bugün
- sözlük kızları dertleşiyor11
- game of thrones taki kerhaneci11
- claudian clouds41
- sözlükteki sessiz yazarlar7
- bilgisayar alacaklara tavsiyeler4
- sarı saç mavi göz3
- sözlük erkeklerinin bugünkü kombinleri25
- arkadaşlar kova erkeğinden olur mu6
- almanya da sol partiyi destekleyen gurbetçi3
- gurbetçilerin oy kullanma saçmalığı3
- mustafa kemal atatürk ün boyu8
- kimse seni sevmiyor4
- londra2
- ölümden korkuyor musunuz30
- müslüman kardeşine dua etmek2
- 20 eylül 2026 amedspor beşiktaş maçı28
- hiç antidepresan kullanmayan insan6
- afd2
- size göre akp'nin en büyük ihaneti hangisi19
- anın görüntüsü23
- habire1220
- hiçbir şey yapası gelmemek4
- verginin ahlaki meşruiyeti3
- öğrencinin kırtasiye masrafı 3 bin 335 lira2
- çağrı dayı2
- döner burger2
- kadın dövmek4
- sivilce için deneyimli yazar tavsiyeleri51
- atatürk diyor ki8
- yazılımcıların flört edememesi3
- 19 eylül 2026 trabzonspor galatasaray maçı36
- askerde sahip olunan en büyük lüks17
- 20 eylül 2026 fenerbahçe eyüpspor maçı14
- 2026 2027 uefa avrupa ligi şampiyonu3
- epoxis2
- tuba büyüküstün2
- iltica16
- koca koca adamların stanley termosla gezmesi11
- hamburgerin içindeki domates4
- forex dolandırıcılığı soruşturmasında 191 gözaltı2
- camilerin propaganda üssüne dönüşmesi15
- amedspor'un süper ligin lideri olması13
- vedat muriqi6
- her biji amed8
- meriç keskin4
- 0 0 719
- laik ülkeyi dinciler yönetirse14
- sözlüğün canlandırılması için yapılması gerekenler7
- depresyon6
- kabe de filistin bayrağının yasaklanması11
edip cansever şiiri.
gerçekte duymadığım sesler bitti
öğleye doğru bir gökgürültüsü yalnız
karıştırdı ortalığı bir süre
gök akıttı bir parça yağmurunu
ve deniz kuşları umutsuz
arıyorken kokularını gölgelerinde
sıyırdı bir iki bulutu güneş de
yığılıp kaldı yorgun
denizin gözbebekleri üstünde.
bir uyum muydu durgunluk, fırtınayı
gökgürültüsünü de barındıran içinde
duyuyorum o tanıdık sesi yeniden
tiz bir çıngırağı andıran
benzeyen zil sesine de
daha önce unutmuşum gibi denizde
yankılanıp durdu ara vermeden.
hangi dili öğreniyordum? mutluluk
iki tek ağustosu çarpıştıran
sızdıran kanını bu yaz gününe
yaşayan bir mutluluk? ve işte
kaç yerinden kesilmiş ki ellerim
bekletip durdu da acısını bunca yıl
şimdi bir gülümseme gibi sindi yüzüme.
görmüşüm daha önce de bir lidya kralının boynunda
bilmekti yazgısını ölümünü, gene de
yıllarca beklemişti kendini
yeşimden sapı olan bir kılıçla
bense ne içimi yakan rüzgarı
ne denizdeki yangını, ne gökgürültüsünü
duymuş gibi olduğum sesleri de değil
yaşamın gövdesini arıyordum yalnızca
bir çürük dişle alnımdaki
iki üç kırışığı yedeğine takmış da.
özledim ilkelliğimi dalgalarında
buldum savaşı bitmez derinliklerini
karıştırdıkça bir kargının ucuyla
gördüm, bekliyordu kendini de o da
germiş de al kıskacını lidya kıralı gibi
o turuncu ruh, değişken
izledim onda ilk oluşumu sanki
hafifçe kesilmiş gibi oldu dudağım bir yerinden.
işledim payıma düşen her görüntüyü
kamaştı gözlerim kıyıya varınca
rüzgarın itişiyle kumlarda
durmadan yer değiştiren
sayısız siren iskeleti
çın çın ötüyordu sessizlik kaburgalarında
dedim, besbelli başıboş bırakmışlar da korkuyu
tarihin onlara bağışladığı
bu garip raslantıdan
doğma bir rahatlıkla parıldıyorlar şimdi
kemikleri som altından.
sığındım çatısına bu yok olmuş şehrin.
şehir ki herkesin bir şehir düşündüğü gibiydi
tanrım! tunç bir kapı kilidi
bronz bir sokak
kumlar içindeydi. ve bu çakıl taşı
kimbilir kimin külrengi kalbi
tanrım!
neden herkes başka tarafa bakıyor
neden herkes başka biriydi.
yıkıntılardan geçtim, eski mezarlardan
şimdi artık bir anımsamada yeri olmayan
arı kümeleri taşların arasında
ve yukarıda kuşlar yanmış kağıt parçaları gibi
uçuşuyordu da
ağır ağır yanıyordu da şehir
yanmayan kadınlar gördüm
nasıl görünürse dünya gözyaşının altından
tam öyle, dönüp duruyorlardı bu cehennem oyununda
ve büyümeyen adamlar gördüm, hiç şaşırmadım.
konuşuyorlardı sırayla, ilgisiz
ağaçlara asılmışlardı bir yandan da
bir kapı kirişine asılmışlardı ve ufka
ölüm müydü konuştukları? ölümdü anlaşılan
silince bir aynayı çıkıveren karşılarına
bir ölümdü ki, işte bir muska asılı dururdu duvarda
bir büyü gösterilirdi
bir kuyu sezdirilirdi
hiç yoktan bir zincir boşalırdı avluda.
akşam geri verince bana gözlerimi
şehir de kayboldu, denizin durgunluğu da
bir anka kuşu yeniden karıyorken küllerini
bir kaya oyuğu kendini alıştırıyorken boşluğa
dedim, deniz de bendim, düşleyen de denizi
ve sabah olur olmaz üstünde derinliğimin
bir gülümseme gibi bulacağım kendimi.
gerçekte duymadığım sesler bitti
öğleye doğru bir gökgürültüsü yalnız
karıştırdı ortalığı bir süre
gök akıttı bir parça yağmurunu
ve deniz kuşları umutsuz
arıyorken kokularını gölgelerinde
sıyırdı bir iki bulutu güneş de
yığılıp kaldı yorgun
denizin gözbebekleri üstünde.
bir uyum muydu durgunluk, fırtınayı
gökgürültüsünü de barındıran içinde
duyuyorum o tanıdık sesi yeniden
tiz bir çıngırağı andıran
benzeyen zil sesine de
daha önce unutmuşum gibi denizde
yankılanıp durdu ara vermeden.
hangi dili öğreniyordum? mutluluk
iki tek ağustosu çarpıştıran
sızdıran kanını bu yaz gününe
yaşayan bir mutluluk? ve işte
kaç yerinden kesilmiş ki ellerim
bekletip durdu da acısını bunca yıl
şimdi bir gülümseme gibi sindi yüzüme.
görmüşüm daha önce de bir lidya kralının boynunda
bilmekti yazgısını ölümünü, gene de
yıllarca beklemişti kendini
yeşimden sapı olan bir kılıçla
bense ne içimi yakan rüzgarı
ne denizdeki yangını, ne gökgürültüsünü
duymuş gibi olduğum sesleri de değil
yaşamın gövdesini arıyordum yalnızca
bir çürük dişle alnımdaki
iki üç kırışığı yedeğine takmış da.
özledim ilkelliğimi dalgalarında
buldum savaşı bitmez derinliklerini
karıştırdıkça bir kargının ucuyla
gördüm, bekliyordu kendini de o da
germiş de al kıskacını lidya kıralı gibi
o turuncu ruh, değişken
izledim onda ilk oluşumu sanki
hafifçe kesilmiş gibi oldu dudağım bir yerinden.
işledim payıma düşen her görüntüyü
kamaştı gözlerim kıyıya varınca
rüzgarın itişiyle kumlarda
durmadan yer değiştiren
sayısız siren iskeleti
çın çın ötüyordu sessizlik kaburgalarında
dedim, besbelli başıboş bırakmışlar da korkuyu
tarihin onlara bağışladığı
bu garip raslantıdan
doğma bir rahatlıkla parıldıyorlar şimdi
kemikleri som altından.
sığındım çatısına bu yok olmuş şehrin.
şehir ki herkesin bir şehir düşündüğü gibiydi
tanrım! tunç bir kapı kilidi
bronz bir sokak
kumlar içindeydi. ve bu çakıl taşı
kimbilir kimin külrengi kalbi
tanrım!
neden herkes başka tarafa bakıyor
neden herkes başka biriydi.
yıkıntılardan geçtim, eski mezarlardan
şimdi artık bir anımsamada yeri olmayan
arı kümeleri taşların arasında
ve yukarıda kuşlar yanmış kağıt parçaları gibi
uçuşuyordu da
ağır ağır yanıyordu da şehir
yanmayan kadınlar gördüm
nasıl görünürse dünya gözyaşının altından
tam öyle, dönüp duruyorlardı bu cehennem oyununda
ve büyümeyen adamlar gördüm, hiç şaşırmadım.
konuşuyorlardı sırayla, ilgisiz
ağaçlara asılmışlardı bir yandan da
bir kapı kirişine asılmışlardı ve ufka
ölüm müydü konuştukları? ölümdü anlaşılan
silince bir aynayı çıkıveren karşılarına
bir ölümdü ki, işte bir muska asılı dururdu duvarda
bir büyü gösterilirdi
bir kuyu sezdirilirdi
hiç yoktan bir zincir boşalırdı avluda.
akşam geri verince bana gözlerimi
şehir de kayboldu, denizin durgunluğu da
bir anka kuşu yeniden karıyorken küllerini
bir kaya oyuğu kendini alıştırıyorken boşluğa
dedim, deniz de bendim, düşleyen de denizi
ve sabah olur olmaz üstünde derinliğimin
bir gülümseme gibi bulacağım kendimi.
deniz kuşları umutsuz kokularını ararken,deniz yorgun, güneş yığılmış...bu bir bekleyiş mutluluğa dair!
kesik eller bekletirken acısını ,mutlulukken sızan kan, bir gülümseme...bu bir reddediş görmeye dair!
oysa ki kral kuşanmıştı, kuşanmak niye yaşamın neresinde olduğunu bilmezken ya da hala ararken!
ama yine de savaşırken elimizde olmadan kanıyor dudaklarımız...ilkellik mi?
çığırtkan mı aslında savaş, sessizce yerleştiği halde içimize?
yaşam belki de yabancı olan, şehre bakarken aniden korkutan! kapı tunç,sokak bronz, sert, uzak, kül rengi soğukluğu, yalnız...
geçilenleri kaldırmak,düzeltmek, dökülerek uçan kuşları toplamak zor, kül bu! kadınlar yandığından yanmazken belki, adamlar konuştukça, korkmadıkça büyümezken, ve aslında en çok kadınlar yanmışken, aslında en çok adamlar ölürken takılınca gerçeğe bakmak çirkin...yanan şehir mi?
akşam oldu,kuşlar kül oldu,kadınlar ve adamlar da kül...
artık düş,düşlemek denizi!tekrar beklemek güneşi denizimize düşsün diye, düşerse diye...
kokularımıza gömülürken bir gülümseme gibi bulacağız kendimizi!
kesik eller bekletirken acısını ,mutlulukken sızan kan, bir gülümseme...bu bir reddediş görmeye dair!
oysa ki kral kuşanmıştı, kuşanmak niye yaşamın neresinde olduğunu bilmezken ya da hala ararken!
ama yine de savaşırken elimizde olmadan kanıyor dudaklarımız...ilkellik mi?
çığırtkan mı aslında savaş, sessizce yerleştiği halde içimize?
yaşam belki de yabancı olan, şehre bakarken aniden korkutan! kapı tunç,sokak bronz, sert, uzak, kül rengi soğukluğu, yalnız...
geçilenleri kaldırmak,düzeltmek, dökülerek uçan kuşları toplamak zor, kül bu! kadınlar yandığından yanmazken belki, adamlar konuştukça, korkmadıkça büyümezken, ve aslında en çok kadınlar yanmışken, aslında en çok adamlar ölürken takılınca gerçeğe bakmak çirkin...yanan şehir mi?
akşam oldu,kuşlar kül oldu,kadınlar ve adamlar da kül...
artık düş,düşlemek denizi!tekrar beklemek güneşi denizimize düşsün diye, düşerse diye...
kokularımıza gömülürken bir gülümseme gibi bulacağız kendimizi!
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar