bugün

entry'ler (1095)

kıyı restaurant

türkiye cumhuriyeti sınırları içinde yer alan en iyi balık restoranı.

burada yoğurtlu ve peynirli mezeler bulamazsınız; yapmıyorlar. mesela kışın da deniz börülcesi bulamazsınız çünkü mevsimi değildir. lakerdası yiyebileceğinizin en iyisidir.
taraması dillere destandır. ahtapot salatasını yemeden ölmeyinizdir.
balık tercihi ise tamamen size bağlıdır ve tazeliğinden, yağlılığından kuşku yoktur.
dülger ızgarası şiddetle tavsiye olunur.
finalde kaymaklı ayva emcüklemek ise farzdır.

bunun haricinde gerek aydınlatmasıyla, gerek sade tasarımıyla, gerek sigara içilmesine müsaade etmiyor oluşlarıyla, gerek ise çalışanların güler yüzlü ve özenli oluşuyla kıyı'da akşam yemeği yemek bambaşka bir keyiftir.

hesap mı? orası biraz kalındır.

şahitlik etmek

gün itibarı ile içinde bulunduğum adli makam önünde gerçekleştirilen tanık olma durumu.

rica üzerine şahit olmayı kabul ettim. aradan geçen uzun sürenin sonunda gün geldi ve sabah hiçbir şey olmamış gibi istanbul adalet sarayı'na doğru direksiyon salladım.
dava, asliye hukuk kapsamındaydı. avukat hanım ve diğer şahitle beraber duruşmanın olacağı salonun yanında beklerken bile oldukça sakindim. mübaşir önce avukatları buyur etti. bir süre sonra da tanıkları ama tanıkları tek tek alacağını söyledi. mustafa abinin (72 yaşında) yaşına hürmeten önden girmesi için elimle hareket yaptım. feleğin çemberinden geçmiş bir hal içerisinde mimik yapmadan içeri girdi ve şahitlik yaptı. yaklaşık on dakika sonra mübaşir beni çağırdı. karşılıklı masalarda oturan dört avukatın ortasına geçtim ve arkamda beni dinleyenlerin varlığının baskısı altında vaziyet aldım.
hakim bey konuyu özetledikten sonra yemin kısmına geçti. yeminimi edeceğim esnada salonda kim varsa ayağa kalktı ve hepsi bana baktı. o anda biraz gerilsem de kendimi toparlamayı bildim, namusum ve şerefim üzerine yemin edeceğimi söyledim.

detaylara girip de daha fazla uzatmak istemiyorum fakat bu işin en sıkıntılı kısmı hakimlik makamında oturan kişinin ara ara durup sizi gözleriyle süzmesi oluyor. bazen beş saniye bile ne kadar uzunmuş diye düşünmeden edemiyor insan. acaba yanlış bir şey mi söyledim diye içten içe kemirir halde buluyorsunuz kendinizi. velhasıl her şeye rağmen dürüstseniz ve olanı anlatıyorsanız hakim hanım ya da bey sizi daha fazla yormuyor ve oturmanız gereken noktayı işaret ederek üstünüzdeki baskıyı sonlandırıyor.

zor mu? hayır. stresli mi? zaman zaman evet.

dipnot: ellerinizi önde birleştirmenizi salık veririm. aşırı mimiklerden ve el kol hareketlerinden kaçının zira hakim kişi bunlara çok dikkat ediyor kanımca. göz teması da önemli.

maximiles

"black" versiyonunun sunduğu avantajlar sayesinde ödenen aidatın göze gelmediği al yanaklı, kadife dudaklı kart. özellikle benim gibi boğazına düşkün bir adamsanız şayet restoran indirimleri yüzünüzü gülümsetecektir. haricinde otopark indirimi, vale ve yıkama hizmeti, otel indirimleri, miller, pembe bulutlar, yakamozlar, bal yapan arılar, jelibonlar ve bitter çikolata!

maximiles black <3 ben

hayata dair gülümseten detaylar

köpekleri çok seviyorum. onların da koşulsuz sevme biçimlerini daha da çok seviyorum. kafaları okşanırken ki kısılan gözlerine, baba sesleri çıkarmalarına, memnuniyetlerini dile getirmek için kuyruk sallamalarına ve hatta işi abartarak götlerini sallar dereceye getirmelerine bayılıyorum. bunlardan bir tanesiyle de hemen hemen her sabah sevişiyorum.

çalıştığım yer yaşadığım ilin periferisinde. buraya varmak için de köyün birinden geçiyorum. aslında doğrudan otobandan giderek baypas da yapabilirim ama sevişken mahlukatı görmeden edemediğim için yolumu bile isteye uzatıyorum.
neyse, adını idris koyduğum bu köpeğin yattığı belirli bir noktası var. ekseriyetle orada yatıyor ve fırlama olduğunu belli edermişçesine kulaklarını dikerek etrafı süzüyor. 50 - 60 metre kala kullandığım aracı fark edebiliyor ve ivedi şekilde ayaklanıyor. ayaklandıktan sonraki halleri ise küçük bir çocuk gibi şen kahkahalar atmama sebep oluyor. dörtlüleri yakıp durduğumda ise hemen kaptan mahallinin olduğu kapıya doğru seğirtiyor ve selamlamaların en güzelini yapıyor. üç beş dakika seviştikten sonra ellerimi avuçlarımı yalayarak beni yolcu ediyor. vitese takıp ilerlediğim anda da tekerlere tetiklenip havlamaya başlıyor. alem bir canlı anlayacağınız ya da geri zekalı.

yarın denk gelirsem fotoğrafını çekip işbu entariye ilave edeceğim.

ekleme:

görsel

görsel

kadınların çok para harcaması

harcıyormuş gibi görünürler. ağzı kokan çok kadın tanıyorum ve sosyal medya paylaşımlarına baktığım vakit şaşıyorum. firuze iksv'de anasonlu levrek sarma mı dersin, lacivert'te babakale ahtapot söğüş mü dersin, aret'in yeri'nde topik mi dersin, kıyı'da dülger mi dersin veyahut ulus 29'da moet et chandon patlatan mı dersin...
dersin de dersin velhasıl.

ekseriyeti kendi finansmanını sağlamıyor. el uzvu ile gerdeğe giriyor.
nereden mi biliyorum?
bildiklerimi paylaşırsam linç edilirim onu da biliyorum.
sağlıcakla kalınız.

büdüt: işbu entry, başlıkta caka satan ve afili bakışlar atan birçok entari sildirmiş.

yazarların kendinde övündüğü özellikleri

burçlara inanmamak hususunda diretsem de bazen "acaba mı?" dedirten övündüğüm bir nokta veyahut niteliğim var yani altıncı his. eskilerin tabiri ile hissikablelvuku.
olacakları ya da olanları sezmekte zorlanmıyorum ve hatta çoğu zaman yanılmıyorum.
bu öngörü hali tanrının lütfu mudur ya da yediğim onca kazığın bana katmış olduğu müspet bir özellik midir bilemedim.

icra işleri nasıl oluyor sorunsalı

yeni bir banka hesabı açsanız da durum değişmeyecektir.

Alıntı:

"icra takibi başladıktan sonra borç ödenmez ve itiraz edilmezse, takip kesinleşir. Bu durumda alacaklı, haciz talep etme hakkı kazanır. Alacaklı ayrıca, icra dairesinden banka hesabınıza haciz koymasını isteyebilir ve icra dairesi de bu talep üzerine banka hesabınıza bloke koyabilir."

türkiye bu duruma nasıl geldi

demokrat parti, milli selamet partisi, anavatan partisi, fazilet partisi, refah partisi ve ak parti.
hepsinin ortak noktası nedir diye merak ediyorsanız şayet, lolipop yalamaya devam ediniz.

istanbulda oturmak

kozmopolit bir ortamda boğazlanmak hissini yaşatır Sağı anıt, solu türbe istanbul'da oturmak yani yaşamak.

kaotiktir, streslidir, dinginlikten uzaktır ve ömrünüzün azımsanamayacak kadar bir yüzdesinin trafikte geçeceğinin delaletidir. marc aryan'ın şarkılarında geçen istanbul'un veyahut yahya kemal'in satırlara döktüğü istanbul'un esamesi kalmamıştır. Ehli aşklara hikaye olmuş, mehtabı güzel şehirdir istanbul. ama öyle bir yorar, öyle bir hırpalar ki, lanet olsun sana istanbul!

durduk yere adamın amına koyan şarkılar

yansımalar - bab-ı esrar

sizi kulağınızdan tutup çeker, ne oluyor ya hu demeye kalmadan ural dağları'na bırakır, katabatik rüzgarı da bir çakar ki sureti şahanenize, tövbeler olsun dedirtir. yani esnaf dayağı yemekten bile etki vericidir. çoban gibi dünyam koyunun götü kadarmış misali derin düşüncelere daldırtır.

karşı cinste dikkat edilen ilk şey

(konuyu biraz dolandırdıktan sonra sadede girmek niyetindeyim)

üye olduğum spor salonuna mesai saati başlamadan önce gidiyorum.
akşam saatlerinde yaşanan kaotik ortama katlanamadığım için karga bokunu yemeden önce salona gitmek daha makul geliyor. neyse, benimle beraber birkaç kişi de salonun açılış saatinde geliyor. içlerinden bir tanesi de karşı cinsten dikkatimi çeken bir hanımefendi.
bakınız, onca karşı cinsten kişi olmasına rağmen dikkatimi onun çekmesinin bir sebebi var. diğerlerinin hepsi alelade davranırken ve gözü dışarıda iken o hanımefendi sadece antrenman yapmakla meşgul oluyor. ne etrafa bakıyor ne de işveli veyahut cilveli tavırlar sergiliyor. gayet natural oluşu, saçlarını küçük bir lastikle arkadan toplayışı, disiplinli oluşu, ortamdan bağımsız oluşu vs derken şahsımı etkisi altına alıyor. eminim ki diğer hemcinslerim de bu hanımefendiye kontak kesilmişlerdir ama bu durum umurumda olmuyor. bunca kıvrımlı, bunca güzel kokulu, bunca dekolteli hanımefendilerin arasından kendisi bir şekilde sıyrılmasını biliyor ve bunun için bir çaba da sarf etmiyor.
zaman zaman göz göze geldiğim her an içimi ürperten bu kadın, ne yapıyor ne ediyor beni kalbimin orta yerinden vurmasını beceriyor. araya kattığı ufak tebessümler de işin şekeri, karameli ve hatta mozaik pastası oluyor.

karşı cinste dikkat edilen ilk şey nedir diye sorulmuş.
götüdür, memesidir, yüzüdür bunların hepsine eyvallahım vardır ama bazen de ne bileyim, dümdüzgün bir duruş, dümdüzgün bir efendilik, dümdüzgün bir doğallıktır er kişinin ilk dikkatini çeken.

oris

tabii ki bir tag, omega veyahut cartier değil ama bileğe geçirildiği andan itibaren etkisi altına alan hölstein merkezli isviçreli saat üreticisi. bir gruba ya da vakıfa bağlı olmayıp bağımsız olması ekstra sempati uyandırır. f/p markaları arasında gördüğüm ve tercih etmeme ramak kalan lonjini bile bir celsede elememe sebebiyet vermiştir zira aquis serisinin kırmızı rotorunun gerdiği zembereği kulağa dayayıp dinlemesi pek keyiflidir.

rektifiye

motor dahilinde sürtünmeye maruz kalan parçaların ve bu parçaların yerleştirildiği yerlerin sızdırmazlığını sağlayan contaların değişimine verilen ad. hülasa, nispi şekilde komple motor bakımı.

piston, piston segman, piston pim, piston pim segman, gömlek, gömlek lastikleri, kol yatak, ana yatak, çene yatak, krank ön-arka keçesi ve takım contanın değişimi sağlanır. takım contanın içeriği kapsamlıdır: karter contasından silindir kapak contasına, termostat yatağının contasından turbo contasına, külbütör contasından manifold contalarına, eksantrik kapak contasından şanzıman contasına ve irili ufaklı daha nicesinin değişimi yapılır. komple rektifiye denilen şey bu parçaların kapsamıdır.

piston kolu, yağ pompası, devirdaim, piston kol burcu, eksantrik mili, krank mili gibi parçalar ise ihtiyaç varsa değiştirilir. rektifiyenin tanımına bu nevi parçalar girmez. fakat şu da var ki, ikinci veya üçüncü rektifiyeyi gören bir motorun yatakları standart verilmez. bindelikli olarak verilir. mesela ikinci rektifiyeyi gören bir motora kol yatak veya ana yatak 0.010 olarak verilir. üçüncüde ise 0.020. bu, kranktaki ve piston kolundaki aşınma payının tamamlanması içindir. bundan sonraki levelda ise krank ve piston kolları da değiştirilir.

çiftçilik

ekmeğini topraktan çıkaran meslek grubuna verilen ad.

çiftçinin kendine has takvimi yani anadolu takvimi vardır. nasıl ki biz standart vatandaşlar takvimi 12 aya bölüyoruz, onlar da nesillerin tecrübelerine dayanarak kendilerince "tabii" takvim oluşturmuşlar. 6 şubat itibarı ile fidan dikmişler, 20 şubatta birinci cemrenin havaya düşmesine 27şubatta da ikinci cemrenin suya düşmesine tanıklık etmişler. martın başında ağaçlara su yürütmüşler, hemen akabinde de cemrenin toprağa düşmesi ile şenlenmişler.

kadınlar günü dediğimiz 8 martta bağ budamışlar, bir sonraki gün kalem aşılamışlar, sırasıyla asmalara su yürütmüşler ve kocakarı soğuklarına hazırlık yapmışlar. martın ortasında kocakarı soğuklarını atlatmış, belki de mart martlığını yapmış ve sürpriz bir kar yağışıyla karşılaşmış, ayın sonuna doğru da ağaçların yeşermesine şahit olmuşlar ve de oluyorlar.

nisan başında çiçekler açmış, laleler yeşermiş, april yani abrulun beşinde camız kıran beş gününü yaşamış -kork aburulun beşinden öküzü ayırır eşinden- mayıs ortalarında güllerin açmasını izlemiş, yine aynı ayın sonunda da "engirkıran" denilen kar yağışına maruz kalmış. haziran gelmiş, yaprak aşısı yapmış, sıcaklar artmış ve temmuz ortasında üzümlere alaca düşmüş. ağustosta olgunlaşan meyveleri toplamış, eylül başında sebzelere girişmiş, 9 eylülde ceviz çırpmış, aynı ayın ortasında bağ bozumu olmuş, ekimde yine ağaç fidanı ekmiş ve mevcutları budamış, yine adı ile müsemma ekimde arpalar, buğdaylar ekmiş, aralıkta da yaprak dökümüne şahitlik etmiştir çiftçiler.

yani zemheriye, erbaine, hamsine, berdelacuza, göcüğe, abrulun beşine, gün dönümü fırtınalarına, yaz sıcaklarına, ilk güze, orta güze, son güze ve yine karakışa aşinadır adına "çiftçiler" dediğimiz toprak ve iklim zanaatkarları. baş tacı edilmeleri gerekirken hakir görülenlerdir ki, hamsin ya da zemheri dönemi bile onlara bu kadar ıstırap vermemiştir. tüm zorlu koşullara, komisyonculara, aracılara ve berbat politik fiyatlandırmalara rağmen ekmeye devam etmiş, sefa değil cefa çekmeye devam etmiş ve etmektedirler.

bugün muhtelif yerlerde çıkan çiftçi isyanlarına burun kıvıran ve aşağılayan sözüm ona burjuva (!) sözlük yazarlarının bilmem nereleri hayalarına denk ki, anadolu insanının acılarından ve koşulsuzluklarından bi' haberdir. onların siyasi görüşlerine odaklanıp, derinlerine inmemekte bir beis görmezler. çünkü onların aldığı eğitimi, dünya görüşlerini, okazyonlarını ve olanaklarını sıradan bir periferi veyahut dağ çiftçisi de almıştır gibi addederler. ne diyebiliriz ki, kürekle dövülesidirler.

seni seviyorum demenin alternatif yolları

geçtiğimiz haftalarda memlekete, ailemi ziyarete gittim.
her birini öptüm, kokladım ve hep beraber bol bol da gezdim.

anneannem de memlekette yaşıyor, haliyle onu da ziyarete gittim.
bir sabah toplandık cümbür cemaat, rahmetli dedemin kabristanlığını ziyarete gittik.
dua bilen dua etti, kimisi ellerini havaya kaldırıp kolpadan fısıldandı, kimisi de boş boş baktı. hangisine dahil olduğumu söylemeyeceğim tabii ki ama pek de oralı olmadığımı belirtmeliyim. velhasıl kurumuş toprak sulandı, fısıltılar bir bir kesildi, eldeki çiçekler rahmetlinin üstüne serpildi, örtülü toprağa birazcık da serinlesin diye su serpildi ki, orada beni bir gülme tuttu.

neyse, eskinin insanlarının adetlerine* ayak uydurmakla meşgul iken bir anda köy evinde bulduk kendimizi. şöyledir böyledir derken, çay servisi başladı. ortalık gayet durağan iken anneannemin gözleri sulandı ve aldı eline sazı:

- şu kuzinenin gömüldüğü ocağın kara taşını dedeniz bilmem ne yaylasından taşıdı.
-kapıdaki yaşlı dut ağacını dedeniz ektiydi.
-bahçenin ardındaki duvarın dibini dedeniz ıslah ettiydi.
- rahmetli abdest alırken her yeri su içinde bırakırdı.

gibi gibi şeyler. yani o an aklına o'na dair ne varsa kusuverdi.
anneannem ki, rahmetli dedemiz yaşarken kendisine kan da kusturmuştur.
sözüm ona kusmayı da kusturmayı da iyi bilir.

fakat kızmayın o'na, çünkü ziyadesiyle vicdan azabı çeken bir kadın.
rahmetliye yaşarken bir kez olsun "seni seviyorum" diyememiş ve mütemadiyen azarlamış bir kadın ama beni kenara çekip de şunu söyleyebilmiş yaşlı mı yaşlı bir kadın:

- keşke nur olabilsem de girebilsem mezarına

farkındayım bu söylem trajik fakat bana göre pek de sempatik.
yaşarken, dünyasını emcüklediği bir insanın çürümüş yatağına kutsiyeti yüksek bir ışık olup da girmek niyetinde olan sarışın bir çıtır pardon çakal. o işler öyle olmuyor işte ama geç de olsa seni seviyorum demenin alternatif bir yolunu bulabilmiş yani kendi kendine okazyon yaratmış. ya işte, tezekten terazinin boktan oluyor dirhemi.

pavurya

bu deniz canlısına dair anılarım nicedir. yüzmeyi bilmezden önce dahi rahmetli dedem adına cemek dediğimiz poseidon mızrağına benzer demir bir zıpkınla palazlı yengeç avlardı yani pavurya. bu hayvan öyle çok derinlerde ya da kıyıya yakın yerlerde gezmez; ortalama 5-6 metre derinlikte, zeminde yaşamını idame eder. cemeği ortasına saplasanız dahi kolay kolay can vermez ve hatta kıyıda biraz inceleyeyim dediğiniz takdirde parmaklarınızdan birine kalıcı hasarı bırakmayı da ihmal etmez. fakat her şeye rağmen haşlanır, rengi turuncuya döner, kitin tabakası sert bir cisimle kırılır ve içinden çıkan lifli beyaz et afiyetle yenir ki, böyle bir lezzet yoktur!

konu konuyu açıyor, dolayısıyla benim de dilim gevşiyor.
eşinle, dostunla veyahut şirketten bir arkadaşınla deniz mahsulleri servis edilen bir restorana gittin diyelim. bakıyorsun dolaba babakale ahtapot, kafası gülle gibi dülger, kanatları kelebekten hallice kırlangıç, düğmeleri vakko'ya dişini sıktıran cinsten sekiz kiloluk kalkan, yapısı füzeden hallice kofana, bütünüyle görsel şölen sunan ve tsk'ya envanter olmaya aday jumbo oğlu jumbo karides!

"ooo" diyorsun, "tezgah ateş ediyor!"

iki kişisin, çok da içici değilsin, fahrettin kerim'e de niyetlisin.
koydurdun mu ortaya mini mini valimiz fahrettin'i yani 35'liği!
iyisin, hoşsun, tekmil favadan bir lokma alınca daha da bir mayhoşsun.
sonra garson bey ya da hanım gelip sana diyor ki:

"pavurya söğüşümüz de var"

"yapma yav" diyorsun, görmek istiyorsun bahse mahlukatı haliyle.
bir de ne getirsin, surimi! akabinde "annenin duhula maruz kalan müstehcen organı" diyerekten selam çakıyorsun, hesabını ödüyorsun ve bir daha da o mekana uğramamak kaidesiyle olay yerinden uzaklaşıyorsun.

tabahat, mutfaktan gelirmiş. yani yemek pişirmek. yani aşçılık.
herkes aşçı, herkes işletmeci olamıyor maalesef.
"işkilli büzük dingilder" demişler. size adi mal satan esnafı ve çalışanlarını yakaladığınız vakit, dingildemeye başlarlar. pavurya ya da yengeç diye surimi satmaya çalışırlar. analarının amlarıdırlar.

y kuşağını sevmemek

y kuşağı kaledir. bugüne nazaran aldığı eğitim ve internetle beraber sağlanan enternasyonal açılımı iliklerine kadar yaşamış, x kuşağının ve baby boomersların gafletine ve delaletine "artık dur!" diyebilmiş neslin fertlerine haksızlık edildiğini düşünüyorum. günümüzde "30'luk abiler ve ablalar" dediğiniz bu insanlar çoluğa çocuğa karışmış, evlatlarını fosfora boğan, bekar olanları ise halen daha araştırmaya, kendini geliştirmeye devam eden hem çocuk hem de yetişkin bireyler olmakla beraber, ülkenin düştüğü hale en çok içerlenenlerdir. bir elinde birası diğer elinde kumandası tv'de zaplarken aklında koşan tilki sayısını günümüz matematiği dahi hesaplayamamaktadır. y kuşağı sevilmeyecek kuşak değildir. sevilmeyecek olan bir önceki kuşakların yobazlığa olan hevesiyle beraber bu yobazlığın vermiş olduğu dayanaksız özgüvenlerinin bize dayattığı bağnazlıklardır. bizi sevin z kuşağına mensup kardeşlerim. biz de sizin gibiyiz fakat biraz daha antika versiyonunuz.

mayıs ayında mont giymek

şayet ilgilenen olursa bu duruma açıklık getirmek isterim.

anadolu ya da çiftçi takvimi diye bir şey vardır. nesiller boyu aktarılmış, tecrübe ile pekiştirilmiş iklim analizinin tezahürüdür. bu takvime göre nisan ayı 13 mayıs'ta sonlanır yani bugün. abrul'un yani april'ın bittiği gündür 13 mayıs.

(bkz: kork aprilin beşinden öküzü ayırır eşinden)

bundan sonraki döneme "güllerin açması" denir. peşine ise "yaprak aşısı zamanı" gelir.
sözün özü gün itibarı ile mont giymeniz pek de şaşılası durum değil.

kısa mesafe gitmeyen taksici

mor ve ötesi inönü konseri'nden sonra büyük mücadeleler sonrası durdurabildiğim bir taksici nereye gitmek istediğimi sormuştu ve haliyle cevaplamıştım. aldığım cevap ise şu oldu: "uzun mesafe gitmiyorum abi"

kısa mesafe ya da uzun mesafe ayrımından ziyade, türk müşterilere karşı öteleme, marsıklara yani araplara ise imtiyaz söz konusu. taksici cemaati bizi istemiyor arkadaşlar. yağlı para kapısı biz değiliz çünkü.

kadınlarla konuşmaya çekinen özgüvensiz erkek

etten ve kemikten bir varlıkla iletişim kurduğunun bilincinde olduğun vakit, rahatlarsın. hiçbir şeyi veyahut hiç kimseyi gözünde yüceltme. hakeza kendini de üstün görme. dolayısıyla gevşemeye çalış fakat laçkalaşma. perakende müşteriye mal satıyormuşçasına doğaçlama diyalog kur. olursa olur, olmazsa şayet 4 milyar tane daha alternatifin var.

büdüt: böyle tavsiyelerde bulununca çok havalı oldu değil mi? halbuki, sıradan bir çamaşır suyuyum. işin esprisi bir yana, kişileri gözünüzde büyütmemenizle alakalı her şey. kimisi altın, kimisi tunç değil velhasıl.
© copyright 2005 - 2026