bugün
- göçmen karşıtı din düşmanı sosyal demokratlar19
- türkiye'deki gündemin yarısı israil hakkında6
- game of thrones taki kerhaneci17
- genel ev sloganları5
- mekkeli müşrikler3
- ölümden korkuyor musunuz35
- ülkü ocakları genel ev olsun4
- sözlük kızları dertleşiyor14
- gençlik ve güzellik bitince kızlar ne yapıyor9
- müslüman kardeşine dua etmek4
- melis sezen'in memeleri5
- yahudi israil'i örnek alıp türkiye'ye uygulamak2
- dyson3
- asgari ücreti alım gücünü unutup israil tartışmak2
- kaçak sığınmacıları müslüman diye güzellemek4
- anın görüntüsü25
- 128 milyar dolar nerede4
- platon'un mağarası3
- claudian clouds41
- sözlük yazarlarının normal kombinleri26
- son üç şifrenizle aynı olamaz3
- ülkücü olmak delikanlı işidir2
- arkadaşlar kova erkeğinden olur mu8
- mağribiler2
- neo ittihatçılar2
- uludağ sözlükte genel ev açılması2
- lilith'in haklı olması2
- sözlükteki sessiz yazarlar7
- sarı saç mavi göz5
- almanya da sol partiyi destekleyen gurbetçi5
- sözlük erkeklerinin bugünkü kombinleri25
- bilgisayar alacaklara tavsiyeler5
- 20 eylül 2026 amedspor beşiktaş maçı28
- berlin'in belediye başkanının türk olması2
- bugün ne oldu10
- burçlara inanan kızdan olur mu3
- mustafa kemal atatürk ün boyu8
- size göre akp'nin en büyük ihaneti hangisi19
- şok market2
- 21 eylül dünya barış günü2
- sözlüğe yön veren bayan sayısındaki azalma2
- 20 eylül 2026 fenerbahçe eyüpspor maçı15
- habire1220
- erkeklerin seks ihtiyacı bitmez bacım2
- edinburgh3
- alkol2
- hiç antidepresan kullanmayan insan6
- sivilce için deneyimli yazar tavsiyeleri51
- işteyken entry girmek2
- kimse seni sevmiyor4
Almanya da ilk düzenli şehir içi ulaşım seferleri ile başlangıçta
orta ve alt sımıftan insanlar kenti bir ucundan bir ucuna gezme
imkanına kavuştuklarında, Alman sosyolog Georg Simmel o korkunç
teşhisi koymuştu; "insanlık tarihinde ilk kez iki insan yan yana bu
kadar yakın oturup, bedenlerine dokundukları halde saatlerce
birbirleriyle konuşmadan yolculuk yapıyorlar"
Bir iletişimci olarak beni ilgilendiren, düşündüren, kaygılandıran
bir saptama bu.
"X KUŞAĞI". Bu yalnızlığa nicedir aşinayız. Çocuklarımız bir
süredir, uyku öncesi masallarını yataklarının başucuna konan bir
teypten dinliyorlar.
Oyunlarını bilgisayarda oynuyorlar. Derslerini videodan izliyorlar,
kahramanlarını televizyondan seçiyor, sevgilileriyle internette
buluşuyorlar. Bütün bunlar olup biterken bir odanın içinde
yapayalnızlar.
Yüzyılın bizi getirip bıraktığı nokta burası.....
Onlara "Biberon kuşağı" demek geliyor içimden.
80 lerin ekonomik özgürlüğünü kazanmış, "yuppie"
annelerinin "memelerim sarkar" endişesiyle emzirmeden yetiştirdiği
bebekler, büyüyüp yüzyılın sonunda ergen oldular.
Daha cinsellikle tanışamadan, AIDS ile karşılaştılar. Doğum Kontrol
haplarının yaygınlaşması sayesinde özgür seksin kapısını aralayan
ebeveynlerinin aksine, tanımadıkları bir virüs yüzüden özgür seksin
kapısını çektiler.
Bu korkunun zoruyla, giderek yalnızlığın güvenli ıssızlığını
keşfettiler.
Şimdi "dokunmadan yaşamanın" tadını çıkarıyorlar. Markete gitmeden,
internetten sipariş verip, bilgisayar aracılığıyla alışveriş
yapıyor, doktorlarına röntgen filmlerini "mail"leyip, uzaktan
muayene oluyorlar.
Onlara "X kuşağı" da deniliyor ; "ölü kuşak" ya da "ne idiğü
belirsiz nesil" anlamında...
En belirleyici özellikleri yalnızlıkları...
Danstan, "bir bele sarılmanın hazzı"nı anlayan büyüklerinin aksine,
kulaklarında walkmanle "techno" ritminde tek başına dans etmekten
haz alıyorlar. Sofra başında aileyle birlikte değil, odalarında
ekran karşısında veya burgercide ayaküstü, ama mutlaka
yalnız "atıştırmayı" tercih ediyorlar.
Gazete okumuyor, "göz atıyor"lar. DVD deki filmi zıplayarak izliyor,
kitabı sayfa atlayarak okuyorlar.
Internette gezinirken, aynı anda telefonla konuşabiliyor, yemek
yiyebiliyor, televizyon izleyebiliyor ve dergilere göz
atabiliyorlar.
Uzun sevişmeler yerine üstünkörü "dokunuş"ları, uzun konuşmalar
yerine, kısa "sunuş"ları seviyorlar.
"Internette gevezelik" sitelerinden birine girip, yarattıkları yeni
dili görmelisiniz. Hep bir yere yetişme telaşındaymış gibi düşünen,
konuşan, yazan bir neslin kendine özgü dilini kuruyorlar;
"Hi" ile başlayıp "Bye" ile biten "N aber" sorusunun "N olsun" diye
yanıtlandığı garip bir geyik muhabbeti.....
En çok, kitapçılarda "ünlü Roman özetleri" türünden kitaplar görünce
onları anımsıyorum.
Yüzyılın başındakilerin hayata bakışlarımı değiştiren kitaplarin
sadece konularıyla ilgileniyorlar.
Sağlıklı yaşıyor, iyi kazanıyor, kolay harcıyorlar....hem parayı hem
dostlarını.....
Markalarını, okullarını, kariyerlerini, ailelerinden,
arkadaşlarından, fikirlerinden daha çok önemsiyorlar.
Hayatı "zap" layarak yaşıyorlar.
Bilgisayarlarında olduğu gibi özel hayatlarında da "sörf" yapmayı,
derine dalmadan yüzeysel ilişkiler kurmayı, kök salmadan dolaşmayı
yeğliyorlar.
Bu "kök salamama" meselesi, Türkiye açısından özellikle önemli....
Geçenlerde bir arkadaşım "Farkında mısın ? "dedi, "hiçbirimiz
dedemizin mezarının olduğu kentte oturmuyoruz artık" .
Hrant Drink in televizyonda anlattığı öykü daha da dramatikti. Her
gittiği yeri çiçeklerle bezeyen bir dostunun, son yerleştiği evinin
bahçesini çırılçıplak bulunca nedenini sormuş.
Hrant şu yanıtı almış;
"Ne zaman bir ağac ektim de meyvesini yiyebildim ki...."
Öylesine köksüz, öylesine göçebe, öylesine gezgin bir toplumuz ki
hala...Yerleşemedik gitti..... Dedelerimizin mezarlarının olduğu
yerleri terk ettikten sonra, ilkin evimizi, derken işimizi, aşımızı
ve nihayet bütün yaşamımızı değiştirdik.
Bütün bunlar yarım asır içinde olup bitti ve hepimizde öyle bir
travma yaratti ki, hala altından kalkamıyoruz.
orta ve alt sımıftan insanlar kenti bir ucundan bir ucuna gezme
imkanına kavuştuklarında, Alman sosyolog Georg Simmel o korkunç
teşhisi koymuştu; "insanlık tarihinde ilk kez iki insan yan yana bu
kadar yakın oturup, bedenlerine dokundukları halde saatlerce
birbirleriyle konuşmadan yolculuk yapıyorlar"
Bir iletişimci olarak beni ilgilendiren, düşündüren, kaygılandıran
bir saptama bu.
"X KUŞAĞI". Bu yalnızlığa nicedir aşinayız. Çocuklarımız bir
süredir, uyku öncesi masallarını yataklarının başucuna konan bir
teypten dinliyorlar.
Oyunlarını bilgisayarda oynuyorlar. Derslerini videodan izliyorlar,
kahramanlarını televizyondan seçiyor, sevgilileriyle internette
buluşuyorlar. Bütün bunlar olup biterken bir odanın içinde
yapayalnızlar.
Yüzyılın bizi getirip bıraktığı nokta burası.....
Onlara "Biberon kuşağı" demek geliyor içimden.
80 lerin ekonomik özgürlüğünü kazanmış, "yuppie"
annelerinin "memelerim sarkar" endişesiyle emzirmeden yetiştirdiği
bebekler, büyüyüp yüzyılın sonunda ergen oldular.
Daha cinsellikle tanışamadan, AIDS ile karşılaştılar. Doğum Kontrol
haplarının yaygınlaşması sayesinde özgür seksin kapısını aralayan
ebeveynlerinin aksine, tanımadıkları bir virüs yüzüden özgür seksin
kapısını çektiler.
Bu korkunun zoruyla, giderek yalnızlığın güvenli ıssızlığını
keşfettiler.
Şimdi "dokunmadan yaşamanın" tadını çıkarıyorlar. Markete gitmeden,
internetten sipariş verip, bilgisayar aracılığıyla alışveriş
yapıyor, doktorlarına röntgen filmlerini "mail"leyip, uzaktan
muayene oluyorlar.
Onlara "X kuşağı" da deniliyor ; "ölü kuşak" ya da "ne idiğü
belirsiz nesil" anlamında...
En belirleyici özellikleri yalnızlıkları...
Danstan, "bir bele sarılmanın hazzı"nı anlayan büyüklerinin aksine,
kulaklarında walkmanle "techno" ritminde tek başına dans etmekten
haz alıyorlar. Sofra başında aileyle birlikte değil, odalarında
ekran karşısında veya burgercide ayaküstü, ama mutlaka
yalnız "atıştırmayı" tercih ediyorlar.
Gazete okumuyor, "göz atıyor"lar. DVD deki filmi zıplayarak izliyor,
kitabı sayfa atlayarak okuyorlar.
Internette gezinirken, aynı anda telefonla konuşabiliyor, yemek
yiyebiliyor, televizyon izleyebiliyor ve dergilere göz
atabiliyorlar.
Uzun sevişmeler yerine üstünkörü "dokunuş"ları, uzun konuşmalar
yerine, kısa "sunuş"ları seviyorlar.
"Internette gevezelik" sitelerinden birine girip, yarattıkları yeni
dili görmelisiniz. Hep bir yere yetişme telaşındaymış gibi düşünen,
konuşan, yazan bir neslin kendine özgü dilini kuruyorlar;
"Hi" ile başlayıp "Bye" ile biten "N aber" sorusunun "N olsun" diye
yanıtlandığı garip bir geyik muhabbeti.....
En çok, kitapçılarda "ünlü Roman özetleri" türünden kitaplar görünce
onları anımsıyorum.
Yüzyılın başındakilerin hayata bakışlarımı değiştiren kitaplarin
sadece konularıyla ilgileniyorlar.
Sağlıklı yaşıyor, iyi kazanıyor, kolay harcıyorlar....hem parayı hem
dostlarını.....
Markalarını, okullarını, kariyerlerini, ailelerinden,
arkadaşlarından, fikirlerinden daha çok önemsiyorlar.
Hayatı "zap" layarak yaşıyorlar.
Bilgisayarlarında olduğu gibi özel hayatlarında da "sörf" yapmayı,
derine dalmadan yüzeysel ilişkiler kurmayı, kök salmadan dolaşmayı
yeğliyorlar.
Bu "kök salamama" meselesi, Türkiye açısından özellikle önemli....
Geçenlerde bir arkadaşım "Farkında mısın ? "dedi, "hiçbirimiz
dedemizin mezarının olduğu kentte oturmuyoruz artık" .
Hrant Drink in televizyonda anlattığı öykü daha da dramatikti. Her
gittiği yeri çiçeklerle bezeyen bir dostunun, son yerleştiği evinin
bahçesini çırılçıplak bulunca nedenini sormuş.
Hrant şu yanıtı almış;
"Ne zaman bir ağac ektim de meyvesini yiyebildim ki...."
Öylesine köksüz, öylesine göçebe, öylesine gezgin bir toplumuz ki
hala...Yerleşemedik gitti..... Dedelerimizin mezarlarının olduğu
yerleri terk ettikten sonra, ilkin evimizi, derken işimizi, aşımızı
ve nihayet bütün yaşamımızı değiştirdik.
Bütün bunlar yarım asır içinde olup bitti ve hepimizde öyle bir
travma yaratti ki, hala altından kalkamıyoruz.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar