bugün
- 19 eylül 2026 trabzonspor galatasaray maçı29
- claudian clouds33
- sivilce için deneyimli yazar tavsiyeleri23
- arkadaşlar ben olmasam ne yaparsınız5
- okan buruk9
- sarapci koala hatayi33
- true'nun engelli olması5
- gocu'nun tınlamıyorım deyip yan hesaba geçmesi7
- true ve g'i l d'e d l'i l y birlikteliği4
- icat edilmesi beklenen şeyler2
- uğurcan çakır3
- meriç dükalığı8
- sevgilisi yüzünden engelli kardeşini öldüren kız7
- özürlü diyerek hakaret ettiğini sanmak4
- amedspor'un süper ligin lideri olması3
- seri eksicinin iq düzeyi4
- true'nun idrak yolları enfeksiyonu sorunu4
- kafaya kese kağıdı geçirmek2
- amedspor maçından korkmak2
- gecenin şarkısı20
- sözlük kızlarının kekleri24
- sevdiğiniz yazarlar8
- sözlükte kimin idamına evet dersiniz6
- tai lung9
- seri eksiciyi köçek gibi oynatmak3
- islamda namaz yoktur30
- gözünde büyüttüğün insanın çok da şey olmaması4
- okan çık hesap ver4
- rafael leao2
- fusya semsiyeli yabanci22
- galatasaray10
- habire124
- okan buruk'un yerine geçecek teknik direktör2
- kadir inanır'ın mirası4
- leroy sane2
- sözlüğün ölü gibi olması5
- fusya semsiyeli yabanci'nın gerçek kimliği3
- insanları birbirine düşürmek4
- trabzonspor5
- allah8
- galatasaray trabzonspor kardeşliğinin bozulması2
- kürdistan10
- etli biber dolması5
- rakı arasında çay içmek2
- galatasaray rezil oldu2
- muhammed salah'ın galatasaray'a döşediği boru2
- dualarımız bu akşam trabzonspor ile3
- bana onu sormayin8
- özürlü yazarlara yardım kampanyası2
- kıçını yırtsan sonu tabut3
Ve işte beklenen son... Dünyanın son daktilo üreticisi Smith Corona da geçenlerde iflas bayrağını çekti ve böylece daktilonun 100 yıldır süren hükümranlığı fiilen sona erdi.
2000'e 5 kala, sinsice bürolara sızan ve masalarımızı işgal eden bilgisayar, sonunda bu eski dostu, tarihin çöplüğüne kaldırmayı başardı.
Ben, severdim daktilomu...
Gazeteciliğe ilk heveslendiğimde bir Olivetti'm olmuştu ve yıllar boyu beynimden parmaklarıma akan her bir düşünce kırıntısını O'nun tuşları dillendirmişti. Klavyesine dokunup da, ilk harfleri tuşladığımda büyülenmiştim olup bitenlerden... Parmağımdan komutu alan her bir harf, bağlı olduğu çubuğa tutunup, hızla hareketleniyor ve gururlu bir 'tık' sesiyle şerite çarpıp geri dönüyordu. Siyah şerit, kabartma harfin bıraktığı izi, silindire dolanmış bir beyaz kağıt üzerine kopyalıyor ve kafamda uçuşan harfler, aynı anda anlamlı kara kelimeler halinde, önümdeki kağıda dökülüyordu.
Satır sonlarını haber veren sevimli çınlamasından, şaryonun yağ gibi akıp, koşa koşa en başa dönmesinden, hatta takılan şeritleri yatağına oturttuktan sonra parmağımda bıraktığı mürekkep lekesinden büyük haz alırdım. Okulun gürültülü daktilo sınıfında 10 parmağı kaptıktan sonra kendimi klavye üzerinde harikalar yaratan bir daktilo virtüözü gibi hissetmeye başlamıştım. Her bir parmağım, her bir tuşa aynı güçle dokunabiliyor, artık eskisi gibi sol ve sağ serçe parmaklarımın görev alanına giren 'u'lar, 'f'ler, 'y'ler ve 'ş'ler silik çıkmıyordu. Daktilo sesiyle düşünmeye, kağıda dokunarak yazmaya alışmışlar için kusursuz yazılmış bir daktilo sayfası önemli bir başarıydı. Silindirden kağıdı çekip alıverdiğinizde çıkan ses, bir zafer çığlığına benzerdi. Yok şayet ilham perisi harf çubuklarına dolanmadıysa, boşa tuşlanan sayfaların sıkıntıyla avuçlanıp, buruşturularak çöpe atılması da ayrı bir artistik gösteri sayılırdı.
Boş zamanlarımda kabartma harflerin mürekkep dolan boşluklarını fırçalardım sevgiyle... Bana ilham veren bir çift göz, klavyenin bir kenarına yapıştırılmış dururdu.
Şaka değil... 100 yıl boyunca ilk aşk şiirlerimizi de o yazdı, savcılık ifadelerimizi de... idam fermanlarımızı ve son sözlerimizi de...
Sonra günün birinde eve kocaman bir bilgisayar geldi. Masamın üstüne, ekranından ışıklar saçan bir UFO indi demek daha doğru olur sanırım. Her teknolojik yeniliğe yaptığım gibi, başta O'na da müthiş soğuk davrandım. Daktilom kıskanır diye bir süre elimi bile sürmedim. Zaten ne o tatlı 'çın' sesi vardı satır sonlarında, ne de düzgün yazılmış bir sayfanın, parmakla hissedilen sıcaklığı... Ne harflerin neşeyle havalandığını görebiliyordum artık, ne de şeritin hevesle kaydığını... Yabancı, kültürsüz, tarihsiz bir cihazdı işte...
Sonra arada bir farkettirmeden O'na bakar oldum. Evdekilerle oyunlar oynuyordu. Bütün o ciddi dış görünüşüne rağmen, eğlenceli bir iç dünyası vardı sanki... Yalnız, O'na yaklaşabilmek için dilinden anlamanız, huyunu suyunu bilmeniz gerekiyordu. Hangimiz için öyle değil ki..? Zamanla gizli gizli daktiloma ihanet etmeye başladım. Yan odada yeni konukla buluşup, derdimi O'na anlatır oldum.
Anlaşılması kolaydı. Mütevazi bir sessizliği vardı. Söylediklerimi not alırken, konu komşuyu ayaklandırmıyordu. Yıllarca her taşınmada biraz daha yıpranıp, sararan dosyalarımı göremediğim bir gizli zulada saklıyor, sonra 'açıl susam açıl...' türü bir gizli şifreyle yalnızca bana gösteriyordu. Yanlış yazınca karalamalar, daksillemeler bitmişti artık... Bazen 'search' yazılı tuşa dokunup, o upuzun yazılarda kaybettiğimiz bir kelimenin izini sürüyorduk birlikte... Bazen "move"la taşınıyorduk. 'Exit'le uykuya çekiliyorduk her ikimiz de...
Sonraları birlikte yolculuklar yapar olduk. Elektronik not defterim sonunda çantama sığdı ve en çileli gezilerde imdada yetişti. Uçak kalkışlarında 'Yasak' diye başucuma dikilen hosteslere O'nun zararsızlığını anlatır oldum. Bana yeni dünyaların kapılarını açtı, fıkralar anlatıp, oyunlar oynadı... Sevgilerimi, sevinçlerimi, acılarımı yazdı uzun geceler boyunca... Sırlarımı hafızasında sakladı.
Daktilom mu? O'nu hala seviyorum. Kabartma harflerin boşlukları artık pek mürekkep dolmasa da fırçasını eksik etmemeye çalışıyorum. Arada yine tuşlarında gezinip, satır sonlarında mazinin kulağını 'çın'latıyorum.
Tıpkı CD'lerden sonra plaklarımı terketmediğim gibi, kuaförlere kanıp, berberimden vazgeçmediğim gibi, hazırdan giyinsem de terzimi ihmal etmediğim gibi, daktiloma sırt çevirmeye de gönlüm razı olmadı.
O da anlayışla karşılıyor durumu... Biz bilgisayarımla oynaşırken, kaldırıldığı köşeden müstehzi bir tebessümle izliyor durumu.
Biliyor ki, yarın, konuştuklarımızı yazıya dökecek 'yeni' modeller çıkacak piyasaya... Sinsice evlere sızacaklar ve 'eski' elektronik not defterim de, odamdaki 'ihanete uğramış yazı makineleri müzesi'nde yerini alacak çok geçmeden... Biliyor ki; 'yeni' daima egemen olacak dünyada. Ama ancak 'eski'nin kültürünü biriktirenler 'yeni' üzerinde egemen olabilecekler.
can dündar
2000'e 5 kala, sinsice bürolara sızan ve masalarımızı işgal eden bilgisayar, sonunda bu eski dostu, tarihin çöplüğüne kaldırmayı başardı.
Ben, severdim daktilomu...
Gazeteciliğe ilk heveslendiğimde bir Olivetti'm olmuştu ve yıllar boyu beynimden parmaklarıma akan her bir düşünce kırıntısını O'nun tuşları dillendirmişti. Klavyesine dokunup da, ilk harfleri tuşladığımda büyülenmiştim olup bitenlerden... Parmağımdan komutu alan her bir harf, bağlı olduğu çubuğa tutunup, hızla hareketleniyor ve gururlu bir 'tık' sesiyle şerite çarpıp geri dönüyordu. Siyah şerit, kabartma harfin bıraktığı izi, silindire dolanmış bir beyaz kağıt üzerine kopyalıyor ve kafamda uçuşan harfler, aynı anda anlamlı kara kelimeler halinde, önümdeki kağıda dökülüyordu.
Satır sonlarını haber veren sevimli çınlamasından, şaryonun yağ gibi akıp, koşa koşa en başa dönmesinden, hatta takılan şeritleri yatağına oturttuktan sonra parmağımda bıraktığı mürekkep lekesinden büyük haz alırdım. Okulun gürültülü daktilo sınıfında 10 parmağı kaptıktan sonra kendimi klavye üzerinde harikalar yaratan bir daktilo virtüözü gibi hissetmeye başlamıştım. Her bir parmağım, her bir tuşa aynı güçle dokunabiliyor, artık eskisi gibi sol ve sağ serçe parmaklarımın görev alanına giren 'u'lar, 'f'ler, 'y'ler ve 'ş'ler silik çıkmıyordu. Daktilo sesiyle düşünmeye, kağıda dokunarak yazmaya alışmışlar için kusursuz yazılmış bir daktilo sayfası önemli bir başarıydı. Silindirden kağıdı çekip alıverdiğinizde çıkan ses, bir zafer çığlığına benzerdi. Yok şayet ilham perisi harf çubuklarına dolanmadıysa, boşa tuşlanan sayfaların sıkıntıyla avuçlanıp, buruşturularak çöpe atılması da ayrı bir artistik gösteri sayılırdı.
Boş zamanlarımda kabartma harflerin mürekkep dolan boşluklarını fırçalardım sevgiyle... Bana ilham veren bir çift göz, klavyenin bir kenarına yapıştırılmış dururdu.
Şaka değil... 100 yıl boyunca ilk aşk şiirlerimizi de o yazdı, savcılık ifadelerimizi de... idam fermanlarımızı ve son sözlerimizi de...
Sonra günün birinde eve kocaman bir bilgisayar geldi. Masamın üstüne, ekranından ışıklar saçan bir UFO indi demek daha doğru olur sanırım. Her teknolojik yeniliğe yaptığım gibi, başta O'na da müthiş soğuk davrandım. Daktilom kıskanır diye bir süre elimi bile sürmedim. Zaten ne o tatlı 'çın' sesi vardı satır sonlarında, ne de düzgün yazılmış bir sayfanın, parmakla hissedilen sıcaklığı... Ne harflerin neşeyle havalandığını görebiliyordum artık, ne de şeritin hevesle kaydığını... Yabancı, kültürsüz, tarihsiz bir cihazdı işte...
Sonra arada bir farkettirmeden O'na bakar oldum. Evdekilerle oyunlar oynuyordu. Bütün o ciddi dış görünüşüne rağmen, eğlenceli bir iç dünyası vardı sanki... Yalnız, O'na yaklaşabilmek için dilinden anlamanız, huyunu suyunu bilmeniz gerekiyordu. Hangimiz için öyle değil ki..? Zamanla gizli gizli daktiloma ihanet etmeye başladım. Yan odada yeni konukla buluşup, derdimi O'na anlatır oldum.
Anlaşılması kolaydı. Mütevazi bir sessizliği vardı. Söylediklerimi not alırken, konu komşuyu ayaklandırmıyordu. Yıllarca her taşınmada biraz daha yıpranıp, sararan dosyalarımı göremediğim bir gizli zulada saklıyor, sonra 'açıl susam açıl...' türü bir gizli şifreyle yalnızca bana gösteriyordu. Yanlış yazınca karalamalar, daksillemeler bitmişti artık... Bazen 'search' yazılı tuşa dokunup, o upuzun yazılarda kaybettiğimiz bir kelimenin izini sürüyorduk birlikte... Bazen "move"la taşınıyorduk. 'Exit'le uykuya çekiliyorduk her ikimiz de...
Sonraları birlikte yolculuklar yapar olduk. Elektronik not defterim sonunda çantama sığdı ve en çileli gezilerde imdada yetişti. Uçak kalkışlarında 'Yasak' diye başucuma dikilen hosteslere O'nun zararsızlığını anlatır oldum. Bana yeni dünyaların kapılarını açtı, fıkralar anlatıp, oyunlar oynadı... Sevgilerimi, sevinçlerimi, acılarımı yazdı uzun geceler boyunca... Sırlarımı hafızasında sakladı.
Daktilom mu? O'nu hala seviyorum. Kabartma harflerin boşlukları artık pek mürekkep dolmasa da fırçasını eksik etmemeye çalışıyorum. Arada yine tuşlarında gezinip, satır sonlarında mazinin kulağını 'çın'latıyorum.
Tıpkı CD'lerden sonra plaklarımı terketmediğim gibi, kuaförlere kanıp, berberimden vazgeçmediğim gibi, hazırdan giyinsem de terzimi ihmal etmediğim gibi, daktiloma sırt çevirmeye de gönlüm razı olmadı.
O da anlayışla karşılıyor durumu... Biz bilgisayarımla oynaşırken, kaldırıldığı köşeden müstehzi bir tebessümle izliyor durumu.
Biliyor ki, yarın, konuştuklarımızı yazıya dökecek 'yeni' modeller çıkacak piyasaya... Sinsice evlere sızacaklar ve 'eski' elektronik not defterim de, odamdaki 'ihanete uğramış yazı makineleri müzesi'nde yerini alacak çok geçmeden... Biliyor ki; 'yeni' daima egemen olacak dünyada. Ama ancak 'eski'nin kültürünü biriktirenler 'yeni' üzerinde egemen olabilecekler.
can dündar
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar