bugün
- habire1215
- sözlükteki sinsi köpekler7
- size göre akp'nin en büyük ihaneti hangisi12
- habire'nin fendi kadını yendi4
- hesap ödemeyi teklif dahi etmeyen kız4
- çaylak olmadan önceki son kahve4
- yalnız yaşayan erkek özellikleri3
- 0 0 716
- sıfır atık vakfı11
- camilerin propaganda üssüne dönüşmesi14
- aleksey batrakov5
- kabe de filistin bayrağının yasaklanması8
- koca koca adamların stanley termosla gezmesi9
- evrene enerji gönderen müslüman9
- yahudi kürt ailenin çocuğu olmak4
- cop318
- era7capone2
- ilk buluşmada evden kek getiren kız5
- 19 eylül 2026 trabzonspor galatasaray maçı35
- bilerek ponziye dahil olmak6
- aslan dövmenin aslında zor olmaması5
- sivilce için deneyimli yazar tavsiyeleri53
- uluslararası ilişkiler bölümünün özeti3
- laik ülkeyi dinciler yönetirse14
- samed ağırbaş7
- karı koca sözlükte takılan yazarlar4
- sözlük erkeklerinin omuzları2
- ilk buluşmada erkek sevgiliyi evden tofaşla almak2
- arap gel oğlum kuçu kuçu2
- 1000 mbps internet3
- sözlükteki arap döven kızlar2
- katlanılabilir telefon2
- fusya semsiyeli yabanci25
- yoldan geçerken taciz eden yaşlı hanımefendi2
- pikapta müzik dinlemek2
- günbatımında eski dostunla konuşmak2
- ceketimizi koysak kazanırız zaten7
- illüminati filmleri3
- sözlükteki gay araplar2
- yapay zeka ile resim video içerik üretmek4
- galatasaray'ın osimhen başvurusunun reddedilmesi2
- tr dışında neden hiçbir devlet kktc'yi tanımıyor4
- ismail kartal8
- soğan çuvalını sırtlarken sevgiliye yakalanmak4
- saddam hüseyin ve ibrahim tatlıses benzerliği3
- alternatif türkçe rock müziğin iyice kaybolması3
- amedspor'un süper ligin lideri olması7
- saddam hüseyin12
- yazarların pazar günü planları5
- trakya'dan slovakya'ya gitmek6
Ve işte beklenen son... Dünyanın son daktilo üreticisi Smith Corona da geçenlerde iflas bayrağını çekti ve böylece daktilonun 100 yıldır süren hükümranlığı fiilen sona erdi.
2000'e 5 kala, sinsice bürolara sızan ve masalarımızı işgal eden bilgisayar, sonunda bu eski dostu, tarihin çöplüğüne kaldırmayı başardı.
Ben, severdim daktilomu...
Gazeteciliğe ilk heveslendiğimde bir Olivetti'm olmuştu ve yıllar boyu beynimden parmaklarıma akan her bir düşünce kırıntısını O'nun tuşları dillendirmişti. Klavyesine dokunup da, ilk harfleri tuşladığımda büyülenmiştim olup bitenlerden... Parmağımdan komutu alan her bir harf, bağlı olduğu çubuğa tutunup, hızla hareketleniyor ve gururlu bir 'tık' sesiyle şerite çarpıp geri dönüyordu. Siyah şerit, kabartma harfin bıraktığı izi, silindire dolanmış bir beyaz kağıt üzerine kopyalıyor ve kafamda uçuşan harfler, aynı anda anlamlı kara kelimeler halinde, önümdeki kağıda dökülüyordu.
Satır sonlarını haber veren sevimli çınlamasından, şaryonun yağ gibi akıp, koşa koşa en başa dönmesinden, hatta takılan şeritleri yatağına oturttuktan sonra parmağımda bıraktığı mürekkep lekesinden büyük haz alırdım. Okulun gürültülü daktilo sınıfında 10 parmağı kaptıktan sonra kendimi klavye üzerinde harikalar yaratan bir daktilo virtüözü gibi hissetmeye başlamıştım. Her bir parmağım, her bir tuşa aynı güçle dokunabiliyor, artık eskisi gibi sol ve sağ serçe parmaklarımın görev alanına giren 'u'lar, 'f'ler, 'y'ler ve 'ş'ler silik çıkmıyordu. Daktilo sesiyle düşünmeye, kağıda dokunarak yazmaya alışmışlar için kusursuz yazılmış bir daktilo sayfası önemli bir başarıydı. Silindirden kağıdı çekip alıverdiğinizde çıkan ses, bir zafer çığlığına benzerdi. Yok şayet ilham perisi harf çubuklarına dolanmadıysa, boşa tuşlanan sayfaların sıkıntıyla avuçlanıp, buruşturularak çöpe atılması da ayrı bir artistik gösteri sayılırdı.
Boş zamanlarımda kabartma harflerin mürekkep dolan boşluklarını fırçalardım sevgiyle... Bana ilham veren bir çift göz, klavyenin bir kenarına yapıştırılmış dururdu.
Şaka değil... 100 yıl boyunca ilk aşk şiirlerimizi de o yazdı, savcılık ifadelerimizi de... idam fermanlarımızı ve son sözlerimizi de...
Sonra günün birinde eve kocaman bir bilgisayar geldi. Masamın üstüne, ekranından ışıklar saçan bir UFO indi demek daha doğru olur sanırım. Her teknolojik yeniliğe yaptığım gibi, başta O'na da müthiş soğuk davrandım. Daktilom kıskanır diye bir süre elimi bile sürmedim. Zaten ne o tatlı 'çın' sesi vardı satır sonlarında, ne de düzgün yazılmış bir sayfanın, parmakla hissedilen sıcaklığı... Ne harflerin neşeyle havalandığını görebiliyordum artık, ne de şeritin hevesle kaydığını... Yabancı, kültürsüz, tarihsiz bir cihazdı işte...
Sonra arada bir farkettirmeden O'na bakar oldum. Evdekilerle oyunlar oynuyordu. Bütün o ciddi dış görünüşüne rağmen, eğlenceli bir iç dünyası vardı sanki... Yalnız, O'na yaklaşabilmek için dilinden anlamanız, huyunu suyunu bilmeniz gerekiyordu. Hangimiz için öyle değil ki..? Zamanla gizli gizli daktiloma ihanet etmeye başladım. Yan odada yeni konukla buluşup, derdimi O'na anlatır oldum.
Anlaşılması kolaydı. Mütevazi bir sessizliği vardı. Söylediklerimi not alırken, konu komşuyu ayaklandırmıyordu. Yıllarca her taşınmada biraz daha yıpranıp, sararan dosyalarımı göremediğim bir gizli zulada saklıyor, sonra 'açıl susam açıl...' türü bir gizli şifreyle yalnızca bana gösteriyordu. Yanlış yazınca karalamalar, daksillemeler bitmişti artık... Bazen 'search' yazılı tuşa dokunup, o upuzun yazılarda kaybettiğimiz bir kelimenin izini sürüyorduk birlikte... Bazen "move"la taşınıyorduk. 'Exit'le uykuya çekiliyorduk her ikimiz de...
Sonraları birlikte yolculuklar yapar olduk. Elektronik not defterim sonunda çantama sığdı ve en çileli gezilerde imdada yetişti. Uçak kalkışlarında 'Yasak' diye başucuma dikilen hosteslere O'nun zararsızlığını anlatır oldum. Bana yeni dünyaların kapılarını açtı, fıkralar anlatıp, oyunlar oynadı... Sevgilerimi, sevinçlerimi, acılarımı yazdı uzun geceler boyunca... Sırlarımı hafızasında sakladı.
Daktilom mu? O'nu hala seviyorum. Kabartma harflerin boşlukları artık pek mürekkep dolmasa da fırçasını eksik etmemeye çalışıyorum. Arada yine tuşlarında gezinip, satır sonlarında mazinin kulağını 'çın'latıyorum.
Tıpkı CD'lerden sonra plaklarımı terketmediğim gibi, kuaförlere kanıp, berberimden vazgeçmediğim gibi, hazırdan giyinsem de terzimi ihmal etmediğim gibi, daktiloma sırt çevirmeye de gönlüm razı olmadı.
O da anlayışla karşılıyor durumu... Biz bilgisayarımla oynaşırken, kaldırıldığı köşeden müstehzi bir tebessümle izliyor durumu.
Biliyor ki, yarın, konuştuklarımızı yazıya dökecek 'yeni' modeller çıkacak piyasaya... Sinsice evlere sızacaklar ve 'eski' elektronik not defterim de, odamdaki 'ihanete uğramış yazı makineleri müzesi'nde yerini alacak çok geçmeden... Biliyor ki; 'yeni' daima egemen olacak dünyada. Ama ancak 'eski'nin kültürünü biriktirenler 'yeni' üzerinde egemen olabilecekler.
can dündar
2000'e 5 kala, sinsice bürolara sızan ve masalarımızı işgal eden bilgisayar, sonunda bu eski dostu, tarihin çöplüğüne kaldırmayı başardı.
Ben, severdim daktilomu...
Gazeteciliğe ilk heveslendiğimde bir Olivetti'm olmuştu ve yıllar boyu beynimden parmaklarıma akan her bir düşünce kırıntısını O'nun tuşları dillendirmişti. Klavyesine dokunup da, ilk harfleri tuşladığımda büyülenmiştim olup bitenlerden... Parmağımdan komutu alan her bir harf, bağlı olduğu çubuğa tutunup, hızla hareketleniyor ve gururlu bir 'tık' sesiyle şerite çarpıp geri dönüyordu. Siyah şerit, kabartma harfin bıraktığı izi, silindire dolanmış bir beyaz kağıt üzerine kopyalıyor ve kafamda uçuşan harfler, aynı anda anlamlı kara kelimeler halinde, önümdeki kağıda dökülüyordu.
Satır sonlarını haber veren sevimli çınlamasından, şaryonun yağ gibi akıp, koşa koşa en başa dönmesinden, hatta takılan şeritleri yatağına oturttuktan sonra parmağımda bıraktığı mürekkep lekesinden büyük haz alırdım. Okulun gürültülü daktilo sınıfında 10 parmağı kaptıktan sonra kendimi klavye üzerinde harikalar yaratan bir daktilo virtüözü gibi hissetmeye başlamıştım. Her bir parmağım, her bir tuşa aynı güçle dokunabiliyor, artık eskisi gibi sol ve sağ serçe parmaklarımın görev alanına giren 'u'lar, 'f'ler, 'y'ler ve 'ş'ler silik çıkmıyordu. Daktilo sesiyle düşünmeye, kağıda dokunarak yazmaya alışmışlar için kusursuz yazılmış bir daktilo sayfası önemli bir başarıydı. Silindirden kağıdı çekip alıverdiğinizde çıkan ses, bir zafer çığlığına benzerdi. Yok şayet ilham perisi harf çubuklarına dolanmadıysa, boşa tuşlanan sayfaların sıkıntıyla avuçlanıp, buruşturularak çöpe atılması da ayrı bir artistik gösteri sayılırdı.
Boş zamanlarımda kabartma harflerin mürekkep dolan boşluklarını fırçalardım sevgiyle... Bana ilham veren bir çift göz, klavyenin bir kenarına yapıştırılmış dururdu.
Şaka değil... 100 yıl boyunca ilk aşk şiirlerimizi de o yazdı, savcılık ifadelerimizi de... idam fermanlarımızı ve son sözlerimizi de...
Sonra günün birinde eve kocaman bir bilgisayar geldi. Masamın üstüne, ekranından ışıklar saçan bir UFO indi demek daha doğru olur sanırım. Her teknolojik yeniliğe yaptığım gibi, başta O'na da müthiş soğuk davrandım. Daktilom kıskanır diye bir süre elimi bile sürmedim. Zaten ne o tatlı 'çın' sesi vardı satır sonlarında, ne de düzgün yazılmış bir sayfanın, parmakla hissedilen sıcaklığı... Ne harflerin neşeyle havalandığını görebiliyordum artık, ne de şeritin hevesle kaydığını... Yabancı, kültürsüz, tarihsiz bir cihazdı işte...
Sonra arada bir farkettirmeden O'na bakar oldum. Evdekilerle oyunlar oynuyordu. Bütün o ciddi dış görünüşüne rağmen, eğlenceli bir iç dünyası vardı sanki... Yalnız, O'na yaklaşabilmek için dilinden anlamanız, huyunu suyunu bilmeniz gerekiyordu. Hangimiz için öyle değil ki..? Zamanla gizli gizli daktiloma ihanet etmeye başladım. Yan odada yeni konukla buluşup, derdimi O'na anlatır oldum.
Anlaşılması kolaydı. Mütevazi bir sessizliği vardı. Söylediklerimi not alırken, konu komşuyu ayaklandırmıyordu. Yıllarca her taşınmada biraz daha yıpranıp, sararan dosyalarımı göremediğim bir gizli zulada saklıyor, sonra 'açıl susam açıl...' türü bir gizli şifreyle yalnızca bana gösteriyordu. Yanlış yazınca karalamalar, daksillemeler bitmişti artık... Bazen 'search' yazılı tuşa dokunup, o upuzun yazılarda kaybettiğimiz bir kelimenin izini sürüyorduk birlikte... Bazen "move"la taşınıyorduk. 'Exit'le uykuya çekiliyorduk her ikimiz de...
Sonraları birlikte yolculuklar yapar olduk. Elektronik not defterim sonunda çantama sığdı ve en çileli gezilerde imdada yetişti. Uçak kalkışlarında 'Yasak' diye başucuma dikilen hosteslere O'nun zararsızlığını anlatır oldum. Bana yeni dünyaların kapılarını açtı, fıkralar anlatıp, oyunlar oynadı... Sevgilerimi, sevinçlerimi, acılarımı yazdı uzun geceler boyunca... Sırlarımı hafızasında sakladı.
Daktilom mu? O'nu hala seviyorum. Kabartma harflerin boşlukları artık pek mürekkep dolmasa da fırçasını eksik etmemeye çalışıyorum. Arada yine tuşlarında gezinip, satır sonlarında mazinin kulağını 'çın'latıyorum.
Tıpkı CD'lerden sonra plaklarımı terketmediğim gibi, kuaförlere kanıp, berberimden vazgeçmediğim gibi, hazırdan giyinsem de terzimi ihmal etmediğim gibi, daktiloma sırt çevirmeye de gönlüm razı olmadı.
O da anlayışla karşılıyor durumu... Biz bilgisayarımla oynaşırken, kaldırıldığı köşeden müstehzi bir tebessümle izliyor durumu.
Biliyor ki, yarın, konuştuklarımızı yazıya dökecek 'yeni' modeller çıkacak piyasaya... Sinsice evlere sızacaklar ve 'eski' elektronik not defterim de, odamdaki 'ihanete uğramış yazı makineleri müzesi'nde yerini alacak çok geçmeden... Biliyor ki; 'yeni' daima egemen olacak dünyada. Ama ancak 'eski'nin kültürünü biriktirenler 'yeni' üzerinde egemen olabilecekler.
can dündar
işini bırakan arzuhalcı veya tek varlığı daktilosu olan bir ayağı çukurda birinin diyebileceği söz.
yıllardır romanlarını yazdığı daktilosunu bir kenara bırakıp bilgisayarda yazmaya başlayan yazarın dilinden dökülendir.
Gündemdeki Haberler