bugün
- bir gün çok konuşkan olup devirsi gün suskun olmak11
- ilişkiye ara vermek10
- hoşlanılan kişinin sizden hoşlanmaması9
- ofis pornosu12
- escort kadınla kondomsuz ilişkiye girmek7
- bu saatte yemek yemek8
- asansörde konuşmama kuralı8
- ölümün çözüm olduğunu düşünmek4
- kolye142
- üç rus kız ve bir türk erkek bu saatte neyapabilir9
- cam açık ve çıplak uyumak4
- ısparta da kanyonda mahsur kalan ihh gönüllüleri4
- kayyım yönetimindeki esenyurtta rüşvet iddiası6
- sevgiliden ayrılamama nedenleri2
- kadınların yedekte erkek tutması3
- sevgiliden ayrilamayip onun terk etmesini beklemek2
- marka giyinmek8
- migren4
- siyah saçlı beyaz tenli kız8
- gerçekten iğrenç bir hayat2
- uykusuz kedi ablanın çok tatlı bir insan olması20
- gecelerin kötü olması2
- şargoz2
- kaybolan çorabın teki3
- hayatın acı gerçekleri6
- nervionun mavi gözleri11
- erzurum'da 150 tl'ye satılan serpme kahvaltı14
- aşk13
- türkiyede kürt olarak barınabilmek için gerekenler71
- bik bik'in hacker'a yemek yapması19
- ona bir şey söyle13
- 18 ekim 2026 uludağ sözlüğün hacklenmesi18
- cep telefonu22
- 186 boyundaki erkek7
- nervioya yürüyecem diye nazım hikmete dönüşmek7
- sözlük yazarlarının köpekleri8
- nokia20
- biz büyüdük ve kirlendi mi dünya sorunsalı7
- 26 ekim 2026 galatasaray fenerbahçe maçı8
- teselli vermek6
- asla evlenilmeyecek kızlar11
- bik bik'in kraliçe olması10
- 17 ekim 2026 gençlerbirliği galatasaray maçı23
- sohbet edecek kimsenin olmaması7
- 30 yaşımı devirmiş sözlük teyzeleri7
- taze fasülye sevenin kendisine saygısı yoktur8
- ilkokul bebesine türbanı savunmak65
- ıpkis'in bir işe yaramaması10
- uçan arabalar neden çıkmadı5
- 14 ekim 2026 aston villa fenerbahçe maçı75
Bizim ancak meryem uzerli ile tanıştığımız tükenmişlik sendromuna yıllar öncesinde girip kendisini tekrarlamaktan korktuğunu da belirttiği bir mektup bırakarak intihar eden kadın yazar.
çocuk doğurmak konusunda yazdıklarını okumayı herkese tavsiye ederim. virginia woolf'u anlamaya kadın tarafından başlamıştım. ne de iyi yapmışım.
mine urgan'ın woolf üzerine yazdığı bir inceleme de şöyle anlatıyor ilişkilere ve çocuk doğurmaya uzaklığını:
"Kadınla erkeğin cinsel ilişkisini itici bulan Virginia Woolf'un
bu ilişkinin doğal sonucu olan çocuk doğurmayı da itici bulması
kaçınılmazdı elbette. Çocuğu olmasını bir ara kafasıyla istedi; ama
bedeni buna katlanamadı. Annesiyle babası, "virgin" (bakire) sözcüğünden
türeyen Virginia adını ona vermekle, kızlarının geleceğini
önceden görmüşlerdi sanki. Virginia Woolf, baş kişilerinden
Mrs. Dalloway'in, çocuk doğurduktan sonra da bakireliğini koruduğunu
söyler. Onun durumu da Mrs. Dalloway'inki gibi olacaktı;
çocuk doğursa bile gene bakire kalacaktı.
Virginia Woolf, romanlarında cinselliği ve cinsellikten kaynaklanan
duyguları, hiç ele almaz, almak istemez de. Lytton Strachey'ye
1927'de yazdığı bir mektupta, "love is such a horror".der.
Aşkı nitelemek için kullandığı "horror" sözcüğü, korku, tiksinti,
dehşet ve çirkinlik anlamlarını kapsar. Çok daha önceleri, 1918'de
yazdığı başka bir mektupta, "the vague and dreamlike world, without
love, or heart, or passion, or sex, is the world I really care about
and find interesting" (benim hoşlardığım ve ilginç bulduğum dünya,
içinde aşk, ya da kalb, ya da tutku, ya da cinsellik bulunmayan, düşlere
benzeyen, belli belirsiz bir dünyadır) der. Cinsel bir konuyu çok ender
olarak ele alınca da, cinselliğin ancak çirkin yanlarına değinir."
ve kendine şöyle diyor woolf:
"Ama ne garip ki, kendi çocuklarımın olmasını istemiyorum artık.
Ölmeden önce bir şey yazmaya doymak bilmeyen bir isteğim var ...
Yaşamın kısalığı ve sağlıksız ateşi beni yıkmakta ... Doğurmanın bedenselliğinden
hoşlanmıyorum. Bu duyguyu içgüdüsel olarak öldürdüm
belki; belki de doğa yaptı bunu."
incelemenin tümünü okumak isteyenlere link bırakıyorum
https://yadi.sk/i/ktLV0jDvjPGSB
mine urgan'ın woolf üzerine yazdığı bir inceleme de şöyle anlatıyor ilişkilere ve çocuk doğurmaya uzaklığını:
"Kadınla erkeğin cinsel ilişkisini itici bulan Virginia Woolf'un
bu ilişkinin doğal sonucu olan çocuk doğurmayı da itici bulması
kaçınılmazdı elbette. Çocuğu olmasını bir ara kafasıyla istedi; ama
bedeni buna katlanamadı. Annesiyle babası, "virgin" (bakire) sözcüğünden
türeyen Virginia adını ona vermekle, kızlarının geleceğini
önceden görmüşlerdi sanki. Virginia Woolf, baş kişilerinden
Mrs. Dalloway'in, çocuk doğurduktan sonra da bakireliğini koruduğunu
söyler. Onun durumu da Mrs. Dalloway'inki gibi olacaktı;
çocuk doğursa bile gene bakire kalacaktı.
Virginia Woolf, romanlarında cinselliği ve cinsellikten kaynaklanan
duyguları, hiç ele almaz, almak istemez de. Lytton Strachey'ye
1927'de yazdığı bir mektupta, "love is such a horror".der.
Aşkı nitelemek için kullandığı "horror" sözcüğü, korku, tiksinti,
dehşet ve çirkinlik anlamlarını kapsar. Çok daha önceleri, 1918'de
yazdığı başka bir mektupta, "the vague and dreamlike world, without
love, or heart, or passion, or sex, is the world I really care about
and find interesting" (benim hoşlardığım ve ilginç bulduğum dünya,
içinde aşk, ya da kalb, ya da tutku, ya da cinsellik bulunmayan, düşlere
benzeyen, belli belirsiz bir dünyadır) der. Cinsel bir konuyu çok ender
olarak ele alınca da, cinselliğin ancak çirkin yanlarına değinir."
ve kendine şöyle diyor woolf:
"Ama ne garip ki, kendi çocuklarımın olmasını istemiyorum artık.
Ölmeden önce bir şey yazmaya doymak bilmeyen bir isteğim var ...
Yaşamın kısalığı ve sağlıksız ateşi beni yıkmakta ... Doğurmanın bedenselliğinden
hoşlanmıyorum. Bu duyguyu içgüdüsel olarak öldürdüm
belki; belki de doğa yaptı bunu."
incelemenin tümünü okumak isteyenlere link bırakıyorum
https://yadi.sk/i/ktLV0jDvjPGSB
ceplerine taş doldurup dereye atlayarak intihar eden , ardında yabana atılamayacak eserler bırakan , hayata farklı açılardan bakılmış romanlar kazandıran ingiliz yazar.
--spoiler--
gürültüden sonraki sessizliğin daha derin olması henüz bilimsel olarak doğrulanmamıştır. ama sevişmenin hemen arkasından gelen yalnızlığın kendini çok daha fazla hissettirdiğine çoğu kadın yemin edebilir.
--spoiler--
--spoiler--
gürültüden sonraki sessizliğin daha derin olması henüz bilimsel olarak doğrulanmamıştır. ama sevişmenin hemen arkasından gelen yalnızlığın kendini çok daha fazla hissettirdiğine çoğu kadın yemin edebilir.
--spoiler--
manik-depresif teşhisi konulmuş,bir keresinde manik anında 48 saat konuşmuştu,yazılarını ayakta yazan yazar kibirliydi. Yahudiler konusunda ırkçı tutum sergilemiş, aşkı bir kadında bulmuş ama yalnızca kocası ile mutlu olabilmişti. Ceplerine koyduğu çakıl taşları ile evinin yakınındaki ırmağa girmiş ve intihar etmiştir.
"Zihninden nefreti ve korkuyu atabilseydi, aklını umutsuzlukla ve öfkeyle doldurmasaydı, içi şiirle dolup taşıyordu."
"Bir yanılsama ne kadar büyük olursa, gerçeğe çarpıp parçalanması da o kadar büyük olur."
istisnasız okuyan herkesi derinden etkileyen, hayran olunası yazar.
"yaşamak neden böyle içler acısı, neden bir uçurumun yanıbaşından geçen daracık bir yol gibi"
Yapamadın ve o yoldan geçmek yerine uçuruma attın kendini virginia.
Hala ki seni anlayamadılar. Kimilerine göre babana olan kinin seni feminizme itti kimine göre başkası. Hep neden aradılar ama kimse sonuçla ilgilenmedi. Yazık....
Yapamadın ve o yoldan geçmek yerine uçuruma attın kendini virginia.
Hala ki seni anlayamadılar. Kimilerine göre babana olan kinin seni feminizme itti kimine göre başkası. Hep neden aradılar ama kimse sonuçla ilgilenmedi. Yazık....
"insanlar, nasıl da nefret ettim sizden! Nasıl da dirsek vurdunuz, nasıl da önümü kestiniz, yer altı treninde karşılıklı oturup birbirinize gözlerinizi diktiğinizde nasıl da pistiniz..!!"
Günümüzde dahi anlaşılamayan, insanların kafa yormadığı şeylere neredeyse 100 sene önce kafa yorup dile getirmiş, görmüş..
Bir kadının görevinin çocuklarını yetiştirmek olduğu gerçeğini, sorgusuz sualsiz kabul ettim. On tane doğurduğu için anneme büyük saygı duydum, on beş çocuk doğuran büyük anneme daha da fazlasını. itiraf etmeliyim ki kendim de yirmi tane doğurmak istiyordum. Çağlar boyunca erkeklerin hepsinin çalışkan, hepsinin eşit derecede liyakat sahibi olduklarını varsaydık. Biz dünyaya çocuk getirirken, onlar da hesapça kitap ve resimlerle uğraşacaklardı. Biz dünyayı iskan ettik, onlarsa uygar kıldılar ama şimdi okuyabiliyor olduğumuza göre, ortaya çıkan sonucu değerlendirmekten bizi kim alıkoyuyor? Bu dünyaya başka bir çocuk getirmeden önce dünyanın nasıl bir yer olduğunu anlayacağımıza dair yemin etmeliyiz..
(Virginia Woolf)
Bir kadının görevinin çocuklarını yetiştirmek olduğu gerçeğini, sorgusuz sualsiz kabul ettim. On tane doğurduğu için anneme büyük saygı duydum, on beş çocuk doğuran büyük anneme daha da fazlasını. itiraf etmeliyim ki kendim de yirmi tane doğurmak istiyordum. Çağlar boyunca erkeklerin hepsinin çalışkan, hepsinin eşit derecede liyakat sahibi olduklarını varsaydık. Biz dünyaya çocuk getirirken, onlar da hesapça kitap ve resimlerle uğraşacaklardı. Biz dünyayı iskan ettik, onlarsa uygar kıldılar ama şimdi okuyabiliyor olduğumuza göre, ortaya çıkan sonucu değerlendirmekten bizi kim alıkoyuyor? Bu dünyaya başka bir çocuk getirmeden önce dünyanın nasıl bir yer olduğunu anlayacağımıza dair yemin etmeliyiz..
(Virginia Woolf)
Zamanında çok badireler atlatmış ölü bir yazar.
bilinç akışıyla yazan bildiğim 3 yazardan biri. okumak lazım.
intihar etmeden hemen önce yazdığı not şöyledir:
"en sevdiğim, yeniden delireceğime eminim. o korkunç zamanların bir yenisini daha aşamayacakmışız gibi hissediyorum. ve bu kez iyileşmeyeceğim. gaipten sesler duymaya başladım ve odaklanamıyorum. bu yüzden en iyisi gibi gözüken şeyi yapıyorum. bana mümkün olan en büyük mutluluğu yaşattın. benim için olunabilecek her şeyi oldun. bu korkunç hastalık çıkıp gelene kadar iki insanın daha mutlu olabileceğini düşünmezdim. artık daha fazla mücadele edemeyeceğim. hayatını mahvettiğimi biliyorum, ben olmazsam çalışabilirsin. çalışacağını biliyorum. görüyorsun ya, bunu bile düzgün yazamıyorum. okuyamıyorum. demek istediğim o ki, hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçluyum. bana karşı son derece sabırlı ve inanılmaz biçimde iyi oldun. herkesin bunu bilmesini istediğim için söylüyorum. eğer biri beni kurtarabilecek olsaydı, bu sen olurdun. senin iyiliğinin kesinliği dışında her şey uçup gitti. hayatını mahvetmeye daha fazla devam edemem. iki insanın bizim olduğumuzdan daha mutlu olabileceğini düşünmüyorum."
"en sevdiğim, yeniden delireceğime eminim. o korkunç zamanların bir yenisini daha aşamayacakmışız gibi hissediyorum. ve bu kez iyileşmeyeceğim. gaipten sesler duymaya başladım ve odaklanamıyorum. bu yüzden en iyisi gibi gözüken şeyi yapıyorum. bana mümkün olan en büyük mutluluğu yaşattın. benim için olunabilecek her şeyi oldun. bu korkunç hastalık çıkıp gelene kadar iki insanın daha mutlu olabileceğini düşünmezdim. artık daha fazla mücadele edemeyeceğim. hayatını mahvettiğimi biliyorum, ben olmazsam çalışabilirsin. çalışacağını biliyorum. görüyorsun ya, bunu bile düzgün yazamıyorum. okuyamıyorum. demek istediğim o ki, hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçluyum. bana karşı son derece sabırlı ve inanılmaz biçimde iyi oldun. herkesin bunu bilmesini istediğim için söylüyorum. eğer biri beni kurtarabilecek olsaydı, bu sen olurdun. senin iyiliğinin kesinliği dışında her şey uçup gitti. hayatını mahvetmeye daha fazla devam edemem. iki insanın bizim olduğumuzdan daha mutlu olabileceğini düşünmüyorum."
o yıllarda günümüz deyişi ile tükenmişlik sendromuna kapılmış ve ceplerine taş doldurarak ırmakta intihar etmiş ıngiliz yazar, eleştirmen, feminist ve anti-semitist.
Bu denemeleri de Etkileyici dir. Ona sini düşüncelere daldırır.
(bkz: a room of one s own)
(bkz: angel in the house)
(bkz: what if shakespeare had had a sister)
(bkz: a room of one s own)
(bkz: angel in the house)
(bkz: what if shakespeare had had a sister)
yaşama, sancısı olan tanrıça. dalgalar kitabını, yaşarken doğumu tekrarlayalım diye, indirmiş bizlere.
"dünya bir bütün, ben dışındayım: ah, kurtarın beni sonsuza dek zaman ilmeğinin savrulmuş olmaktan"
der ve gökyüzüne yükselir.
tekrar yaratır kadınlığı, edebiyatı, kasveti.
"dünya bir bütün, ben dışındayım: ah, kurtarın beni sonsuza dek zaman ilmeğinin savrulmuş olmaktan"
der ve gökyüzüne yükselir.
tekrar yaratır kadınlığı, edebiyatı, kasveti.
"Erkeklerin kadınlara bıkıp usanmadan sorduğu bir soru vardır: Bizler kadar iyi düşünme yeteneğiniz varsa, siz neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?
işte bu saçma sapan seksist soruya en esaslı cevabı Virginia Woolf verir: Yazmak yetenek olduğu kadar eğitim meselesidir ve Eğer bir kadın kurgu şeyler yazmak istiyorsa kendisine ait bir odası ve parası olmalıdır.
Çünkü Woolfa göre yaratıcı gücü ancak bağımsızlık serbest bırakır. Kadınlar da elbette Shakespeare gibi bir yazar olabilir, yeter ki özgürlüğe alışalım, düşündüğümüzü aynen yazmaya cesaretimiz olsun!
ingiliz feminist, yazar, romancı ve eleştirmen Virginia Woolfun 1929da kaleme aldığı, Shakespearein yetenekli olduğu halde kız olduğu için kendine ait bir odası olmayan, okula yollanmayan, kitap okuması bile yasaklanan ve hayatı erkekler tarafından yönlendirildiği için başarısızlık ve acı içinde ölen hayali kız kardeşi Judithi konu alan A Room of Ones Own / Kendine Ait Bir Oda adlı deneme kitabı, yazan bir kadının bağımsızlığı için ilk savunmadır. Elbette, kadının yüzlerce yıldır süren ezilmişliğini ortaya koyarak feminist hareketin klasik kitaplarından biri olmuştur. Ve belki de Woolfun en kolay okunan kitabıdır. Çünkü iş romanlarına geldiğinde, okuyucuyu bekleyen derin, karanlık ve oradan oraya sürüklenen hayli karmaşık bir dünya vardır. Bu dünyaya girmek içinse önce Virginia Woolfu bilmek gerekir.
BiR ERKEK iŞi: BiLGi
1882de Londrada dünyaya gelen Virginia, yazar ve eleştirmen Leslie Stephen ile Julia Prinsep Duckworthun kızıydı. Kalabalık entelektüel bu aile ortamında daha çocukken yazar olmaya karar verdi. Şansına, babasının büyük kitaplığı kız, erkek, tüm çocuklara açıktı. Ama ağabeyleri okula, dışarıya gönderilirken o, kız kardeşi Vanessa ile evde eğitim aldı. Çünkü eğitim ve bilgi erkek işiydi. Bir sürü ayrıcalıktan yararlansalar da bu temel ilke Stephenın kızları için de geçerliydi. Bu tatminsiz yılları takiben 13 yaşında annesi, hemen sonra da ablası öldüğünde Virginia ağır bir sinir hastalığı geçirdi. Depresif ruh hali peşini hayatı boyunca da bırakmayacaktı. Genç kızlığa adımını atarkense ne dikişte ne de yemek pişirmede başarılıydı. Çünkü asıl yeteneği yazarlıkta yatıyordu; zira o toplumun dayattığı kurallara uymayacak, kendini kitaplara gömecek ve 20. yüzyılın en büyük kadın yazarlarından biri olacaktı.
1904te babasının ölümünden sonra çok ağır bir depresyon daha geçiren ve ardından kardeşleriyle Bloomsburye taşınan Virginianın yazarlık macerası da burada filizlendi. Burada girdiği ressam, eleştirmen, yazar ve felsefecilerden oluşan çevreyle birlikte Londranın entelektüel yaşamını belirleyecek olan Bloomsbury grubunu kurdular ve bu oluşum Virginanın yazarlığını besleyen en büyük etken oldu. Virginia, 30 yaşındayken de bu çevreden gazeteci ve deneme yazarı Leonard Woolf ile evlendi. Birlikte kurdukları Hogarth Yayınevi, Virginia Woolfun kitaplarını yayımlatması için de önemli bir fırsat oldu. Çünkü o klasik romandan farklı, hikayeyi dış olaylarla değil insanın iç dünyası, bilinçaltı ve düşünce akışıyla, yani insanın içindeki ritmle anlatan yepyeni bir anlatım biçimi benimsemişti.
33 yaşında ilk romanı Voyaga Out / Dışarıya Seyahati yayınlayan Woolfun, üçüncü romanı Jacobs Room / Jacobun Odasının (1922) ardınan, dile özgün katkılarıyla romanı ıslah etmekte iddialı bir yazar olduğu fark edildi. Zira The Times gazetesinin ünlü edebiyat dergisi The Times Literary Supplementta çıkan bir yazı şöyle diyordu: Renk, ritm, atmosfer ve gözlem Mrs. Woolfun düzyazısındaki akıl çeliciliktir. 1925te yazdığı Mrs. Dallowaydeyse, tüm eleştirileri göze alıp, klasik roman anlayışından cesurca ayrılıyor, insan ruhunun sınırsız derinliklerinde dolaşan sıradışı anlatım tekniğini, yani bilinç akışını net bir şekilde ortaya koyuyordu.
Ardından gelen To The Lighthouse / Deniz Feneri, dönemin ahlakçılarına meydan okuyarak cinsel ikilemi ele aldığı Orlando ve Flush gibi ünlü romanları onu akıp giden yaşantıların yazarı yaptı. Virginia Woolfa göre, hayatı, geçmişteki anıların şu an yaşadıklarımıza mütemadiyen ışık tutarak yarıda kestiği, birbirinden kopuk bir dizi an olarak yaşıyorduk. Kopmalar, sonu olmayan başlangıçlar, üzerinde düşünüp taşınmak üzere havada bırakılan anlar romanlarının can alıcı özellikleri haline gelmişti. Zira ona göre yaşam saatte 50 mil hızla giden bir metroda savrulmaktı ve bu kopmalar hareket halindeki bir trenin camından görülen başka insanların evlerindeki anlardı. Ve Woolf un düşüncesine göre Kişi düşüncelerini aktarmak için durana dek, yalnızca pasif bir objeydi. Woolf, bu anları karakterlerinin bilinçlerinde tasvir ederek benzersiz bir üslup oluşturdu.
DENEYSEL GERÇEKÇi
1931de yayımladığı şiir gibi roman Waves/ Dalgaları ise, o güne değin başka hiçbir romancının göze alamayacağı derecede deneysel yapısıyla gerçekçi roman geleneğinden tam bir kopuşu temsil ediyordu. Woolf şöyle diyordu: Hayat simetrik olarak sıralanmış bir dizi at arabası lambası değildir, hayat bizi tüm bilincimizle sarıp kuşatan parlak bir ışık halkası, yarı saydam bir zardır. Romancının görevi durmadan değişen, meçhul ve sınırları çizilmemiş ruhu, ne kadar düzensiz ya da karmaşık olursa olsun, olabildiğince yabancı ve dış öğeler karıştırmadan anlatmak değil midir?
Bugün onun adıyla anılan bilinç akışı tekniğiyle işte bunu başaran ve edebiyatta devrim yapan Virginia Woolf, modernist hareketi başlatan en önemli ve öncü isimlerden biri. Roman ve makalelerinde kadın hakları, sınıfsal farklılıklar, sosyal adalet, aşk, evlilik, özgürlük, savaş, kimlik arayışı, delilik ve ölüm gibi toplumsal ve psikolojik pek çok ağır konuyu masaya yatırmış önemli bir eleştirmen aynı zamanda."
işte bu saçma sapan seksist soruya en esaslı cevabı Virginia Woolf verir: Yazmak yetenek olduğu kadar eğitim meselesidir ve Eğer bir kadın kurgu şeyler yazmak istiyorsa kendisine ait bir odası ve parası olmalıdır.
Çünkü Woolfa göre yaratıcı gücü ancak bağımsızlık serbest bırakır. Kadınlar da elbette Shakespeare gibi bir yazar olabilir, yeter ki özgürlüğe alışalım, düşündüğümüzü aynen yazmaya cesaretimiz olsun!
ingiliz feminist, yazar, romancı ve eleştirmen Virginia Woolfun 1929da kaleme aldığı, Shakespearein yetenekli olduğu halde kız olduğu için kendine ait bir odası olmayan, okula yollanmayan, kitap okuması bile yasaklanan ve hayatı erkekler tarafından yönlendirildiği için başarısızlık ve acı içinde ölen hayali kız kardeşi Judithi konu alan A Room of Ones Own / Kendine Ait Bir Oda adlı deneme kitabı, yazan bir kadının bağımsızlığı için ilk savunmadır. Elbette, kadının yüzlerce yıldır süren ezilmişliğini ortaya koyarak feminist hareketin klasik kitaplarından biri olmuştur. Ve belki de Woolfun en kolay okunan kitabıdır. Çünkü iş romanlarına geldiğinde, okuyucuyu bekleyen derin, karanlık ve oradan oraya sürüklenen hayli karmaşık bir dünya vardır. Bu dünyaya girmek içinse önce Virginia Woolfu bilmek gerekir.
BiR ERKEK iŞi: BiLGi
1882de Londrada dünyaya gelen Virginia, yazar ve eleştirmen Leslie Stephen ile Julia Prinsep Duckworthun kızıydı. Kalabalık entelektüel bu aile ortamında daha çocukken yazar olmaya karar verdi. Şansına, babasının büyük kitaplığı kız, erkek, tüm çocuklara açıktı. Ama ağabeyleri okula, dışarıya gönderilirken o, kız kardeşi Vanessa ile evde eğitim aldı. Çünkü eğitim ve bilgi erkek işiydi. Bir sürü ayrıcalıktan yararlansalar da bu temel ilke Stephenın kızları için de geçerliydi. Bu tatminsiz yılları takiben 13 yaşında annesi, hemen sonra da ablası öldüğünde Virginia ağır bir sinir hastalığı geçirdi. Depresif ruh hali peşini hayatı boyunca da bırakmayacaktı. Genç kızlığa adımını atarkense ne dikişte ne de yemek pişirmede başarılıydı. Çünkü asıl yeteneği yazarlıkta yatıyordu; zira o toplumun dayattığı kurallara uymayacak, kendini kitaplara gömecek ve 20. yüzyılın en büyük kadın yazarlarından biri olacaktı.
1904te babasının ölümünden sonra çok ağır bir depresyon daha geçiren ve ardından kardeşleriyle Bloomsburye taşınan Virginianın yazarlık macerası da burada filizlendi. Burada girdiği ressam, eleştirmen, yazar ve felsefecilerden oluşan çevreyle birlikte Londranın entelektüel yaşamını belirleyecek olan Bloomsbury grubunu kurdular ve bu oluşum Virginanın yazarlığını besleyen en büyük etken oldu. Virginia, 30 yaşındayken de bu çevreden gazeteci ve deneme yazarı Leonard Woolf ile evlendi. Birlikte kurdukları Hogarth Yayınevi, Virginia Woolfun kitaplarını yayımlatması için de önemli bir fırsat oldu. Çünkü o klasik romandan farklı, hikayeyi dış olaylarla değil insanın iç dünyası, bilinçaltı ve düşünce akışıyla, yani insanın içindeki ritmle anlatan yepyeni bir anlatım biçimi benimsemişti.
33 yaşında ilk romanı Voyaga Out / Dışarıya Seyahati yayınlayan Woolfun, üçüncü romanı Jacobs Room / Jacobun Odasının (1922) ardınan, dile özgün katkılarıyla romanı ıslah etmekte iddialı bir yazar olduğu fark edildi. Zira The Times gazetesinin ünlü edebiyat dergisi The Times Literary Supplementta çıkan bir yazı şöyle diyordu: Renk, ritm, atmosfer ve gözlem Mrs. Woolfun düzyazısındaki akıl çeliciliktir. 1925te yazdığı Mrs. Dallowaydeyse, tüm eleştirileri göze alıp, klasik roman anlayışından cesurca ayrılıyor, insan ruhunun sınırsız derinliklerinde dolaşan sıradışı anlatım tekniğini, yani bilinç akışını net bir şekilde ortaya koyuyordu.
Ardından gelen To The Lighthouse / Deniz Feneri, dönemin ahlakçılarına meydan okuyarak cinsel ikilemi ele aldığı Orlando ve Flush gibi ünlü romanları onu akıp giden yaşantıların yazarı yaptı. Virginia Woolfa göre, hayatı, geçmişteki anıların şu an yaşadıklarımıza mütemadiyen ışık tutarak yarıda kestiği, birbirinden kopuk bir dizi an olarak yaşıyorduk. Kopmalar, sonu olmayan başlangıçlar, üzerinde düşünüp taşınmak üzere havada bırakılan anlar romanlarının can alıcı özellikleri haline gelmişti. Zira ona göre yaşam saatte 50 mil hızla giden bir metroda savrulmaktı ve bu kopmalar hareket halindeki bir trenin camından görülen başka insanların evlerindeki anlardı. Ve Woolf un düşüncesine göre Kişi düşüncelerini aktarmak için durana dek, yalnızca pasif bir objeydi. Woolf, bu anları karakterlerinin bilinçlerinde tasvir ederek benzersiz bir üslup oluşturdu.
DENEYSEL GERÇEKÇi
1931de yayımladığı şiir gibi roman Waves/ Dalgaları ise, o güne değin başka hiçbir romancının göze alamayacağı derecede deneysel yapısıyla gerçekçi roman geleneğinden tam bir kopuşu temsil ediyordu. Woolf şöyle diyordu: Hayat simetrik olarak sıralanmış bir dizi at arabası lambası değildir, hayat bizi tüm bilincimizle sarıp kuşatan parlak bir ışık halkası, yarı saydam bir zardır. Romancının görevi durmadan değişen, meçhul ve sınırları çizilmemiş ruhu, ne kadar düzensiz ya da karmaşık olursa olsun, olabildiğince yabancı ve dış öğeler karıştırmadan anlatmak değil midir?
Bugün onun adıyla anılan bilinç akışı tekniğiyle işte bunu başaran ve edebiyatta devrim yapan Virginia Woolf, modernist hareketi başlatan en önemli ve öncü isimlerden biri. Roman ve makalelerinde kadın hakları, sınıfsal farklılıklar, sosyal adalet, aşk, evlilik, özgürlük, savaş, kimlik arayışı, delilik ve ölüm gibi toplumsal ve psikolojik pek çok ağır konuyu masaya yatırmış önemli bir eleştirmen aynı zamanda."
"ah tanrım, yaşamın gizemi! düşüncenin isabetsizliği! insanoğlunun cehaleti! sahip olduklarımız üzerindeki kontrolümüzün ne kadar az olduğunu göstermek için - bütün o medeniyetimizden sonra bu yaşamak dediğimiz şey ne kadar tesadüfi bir iş."
bilinç akışı tekniğinin en önde gelen yazarlarından biri. james joyce un edebi kankisidiri
ingiliz kadın yazar. psikolojik sebepler nedeniyle intihar etmiştir.
(bkz: florence and the machine)
(bkz: what the water gave me)
"pockets full of stones..."
(bkz: florence and the machine)
(bkz: what the water gave me)
"pockets full of stones..."
özellikle orlando isimli kitabına hayran olduğum yazar. Flush isimli eserinde zikrettiği bir durum vardır ki insanı duraklatır:
"Aynaya bakarak şimdi neyim ben? diye düşündü. Ve ayna bütün aynaların vahşice içtenliğiyle, bir hiçsin. Dedi. Hiçti. Bir hiç olmak ! eninde sonunda dünya yüzündeki en hoşnutluk verici varoluş durumu bu değil midir? Bir daha baktı. Tüylerin birazı sarnıç gibi bacağını sarmıştı. Kendini bir şey sananların rüküşlüğünün karikatürü olmak ! eh bu da başlı başına bir kariyer değil miydi?"
"Aynaya bakarak şimdi neyim ben? diye düşündü. Ve ayna bütün aynaların vahşice içtenliğiyle, bir hiçsin. Dedi. Hiçti. Bir hiç olmak ! eninde sonunda dünya yüzündeki en hoşnutluk verici varoluş durumu bu değil midir? Bir daha baktı. Tüylerin birazı sarnıç gibi bacağını sarmıştı. Kendini bir şey sananların rüküşlüğünün karikatürü olmak ! eh bu da başlı başına bir kariyer değil miydi?"
bütün eserlerini ressam olan kız kardeşinin çalışma biçimden ilham alarak, ayakta durarak yazmıştır.
Şu sözüyle her daim kulaklarımda çınlayan yazardır:
Ne hoş bir güzelliği vardır, hafif adımlarla, dünyadan gülümseyerek geçenlerin!
Ne hoş bir güzelliği vardır, hafif adımlarla, dünyadan gülümseyerek geçenlerin!
Kendimi sana doğru savuracağım, yenilmeksizin / Ve boyun eğmeden, ey ölüm!
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar