bugün
- bir kıza sevgilin var mı diye sormak3
- true'nun iyice zıvanadan çıkması7
- açık büfe olduğu halde tabağı doldurmamak7
- bir kız tecavüze uğrarken onu izleyen tanrı11
- gocu'nun heykeli4
- bir kadının en güzel bölgesi13
- tadıldığına pişman eden şeyler7
- uludağ sözlük cs 1 6 zirvesi2
- barış yarkadaş2
- allah varsa beni milli yapsın4
- true'nun maaşı2
- gocu nerede4
- true nickli namussuz kadın düşkünü2
- balık ekmek2
- 17 temmuz 2026 bahis operasyonu gözaltıları34
- insanlığın kötülüklerini allah yok'a bağlamak2
- 6 eylül fenerbahçe beşiktaş maçı4
- allah neden cinselliği yarattı2
- ürdün de iki abd askerinin öldürülmesi4
- çeşme de beach çalışanlarının vatandaşa saldırması3
- migros ta 69 95 tl'ye satılan buzlu bardak5
- ölüm fikrinin insanları çıldırtmıyor oluşu3
- oğuzhan uğur7
- deniz göktaş2
- türklerin başarıları2
- surströmming2
- berra ahsen uslu2
- allah varsa afrika daki çocuklar niye aç2
- bozuk paraların kullanılmaz hale gelmesi5
- ruhi çenet2
- memecoin2
- 17 ekim 2026 gençlerbirliği galatasaray maçı3
- tron coin2
- regl dönemi dengesizlikleri4
- 40 yaş üstü kel sözlük yazarı12
- evliliği kurtarmak için çocuk yapmak11
- ezgi dalgıç2
- dünya fenerbahçeliler günü3
- haluk levent bahis yazışmaları3
- 2000 tl ile yapılabilecekler3
- türklerin ileri olduğu konular21
- pelin karahan2
- fenerbahçeye 500 lira basmak2
- ekrem imamoğlu3
- rojin kabaiş2
- masaj bekleyen yazarlar3
- jhon lucumi2
- vantilatörü kendine çevirmek10
- dünyanın en güzel tatlısı11
- ruh sağlığı için uzak durulması gereken şeyler4
jean luc godard ın ilişki içerisindeki paranoya, aşağılama ve çöküşü anlattığı 1963 tarihli fevkalade filmi. renkli çekilmiş ve brigitte bardot nun güzelliği ile süslenmiş film, film yapım sürecinde yönetmen ve yapımcıların konuya bakış açılarındaki farklılık(ve elbette amerikan ile avrupa bakış açıları arasındaki farklılık) ve cinecitta fonunda yine ilişki dinamiğine odaklanmış bir godard filmi.
---olası spoiler ibaresi---
sesli jenerik ve brigitte bardot nun yürüyüşü ile açılan film, ilk sahnede kamera, ray sistemi ve teknik elemanları da bize göstererek seyirciye bir filmin içine girmekte olduğunu belirtiyor. aynı zamanda kamerayı izleyiciye odaklayarak seyirciyi de bu mizansendeki aktörlerle aynı düzeye indirgiyor, izledikleriniz ne denli oyun ise yaşadıklarınız da o denli oyundur diyor açıkça.
fritz lang gibi deha bir yönetmenin odysseia gibi bir efsaneyi ele alış tarzını, buna mukabil yapımcının yaklaşım biçimi, sanat yaratımındaki kavramsal, duyusal yan ile salt pragmatik yan arasındaki ayrımı imliyor. özellikle narsist ve dikta tandanslı çizilen yapımcının yaklaşımındaki sığlık, sanat yaratımındaki elitize kısmın ister istemez eseri çiğleştirdiğini gösteriyor. ki bu notada cinecitta nın can çekişmesi, mali anlamdaki çöküşü belirtilirken, lang in iş yapmayan yapımlarından da bahsedilip sinema-movie dönüşümü ile sanatın pazarlanma döngüsü doyumsuzluğu ile tüketim malzemesi olması paralelliği ince çizgilerle veriliyor. bu noktada amerikan stili sürekli geniş pilot çekimlerle büyüklenen bir film olan le mepris, filme karakter kazandıran godard ın mükemmel zekasının yanı sıra, avrupa sinemasının sanatsal bakış açısı ile holllywood bakış açısını ikilerken, komünist parti üyesi olması gibi bir detayı öğrendiğimiz paul ün camille için sanatsal bakışını satması, genel olarak yönetmenin izleyici için ruhunu satması gibi envai çeşit aşağılama barındırarak yine çok katmanlı ilerliyor
tüm bu film yapım ve sanat eseri üretme safhalarının önünde ise bir çiftin içinden geçtikleri gerilimli, sancılı bir süreç ve birbirlerini kaybetmeleri anlatılıyor. birbirini sevmelerine rağmen görünüşte hayatın onlara sunduğu şartların zorlanımcı itkisine karşı koyamadıkları için yıkılan; aslen ise kadın ve erkek doğasındaki engellenemeyen doyumsuz dürtüler yüzünden kopan bir çift var karşımızda. normal şartlar altında, yani birbirlerini hala sevdikleri ve içlerinde şüphe taşımadıkları durumda tehlike olarak görmeyecekleri kodları giderek kendi içlerinde zehirleyip sonunda önüne geçemeyecekleri bir savaşa sürükleniyorlar. camile(bardot) bunu kocasının yeni girdiği sosyal çevre ve bunun getirilerine bağlarken; paul(piccoli) ise bu değişimi bir gün gerçekleşmesinden hep korktuğu anın gelmesine bağlıyor.
gerçekte kadındaki erk beklentisi ve domine edilme güdüsü ile erkekteki sadakat ve güce hakim olma saplantısı onları yönetiyor.(tüm sorun paul ün camille e arabaya binip onsuz gidebileceğini söylemesi ile başlıyor. bunu kendisini artık özel görmediği, ve korunmadığı olarak algılayan camille ise doğal dişil dürtüsü ile paul den uzaklaşıyor.) ve iki taraf da ruhlarındaki bu önüne geçemedikleri kör noktalarında bir müdahale fark edip sürekli bununla boğuşuyorlar. sorun mantık ekseninden uzak ve insanın hayvani dürtüleri ile ilintili olduğundan tüm çözüm girişimleri onları daha da batırıyor. diyalog, şiddet, uzaklaşma, seks gibi normal çiftlerin sorunlarını çözerken denediği tüm yolları deniyorlar fakat çözümden ziyade anaforun dibine doğru sürükleniyorlar
aslında tüm sorun dişi tarafın özel hissetme, sürekli korunma, beğenilme, kıskanılma gibi sürekli kendi ile meşgul olunması isteğinin göz ardı edilmeye başlanması ve; erkek yanın da dişiden doğan bu soruna mukabil kadındaki önleme ya da intikam temelli uzaklaşmayı sadakatten emin olamama, artık kendini egemen ordu olarak görmeme ve neticede iktidardaki düşüş olarak yorumlamasından kaynaklanıyor. tabi bu ikisi birbirini sürekli besleyen iki süreç olduğundan, (burada abajurun sürekli yanıp söndüğü diyalog sahnesi çıkan ikiliği güzel özetliyordu) sürekli aşağı çekilen ilişkide taraflar aslında içinden aşk doğurabilecekleri kodlardan yalan ve şüphe doğuruyorlar. burada godard, paranoyanın sürekli gelişip kendini besleyen doyumsuz yanını yapımcının maddi-erksel doyumsuzluğu ve yine paul ün odyssey deki anlatımdan bile şüpheye düşmesi yan eksenleri ile harika destekleyerek mükemmel bir sinematografik anlatım yakalıyor
hikayenin odysseia daki ulysses-penelope ilişkisi ile koşut gitmesi film boyunca artıyor. burada paul ün kendi ilişkisinden duyduğu paranoya obsesyona doğru akarken, uzun süredir hiç düşünmediği şekilde bilinçsizce ulysses in hikayedeki davranışlarından şüpheye düşüyor ve bilmeden kendi öyküsü ile onunkini koşutluyor. ki en başta kamerayı bize odaklayan godard, insanın içindeki doğal dürtülerin hastalıklı yanını belirtirken, filmi çekilen odysseia ile yine açılış sekansında gördüğümüz kameralar ile bir film olduğu açıkça altı çizilen camille-paul ilişkisinin gerçeklik algısını iç içe kırarak yine harika bir girift anlatım örneği oluşturuyor.
sinemaya yaklaşımını göstermesi ve ona ayrılan bölümlerin filmin genel yapısının dışında tutulması ile fritz lang e de bir nevi saygı gösterisi olan le mepris, en sonunda kendini açığa vuruyor. kıskançlık ve doyumsuzluğun önüne geçilemeyen doğası sonunda onları çirkinleştirip olayı aşağılamaya dönüştürüyor. anlattığı bir çok sorunun yanında bu son durum filmi ismiyle müsemma bir konumda bırakıyor.
nitekim problemin doğasındaki çözümsüzlük filmde de kaybediş olarak sunulup sonuçta bir tez oluşturulmuyor. zaten film boyunca bunu duygusal bir eksende ele alan godard sonunda sadece izlenimci olarak bırakıyor kendini. filmin içerisinde geçen öldürmek çözüm değil fikri tekrar imkansızlık eksenini imlerken, paul son bir hamle ile odysseia yı değiştirmenin saçmalık olduğunu fark ediyor. bu elbette kendi öyküsünün önüne geçmek için yapılmış son bir çaba oluyor. kendi öyküsünü ulysses ile özdeşleştiren paul, saplantısı ile ne denli saçmaladığını fark ediyor. fakat bunun için artık geç kalmış olduğundan paul ve camille kaybederken, yıllar sonra evine ilk kez bakan muzaffer ulysses kazanıyor. ve film kesiliyor: silenzio!
finaldeki sessizlik ünlemesi ile resmen düşünmeye davet ediyor godard. tüm film boyunca sunulan iç içe geçmiş sorunlar, film içinde çekilen film ile öykünün birbirini besleyen yapısı, sanat eseri üretmedeki etik sorun gibi sunulan bir çok problematiğin üstüne ancak sessizlik yaraşıyor.
---olası spoiler ibaresi bitti---
son dönemlerin en etkili yönetmenlerinden olduğunu düşündüğüm kieslowski nin trois couleurs : rouge da bir benzerini yakaladığım kıskançlık ve artan paranoya sorununu, godard mükemmel bir sanat anlatımı ve dahiyane bir şekilde ele almış. kadın ve erkeğin iç dünyalarındaki doyumsuz yanlar, hayvani dürtüler, paranoyanın önüne geçilemez doğası, bir ilişkinin çöküşü ve aşağılama üzerine mükemmel bir film. bu denli zor bir konuyu bu kadar girift ve bu kadar güzel anlatıp da, çözüm önermeyecek, bir de üstüne silenzio diyecek denli cesur bir kişi elbette godard dan başkası olamazdı.
---olası spoiler ibaresi---
sesli jenerik ve brigitte bardot nun yürüyüşü ile açılan film, ilk sahnede kamera, ray sistemi ve teknik elemanları da bize göstererek seyirciye bir filmin içine girmekte olduğunu belirtiyor. aynı zamanda kamerayı izleyiciye odaklayarak seyirciyi de bu mizansendeki aktörlerle aynı düzeye indirgiyor, izledikleriniz ne denli oyun ise yaşadıklarınız da o denli oyundur diyor açıkça.
fritz lang gibi deha bir yönetmenin odysseia gibi bir efsaneyi ele alış tarzını, buna mukabil yapımcının yaklaşım biçimi, sanat yaratımındaki kavramsal, duyusal yan ile salt pragmatik yan arasındaki ayrımı imliyor. özellikle narsist ve dikta tandanslı çizilen yapımcının yaklaşımındaki sığlık, sanat yaratımındaki elitize kısmın ister istemez eseri çiğleştirdiğini gösteriyor. ki bu notada cinecitta nın can çekişmesi, mali anlamdaki çöküşü belirtilirken, lang in iş yapmayan yapımlarından da bahsedilip sinema-movie dönüşümü ile sanatın pazarlanma döngüsü doyumsuzluğu ile tüketim malzemesi olması paralelliği ince çizgilerle veriliyor. bu noktada amerikan stili sürekli geniş pilot çekimlerle büyüklenen bir film olan le mepris, filme karakter kazandıran godard ın mükemmel zekasının yanı sıra, avrupa sinemasının sanatsal bakış açısı ile holllywood bakış açısını ikilerken, komünist parti üyesi olması gibi bir detayı öğrendiğimiz paul ün camille için sanatsal bakışını satması, genel olarak yönetmenin izleyici için ruhunu satması gibi envai çeşit aşağılama barındırarak yine çok katmanlı ilerliyor
tüm bu film yapım ve sanat eseri üretme safhalarının önünde ise bir çiftin içinden geçtikleri gerilimli, sancılı bir süreç ve birbirlerini kaybetmeleri anlatılıyor. birbirini sevmelerine rağmen görünüşte hayatın onlara sunduğu şartların zorlanımcı itkisine karşı koyamadıkları için yıkılan; aslen ise kadın ve erkek doğasındaki engellenemeyen doyumsuz dürtüler yüzünden kopan bir çift var karşımızda. normal şartlar altında, yani birbirlerini hala sevdikleri ve içlerinde şüphe taşımadıkları durumda tehlike olarak görmeyecekleri kodları giderek kendi içlerinde zehirleyip sonunda önüne geçemeyecekleri bir savaşa sürükleniyorlar. camile(bardot) bunu kocasının yeni girdiği sosyal çevre ve bunun getirilerine bağlarken; paul(piccoli) ise bu değişimi bir gün gerçekleşmesinden hep korktuğu anın gelmesine bağlıyor.
gerçekte kadındaki erk beklentisi ve domine edilme güdüsü ile erkekteki sadakat ve güce hakim olma saplantısı onları yönetiyor.(tüm sorun paul ün camille e arabaya binip onsuz gidebileceğini söylemesi ile başlıyor. bunu kendisini artık özel görmediği, ve korunmadığı olarak algılayan camille ise doğal dişil dürtüsü ile paul den uzaklaşıyor.) ve iki taraf da ruhlarındaki bu önüne geçemedikleri kör noktalarında bir müdahale fark edip sürekli bununla boğuşuyorlar. sorun mantık ekseninden uzak ve insanın hayvani dürtüleri ile ilintili olduğundan tüm çözüm girişimleri onları daha da batırıyor. diyalog, şiddet, uzaklaşma, seks gibi normal çiftlerin sorunlarını çözerken denediği tüm yolları deniyorlar fakat çözümden ziyade anaforun dibine doğru sürükleniyorlar
aslında tüm sorun dişi tarafın özel hissetme, sürekli korunma, beğenilme, kıskanılma gibi sürekli kendi ile meşgul olunması isteğinin göz ardı edilmeye başlanması ve; erkek yanın da dişiden doğan bu soruna mukabil kadındaki önleme ya da intikam temelli uzaklaşmayı sadakatten emin olamama, artık kendini egemen ordu olarak görmeme ve neticede iktidardaki düşüş olarak yorumlamasından kaynaklanıyor. tabi bu ikisi birbirini sürekli besleyen iki süreç olduğundan, (burada abajurun sürekli yanıp söndüğü diyalog sahnesi çıkan ikiliği güzel özetliyordu) sürekli aşağı çekilen ilişkide taraflar aslında içinden aşk doğurabilecekleri kodlardan yalan ve şüphe doğuruyorlar. burada godard, paranoyanın sürekli gelişip kendini besleyen doyumsuz yanını yapımcının maddi-erksel doyumsuzluğu ve yine paul ün odyssey deki anlatımdan bile şüpheye düşmesi yan eksenleri ile harika destekleyerek mükemmel bir sinematografik anlatım yakalıyor
hikayenin odysseia daki ulysses-penelope ilişkisi ile koşut gitmesi film boyunca artıyor. burada paul ün kendi ilişkisinden duyduğu paranoya obsesyona doğru akarken, uzun süredir hiç düşünmediği şekilde bilinçsizce ulysses in hikayedeki davranışlarından şüpheye düşüyor ve bilmeden kendi öyküsü ile onunkini koşutluyor. ki en başta kamerayı bize odaklayan godard, insanın içindeki doğal dürtülerin hastalıklı yanını belirtirken, filmi çekilen odysseia ile yine açılış sekansında gördüğümüz kameralar ile bir film olduğu açıkça altı çizilen camille-paul ilişkisinin gerçeklik algısını iç içe kırarak yine harika bir girift anlatım örneği oluşturuyor.
sinemaya yaklaşımını göstermesi ve ona ayrılan bölümlerin filmin genel yapısının dışında tutulması ile fritz lang e de bir nevi saygı gösterisi olan le mepris, en sonunda kendini açığa vuruyor. kıskançlık ve doyumsuzluğun önüne geçilemeyen doğası sonunda onları çirkinleştirip olayı aşağılamaya dönüştürüyor. anlattığı bir çok sorunun yanında bu son durum filmi ismiyle müsemma bir konumda bırakıyor.
nitekim problemin doğasındaki çözümsüzlük filmde de kaybediş olarak sunulup sonuçta bir tez oluşturulmuyor. zaten film boyunca bunu duygusal bir eksende ele alan godard sonunda sadece izlenimci olarak bırakıyor kendini. filmin içerisinde geçen öldürmek çözüm değil fikri tekrar imkansızlık eksenini imlerken, paul son bir hamle ile odysseia yı değiştirmenin saçmalık olduğunu fark ediyor. bu elbette kendi öyküsünün önüne geçmek için yapılmış son bir çaba oluyor. kendi öyküsünü ulysses ile özdeşleştiren paul, saplantısı ile ne denli saçmaladığını fark ediyor. fakat bunun için artık geç kalmış olduğundan paul ve camille kaybederken, yıllar sonra evine ilk kez bakan muzaffer ulysses kazanıyor. ve film kesiliyor: silenzio!
finaldeki sessizlik ünlemesi ile resmen düşünmeye davet ediyor godard. tüm film boyunca sunulan iç içe geçmiş sorunlar, film içinde çekilen film ile öykünün birbirini besleyen yapısı, sanat eseri üretmedeki etik sorun gibi sunulan bir çok problematiğin üstüne ancak sessizlik yaraşıyor.
---olası spoiler ibaresi bitti---
son dönemlerin en etkili yönetmenlerinden olduğunu düşündüğüm kieslowski nin trois couleurs : rouge da bir benzerini yakaladığım kıskançlık ve artan paranoya sorununu, godard mükemmel bir sanat anlatımı ve dahiyane bir şekilde ele almış. kadın ve erkeğin iç dünyalarındaki doyumsuz yanlar, hayvani dürtüler, paranoyanın önüne geçilemez doğası, bir ilişkinin çöküşü ve aşağılama üzerine mükemmel bir film. bu denli zor bir konuyu bu kadar girift ve bu kadar güzel anlatıp da, çözüm önermeyecek, bir de üstüne silenzio diyecek denli cesur bir kişi elbette godard dan başkası olamazdı.
--spoiler--
sinema der andre bazin, arzularımızla daha bir ahenk içinde olan bir dünyaya bakışımızın yerini tutar. le mepris; küçümseyiş, işte bu dünyanın öyküsüdür.
--spoiler--
dante,ilahi komedya;cehennem'den:
--spoiler--
yaratılışımızın kökenini düşünün bir; sizler hayvan olarak yaşamak için bu dünyaya gelmediniz! aksine fazilet ve ilmi takip etmek için buradasınız.
--spoiler--
--spoiler--
sonra gece bütün yıldızları gördü.
çok geçmeden gözyaşlarına dönüşecek memnuniyet hissiyle doluyduk,
ta ki deniz üzerimize kapanıncaya kadar...
--spoiler--
hem aşkı hem idealleri konusunda sağlam duramayan, oyun ve senaryo yazarı paul'ün; amerikalı yapımcının güçlerine yani paraya ve güzel karısı camilla'ya ilgisine yenilen evliliğinin; ulysess; poseidon ve penelope ekseninde ölümünü anlatan godard filmi. ama filmde de belirtildiği gibi ölüm çözüm değildir...
ulysses'in 10 yıl sonunda ithaka'yı ilk görüşündeki bakışıyla, küçümseyiş; le mepris; masmavi deniz eşliğinde silencio'ya gömülür...
insanın aklına wittgenstein'in sözü gelir önce; üzerine konuşulamayan konusunda susulmalı...
sonra da godard'ın vivre sa vie filminden şu diyalog(bardot, siyah peruk taktığı bölümlerde vivre sa vie'deki nana'ya çok benzemektedir):
--spoiler--
olgun adam:insan ancak bir süre yaşamdan feragat ettiği zaman konuşmayı öğrenir.Bedel budur.
nana:Yani konuşmak ölümcül müdür?
olgun adam:Konuşmak neredeyse bir yeniden doğuş demektir.Bir anlamda, yaşamın diğer boyutudur.
--spoiler--
çok boyutlu iletişimsizlik sonucu ölen aşk...
hataları ile yaşamayı bilmek ve aşk; üstüne yine vivre sa vie'deki bir diyalog her şeyi anlatmaktadır sanki:
--spoiler--
olgun adam:Hayatta her insan hatalarıyla yaşar. Önemli olan bunlarla baş edebilmektir.
nana:Aşkın, hayatın tek gerçeği olması gerekmiyor mu?
olgun adam:Bunun için, aşkın hep aynı gerçeği işaret etmesi gerekir. Bu güne kadar hiç aşık olduğu şeyin ne olduğunu bilen birine rastladın mı?Hayır. Yirmili yaşlarında bunu bilemezsin. Yaptığın tek şey,keyfi seçimlerde bulunmaktır. "Seviyorum" kelimesi çoğu zaman fütursuzca sarf edilir.Neyi sevdiğinden emin olmak için ihtiyacın olan şey ise, olgunluktur.
Doğruyu aramak! işte yaşamın gerçeği budur.
Ve aşk eğer gerçekse,
ancak o zaman bir çözüm olur.
--spoiler--
bu bölüm feci spoiler içerir: le mepris filmindeki tek duyarlı erkek; sanatından ödün vermek istemeyen ve post modern ahkamlara ulysses ve penelope'yi kurban etmek istemeyen yönetmen lang'dir. yoksa ne güzel karısını ne de sanatın idealizmini taşıyaman oyun ve senaryo yazarı ya da parasıyla hem kadınlara hem sanatçılara sahip olacağını düşünen amerikalı yapımcıdır. camille bu filmde ölmesi gereken son kişidir. hele ki zayıf karakterli kocasının silahını boşaltıp, ondan ve sallantıdaki kişiliğinden uzaklaşıp, daktilograf olarak roma'da yeni bir hayata başlamak için yola çıkmışken. (istese zengin amerikalı yapımcı ile konformlu bir hayat yaşayabilecekken; eski işi olan daktilograflığa devam edecektir roma'da. ki buna yapımcı bile şaşkınlık ve küçümsemeyle güler..)filmde erkek egemen bir sonla; poseidon, penelope'nin ölümüne neden olmuş ve ulysses sağ kalmıştır...ki amerikalı yapımcının ya da derinden paul'ün düşündüğünün aksine penelope ulysses'e ihanet etmemişti...ingeborg bachmann'ın eşsiz romanı malina'daki gibi bize düşen son söz; cinayetti...
hölderlin notu:filmde; fritz lang'in friedrich holderlin'in "Dichterberuf" ("The Poet's Vocation") şiirinden alıntı yaptığı bölüm çok özeldir.
''ancak insanoğlu zorunlu olduğunda tanrının karşısında korkusuz ve tek başına ayakta kalabilir.
kalkanı açık sözlülüğüdür
ne silahlara ne hileye gereksinim duyar.
tanrının yokluğunun ona yardım ettiği, böyle bir zamana dek.'
lang'in ağzından son dizenin anlamı: ''tanrı namevcut olmadığı sürece; tanrı bize yakın olduğu sürece...
diğer dizelerle beraber son dize; insanoğlunun şüphelerini bir kez daha gideren tanrının varolmayışı ile ilgili. garip ama gerçek.''
sinema der andre bazin, arzularımızla daha bir ahenk içinde olan bir dünyaya bakışımızın yerini tutar. le mepris; küçümseyiş, işte bu dünyanın öyküsüdür.
--spoiler--
dante,ilahi komedya;cehennem'den:
--spoiler--
yaratılışımızın kökenini düşünün bir; sizler hayvan olarak yaşamak için bu dünyaya gelmediniz! aksine fazilet ve ilmi takip etmek için buradasınız.
--spoiler--
--spoiler--
sonra gece bütün yıldızları gördü.
çok geçmeden gözyaşlarına dönüşecek memnuniyet hissiyle doluyduk,
ta ki deniz üzerimize kapanıncaya kadar...
--spoiler--
hem aşkı hem idealleri konusunda sağlam duramayan, oyun ve senaryo yazarı paul'ün; amerikalı yapımcının güçlerine yani paraya ve güzel karısı camilla'ya ilgisine yenilen evliliğinin; ulysess; poseidon ve penelope ekseninde ölümünü anlatan godard filmi. ama filmde de belirtildiği gibi ölüm çözüm değildir...
ulysses'in 10 yıl sonunda ithaka'yı ilk görüşündeki bakışıyla, küçümseyiş; le mepris; masmavi deniz eşliğinde silencio'ya gömülür...
insanın aklına wittgenstein'in sözü gelir önce; üzerine konuşulamayan konusunda susulmalı...
sonra da godard'ın vivre sa vie filminden şu diyalog(bardot, siyah peruk taktığı bölümlerde vivre sa vie'deki nana'ya çok benzemektedir):
--spoiler--
olgun adam:insan ancak bir süre yaşamdan feragat ettiği zaman konuşmayı öğrenir.Bedel budur.
nana:Yani konuşmak ölümcül müdür?
olgun adam:Konuşmak neredeyse bir yeniden doğuş demektir.Bir anlamda, yaşamın diğer boyutudur.
--spoiler--
çok boyutlu iletişimsizlik sonucu ölen aşk...
hataları ile yaşamayı bilmek ve aşk; üstüne yine vivre sa vie'deki bir diyalog her şeyi anlatmaktadır sanki:
--spoiler--
olgun adam:Hayatta her insan hatalarıyla yaşar. Önemli olan bunlarla baş edebilmektir.
nana:Aşkın, hayatın tek gerçeği olması gerekmiyor mu?
olgun adam:Bunun için, aşkın hep aynı gerçeği işaret etmesi gerekir. Bu güne kadar hiç aşık olduğu şeyin ne olduğunu bilen birine rastladın mı?Hayır. Yirmili yaşlarında bunu bilemezsin. Yaptığın tek şey,keyfi seçimlerde bulunmaktır. "Seviyorum" kelimesi çoğu zaman fütursuzca sarf edilir.Neyi sevdiğinden emin olmak için ihtiyacın olan şey ise, olgunluktur.
Doğruyu aramak! işte yaşamın gerçeği budur.
Ve aşk eğer gerçekse,
ancak o zaman bir çözüm olur.
--spoiler--
bu bölüm feci spoiler içerir: le mepris filmindeki tek duyarlı erkek; sanatından ödün vermek istemeyen ve post modern ahkamlara ulysses ve penelope'yi kurban etmek istemeyen yönetmen lang'dir. yoksa ne güzel karısını ne de sanatın idealizmini taşıyaman oyun ve senaryo yazarı ya da parasıyla hem kadınlara hem sanatçılara sahip olacağını düşünen amerikalı yapımcıdır. camille bu filmde ölmesi gereken son kişidir. hele ki zayıf karakterli kocasının silahını boşaltıp, ondan ve sallantıdaki kişiliğinden uzaklaşıp, daktilograf olarak roma'da yeni bir hayata başlamak için yola çıkmışken. (istese zengin amerikalı yapımcı ile konformlu bir hayat yaşayabilecekken; eski işi olan daktilograflığa devam edecektir roma'da. ki buna yapımcı bile şaşkınlık ve küçümsemeyle güler..)filmde erkek egemen bir sonla; poseidon, penelope'nin ölümüne neden olmuş ve ulysses sağ kalmıştır...ki amerikalı yapımcının ya da derinden paul'ün düşündüğünün aksine penelope ulysses'e ihanet etmemişti...ingeborg bachmann'ın eşsiz romanı malina'daki gibi bize düşen son söz; cinayetti...
hölderlin notu:filmde; fritz lang'in friedrich holderlin'in "Dichterberuf" ("The Poet's Vocation") şiirinden alıntı yaptığı bölüm çok özeldir.
''ancak insanoğlu zorunlu olduğunda tanrının karşısında korkusuz ve tek başına ayakta kalabilir.
kalkanı açık sözlülüğüdür
ne silahlara ne hileye gereksinim duyar.
tanrının yokluğunun ona yardım ettiği, böyle bir zamana dek.'
lang'in ağzından son dizenin anlamı: ''tanrı namevcut olmadığı sürece; tanrı bize yakın olduğu sürece...
diğer dizelerle beraber son dize; insanoğlunun şüphelerini bir kez daha gideren tanrının varolmayışı ile ilgili. garip ama gerçek.''
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar