bugün
- kitap okumanın hiçbir faydasının olmaması17
- 29 yaşındayım hiç sevgilim olmadı9
- fazla araştırmak kötü müdür6
- iyi bir insanın acımasız bir insana dönüşmesi12
- yayınlanmamış tanrı röportajları4
- space oddity7
- neden aşık oluyoruz3
- erkeğe yakışmayan giysiler5
- çalışmak4
- kaliteli insanı belli eden detaylar14
- dinler tarihinin en önemli olayı11
- götten vurdurup onurdan bahsetmek2
- uysaljakobene burç baktırmak8
- gözlüğü kaybetmek2
- sürekli cinsellikten bahseden erkek11
- küçük memeli kız siniri4
- manifest grubu vs pkk7
- haluk levent'in bahiste 390 milyon tl kaybetmesi7
- nesrin cavadzade4
- temiz para3
- üstteki yazarı öv15
- mete gazoz4
- memesi olmayan güzel kız2
- cem yılmaz'ın haluk levent vurgun yapacak iddiası2
- manifest grubu4
- markette çalışmak7
- israil'in olası türkiye saldırısı6
- götümü de açsam bakmayacaksınız12
- birader ateşin var mı diyen kız4
- anın görüntüsü18
- sözlüğün son hali4
- s 400 lerin satılması iddiasına rusya'dan yanıt4
- kişinin en rahatsız olduğu sosyal davranış8
- uludağın ekşi sözlük gibi populer olamaması15
- truenun online olması4
- atatürk büstleri okullardan kaldırılsın2
- ne olacak bu erkeklerin hali5
- alkol içinde testisler4
- özgürlük ve otorite çelişkisi üzerine2
- hayaldeki erkek6
- sözlükteki ayaksever karşıtı blok10
- zaman baba bey birader bey4
- cem yılmaz2
- 40 yaşından sonra iş bulunamaması5
- kendini suçlamak vs başkasını suçlamak5
- nazar2
- 7 24 sözlükte takılan yazar3
- placeboyu hayatinda hic dinlememek3
- 35 yaşında ergen gibi bisiklete binen erkek3
- bu hesap gizlidir3
Ve işte beklenen son... Dünyanın son daktilo üreticisi Smith Corona da geçenlerde iflas bayrağını çekti ve böylece daktilonun 100 yıldır süren hükümranlığı fiilen sona erdi.
2000'e 5 kala, sinsice bürolara sızan ve masalarımızı işgal eden bilgisayar, sonunda bu eski dostu, tarihin çöplüğüne kaldırmayı başardı.
Ben, severdim daktilomu...
Gazeteciliğe ilk heveslendiğimde bir Olivetti'm olmuştu ve yıllar boyu beynimden parmaklarıma akan her bir düşünce kırıntısını O'nun tuşları dillendirmişti. Klavyesine dokunup da, ilk harfleri tuşladığımda büyülenmiştim olup bitenlerden... Parmağımdan komutu alan her bir harf, bağlı olduğu çubuğa tutunup, hızla hareketleniyor ve gururlu bir 'tık' sesiyle şerite çarpıp geri dönüyordu. Siyah şerit, kabartma harfin bıraktığı izi, silindire dolanmış bir beyaz kağıt üzerine kopyalıyor ve kafamda uçuşan harfler, aynı anda anlamlı kara kelimeler halinde, önümdeki kağıda dökülüyordu.
Satır sonlarını haber veren sevimli çınlamasından, şaryonun yağ gibi akıp, koşa koşa en başa dönmesinden, hatta takılan şeritleri yatağına oturttuktan sonra parmağımda bıraktığı mürekkep lekesinden büyük haz alırdım. Okulun gürültülü daktilo sınıfında 10 parmağı kaptıktan sonra kendimi klavye üzerinde harikalar yaratan bir daktilo virtüözü gibi hissetmeye başlamıştım. Her bir parmağım, her bir tuşa aynı güçle dokunabiliyor, artık eskisi gibi sol ve sağ serçe parmaklarımın görev alanına giren 'u'lar, 'f'ler, 'y'ler ve 'ş'ler silik çıkmıyordu. Daktilo sesiyle düşünmeye, kağıda dokunarak yazmaya alışmışlar için kusursuz yazılmış bir daktilo sayfası önemli bir başarıydı. Silindirden kağıdı çekip alıverdiğinizde çıkan ses, bir zafer çığlığına benzerdi. Yok şayet ilham perisi harf çubuklarına dolanmadıysa, boşa tuşlanan sayfaların sıkıntıyla avuçlanıp, buruşturularak çöpe atılması da ayrı bir artistik gösteri sayılırdı.
Boş zamanlarımda kabartma harflerin mürekkep dolan boşluklarını fırçalardım sevgiyle... Bana ilham veren bir çift göz, klavyenin bir kenarına yapıştırılmış dururdu.
Şaka değil... 100 yıl boyunca ilk aşk şiirlerimizi de o yazdı, savcılık ifadelerimizi de... idam fermanlarımızı ve son sözlerimizi de...
Sonra günün birinde eve kocaman bir bilgisayar geldi. Masamın üstüne, ekranından ışıklar saçan bir UFO indi demek daha doğru olur sanırım. Her teknolojik yeniliğe yaptığım gibi, başta O'na da müthiş soğuk davrandım. Daktilom kıskanır diye bir süre elimi bile sürmedim. Zaten ne o tatlı 'çın' sesi vardı satır sonlarında, ne de düzgün yazılmış bir sayfanın, parmakla hissedilen sıcaklığı... Ne harflerin neşeyle havalandığını görebiliyordum artık, ne de şeritin hevesle kaydığını... Yabancı, kültürsüz, tarihsiz bir cihazdı işte...
Sonra arada bir farkettirmeden O'na bakar oldum. Evdekilerle oyunlar oynuyordu. Bütün o ciddi dış görünüşüne rağmen, eğlenceli bir iç dünyası vardı sanki... Yalnız, O'na yaklaşabilmek için dilinden anlamanız, huyunu suyunu bilmeniz gerekiyordu. Hangimiz için öyle değil ki..? Zamanla gizli gizli daktiloma ihanet etmeye başladım. Yan odada yeni konukla buluşup, derdimi O'na anlatır oldum.
Anlaşılması kolaydı. Mütevazi bir sessizliği vardı. Söylediklerimi not alırken, konu komşuyu ayaklandırmıyordu. Yıllarca her taşınmada biraz daha yıpranıp, sararan dosyalarımı göremediğim bir gizli zulada saklıyor, sonra 'açıl susam açıl...' türü bir gizli şifreyle yalnızca bana gösteriyordu. Yanlış yazınca karalamalar, daksillemeler bitmişti artık... Bazen 'search' yazılı tuşa dokunup, o upuzun yazılarda kaybettiğimiz bir kelimenin izini sürüyorduk birlikte... Bazen "move"la taşınıyorduk. 'Exit'le uykuya çekiliyorduk her ikimiz de...
Sonraları birlikte yolculuklar yapar olduk. Elektronik not defterim sonunda çantama sığdı ve en çileli gezilerde imdada yetişti. Uçak kalkışlarında 'Yasak' diye başucuma dikilen hosteslere O'nun zararsızlığını anlatır oldum. Bana yeni dünyaların kapılarını açtı, fıkralar anlatıp, oyunlar oynadı... Sevgilerimi, sevinçlerimi, acılarımı yazdı uzun geceler boyunca... Sırlarımı hafızasında sakladı.
Daktilom mu? O'nu hala seviyorum. Kabartma harflerin boşlukları artık pek mürekkep dolmasa da fırçasını eksik etmemeye çalışıyorum. Arada yine tuşlarında gezinip, satır sonlarında mazinin kulağını 'çın'latıyorum.
Tıpkı CD'lerden sonra plaklarımı terketmediğim gibi, kuaförlere kanıp, berberimden vazgeçmediğim gibi, hazırdan giyinsem de terzimi ihmal etmediğim gibi, daktiloma sırt çevirmeye de gönlüm razı olmadı.
O da anlayışla karşılıyor durumu... Biz bilgisayarımla oynaşırken, kaldırıldığı köşeden müstehzi bir tebessümle izliyor durumu.
Biliyor ki, yarın, konuştuklarımızı yazıya dökecek 'yeni' modeller çıkacak piyasaya... Sinsice evlere sızacaklar ve 'eski' elektronik not defterim de, odamdaki 'ihanete uğramış yazı makineleri müzesi'nde yerini alacak çok geçmeden... Biliyor ki; 'yeni' daima egemen olacak dünyada. Ama ancak 'eski'nin kültürünü biriktirenler 'yeni' üzerinde egemen olabilecekler.
can dündar
2000'e 5 kala, sinsice bürolara sızan ve masalarımızı işgal eden bilgisayar, sonunda bu eski dostu, tarihin çöplüğüne kaldırmayı başardı.
Ben, severdim daktilomu...
Gazeteciliğe ilk heveslendiğimde bir Olivetti'm olmuştu ve yıllar boyu beynimden parmaklarıma akan her bir düşünce kırıntısını O'nun tuşları dillendirmişti. Klavyesine dokunup da, ilk harfleri tuşladığımda büyülenmiştim olup bitenlerden... Parmağımdan komutu alan her bir harf, bağlı olduğu çubuğa tutunup, hızla hareketleniyor ve gururlu bir 'tık' sesiyle şerite çarpıp geri dönüyordu. Siyah şerit, kabartma harfin bıraktığı izi, silindire dolanmış bir beyaz kağıt üzerine kopyalıyor ve kafamda uçuşan harfler, aynı anda anlamlı kara kelimeler halinde, önümdeki kağıda dökülüyordu.
Satır sonlarını haber veren sevimli çınlamasından, şaryonun yağ gibi akıp, koşa koşa en başa dönmesinden, hatta takılan şeritleri yatağına oturttuktan sonra parmağımda bıraktığı mürekkep lekesinden büyük haz alırdım. Okulun gürültülü daktilo sınıfında 10 parmağı kaptıktan sonra kendimi klavye üzerinde harikalar yaratan bir daktilo virtüözü gibi hissetmeye başlamıştım. Her bir parmağım, her bir tuşa aynı güçle dokunabiliyor, artık eskisi gibi sol ve sağ serçe parmaklarımın görev alanına giren 'u'lar, 'f'ler, 'y'ler ve 'ş'ler silik çıkmıyordu. Daktilo sesiyle düşünmeye, kağıda dokunarak yazmaya alışmışlar için kusursuz yazılmış bir daktilo sayfası önemli bir başarıydı. Silindirden kağıdı çekip alıverdiğinizde çıkan ses, bir zafer çığlığına benzerdi. Yok şayet ilham perisi harf çubuklarına dolanmadıysa, boşa tuşlanan sayfaların sıkıntıyla avuçlanıp, buruşturularak çöpe atılması da ayrı bir artistik gösteri sayılırdı.
Boş zamanlarımda kabartma harflerin mürekkep dolan boşluklarını fırçalardım sevgiyle... Bana ilham veren bir çift göz, klavyenin bir kenarına yapıştırılmış dururdu.
Şaka değil... 100 yıl boyunca ilk aşk şiirlerimizi de o yazdı, savcılık ifadelerimizi de... idam fermanlarımızı ve son sözlerimizi de...
Sonra günün birinde eve kocaman bir bilgisayar geldi. Masamın üstüne, ekranından ışıklar saçan bir UFO indi demek daha doğru olur sanırım. Her teknolojik yeniliğe yaptığım gibi, başta O'na da müthiş soğuk davrandım. Daktilom kıskanır diye bir süre elimi bile sürmedim. Zaten ne o tatlı 'çın' sesi vardı satır sonlarında, ne de düzgün yazılmış bir sayfanın, parmakla hissedilen sıcaklığı... Ne harflerin neşeyle havalandığını görebiliyordum artık, ne de şeritin hevesle kaydığını... Yabancı, kültürsüz, tarihsiz bir cihazdı işte...
Sonra arada bir farkettirmeden O'na bakar oldum. Evdekilerle oyunlar oynuyordu. Bütün o ciddi dış görünüşüne rağmen, eğlenceli bir iç dünyası vardı sanki... Yalnız, O'na yaklaşabilmek için dilinden anlamanız, huyunu suyunu bilmeniz gerekiyordu. Hangimiz için öyle değil ki..? Zamanla gizli gizli daktiloma ihanet etmeye başladım. Yan odada yeni konukla buluşup, derdimi O'na anlatır oldum.
Anlaşılması kolaydı. Mütevazi bir sessizliği vardı. Söylediklerimi not alırken, konu komşuyu ayaklandırmıyordu. Yıllarca her taşınmada biraz daha yıpranıp, sararan dosyalarımı göremediğim bir gizli zulada saklıyor, sonra 'açıl susam açıl...' türü bir gizli şifreyle yalnızca bana gösteriyordu. Yanlış yazınca karalamalar, daksillemeler bitmişti artık... Bazen 'search' yazılı tuşa dokunup, o upuzun yazılarda kaybettiğimiz bir kelimenin izini sürüyorduk birlikte... Bazen "move"la taşınıyorduk. 'Exit'le uykuya çekiliyorduk her ikimiz de...
Sonraları birlikte yolculuklar yapar olduk. Elektronik not defterim sonunda çantama sığdı ve en çileli gezilerde imdada yetişti. Uçak kalkışlarında 'Yasak' diye başucuma dikilen hosteslere O'nun zararsızlığını anlatır oldum. Bana yeni dünyaların kapılarını açtı, fıkralar anlatıp, oyunlar oynadı... Sevgilerimi, sevinçlerimi, acılarımı yazdı uzun geceler boyunca... Sırlarımı hafızasında sakladı.
Daktilom mu? O'nu hala seviyorum. Kabartma harflerin boşlukları artık pek mürekkep dolmasa da fırçasını eksik etmemeye çalışıyorum. Arada yine tuşlarında gezinip, satır sonlarında mazinin kulağını 'çın'latıyorum.
Tıpkı CD'lerden sonra plaklarımı terketmediğim gibi, kuaförlere kanıp, berberimden vazgeçmediğim gibi, hazırdan giyinsem de terzimi ihmal etmediğim gibi, daktiloma sırt çevirmeye de gönlüm razı olmadı.
O da anlayışla karşılıyor durumu... Biz bilgisayarımla oynaşırken, kaldırıldığı köşeden müstehzi bir tebessümle izliyor durumu.
Biliyor ki, yarın, konuştuklarımızı yazıya dökecek 'yeni' modeller çıkacak piyasaya... Sinsice evlere sızacaklar ve 'eski' elektronik not defterim de, odamdaki 'ihanete uğramış yazı makineleri müzesi'nde yerini alacak çok geçmeden... Biliyor ki; 'yeni' daima egemen olacak dünyada. Ama ancak 'eski'nin kültürünü biriktirenler 'yeni' üzerinde egemen olabilecekler.
can dündar
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar