bugün
- kim kimi neden sevmiyor12
- yogartiksen40
- türküm doğruyum çalışkanım5
- türkiyede kürt olarak barınabilmek için gerekenler71
- azerilerce tokatlanan akpli8
- antipanik6
- uludağ sözlüğün kapanma vaktinin geldiği gerçeği7
- güneşli sıcıcık bir edirne günü4
- nervio adlı yazara uyarı11
- ev kızı olmak2
- sözlük kadınlarına 15 bin tl hibe ediyorum4
- kokan yazarlar2
- sözlükte kim kimi seviyor2
- içine cin giren insan nasıl kurtulur10
- sabah 6:00'da nervionun resmine bakarak rakı içmek5
- adana hava durumu3
- çocukluk yanılgıları2
- kolye24
- birinci nesil yazar görememe sorunsalı4
- 17 ekim 2026 gençlerbirliği galatasaray maçı2
- murat göğebakan3
- sinek as vs as maca4
- ilkokul bebesine türbanı savunmak66
- uçan araba3
- gazze için toplanan paranın fona aktarılması2
- iphone almak için neden6
- eskortluk yapan sözlük yazarı25
- protez tirnak2
- sözlükteki yazar olabilme kriterleri ve süreci5
- 17 ekim 2026 erzurumspor eyüpspor maçı3
- 14 ekim 2026 aston villa fenerbahçe maçı75
- iran'dan trump'ın moab tehdidine yanıt2
- uludağ sözlük yapay zeka moderatör prompt'u2
- dincileri niçin öldürmeliyiz3
- queen ravenna büyücülük okulu20
- tövbe etme vakti geçti2
- 25 yılda adam edilen istanbul'u 5 yılda bitirmek48
- öbür sözlükte kızlar teklif ediyormuş3
- 40 yıllık fenerbahçelinin acı isyanı7
- sarı teker vs sarı tutku4
- zürafa13
- bileklik11
- kaplan11
- kalp14
- karton toplayan cocuk vs yogartiksen13
- arkadaşlar burçlar yalan çıktı7
- sözlükteki aptallar3
- amim parçalandı diyen kız9
- tutmayınca entry silmek6
- sözlüğün ölmek üzere olduğunu gösteren işaretler3
d.t.'yi benim gibi the gallery'den önce the mind's i ile tanıyanlar için sanırım daha da özel bir albüm olması kaçınılmaz oluyormuş. tdk boş kasede çekip, walkman'e tutkalla yapıştırdığım günleri anımsadığımda aklımda kalan tek şey ''heyydon heydonn hedon'' diye sol kulaktan, sağa geçen bir kaç fısıltı ve o güne dek dinlememiş olduğum bir müziğin ve melodinin fazla karizmatik ve öğretici yanıydı. kendi adıma söyleyebilirim ki, felsefe denen şeyi platon, nietsche yada sartre'den değil de niklas sundin ve mikael stanne'dan tecrübe etmek çok daha keyifliydi. fonda ilk kez duyulan bi* garip melodilerin eşliğinde sunulan bir dersti bu. 46 dakikalık süresi boyunca daha önce de yürüdüğünüz bir yere doğru yürüyerek dinleyin; oraya vardığınızda aslında daha önce aynı yerde hiç olmadığınızı haykırma gibi bir yan etkisi olduğu görülmüştür.
şimdi kalkıp bu albümü mevcut d.t. başyapıtları içinde bir yere sokmaya çalışırken niteleyeceğim, projector ve the gallery için sarfettiğim mantığa uygun gelen ''eşsizlik'' sıfatını, ilk gözağrısı olmanın verdiği bağlılıkla amacının dışında, tanımlamak için değil de duygusallıkla karıştırabilirim mi?'' diye endişe ediyorum. bu yüzden de the gallery ile projector arasında tam ortaya koyuyorum; sağa sola kaydırıyorum. lakin, önlerine de geçiremiyorum. iki nokta arasında gezinen bir bilye olarak kalması, kronik açıdan da duygusal açıdan da doğru olacak sanırım.
the gallery'de ve the mind's i'da döktüren vokalistimiz sara svensson ve gitarist Fredrik Johansson'u bu albümden sonra dinleyebilme fırsatımız olmadı. Johansson, gitarı Martin Henriksson'a bırakmıştı. the gallery'den projector'e gelene dek grup zaten gitar tonlarını yavaş yavaş ağırlaştırmıştı bu yüzden gitar saundu olarak bi* değişiklik olduğunu söylemek zor olur. ama o bildik d.t. saundunun the gallery'den farklı olarak oturduğu albüm de the mind's i'dır.
ayrıca parçaları konusunda d.t'nin kendine has bir özelliği vardır benim için . bir punsih my heaven, the emptiness from which i fed yada lethe diyince ben the gallery ile farklı bir d.t. algılarım. auctioned, day to end yada there in ise mevzu(ki derindir harbiden mevzu) başka bir albümünün bana çağrıştırmadığı bir d.t. söz konusudur. bu benim için bu albümde de geçerli damage done'da da. lakin, diğerleri için kimse kusura bakmasın böyle bir ayrım yapamıyorum.
müzikal değişikliklerin kritiğini yapmayı, albümü bi yere koymayı felan bi* yere bırakırsak; yeni dönemde gelen character ve fiction albümlerinin manyağı olan arkadaşların the mind's i gibi gerçekten dopdolu (ki bana göre felsefi yönden the gallery ve projector'den daha karmaşıktır) bir albümü dinlerken karşılaşacakları stanne vokallerini ve nispeten kirli saundunu yadırgamalarını normal karşılayabilirim. sonuçta ben ve benim gibiler d.t. yi sert melonkolikliğinin yanında bambaşka bir şey ile seviyoruz. bilmiyorum bi* şey vardı fazladan ruha değen. belki de bizim gibi dinazorların müzikten inanılmaz zevk aldığı bir dönemde sunulmasından dolayı ve kendi adıma artık o hazzı alamamamın verdiği eksiklik yüzünden bu haldeyim de bu grubu ne yapsa eskiler kadar mükemmel bulamıyorum; bilemedim. zaten aldım yürüdüm infected mushroom fanı oldum çıktım da. ama ne zaman hedon, tidal tantrum, zodijackyl light, the mind's eye, insanity's crescendo yada constant dinlese şu kulaklar dikilir, astrale bağlanan beden metafiziğin ve günlük dünyanın arasında bi* yerden gelen melodilere bağlanır. ortamda hedon çalarken kafa kıyak ağlayarak kafa salladığım caravan yıllarından geriye bi* şey kalmadı. ben daha bi* hedonist daha bi* nihilist oldum; bu adamlar daha bir ünlü daha bir mükemmel çalmaya başladılar; dünya değişti be diil mi?
son olarak şunu söylemeliyim ki bu grubun bütün görüntülerini silin atın kafanızdan ve hedon klibini açın bakın bakalım yeryüzünde hangi filozof ve rockstar bu denli karizma olabilmeyi becermiş? sanki başka bir tanrının başka bir oyununda olduğumuzu söyleyen ulakları gibi diiller mi? *
şimdi kalkıp bu albümü mevcut d.t. başyapıtları içinde bir yere sokmaya çalışırken niteleyeceğim, projector ve the gallery için sarfettiğim mantığa uygun gelen ''eşsizlik'' sıfatını, ilk gözağrısı olmanın verdiği bağlılıkla amacının dışında, tanımlamak için değil de duygusallıkla karıştırabilirim mi?'' diye endişe ediyorum. bu yüzden de the gallery ile projector arasında tam ortaya koyuyorum; sağa sola kaydırıyorum. lakin, önlerine de geçiremiyorum. iki nokta arasında gezinen bir bilye olarak kalması, kronik açıdan da duygusal açıdan da doğru olacak sanırım.
the gallery'de ve the mind's i'da döktüren vokalistimiz sara svensson ve gitarist Fredrik Johansson'u bu albümden sonra dinleyebilme fırsatımız olmadı. Johansson, gitarı Martin Henriksson'a bırakmıştı. the gallery'den projector'e gelene dek grup zaten gitar tonlarını yavaş yavaş ağırlaştırmıştı bu yüzden gitar saundu olarak bi* değişiklik olduğunu söylemek zor olur. ama o bildik d.t. saundunun the gallery'den farklı olarak oturduğu albüm de the mind's i'dır.
ayrıca parçaları konusunda d.t'nin kendine has bir özelliği vardır benim için . bir punsih my heaven, the emptiness from which i fed yada lethe diyince ben the gallery ile farklı bir d.t. algılarım. auctioned, day to end yada there in ise mevzu(ki derindir harbiden mevzu) başka bir albümünün bana çağrıştırmadığı bir d.t. söz konusudur. bu benim için bu albümde de geçerli damage done'da da. lakin, diğerleri için kimse kusura bakmasın böyle bir ayrım yapamıyorum.
müzikal değişikliklerin kritiğini yapmayı, albümü bi yere koymayı felan bi* yere bırakırsak; yeni dönemde gelen character ve fiction albümlerinin manyağı olan arkadaşların the mind's i gibi gerçekten dopdolu (ki bana göre felsefi yönden the gallery ve projector'den daha karmaşıktır) bir albümü dinlerken karşılaşacakları stanne vokallerini ve nispeten kirli saundunu yadırgamalarını normal karşılayabilirim. sonuçta ben ve benim gibiler d.t. yi sert melonkolikliğinin yanında bambaşka bir şey ile seviyoruz. bilmiyorum bi* şey vardı fazladan ruha değen. belki de bizim gibi dinazorların müzikten inanılmaz zevk aldığı bir dönemde sunulmasından dolayı ve kendi adıma artık o hazzı alamamamın verdiği eksiklik yüzünden bu haldeyim de bu grubu ne yapsa eskiler kadar mükemmel bulamıyorum; bilemedim. zaten aldım yürüdüm infected mushroom fanı oldum çıktım da. ama ne zaman hedon, tidal tantrum, zodijackyl light, the mind's eye, insanity's crescendo yada constant dinlese şu kulaklar dikilir, astrale bağlanan beden metafiziğin ve günlük dünyanın arasında bi* yerden gelen melodilere bağlanır. ortamda hedon çalarken kafa kıyak ağlayarak kafa salladığım caravan yıllarından geriye bi* şey kalmadı. ben daha bi* hedonist daha bi* nihilist oldum; bu adamlar daha bir ünlü daha bir mükemmel çalmaya başladılar; dünya değişti be diil mi?
son olarak şunu söylemeliyim ki bu grubun bütün görüntülerini silin atın kafanızdan ve hedon klibini açın bakın bakalım yeryüzünde hangi filozof ve rockstar bu denli karizma olabilmeyi becermiş? sanki başka bir tanrının başka bir oyununda olduğumuzu söyleyen ulakları gibi diiller mi? *
dark tranquillity'nin 1997 yılında çıkan üçün stüdyo albümü. hedon ve insanity's cresendo gibi hit şarkılar barındırmasına rağmen bence dark tranquillity'nin skydancer'dan sonra en zayıf albümüdür. dt ıslık çalsa dinlenir orası ayrı tabii.
tracklisti şöyledir:
01. dreamlore degenerate
02. zodijackyl light
03. hedon
04. scythe, rage and roses
05. constant
06. dissolution factor red
07. insanity's crescendo
08. still moving sinews
09. atom heart 243.5
10. tidal tantrum
11. tongues
12. the mind's eye
tracklisti şöyledir:
01. dreamlore degenerate
02. zodijackyl light
03. hedon
04. scythe, rage and roses
05. constant
06. dissolution factor red
07. insanity's crescendo
08. still moving sinews
09. atom heart 243.5
10. tidal tantrum
11. tongues
12. the mind's eye
grubun en başarılı albümlerindendir..
ayrıca hayatımda en çok dinlediğim albümlerdendir.
ayrıca hayatımda en çok dinlediğim albümlerdendir.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar