bugün

Ve işte beklenen son... Dünyanın son daktilo üreticisi Smith Corona da geçenlerde iflas bayrağını çekti ve böylece daktilonun 100 yıldır süren hükümranlığı fiilen sona erdi.

2000'e 5 kala, sinsice bürolara sı­zan ve masalarımızı işgal eden bil­gisayar, sonunda bu eski dostu, ta­rihin çöplüğüne kaldırmayı başar­dı.

Ben, severdim daktilomu...

Gazeteciliğe ilk heveslendiğim­de bir Olivetti'm olmuştu ve yıllar boyu beynimden parmaklarıma akan her bir düşünce kırıntısını O'nun tuşları dillendirmişti. Klav­yesine dokunup da, ilk harfleri tuşladığımda büyülenmiştim olup bi­tenlerden... Parmağımdan komutu alan her bir harf, bağlı olduğu çubuğa tutunup, hızla hare­ketleniyor ve gururlu bir 'tık' sesiyle şerite çar­pıp geri dönüyordu. Siyah şerit, kabartma har­fin bıraktığı izi, silindire dolanmış bir beyaz ka­ğıt üzerine kopyalıyor ve kafamda uçuşan harf­ler, aynı anda anlamlı kara kelimeler halinde, önümdeki kağıda dökülüyordu.

Satır sonlarını haber veren sevimli çınlama­sından, şaryonun yağ gibi akıp, koşa koşa en ba­şa dönmesinden, hatta takılan şeritleri yatağına oturttuktan sonra parmağımda bıraktığı mü­rekkep lekesinden büyük haz alırdım. Okulun gürültülü daktilo sınıfında 10 parmağı kaptık­tan sonra kendimi klavye üzerinde harikalar yaratan bir daktilo virtüözü gibi hissetmeye başlamıştım. Her bir parmağım, her bir tuşa aynı güçle dokunabiliyor, artık eskisi gibi sol ve sağ serçe parmaklarımın görev alanına giren 'u'lar, 'f'ler, 'y'ler ve 'ş'ler silik çıkmıyordu. Daktilo sesiyle düşünmeye, kağıda dokunarak yazmaya alışmışlar için kusursuz yazılmış bir daktilo sayfası önemli bir başarıydı. Silindirden kağıdı çekip alıverdiğinizde çıkan ses, bir zafer çığlığına benzerdi. Yok şayet ilham perisi harf çubuklarına dolanmadıysa, boşa tuşlanan sayfaların sıkıntıyla avuçlanıp, buruşturularak çöpe atılması da ayrı bir artistik gösteri sayılırdı.

Boş zamanlarımda kabartma harflerin mü­rekkep dolan boşluklarını fırçalardım sevgiyle... Bana ilham veren bir çift göz, klavyenin bir ke­narına yapıştırılmış dururdu.

Şaka değil... 100 yıl boyunca ilk aşk şiirlerimi­zi de o yazdı, savcılık ifadelerimizi de... idam fermanlarımızı ve son sözlerimizi de...

Sonra günün birinde eve kocaman bir bilgisayar geldi. Masamın üstüne, ekranından ışıklar saçan bir UFO indi demek daha doğru olur sa­nırım. Her teknolojik yeniliğe yaptığım gibi, başta O'na da müthiş soğuk davrandım. Dakti­lom kıskanır diye bir süre elimi bile sürmedim. Zaten ne o tatlı 'çın' sesi vardı satır sonlarında, ne de düzgün yazılmış bir sayfanın, parmakla hissedilen sıcaklığı... Ne harflerin neşeyle havalandığını görebiliyordum artık, ne de şeritin hevesle kaydığını... Yabancı, kültürsüz, tarihsiz bir cihazdı işte...

Sonra arada bir farkettirmeden O'na bakar oldum. Evdekilerle oyunlar oynuyordu. Bütün o ciddi dış görünüşüne rağmen, eğlenceli bir iç dünyası vardı sanki... Yalnız, O'na yaklaşabilmek için dilinden anlamanız, huyunu suyunu bilme­niz gerekiyordu. Hangimiz için öyle değil ki..? Zamanla gizli gizli daktiloma ihanet etmeye başladım. Yan odada yeni konukla buluşup, derdimi O'na anlatır oldum.

Anlaşılması kolaydı. Mütevazi bir sessizliği vardı. Söylediklerimi not alırken, konu komşuyu ayaklandırmıyordu. Yıllarca her taşınmada biraz daha yıpranıp, sararan dosya­larımı göremediğim bir gizli zulada saklıyor, sonra 'açıl susam açıl...' türü bir gizli şifreyle yalnızca bana gösteriyordu. Yanlış yazınca ka­ralamalar, daksillemeler bitmişti artık... Bazen 'search' yazılı tuşa dokunup, o upuzun yazılar­da kaybettiğimiz bir kelimenin izini sürüyorduk birlikte... Bazen "move"la taşınıyorduk. 'Exit'le uykuya çekiliyorduk her ikimiz de...

Sonraları birlikte yolculuklar yapar olduk. Elektronik not defterim sonunda çantama sığdı ve en çileli gezilerde imdada yetişti. Uçak kal­kışlarında 'Yasak' diye başucuma dikilen hos­teslere O'nun zararsızlığını anlatır oldum. Bana yeni dünyaların kapılarını açtı, fıkralar anlatıp, oyunlar oynadı... Sevgilerimi, sevinçlerimi, acı­larımı yazdı uzun geceler boyunca... Sırlarımı hafızasında sakladı.

Daktilom mu? O'nu hala seviyorum. Kabart­ma harflerin boşlukları artık pek mürekkep dolmasa da fırçasını eksik etmemeye çalışıyo­rum. Arada yine tuşlarında gezinip, satır sonla­rında mazinin kulağını 'çın'latıyorum.

Tıpkı CD'lerden sonra plaklarımı terketmediğim gibi, kuaförlere kanıp, berberimden vazgeçmediğim gibi, hazırdan giyinsem de terzimi ihmal etmediğim gibi, daktiloma sırt çevirmeye de gönlüm razı olmadı.

O da anlayışla karşılıyor durumu... Biz bilgi­sayarımla oynaşırken, kaldırıldığı köşeden müstehzi bir tebessümle izliyor durumu.

Biliyor ki, yarın, konuştuklarımızı yazıya dökecek 'yeni' modeller çıkacak piyasaya... Sinsi­ce evlere sızacaklar ve 'eski' elektronik not defterim de, odamdaki 'ihanete uğramış yazı makineleri müzesi'nde yerini alacak çok geç­meden... Biliyor ki; 'yeni' daima egemen ola­cak dünyada. Ama ancak 'eski'nin kültürünü biriktirenler 'yeni' üzerinde egemen olabile­cekler.

can dündar
işini bırakan arzuhalcı veya tek varlığı daktilosu olan bir ayağı çukurda birinin diyebileceği söz.
yıllardır romanlarını yazdığı daktilosunu bir kenara bırakıp bilgisayarda yazmaya başlayan yazarın dilinden dökülendir.
© copyright 2005 - 2026