bugün
- kabak tatlısını sevenler15
- sözlük erkeklerinin biraz şey olması6
- fingirdek sözlük erkeği6
- hizmetçiliğini yaptığı iş adamı öz babası çıktı5
- okan yalabık'ın son hali5
- traveler'ın gizli gey olma ihtimali5
- erkeksi bayan buse'nin melek mosso'ya benzemesi3
- kocam aldatıyor ama olsun ekmeğimi yemeğimi veriyo3
- nervio'nun asıl benzediği ünlü10
- taksim delisi cenk7
- sözlük erkekleri aranıyor mu3
- allah vardır diyenlerin hiçbir kanıt gösterememesi15
- 8 kasım 2026 çorum fk fenerbahçe maçı15
- sözlüklerde gezinen erkekler namusuz diyen yazar2
- hector cuper2
- sudekiray'a soralım2
- anın görüntüsü25
- seni sevmekten başka neydi benim günahım2
- evi arsayı satıp faizle her ay 120 gr altın alıyom6
- pirizade ismed molla balizade kafadumanevi5
- lucas torreira2
- elmas bey birader'in online olmaması3
- 8 kasım 2026 beşiktaş gençlerbirliği maçı2
- allah vardır diyenlerin kanıtları3
- pazar akşamları3
- bafra pidesi4
- dizi sektöründeki maliyet krizi16
- beşiktaş a çıkmayan kırmızı kart2
- sözlük sevgilisi2
- kafanın çok büyük olması8
- göksel'in memeleri4
- kasımda aşk başkadır6
- kaz fobisi2
- nat rothschild4
- hambeles2
- narlı lokum2
- hoşlanılan kızın ayağınızı yalamak istemesi7
- ismet gurbuz 20244
- gazze de evlenen çiftin düğün fotoğrafı3
- ülkücü erkek ermeni kız aşkı10
- erecto kral reyiz3
- nervio33
- ismet gürbüz sözlüğü nasıl keşfetti6
- en sevilen ibrahim tatlıses sözleri6
- nervio'nun gerçek yüzü4
- 20043
- bir sözlük yazarını kerhaneye götürmek3
- anelka alex tuncay hooijdonk dörtlüsü6
- 1 doların 50 tl olması3
- barış alper yılmaz4
(bkz: özgü namal)
(bkz: burnu bir kilo fındık)
estetikli burun.
etrafınızdakilerin burnunuzu sıkmasına neden olan durumdur.
atilla atalay şaheseri.
"Çocukken perilerin postanelerde yaşadıklarını sanırdım. Öyle ufak posta kutularında telefon kulübelerinde değil, bildiğimiz gişesi felan olan postane binalarında işte. Uzunca bir süre bu fikrimi kimselere açıp onaylatmadım ama bu durumdan gayet emindim. Postanede periler vardı, onlar Nazan'a havale yollayıp çocuğu hasta etmişlerdi. Üstelik perilerin en kudretlisi peri padişahı, Nazan'ın yemyeşil gözlerine aşık olup, onu daha bebekken, büyüyünce başka birisinin gelini olmasın diye nikahına almıştı.. Böyleydi yani..
Büyüklerin felçli Nazan bebek için, kimi zaman "Ateşlenip havale geçirdi, böyle kaldı" Kimi zaman da, "Cin tuttu, peri padişahı nikahına aldı" diye açıklama yapmaları, kafamda böyle birleşmişti. Çünkü dedemin arada bir istanbul'dan gelen havaleyi almak için postaneye gittiğini biliyordum. Demek ki havale işleri postaneden dönüyordu, perilerin üssü de oradaydı. Periler, pulların arkasını yalıyor, telefonu kulağına dayarsan sana ıslık çalıyorlardı. Bi gün postacının üstüne kasten bir düve iriliğindeki köpeğimiz Tarkan'ı salarak adamcağızı dut ağacının tepesine kadar kovalattırdım. Postacıya yönelik bu menfur suikast girişimim sonunda, bendeki bu postacı ve postane nefretini gerekçeleriyle dedeme açıklamak zorunda kaldım. Kendisi gülüp, "Öööle değil len" dedi, "Nazan'ın havalesi başka bişey, postaneynen felan alakası yok... Hastalık o.. Çok ateşi çıkıp beynini yakmış.. Anladın mı?". Anlamadım tabi. Dedem peri konusuna bir açıklama getirmeksizin sert bir ses tonuyla "Hangisi anlatıyo sana bööle şeyleri anneannen mi, teyzen mi, deyiver bakalım bana" diye bağırdı. Anneannemi ve teyzemi dedemin olası hışmından korurken, benim gözüme henüz aklanmamış postacıyı harcamayı da ihmal etmedim, kesin konuştum: Postacı.. Hepsini postacıdan duydum..
Teyzem, çeşitli zaman aralıklarıyla beni ayakta mutfak kapısının pervazına yaslanıp, pervaza, kurşunkalemle boyumun uzunluğunu belirten çizikler atıyordu. Nazan'la birlikte büyüyorduk. Nazan'ın annesi Emine Yenge, bazen durduk yere bana bakıp ağlamaya başlıyordu. Keşke Nazan da benim gibi bahçelerde koşup oynasaydı, keşke büyüyünce benim gelinim olsaydı.. Oysa O yatağında öylece yatıyor, kimseleri görmüyor, duymuyor, yalnızca arasıra gelen perilere gülümseyip uzun uykulara dalıyordu.. Ben, gizlice yastığına yanağımı koyup baktığı yerleri gözetliyor, O'nun kimi zaman duvarda bazen tavanda ya da yerde görüp gülümsediği perileri bulmaya çalışıyordum. Ama Nazan ben gibi ağaçların cindoruğuna çıkıp dalından kiraz yiyemez, çaya girip balık kovalayamazdı, ben de perileri göremezdim.. Görebilseydim, bi çift lafım vardı o perilere... Gidip padişahlarına söylesinlerdi. Annesi hep ağlıyor, babası derdinden tenekeyle rakı içip bahçelerin gölgesine, ısırgan otlarının arasına devriliyordu. Yeterdi artık. Bıraksındı Nazan'ı. Hem, büyüyünce O benim gelinim olacaktı... Bir keresinde tüm bunları kocaman bir kömür sobasına söyledim. Nazan oraya bakıp gülüyordu, periler sobanın oralardı biryerde olmalıydılar..
Söylediklerim peri padişahının yüreğini yumuşattı galiba. Ertesi yıl Nazan bir kaç insanı tanımaya başladı sanki. Başucuna gidince onlara belli belirsiz gülümsüyordu. Bunlardan birisi bendim. Annesinden öğrendiğim gibi işaret parmağımı usulca burnuna dokundurup gülerek "Fındık burunlu kız, fındık burunlu kız" diyordum.. O koca yeşil gözlerini açıp öyle bir gülüyordu ki.. Artık iyiden iyiye inanıyordum, az kalmıştı, Nazan kalkıcak, büyüycek, benim burnu fındık gelinim olacaktı..
Ama bir yaz gecesi, bahçede, başucuna gittiğimde bana bakıp, önce yüzünü ekşitti, sonra katıla katıla ağlamaya başladı. Ne yapacağımı bilemedim, öylece kalakaldım.
Sıcak yaz gecesinde herkes bahçelerdeydi. Köyün tepesindeki mağaradan kaynayan su, yollardaki arklardan kıvrıla kıvrıla usulca herkesin bahçesine geliyor, hanımlar akşam serinliğinde bostan sularken beyler çardaklarda külbastı yapıp, mağaranın buz gibi suyuyla buğulanan bardaklardan rakı içiyorlardı. Annesi, akşamları ferahlasın diye Nazan'ı da bahçelere getirip ordaki bir kerevete yatırıyordu. Esasen ben akşamları Nazan'a pek bulaşmaz, adamlar sofrasında oturup "laf dinlerdim". Ama bu kez farklıydı. Dayım eliyle bir ateşböceği yakalayıp, sigarasının jelatinine koyarak bana "Çoban ampulü" yapıvermişti. Elimde jelatin içinde yanıp sönen ateşböceği yle bir süre dolaştıktan sonra onu Nazan'a göstermeye karar verdim. Daha görür görmez ağlamaya başladı. Bir bana bir elimdekine bakıp hıçkırıyor, gözlerini sımsıkı kapatıyordu. Periler mi söyledi, ne oldu, nasıl akıl ettim bilmiyorum; jelatini gevşetip ateşböceğini gökyüzüne bıraktım. Ağlaması bıçak gibi kesildi. Bir süre gözleriyle ateşböceğini izledi, sonra bana baktı, "burnu fındık" dedim, güldü..
Eylüldü, bağbozumu zamanı.. "Düğünlerde bu kadar çok ağlanılmaz ama" dedi teyzem.. "Bu Nazan'ın düğünü işte.."
Burnu fındık, peri padişahına gelin gitti."
"Çocukken perilerin postanelerde yaşadıklarını sanırdım. Öyle ufak posta kutularında telefon kulübelerinde değil, bildiğimiz gişesi felan olan postane binalarında işte. Uzunca bir süre bu fikrimi kimselere açıp onaylatmadım ama bu durumdan gayet emindim. Postanede periler vardı, onlar Nazan'a havale yollayıp çocuğu hasta etmişlerdi. Üstelik perilerin en kudretlisi peri padişahı, Nazan'ın yemyeşil gözlerine aşık olup, onu daha bebekken, büyüyünce başka birisinin gelini olmasın diye nikahına almıştı.. Böyleydi yani..
Büyüklerin felçli Nazan bebek için, kimi zaman "Ateşlenip havale geçirdi, böyle kaldı" Kimi zaman da, "Cin tuttu, peri padişahı nikahına aldı" diye açıklama yapmaları, kafamda böyle birleşmişti. Çünkü dedemin arada bir istanbul'dan gelen havaleyi almak için postaneye gittiğini biliyordum. Demek ki havale işleri postaneden dönüyordu, perilerin üssü de oradaydı. Periler, pulların arkasını yalıyor, telefonu kulağına dayarsan sana ıslık çalıyorlardı. Bi gün postacının üstüne kasten bir düve iriliğindeki köpeğimiz Tarkan'ı salarak adamcağızı dut ağacının tepesine kadar kovalattırdım. Postacıya yönelik bu menfur suikast girişimim sonunda, bendeki bu postacı ve postane nefretini gerekçeleriyle dedeme açıklamak zorunda kaldım. Kendisi gülüp, "Öööle değil len" dedi, "Nazan'ın havalesi başka bişey, postaneynen felan alakası yok... Hastalık o.. Çok ateşi çıkıp beynini yakmış.. Anladın mı?". Anlamadım tabi. Dedem peri konusuna bir açıklama getirmeksizin sert bir ses tonuyla "Hangisi anlatıyo sana bööle şeyleri anneannen mi, teyzen mi, deyiver bakalım bana" diye bağırdı. Anneannemi ve teyzemi dedemin olası hışmından korurken, benim gözüme henüz aklanmamış postacıyı harcamayı da ihmal etmedim, kesin konuştum: Postacı.. Hepsini postacıdan duydum..
Teyzem, çeşitli zaman aralıklarıyla beni ayakta mutfak kapısının pervazına yaslanıp, pervaza, kurşunkalemle boyumun uzunluğunu belirten çizikler atıyordu. Nazan'la birlikte büyüyorduk. Nazan'ın annesi Emine Yenge, bazen durduk yere bana bakıp ağlamaya başlıyordu. Keşke Nazan da benim gibi bahçelerde koşup oynasaydı, keşke büyüyünce benim gelinim olsaydı.. Oysa O yatağında öylece yatıyor, kimseleri görmüyor, duymuyor, yalnızca arasıra gelen perilere gülümseyip uzun uykulara dalıyordu.. Ben, gizlice yastığına yanağımı koyup baktığı yerleri gözetliyor, O'nun kimi zaman duvarda bazen tavanda ya da yerde görüp gülümsediği perileri bulmaya çalışıyordum. Ama Nazan ben gibi ağaçların cindoruğuna çıkıp dalından kiraz yiyemez, çaya girip balık kovalayamazdı, ben de perileri göremezdim.. Görebilseydim, bi çift lafım vardı o perilere... Gidip padişahlarına söylesinlerdi. Annesi hep ağlıyor, babası derdinden tenekeyle rakı içip bahçelerin gölgesine, ısırgan otlarının arasına devriliyordu. Yeterdi artık. Bıraksındı Nazan'ı. Hem, büyüyünce O benim gelinim olacaktı... Bir keresinde tüm bunları kocaman bir kömür sobasına söyledim. Nazan oraya bakıp gülüyordu, periler sobanın oralardı biryerde olmalıydılar..
Söylediklerim peri padişahının yüreğini yumuşattı galiba. Ertesi yıl Nazan bir kaç insanı tanımaya başladı sanki. Başucuna gidince onlara belli belirsiz gülümsüyordu. Bunlardan birisi bendim. Annesinden öğrendiğim gibi işaret parmağımı usulca burnuna dokundurup gülerek "Fındık burunlu kız, fındık burunlu kız" diyordum.. O koca yeşil gözlerini açıp öyle bir gülüyordu ki.. Artık iyiden iyiye inanıyordum, az kalmıştı, Nazan kalkıcak, büyüycek, benim burnu fındık gelinim olacaktı..
Ama bir yaz gecesi, bahçede, başucuna gittiğimde bana bakıp, önce yüzünü ekşitti, sonra katıla katıla ağlamaya başladı. Ne yapacağımı bilemedim, öylece kalakaldım.
Sıcak yaz gecesinde herkes bahçelerdeydi. Köyün tepesindeki mağaradan kaynayan su, yollardaki arklardan kıvrıla kıvrıla usulca herkesin bahçesine geliyor, hanımlar akşam serinliğinde bostan sularken beyler çardaklarda külbastı yapıp, mağaranın buz gibi suyuyla buğulanan bardaklardan rakı içiyorlardı. Annesi, akşamları ferahlasın diye Nazan'ı da bahçelere getirip ordaki bir kerevete yatırıyordu. Esasen ben akşamları Nazan'a pek bulaşmaz, adamlar sofrasında oturup "laf dinlerdim". Ama bu kez farklıydı. Dayım eliyle bir ateşböceği yakalayıp, sigarasının jelatinine koyarak bana "Çoban ampulü" yapıvermişti. Elimde jelatin içinde yanıp sönen ateşböceği yle bir süre dolaştıktan sonra onu Nazan'a göstermeye karar verdim. Daha görür görmez ağlamaya başladı. Bir bana bir elimdekine bakıp hıçkırıyor, gözlerini sımsıkı kapatıyordu. Periler mi söyledi, ne oldu, nasıl akıl ettim bilmiyorum; jelatini gevşetip ateşböceğini gökyüzüne bıraktım. Ağlaması bıçak gibi kesildi. Bir süre gözleriyle ateşböceğini izledi, sonra bana baktı, "burnu fındık" dedim, güldü..
Eylüldü, bağbozumu zamanı.. "Düğünlerde bu kadar çok ağlanılmaz ama" dedi teyzem.. "Bu Nazan'ın düğünü işte.."
Burnu fındık, peri padişahına gelin gitti."
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar
© 2005 – 2026 uludagsozluk.com