bugün
- acı gerçekler11
- muhalif kızların ak partili erkeklere aşık olması13
- lise yıllarına ait bir şey söyleyin17
- bir kız true ile arkadaş olabilir mi11
- gece çölde deveyle yol alırken dinlenecek şarkılar5
- spk soruşturmasında 387 milyon lira dondurulması4
- demet evgar3
- anın görüntüsü28
- motorla kaza yapan kadın4
- hünkar beğendi vs alinazik9
- ilk buluşmaya 46 adet deveyle gelen kız5
- sözlükte aile kurmak5
- ilişkilerde ortak zevklerin önemi3
- yeni biriyle nerede tanışılır11
- köy4
- nejat uygur4
- suya giden eşeğin asıl amacı3
- o kişi sözlüğe girince ne yapmalı5
- seri eksicinin iq düzeyi6
- atatürk diyor ki10
- queen ravenna'nın arabasını çalmak3
- en lezzetli balık21
- kova burcu erkeği akrep kadını5
- ata iyi binen erkek3
- karton toplarken kafaya yıldırım düşmesi6
- derdinizi dinlerken rakı sofrası kuran psikolog4
- vurdurmaya giden kız sevinci3
- parkta oturan adam3
- sifonun sızdırıyorsa kaçenzinyo3
- iş yerinde topuklu ayakkabı giymeyen kadın9
- ortadoğu3
- bilmeyen birine ulu sözlüğü tek cümle ile anlat12
- birikim yapmak5
- 24 eylül 20263
- ganyan bayisine cilt bakımı yaptırıp giren erkek3
- ilk buluşmada 16 adet cağ kebabı yiyen kız9
- ellerim bos gonlum hos5
- aşk kitabı2
- karton toplarken tırın altında kalmak3
- can holding'in 33 şirketini geri alması5
- true nickli yazar24
- fransa'nın türkiye'ye atacağı gol sayısı2
- ayakkabının ayağa vurmasının oluşturduğu durum11
- karşı cinsteki en itici özellik12
- padişaha ay saçmalama hünkarım diyen harem kadını2
- ne bakıyorsunuz yazsanıza3
- karınızı oto yıkamada yıkar mısınız3
- ben geldim naneler13
- yapay zeka mod entryde mala mal deyince siliyor2
- türkiye medeni bi ülkeyse neden hristiyan yok29
Ve işte beklenen son... Dünyanın son daktilo üreticisi Smith Corona da geçenlerde iflas bayrağını çekti ve böylece daktilonun 100 yıldır süren hükümranlığı fiilen sona erdi.
2000'e 5 kala, sinsice bürolara sızan ve masalarımızı işgal eden bilgisayar, sonunda bu eski dostu, tarihin çöplüğüne kaldırmayı başardı.
Ben, severdim daktilomu...
Gazeteciliğe ilk heveslendiğimde bir Olivetti'm olmuştu ve yıllar boyu beynimden parmaklarıma akan her bir düşünce kırıntısını O'nun tuşları dillendirmişti. Klavyesine dokunup da, ilk harfleri tuşladığımda büyülenmiştim olup bitenlerden... Parmağımdan komutu alan her bir harf, bağlı olduğu çubuğa tutunup, hızla hareketleniyor ve gururlu bir 'tık' sesiyle şerite çarpıp geri dönüyordu. Siyah şerit, kabartma harfin bıraktığı izi, silindire dolanmış bir beyaz kağıt üzerine kopyalıyor ve kafamda uçuşan harfler, aynı anda anlamlı kara kelimeler halinde, önümdeki kağıda dökülüyordu.
Satır sonlarını haber veren sevimli çınlamasından, şaryonun yağ gibi akıp, koşa koşa en başa dönmesinden, hatta takılan şeritleri yatağına oturttuktan sonra parmağımda bıraktığı mürekkep lekesinden büyük haz alırdım. Okulun gürültülü daktilo sınıfında 10 parmağı kaptıktan sonra kendimi klavye üzerinde harikalar yaratan bir daktilo virtüözü gibi hissetmeye başlamıştım. Her bir parmağım, her bir tuşa aynı güçle dokunabiliyor, artık eskisi gibi sol ve sağ serçe parmaklarımın görev alanına giren 'u'lar, 'f'ler, 'y'ler ve 'ş'ler silik çıkmıyordu. Daktilo sesiyle düşünmeye, kağıda dokunarak yazmaya alışmışlar için kusursuz yazılmış bir daktilo sayfası önemli bir başarıydı. Silindirden kağıdı çekip alıverdiğinizde çıkan ses, bir zafer çığlığına benzerdi. Yok şayet ilham perisi harf çubuklarına dolanmadıysa, boşa tuşlanan sayfaların sıkıntıyla avuçlanıp, buruşturularak çöpe atılması da ayrı bir artistik gösteri sayılırdı.
Boş zamanlarımda kabartma harflerin mürekkep dolan boşluklarını fırçalardım sevgiyle... Bana ilham veren bir çift göz, klavyenin bir kenarına yapıştırılmış dururdu.
Şaka değil... 100 yıl boyunca ilk aşk şiirlerimizi de o yazdı, savcılık ifadelerimizi de... idam fermanlarımızı ve son sözlerimizi de...
Sonra günün birinde eve kocaman bir bilgisayar geldi. Masamın üstüne, ekranından ışıklar saçan bir UFO indi demek daha doğru olur sanırım. Her teknolojik yeniliğe yaptığım gibi, başta O'na da müthiş soğuk davrandım. Daktilom kıskanır diye bir süre elimi bile sürmedim. Zaten ne o tatlı 'çın' sesi vardı satır sonlarında, ne de düzgün yazılmış bir sayfanın, parmakla hissedilen sıcaklığı... Ne harflerin neşeyle havalandığını görebiliyordum artık, ne de şeritin hevesle kaydığını... Yabancı, kültürsüz, tarihsiz bir cihazdı işte...
Sonra arada bir farkettirmeden O'na bakar oldum. Evdekilerle oyunlar oynuyordu. Bütün o ciddi dış görünüşüne rağmen, eğlenceli bir iç dünyası vardı sanki... Yalnız, O'na yaklaşabilmek için dilinden anlamanız, huyunu suyunu bilmeniz gerekiyordu. Hangimiz için öyle değil ki..? Zamanla gizli gizli daktiloma ihanet etmeye başladım. Yan odada yeni konukla buluşup, derdimi O'na anlatır oldum.
Anlaşılması kolaydı. Mütevazi bir sessizliği vardı. Söylediklerimi not alırken, konu komşuyu ayaklandırmıyordu. Yıllarca her taşınmada biraz daha yıpranıp, sararan dosyalarımı göremediğim bir gizli zulada saklıyor, sonra 'açıl susam açıl...' türü bir gizli şifreyle yalnızca bana gösteriyordu. Yanlış yazınca karalamalar, daksillemeler bitmişti artık... Bazen 'search' yazılı tuşa dokunup, o upuzun yazılarda kaybettiğimiz bir kelimenin izini sürüyorduk birlikte... Bazen "move"la taşınıyorduk. 'Exit'le uykuya çekiliyorduk her ikimiz de...
Sonraları birlikte yolculuklar yapar olduk. Elektronik not defterim sonunda çantama sığdı ve en çileli gezilerde imdada yetişti. Uçak kalkışlarında 'Yasak' diye başucuma dikilen hosteslere O'nun zararsızlığını anlatır oldum. Bana yeni dünyaların kapılarını açtı, fıkralar anlatıp, oyunlar oynadı... Sevgilerimi, sevinçlerimi, acılarımı yazdı uzun geceler boyunca... Sırlarımı hafızasında sakladı.
Daktilom mu? O'nu hala seviyorum. Kabartma harflerin boşlukları artık pek mürekkep dolmasa da fırçasını eksik etmemeye çalışıyorum. Arada yine tuşlarında gezinip, satır sonlarında mazinin kulağını 'çın'latıyorum.
Tıpkı CD'lerden sonra plaklarımı terketmediğim gibi, kuaförlere kanıp, berberimden vazgeçmediğim gibi, hazırdan giyinsem de terzimi ihmal etmediğim gibi, daktiloma sırt çevirmeye de gönlüm razı olmadı.
O da anlayışla karşılıyor durumu... Biz bilgisayarımla oynaşırken, kaldırıldığı köşeden müstehzi bir tebessümle izliyor durumu.
Biliyor ki, yarın, konuştuklarımızı yazıya dökecek 'yeni' modeller çıkacak piyasaya... Sinsice evlere sızacaklar ve 'eski' elektronik not defterim de, odamdaki 'ihanete uğramış yazı makineleri müzesi'nde yerini alacak çok geçmeden... Biliyor ki; 'yeni' daima egemen olacak dünyada. Ama ancak 'eski'nin kültürünü biriktirenler 'yeni' üzerinde egemen olabilecekler.
can dündar
2000'e 5 kala, sinsice bürolara sızan ve masalarımızı işgal eden bilgisayar, sonunda bu eski dostu, tarihin çöplüğüne kaldırmayı başardı.
Ben, severdim daktilomu...
Gazeteciliğe ilk heveslendiğimde bir Olivetti'm olmuştu ve yıllar boyu beynimden parmaklarıma akan her bir düşünce kırıntısını O'nun tuşları dillendirmişti. Klavyesine dokunup da, ilk harfleri tuşladığımda büyülenmiştim olup bitenlerden... Parmağımdan komutu alan her bir harf, bağlı olduğu çubuğa tutunup, hızla hareketleniyor ve gururlu bir 'tık' sesiyle şerite çarpıp geri dönüyordu. Siyah şerit, kabartma harfin bıraktığı izi, silindire dolanmış bir beyaz kağıt üzerine kopyalıyor ve kafamda uçuşan harfler, aynı anda anlamlı kara kelimeler halinde, önümdeki kağıda dökülüyordu.
Satır sonlarını haber veren sevimli çınlamasından, şaryonun yağ gibi akıp, koşa koşa en başa dönmesinden, hatta takılan şeritleri yatağına oturttuktan sonra parmağımda bıraktığı mürekkep lekesinden büyük haz alırdım. Okulun gürültülü daktilo sınıfında 10 parmağı kaptıktan sonra kendimi klavye üzerinde harikalar yaratan bir daktilo virtüözü gibi hissetmeye başlamıştım. Her bir parmağım, her bir tuşa aynı güçle dokunabiliyor, artık eskisi gibi sol ve sağ serçe parmaklarımın görev alanına giren 'u'lar, 'f'ler, 'y'ler ve 'ş'ler silik çıkmıyordu. Daktilo sesiyle düşünmeye, kağıda dokunarak yazmaya alışmışlar için kusursuz yazılmış bir daktilo sayfası önemli bir başarıydı. Silindirden kağıdı çekip alıverdiğinizde çıkan ses, bir zafer çığlığına benzerdi. Yok şayet ilham perisi harf çubuklarına dolanmadıysa, boşa tuşlanan sayfaların sıkıntıyla avuçlanıp, buruşturularak çöpe atılması da ayrı bir artistik gösteri sayılırdı.
Boş zamanlarımda kabartma harflerin mürekkep dolan boşluklarını fırçalardım sevgiyle... Bana ilham veren bir çift göz, klavyenin bir kenarına yapıştırılmış dururdu.
Şaka değil... 100 yıl boyunca ilk aşk şiirlerimizi de o yazdı, savcılık ifadelerimizi de... idam fermanlarımızı ve son sözlerimizi de...
Sonra günün birinde eve kocaman bir bilgisayar geldi. Masamın üstüne, ekranından ışıklar saçan bir UFO indi demek daha doğru olur sanırım. Her teknolojik yeniliğe yaptığım gibi, başta O'na da müthiş soğuk davrandım. Daktilom kıskanır diye bir süre elimi bile sürmedim. Zaten ne o tatlı 'çın' sesi vardı satır sonlarında, ne de düzgün yazılmış bir sayfanın, parmakla hissedilen sıcaklığı... Ne harflerin neşeyle havalandığını görebiliyordum artık, ne de şeritin hevesle kaydığını... Yabancı, kültürsüz, tarihsiz bir cihazdı işte...
Sonra arada bir farkettirmeden O'na bakar oldum. Evdekilerle oyunlar oynuyordu. Bütün o ciddi dış görünüşüne rağmen, eğlenceli bir iç dünyası vardı sanki... Yalnız, O'na yaklaşabilmek için dilinden anlamanız, huyunu suyunu bilmeniz gerekiyordu. Hangimiz için öyle değil ki..? Zamanla gizli gizli daktiloma ihanet etmeye başladım. Yan odada yeni konukla buluşup, derdimi O'na anlatır oldum.
Anlaşılması kolaydı. Mütevazi bir sessizliği vardı. Söylediklerimi not alırken, konu komşuyu ayaklandırmıyordu. Yıllarca her taşınmada biraz daha yıpranıp, sararan dosyalarımı göremediğim bir gizli zulada saklıyor, sonra 'açıl susam açıl...' türü bir gizli şifreyle yalnızca bana gösteriyordu. Yanlış yazınca karalamalar, daksillemeler bitmişti artık... Bazen 'search' yazılı tuşa dokunup, o upuzun yazılarda kaybettiğimiz bir kelimenin izini sürüyorduk birlikte... Bazen "move"la taşınıyorduk. 'Exit'le uykuya çekiliyorduk her ikimiz de...
Sonraları birlikte yolculuklar yapar olduk. Elektronik not defterim sonunda çantama sığdı ve en çileli gezilerde imdada yetişti. Uçak kalkışlarında 'Yasak' diye başucuma dikilen hosteslere O'nun zararsızlığını anlatır oldum. Bana yeni dünyaların kapılarını açtı, fıkralar anlatıp, oyunlar oynadı... Sevgilerimi, sevinçlerimi, acılarımı yazdı uzun geceler boyunca... Sırlarımı hafızasında sakladı.
Daktilom mu? O'nu hala seviyorum. Kabartma harflerin boşlukları artık pek mürekkep dolmasa da fırçasını eksik etmemeye çalışıyorum. Arada yine tuşlarında gezinip, satır sonlarında mazinin kulağını 'çın'latıyorum.
Tıpkı CD'lerden sonra plaklarımı terketmediğim gibi, kuaförlere kanıp, berberimden vazgeçmediğim gibi, hazırdan giyinsem de terzimi ihmal etmediğim gibi, daktiloma sırt çevirmeye de gönlüm razı olmadı.
O da anlayışla karşılıyor durumu... Biz bilgisayarımla oynaşırken, kaldırıldığı köşeden müstehzi bir tebessümle izliyor durumu.
Biliyor ki, yarın, konuştuklarımızı yazıya dökecek 'yeni' modeller çıkacak piyasaya... Sinsice evlere sızacaklar ve 'eski' elektronik not defterim de, odamdaki 'ihanete uğramış yazı makineleri müzesi'nde yerini alacak çok geçmeden... Biliyor ki; 'yeni' daima egemen olacak dünyada. Ama ancak 'eski'nin kültürünü biriktirenler 'yeni' üzerinde egemen olabilecekler.
can dündar
işini bırakan arzuhalcı veya tek varlığı daktilosu olan bir ayağı çukurda birinin diyebileceği söz.
yıllardır romanlarını yazdığı daktilosunu bir kenara bırakıp bilgisayarda yazmaya başlayan yazarın dilinden dökülendir.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar