bir araya gelen insanlar, memleket meselelerini konuşurlar.
Mizah, hiciv, ironi Haldun Taner'in temel anlatım tercihleridir. Özellikle insanın tutarsızlıklarını, ikiyüzlülüklerini ortaya sererken gülünçlüğü yakalar. Öykülerinde bürokratik açmazları, toplumsal/siyasal ortamı, kendini beğenmişlikleri hicveder.
Haldun Taner toplumsal/siyasal eleştiri yapmakla birlikte ağırlıklı olarak insanın küçüklüklerini, zayıflıklarını, tutarsızlıklarını gündeme getirir. Başka bir deyişle ideolojik tutum onda belirleyici değildir. Toplumsal yergiden çok, bireysel yergi peşindedir ve insan odaklı bir mizah anlayışından yanadır. Bu nedenle eleştirileri sınıfsal değildir. Ama elbette ülke gerçeklerinden de kopuk bir mizah anlayışını benimsemez. Yolsuzlukları, bürokratik açmazları, sömürüyü, burjuvazinin yozlaşmasını o da anlatır. Ancak insanlık durumları onu daha çok cezbeder.
Öykülerinde ''yazarlık'' kurumuna ağır eleştiriler getirir. Hayatın doğal yanıyla yazarlığın kurgu yanını karşılaştırıp yazarların insana tepeden bakan duruşunu hicveder. Bu bölümlerde bir anlamda sanat görüşünü ifade ederken, beğenmediği, onaylamadığı yazarlık tutumlarıyla da hesaplaşır. Bencil, egoist, benbilirimci tutumu bütün öykülerinde eleştirirken, bunun en somut örneği olarak yazarlığı görür.
1956 yılında yazdığı ''Salt insana Yöneliş''; öyküsü, onun edebiyat anlayışının manifestosu gibidir. Döneminin akımlarıyla, kendine yöneltilen eleştirilere bu öyküyle cevap verir. Öyküde, kendi yazınsal görüşleri ve sanatçı duruşlarını seçememiş, hep başkalarının ağzına bakan, etraftaki yönlendirmeyle ve Batı'dan öğrendiklerini taklitle sanatını sürdüren sanatçıların parodisini yapar. Öyküde, her şeyi ilk kendilerinin keşfettiğini sanan, her şeyin en iyisini, en güçlüsünü, en görülmemişini kendilerinin yapacaklarına inanan edebiyat odaklarını eleştirir. Grup davranışlarının, sanatçı özgürlüğünü kısıtlayıp nasıl taklitçi bir zihniyete sürüklediğini vurgular. Grubun etkin elemanı, ortaya bir yazar adı atar, bunun üzerine herkes bu yazarı taklit eserler üretmeye başlar. Tam bu arada yeni bir yazarı piyasaya sürer, herkes bu kez de yeni yazarın peşinden gitmeye başlar: ''Sen bir müddet James Joyce'unu yaşa diyordu. Ama tam manası ile. Tekniğini, üslubunu, vokabülerini didik didik ederek... Bir zaman sonra; yeter artık diyordu, şimdi biraz Faulkner'i yaşa. Ve Sungur bir müddet de Faulkner'ini yaşıyordu. O bitince Samuel Becket'ini, Albert Moriva'sını, Dos Passos'unu yaşıyordu. Ve her yaşayış devrinde o aradaki örneğinin damgasını taşıyan hikâyeler yazıyordu.'' ''Grupta bir ara Kafka'nın karmaşıklığı, bir zaman sonra da Çehof'un lirik karamsarlığı tutuldu. Sonra bir ara folklora, yersele dönüldü. Halk sanatı, halk müziği, halk oyunları festivali göklere çıkarıldı.'' Görüldüğü gibi Haldun Taner, öyküde dönemsel akımları ve yazarları taklit eden yerli yazarları hicveder. Böylece, bu yazın akımlarına niçin mesafeli olduğunun ipuçlarını verirken bir yandan da kendine yöneltilen eleştirilere bu öykü aracılığıyla cevap verir.
Haldun Taner, insan ve insanlık hâllerine dayalı bir öykü anlayışı benimsediği için öykülerinde çok geniş bir konu çeşitliliği vardır. Mutluluk algısı, kadın-erkek ilişkileri, siyaset kurumu, doğa sevgisi belli başlı temalarıdır.''Sebati Bey'in istanbul Seferi'', ''Ases'', ''Yalıda Sabah'', ''Küçük Harfli Mutluluklar'', ''Onikiye Bir Var'', ''Eller'', ''Sancho'nun Sabah Yürüyüşü'', ''Ayışığında Çalışkur'', ''Yaprak Ne Canlı Yeşil'', ''Tuş'' onun en başarılı öyküleridir.
''Yalıda Sabah'', onun öyküde yapmak istediklerini en iyi şekilde yansıttığı öykülerinden biridir. Sabahın ilk saatleri, bozulmamışlığın, safiyetin ve dingin bir hayatın simgesi gibidir. O suskunlukta, doğayla iç içe oluşta bir dinginlik, bir huzur vardır. Anlatıcı sabahın ilk saatlerini, gündelik hayatın karmaşasından, sürüp giden haksızlıklardan, insanlığa sığmayan davranış ve eylemlerden bir kaçış ve sığıntı olarak görür. Bu yüzden sabahın ilk saatleri, onun saltanatıdır; her ânını yudum yudum tadar. Çünkü birazdan gün başlayacak, insanların telaşı, klakson sesleri her yanı kaplayacaktır. Doğa ile insanları karşılaştırır. insanlar niye birbirine yabancıdır, niçin birbirlerinin uzağına düşerler sorusunun yanıtını arar. ihtiras, bencillik ve kişisel çıkarları, insanı kendi doğasına yabancılaştırmaktadır. Bu duyguların insanı güzellikten ve iletişimden uzaklaştıran en büyük engel olduğu görüşündedir. Oysa doğa her şeyi çözmüştür. insanın mutluluğu da buradan geçer. Tıpkı bir kaplumbağa gibi sadece yaşamak. Ahkâm çıkarmadan, yorum yapmadan, dünü, evveli, bugünü, yarını, öbürgünü takmadan. Sadece yaşamak. Öykünün sonunda, insan mutluluğunun, kıyının, doğanın verdiği bu ekolojik dersi uygulamaktan geçtiği önerisi yapılır.
''Küçük Harfli Mutluluklar''da, sade, yalın bir hayatın idealize edilişini görürüz. Küçük küçük ilkelerle, hayatın karmaşasına dalmadan yaşamanın, sanıldığının aksine insanı pekâlâ mutlu edebileceği hikâyeleştirilir. insan ne geçmiş acısı, ne gelecek kaygısı duymalıdır. içinde bulunulan âna teslimiyettir mutluluk. Sağlıklı olmak, günde iki defa dışarı çıkmak, yaz kış denize girmek, yararlı olmak, sıcak bir ev, mutluluk için yeterlidir.
''Yaprak Ne Canlı Yeşil''de, kitaplara gömülüp entelektüel ilgilerle hayatı kaçıran yazarın; hayatı, mutluluğu ve kadını keşfedişi anlatılır. Toplumsal koşullandırmalar, yazar özentileri, bilgi peşinde koşmalar onu hayatın bizatihi kendisinden uzaklaştırmış, hayata yabancılaştırmıştır. Yazar, kendisini mutluluğa götürdüğünü sandığı duyguların sahte olduğunun farkına varır. Öyküde, bir yığın bilgiyle donanmış entelektüel bir insanın, doğal yaşamı kaçırabileceği, bilgiden körleşebileceği vurgusu yapılır. Kitap yüklü bu insanlar, asla sadece kendileri değildir. Pek çok kişidirler, kalabalıktırlar. Hiçbir zaman kendileri kalamadıkları için özgür değildirler.
Yazarlık tutumunu ''açık seçiklik, sadelik yazarın birinci nezaket borcudur'' diye açıklayan Haldun Taner, yine kendi deyişiyle ''düzayak, ayrıntısız, okunmaya, kolayca anlaşılmaya yatkın öyküler'' yazar. ''Cambazlığı, fazla ustalığı, soyuta fazla kayışı''tasvip etmez.
Yazar (anlatıcı) yansıttığı dünyada anlatımın içindedir. Pek çok öyküsünde yorumlar yapar, kıssadan hisse bağlamında sonuçlar çıkarır. Öyküde vermek istediği duygu ve düşünceleri, metnin içinde bir de kendisi yorumlar. Çıkarılması gereken dersi, öykünün yazılış gerekçesini öyküde açık açık ifade eder. Bu nedenle öyküler hep bir ileti taşır. Öykünün sonu, kimi zaman bir denemeye dönüşür. Onu denemeye yaklaştıran diğer bir belirgin yan ise anlatıcıyla Taner'in kişisel görüşlerinin bire bir örtüşmesidir. Buralarda iyiden iyiye denemenin sularında, hayat ve sanat görüşlerini açıklar. Sonuçta fıkra yazarlığının, denemeciliğinin izlerinin biçim olarak, içerik olarak öykülere yansıdığını görürüz: Tümüyle bir doğrunun ispatı için öznel bakışlar, muhabbet eder gibi içtenlikli dertleşmeler...
Haldun Taner öykülerini, mizah, hiciv ve ironi üzerine bina eder. Bu seçimini ise şöyle temellendirir: ''ironi, galiba daha çok yaşamın kendisinden kaynaklanıyor. Yaşam ve insanlar o kadar çelişkili ve değişken ki, en sıradan kahramana, en önemsiz ayrıntılara bakarken bile bu ironiyi yakalamak güç olmuyor'' Önemli sayılan çok şeyin önemsizliğini, ağırlık sayılan çok şeyin hafifliğini, zorbalığı, fanatizmin, megalomaninin, bilgiçliğin, budalalığın, iki yüzlülüğün, kendini aldatışın, dalkavukluğun, batıl koşullanmaların ipini pazara çıkarıcı, ama bunu bağırganlıkla değil, usul usul yapan ince bir alay.''[1]
''Şeytan Tüyü''nde, ayı postu giyerek hayatını kazanan bir gurbetçinin ironik durumu mektup biçiminde anlatılır. Öykü boyunca Almanya'da herkesin kendisine ilgi gösterdiğini, çok popüler olduğunu söyleyen anlatıcının, sonunda ayı postuyla sokakta dolaşan biri olduğu anlaşılır. Ama gurbetçi bu gülünç işini bile öve öve anlatır. Öyküde çarpıcı mizah anlayışı da sergilenir: ''Neden başın yerde gezecekmiş gafil? Köy okulunda öğrettikleri şarkıyı neden söylemeyon. Türk çocukları Türk çocukları/Gözler ileri başlar yukarı. Öyleyse neymiş? Başın hep yukarıda gezecekmiş emme arada bir önünü gollayacaksın. Kuyu çukur felan varsa düşmemek için.'' ''Küçük Harfli Mutluluklar''da yine ilginç bir söz ironisine rastlarız: ''Nizamettin Bolayır'ın üç çeşit penaltı tekniği vardı. Bir falsolu vuruş. Ayağının burnunu sol köşeye yöneltip burnun sağ yönü ile ağa doğru falsolu vurmak ki, hiç bilmeyen bu gölü muhakkak yerdi. Diyeceksiniz ki, falsolu vuruş kalleşçe bir aldatıştır. Sporcuya yakışsa bile asker adama yakışmaz.''
Sonuç olarak mutluluk algısı, doğa çağrısı onun öykülerini belirleyen temel bir çizgidir. Ancak Haldun Taner öykücülüğünün aurası hiç şüphesiz mizah, hiciv ve ironidir. Türk öykücülüğünde ışıldayan yönleri de burasıdır. Ama ilginçtir, edebiyat iktidarınca zaman zaman görmezlikten gelinmesinin nedeni de budur. Çünkü mizah, yazınsal iktidarın peşinen çizgi dışına ittiği bir anlayıştır. işte Taner, sanat anlayışı boyunca bu seçiminin hem olumlu hem de olumsuz yansımalarını yaşamıştır.
[1]Adnan Özyalçıner, ''Haldun Taner ile Öykücülüğü Üstüne'' Hürriyet Gösteri dergisi, Ocak 1984.
http://tosunnecip.blogcu....-olarak-mutluluk/10366218
Haldun Taner (1915-1986); öykülerini, hayat ve doğa yüceltimi, içtenlik ve dürüstlük övgüsü ama hepsinden daha çok insan sevgisi üzerine kurar. Yaşama coşkusu, mutluluk arayışı ve derin bir hümanizm öykülerin arka planını oluşturur. O, hayat projesi olarak yalın ve sade yaşamı savunur. Mutluluğun gösterişsiz, yalın bir hayat sürmekle mümkün olabileceği görüşündedir. Öykülerinde ''beğenilme'' arzusunun insanı hep yanlışa götürdüğünü vurgular. insanın doğallıktan, sadelikten uzaklaştığında mutsuzlukla baş başa kalacağını düşünür. Hedef büyütme, insanı insanlıktan çıkararak bencil, egoist yapar ve insan buna ulaşamayınca da mutsuz olur. Aynı şekilde hayatı atlayarak, gereksiz bilgi yüküyle yüklenmenin de insanın mutluluğunu engellediğini düşünür. Böylece öykülerde ''yaşamak mı üstün, bilmek mi'' karşılaştırılması yapılır ve yaşamanın üstün olduğu sonucuna varılır. Ona göre mutluluğun yolu, insanın ''kendi'' olmasıyla mümkündür. Bilgi, özellikle hayata değmeyen bilgi, insana faydadan çok zarar getirir. insani eylemler, durumlar doğal bir şekilde yapılmadığında, insana sorun olarak yansıdığını düşünür. Bu arızaların başında kadın-erkek ilişkileri gelir. Bu ilişki doğru dürüst sürdürülemediği için hayat boyu süren bir problem olarak kalır. Onun bütün sorunlara önerdiği şey, ''hayat''tır; onu gereği gibi, doya doya yaşamaktır. Ama insanlar ne yapar eder bu güzelim armağanı koydukları kurallarla kendilerine çekilmez hâle getirirler.
Haldun Taner'in öykü serüveni uzun bir döneme (1949-1983) yayılmıştır: Yaşasın Demokrasi(1949), Tuş (1951), Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu (1954), Ayışığında ''Çalışkur''; (1954), On ikiye Bir Var (1954), Konçinalar (1967), Sancho'nun Sabah Yürüyüşü (1969), Yalıda Sabah (1983). Bütün Öyküleri Bilgi Yayınları'nca, Kızıl Saçlı Amazon (1983), Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu (1983), On ikiye Bir Var (1983) ve Yalıda Sabah (1983) kitaplarında toplanmıştır.
Haldun Taner, uzun zamana yayılan öykü serüveninde her zaman dönemsel akımlara, yazınsal gruplara mesafeli olmuştur.
Haldun Taner ise, hem ''entelektüel hikâye tarzı''nı hem de sosyal gerçekçileri tasvip etmez. Çünkü o kendi deyimiyle '';herkesin anlayabileceği halkçı bir üslup'' peşindedir. Sanatını gruplaşmanın, grup dayanışmalarının dışında tutmak ister. Batı özentili gruplaşmalar olarak nitelediği edebî grupları eleştirir. Taner, modern öykünün geldiği yeri, imkânlarını iyi bilmesine karşın geleneksel anlayışa sıkı sıkıya bağlıdır. Ne biçimsel anlamda yenilik arayışı içerisinde ne de dilde bir gerilim, şiirsellik peşindedir. Çoğunlukla düz, sade bir anlatımı yeğler. Öykülerinde nakilci tavır baskındır. Bu anlamda onun öykücülüğünü bağımsız, özgün bir adacık olarak nitelemek gerekir. O, seçkinci edebiyat anlayışının dışında, halka inen, çok okunan bir edebiyatın peşinde olmuştur. Hiç şüphesiz ''hikâyeci-gazeteci'' yazar kuşağındandır. Bu, dergi kanallarına mesafeli, daha çok okunmayı amaçlayan bir yazarlık tutumunu tanımlar. Açıkça ''üç bin satan bir edebiyat dergisinde öykü yazmaktansa elli-altmış bin satan gazetelerde öykü yayımlamak'' istediğini belirtir. Bunun için de biçimsel arayışlara girmez. Onun öykülerinde kahvede, eczanede, istasyon büvetinde bir araya gelen insanlar, memleket meselelerini konuşurlar.
Mizah, hiciv, ironi Haldun Taner'in temel anlatım tercihleridir. Özellikle insanın tutarsızlıklarını, ikiyüzlülüklerini ortaya sererken gülünçlüğü yakalar. Öykülerinde bürokratik açmazları, toplumsal/siyasal ortamı, kendini beğenmişlikleri hicveder.
Haldun Taner toplumsal/siyasal eleştiri yapmakla birlikte ağırlıklı olarak insanın küçüklüklerini, zayıflıklarını, tutarsızlıklarını gündeme getirir. Başka bir deyişle ideolojik tutum onda belirleyici değildir. Toplumsal yergiden çok, bireysel yergi peşindedir ve insan odaklı bir mizah anlayışından yanadır. Bu nedenle eleştirileri sınıfsal değildir. Ama elbette ülke gerçeklerinden de kopuk bir mizah anlayışını benimsemez. Yolsuzlukları, bürokratik açmazları, sömürüyü, burjuvazinin yozlaşmasını o da anlatır. Ancak insanlık durumları onu daha çok cezbeder.
Öykülerinde ''yazarlık'' kurumuna ağır eleştiriler getirir. Hayatın doğal yanıyla yazarlığın kurgu yanını karşılaştırıp yazarların insana tepeden bakan duruşunu hicveder. Bu bölümlerde bir anlamda sanat görüşünü ifade ederken, beğenmediği, onaylamadığı yazarlık tutumlarıyla da hesaplaşır. Bencil, egoist, benbilirimci tutumu bütün öykülerinde eleştirirken, bunun en somut örneği olarak yazarlığı görür.
1956 yılında yazdığı ''Salt insana Yöneliş''; öyküsü, onun edebiyat anlayışının manifestosu gibidir. Döneminin akımlarıyla, kendine yöneltilen eleştirilere bu öyküyle cevap verir. Öyküde, kendi yazınsal görüşleri ve sanatçı duruşlarını seçememiş, hep başkalarının ağzına bakan, etraftaki yönlendirmeyle ve Batı'dan öğrendiklerini taklitle sanatını sürdüren sanatçıların parodisini yapar. Öyküde, her şeyi ilk kendilerinin keşfettiğini sanan, her şeyin en iyisini, en güçlüsünü, en görülmemişini kendilerinin yapacaklarına inanan edebiyat odaklarını eleştirir. Grup davranışlarının, sanatçı özgürlüğünü kısıtlayıp nasıl taklitçi bir zihniyete sürüklediğini vurgular. Grubun etkin elemanı, ortaya bir yazar adı atar, bunun üzerine herkes bu yazarı taklit eserler üretmeye başlar. Tam bu arada yeni bir yazarı piyasaya sürer, herkes bu kez de yeni yazarın peşinden gitmeye başlar: ''Sen bir müddet James Joyce'unu yaşa diyordu. Ama tam manası ile. Tekniğini, üslubunu, vokabülerini didik didik ederek... Bir zaman sonra; yeter artık diyordu, şimdi biraz Faulkner'i yaşa. Ve Sungur bir müddet de Faulkner'ini yaşıyordu. O bitince Samuel Becket'ini, Albert Moriva'sını, Dos Passos'unu yaşıyordu. Ve her yaşayış devrinde o aradaki örneğinin damgasını taşıyan hikâyeler yazıyordu.'' ''Grupta bir ara Kafka'nın karmaşıklığı, bir zaman sonra da Çehof'un lirik karamsarlığı tutuldu. Sonra bir ara folklora, yersele dönüldü. Halk sanatı, halk müziği, halk oyunları festivali göklere çıkarıldı.'' Görüldüğü gibi Haldun Taner, öyküde dönemsel akımları ve yazarları taklit eden yerli yazarları hicveder. Böylece, bu yazın akımlarına niçin mesafeli olduğunun ipuçlarını verirken bir yandan da kendine yöneltilen eleştirilere bu öykü aracılığıyla cevap verir.
Haldun Taner, insan ve insanlık hâllerine dayalı bir öykü anlayışı benimsediği için öykülerinde çok geniş bir konu çeşitliliği vardır. Mutluluk algısı, kadın-erkek ilişkileri, siyaset kurumu, doğa sevgisi belli başlı temalarıdır.''Sebati Bey'in istanbul Seferi'', ''Ases'', ''Yalıda Sabah'', ''Küçük Harfli Mutluluklar'', ''Onikiye Bir Var'', ''Eller'', ''Sancho'nun Sabah Yürüyüşü'', ''Ayışığında Çalışkur'', ''Yaprak Ne Canlı Yeşil'', ''Tuş'' onun en başarılı öyküleridir.
''Yalıda Sabah'', onun öyküde yapmak istediklerini en iyi şekilde yansıttığı öykülerinden biridir. Sabahın ilk saatleri, bozulmamışlığın, safiyetin ve dingin bir hayatın simgesi gibidir. O suskunlukta, doğayla iç içe oluşta bir dinginlik, bir huzur vardır. Anlatıcı sabahın ilk saatlerini, gündelik hayatın karmaşasından, sürüp giden haksızlıklardan, insanlığa sığmayan davranış ve eylemlerden bir kaçış ve sığıntı olarak görür. Bu yüzden sabahın ilk saatleri, onun saltanatıdır; her ânını yudum yudum tadar. Çünkü birazdan gün başlayacak, insanların telaşı, klakson sesleri her yanı kaplayacaktır. Doğa ile insanları karşılaştırır. insanlar niye birbirine yabancıdır, niçin birbirlerinin uzağına düşerler sorusunun yanıtını arar. ihtiras, bencillik ve kişisel çıkarları, insanı kendi doğasına yabancılaştırmaktadır. Bu duyguların insanı güzellikten ve iletişimden uzaklaştıran en büyük engel olduğu görüşündedir. Oysa doğa her şeyi çözmüştür. insanın mutluluğu da buradan geçer. Tıpkı bir kaplumbağa gibi sadece yaşamak. Ahkâm çıkarmadan, yorum yapmadan, dünü, evveli, bugünü, yarını, öbürgünü takmadan. Sadece yaşamak. Öykünün sonunda, insan mutluluğunun, kıyının, doğanın verdiği bu ekolojik dersi uygulamaktan geçtiği önerisi yapılır.
''Küçük Harfli Mutluluklar''da, sade, yalın bir hayatın idealize edilişini görürüz. Küçük küçük ilkelerle, hayatın karmaşasına dalmadan yaşamanın, sanıldığının aksine insanı pekâlâ mutlu edebileceği hikâyeleştirilir. insan ne geçmiş acısı, ne gelecek kaygısı duymalıdır. içinde bulunulan âna teslimiyettir mutluluk. Sağlıklı olmak, günde iki defa dışarı çıkmak, yaz kış denize girmek, yararlı olmak, sıcak bir ev, mutluluk için yeterlidir.
''Yaprak Ne Canlı Yeşil''de, kitaplara gömülüp entelektüel ilgilerle hayatı kaçıran yazarın; hayatı, mutluluğu ve kadını keşfedişi anlatılır. Toplumsal koşullandırmalar, yazar özentileri, bilgi peşinde koşmalar onu hayatın bizatihi kendisinden uzaklaştırmış, hayata yabancılaştırmıştır. Yazar, kendisini mutluluğa götürdüğünü sandığı duyguların sahte olduğunun farkına varır. Öyküde, bir yığın bilgiyle donanmış entelektüel bir insanın, doğal yaşamı kaçırabileceği, bilgiden körleşebileceği vurgusu yapılır. Kitap yüklü bu insanlar, asla sadece kendileri değildir. Pek çok kişidirler, kalabalıktırlar. Hiçbir zaman kendileri kalamadıkları için özgür değildirler.
Yazarlık tutumunu ''açık seçiklik, sadelik yazarın birinci nezaket borcudur'' diye açıklayan Haldun Taner, yine kendi deyişiyle ''düzayak, ayrıntısız, okunmaya, kolayca anlaşılmaya yatkın öyküler'' yazar. ''Cambazlığı, fazla ustalığı, soyuta fazla kayışı''tasvip etmez.
Yazar (anlatıcı) yansıttığı dünyada anlatımın içindedir. Pek çok öyküsünde yorumlar yapar, kıssadan hisse bağlamında sonuçlar çıkarır. Öyküde vermek istediği duygu ve düşünceleri, metnin içinde bir de kendisi yorumlar. Çıkarılması gereken dersi, öykünün yazılış gerekçesini öyküde açık açık ifade eder. Bu nedenle öyküler hep bir ileti taşır. Öykünün sonu, kimi zaman bir denemeye dönüşür. Onu denemeye yaklaştıran diğer bir belirgin yan ise anlatıcıyla Taner'in kişisel görüşlerinin bire bir örtüşmesidir. Buralarda iyiden iyiye denemenin sularında, hayat ve sanat görüşlerini açıklar. Sonuçta fıkra yazarlığının, denemeciliğinin izlerinin biçim olarak, içerik olarak öykülere yansıdığını görürüz: Tümüyle bir doğrunun ispatı için öznel bakışlar, muhabbet eder gibi içtenlikli dertleşmeler...
Haldun Taner öykülerini, mizah, hiciv ve ironi üzerine bina eder. Bu seçimini ise şöyle temellendirir: ''ironi, galiba daha çok yaşamın kendisinden kaynaklanıyor. Yaşam ve insanlar o kadar çelişkili ve değişken ki, en sıradan kahramana, en önemsiz ayrıntılara bakarken bile bu ironiyi yakalamak güç olmuyor'' Önemli sayılan çok şeyin önemsizliğini, ağırlık sayılan çok şeyin hafifliğini, zorbalığı, fanatizmin, megalomaninin, bilgiçliğin, budalalığın, iki yüzlülüğün, kendini aldatışın, dalkavukluğun, batıl koşullanmaların ipini pazara çıkarıcı, ama bunu bağırganlıkla değil, usul usul yapan ince bir alay.''[1]
''Şeytan Tüyü''nde, ayı postu giyerek hayatını kazanan bir gurbetçinin ironik durumu mektup biçiminde anlatılır. Öykü boyunca Almanya'da herkesin kendisine ilgi gösterdiğini, çok popüler olduğunu söyleyen anlatıcının, sonunda ayı postuyla sokakta dolaşan biri olduğu anlaşılır. Ama gurbetçi bu gülünç işini bile öve öve anlatır. Öyküde çarpıcı mizah anlayışı da sergilenir: ''Neden başın yerde gezecekmiş gafil? Köy okulunda öğrettikleri şarkıyı neden söylemeyon. Türk çocukları Türk çocukları/Gözler ileri başlar yukarı. Öyleyse neymiş? Başın hep yukarıda gezecekmiş emme arada bir önünü gollayacaksın. Kuyu çukur felan varsa düşmemek için.'' ''Küçük Harfli Mutluluklar''da yine ilginç bir söz ironisine rastlarız: ''Nizamettin Bolayır'ın üç çeşit penaltı tekniği vardı. Bir falsolu vuruş. Ayağının burnunu sol köşeye yöneltip burnun sağ yönü ile ağa doğru falsolu vurmak ki, hiç bilmeyen bu gölü muhakkak yerdi. Diyeceksiniz ki, falsolu vuruş kalleşçe bir aldatıştır. Sporcuya yakışsa bile asker adama yakışmaz.''
Sonuç olarak mutluluk algısı, doğa çağrısı onun öykülerini belirleyen temel bir çizgidir. Ancak Haldun Taner öykücülüğünün aurası hiç şüphesiz mizah, hiciv ve ironidir. Türk öykücülüğünde ışıldayan yönleri de burasıdır. Ama ilginçtir, edebiyat iktidarınca zaman zaman görmezlikten gelinmesinin nedeni de budur. Çünkü mizah, yazınsal iktidarın peşinen çizgi dışına ittiği bir anlayıştır. işte Taner, sanat anlayışı boyunca bu seçiminin hem olumlu hem de olumsuz yansımalarını yaşamıştır.
[1]Adnan Özyalçıner, ''Haldun Taner ile Öykücülüğü Üstüne'' Hürriyet Gösteri dergisi, Ocak 1984.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar