bugün
- dolar 50 tl de olsa oyum ak parti ye39
- ferhat gündoğdu'nun gözaltına alınması41
- ak parti kaybedince ak troller ne yapacak12
- dünyanın en kısa fıkralarından biri8
- kürtler ateşe taparken türkler tek tanrı cıydı5
- recep tayyip erdoğan27
- vexillarius the slayer6
- yeni uyanmış kadın güzelliği13
- iltica7
- sibel kekilli6
- leonidas6
- fiziği güzel sözlük kızları47
- cumhurbaşkanı olacak olmam4
- insanların sürekli aynı fikirleri tekrarlaması2
- türkler balık hafızalıdır6
- akp denince akla ilk gelenler6
- elma yiyen erkek4
- evlenme teklifi bekleyen erkek7
- sizde hiç utanma yok mu4
- nefse uyup 2 milyar tl tokatlamak2
- maldiv rufiyası2
- ups boobs'un yeni nicki7
- ibne11
- cemal enginyurt4
- simko314
- kadın ayağı vs memesi6
- ai otomatik silme ayet silmesin2
- en havalı isim soyisim kombonizasyonları2
- dün gece sözlükte yaşanan ahlaklı olay7
- süresiz nafaka8
- arap aksanı7
- dünyanın en kaba dilinin hollandaca olması3
- nervio13
- sözlüğün kızgınlık dönemine girmesi5
- günaydın aşk çiçeğim mesajı atmayan erkek6
- bir akp liyi ciddiye almak3
- seviştikten sonra teşekkür etmekk10
- birinin sizi ilk hatanızda hayatından çıkarması4
- sözlük erkeklerinin memeleri5
- ispanya da maricarmen isyanı5
- fetö de kandırılmış ekonomi dış güçler2
- apoya villa2
- paralar gettiii3
- adalet sağlanana kadar sözlükte yazmamak2
- memeleri kafam kadar kız21
- geceye acı ama gerçek bir cümle bırak13
- bilime göre türkçenin konuşulan en eski dil olması7
- baklavalık yufka ile börek yapmak3
- fatma betül sayan kaya58
- hoca fetişizmi2
nejat bozkurt tarafından, say yayınları adına çevirilen bir kitap. hegel'in bazı yazıtlarını ve bunların yorumlarını içerir. doğu akdeniz üniversitesi'nin kütüphanesinde mevcuttur.
geç saatlerde bile tartışmaya değer şahıs.
geist konusu bayagı yormustu.
kitaplarının hangi sırayla okunması gerektiğini merak ettiğim şahıstır. hem herkes için güzel kaynak olur.
edit: hegel'de buraya kadarmış demek ki, bir Allah'ın kulu çıkmadı.
edit: hegel'de buraya kadarmış demek ki, bir Allah'ın kulu çıkmadı.
Gerizekalının tekidir.
(Celal Şengör'e karşı Hegel'in haklı kılınması)
Celal Şengör gibi bir akl-ı evvelin "Popper Diyalektik Mantığı çürüttü, Hegel salaktır, zırvadır" vs gibi aklı güvenli moda almış seviyede bazı söylemleri var bildiğiniz gibi. Şengör'ün, Enver Ayseverin programına katılıp "aha bu p, bu da p' ise diyalektik mantığa göre buradan istediğim sonucu çekebilirim, olur mu yav böyle şey" diyerek saçma salak bir temellendirme yaptığını bilirsiniz. Mesele gerçekten böyle mi? Hegel ne yaptı, neyi öngördü, kendisinden öncekilere dair ne gibi kritikler yapıp diyalektik mantığa vardı. Kullandığı argümanlar (Zenon paradoksu, Sonlu elemanların sınıflandırılması, Limit, Diferansiyel'in harekete ait uygulamaları, Mobius çemberi vs) ne derece doğrudur? Aristoteles'in ontolojisini kullanarak nasıl diyalektiğe varmıştır vs gibi sorulara az çok cevap verilmeye çalışılacaktır. Biraz sabır ile okursanız çok faydalı olacağına inanıyorum. Celal Şengör'ün sembolik mantık ile diyalektiğin yanlışlamasının temelsiz olduğunu göreceksiniz:
En başta Hegel, mantığın üzerine çok eğilmiş, mantığa, yapısına, söylediklerine emin olun Şengör'den çok daha fazla kafa yormuştur. fark, Hegel'in felsefesine temel aldığı yerde yatmaktadır. burada üç beş satırda Hegel'i anlatmam imkansız takdir edersiniz fakat çok kısa özetlersem söylediği şey şudur;
Kant'ın kategorileri sadece zihnin deneyimi şekillendirmesini sağlayan unsurlar değil gerçekte varolan ve bireyden bağımsız olarak kendini gösteren entitelerdir. peki, kategoriler nedir?
Locke-Berkeley-Hume'un felsefelerini bir süreç olarak düşünürsek eğer Locke'tan Hume'a geçiş içselleştirmesi bazen biraz zor olabilen şu sonucu verdi; deneyim bize bilişsel ögelerimizin tamamını veremez. nedensellik algımızı veremez, sonsuzluk, sınırsızlık gibi kavramlarımızın kaynağı olamaz. eğer saf deneyim bizim bilişsel yetimizin sebebi olsa bu gibi kavramlara asla sahip olamazdık. doğada nedensellik dediğimiz şeyi algılayabiliyor muyuz? hayır. peki teklik-çokluk diye bir şeyi? hayır. Limit diye bir şeyi algılama gibi bir durum yaşayan oldu mu aramızda? hayır. bu anlamda özellikle nedensellik temelinde, hiçbir zorunluluktan bahsedemeyiz. hiçbir zorunluluktan bahsedemememiz dünya ve gerçeklik hakkında konuştuklarımızın sadece "alışkanlık" doğrultusunda şekillendiğini gösterir.
Kant'ı dogmatik uykusundan uyandıran da budur. Bunun Şengör'le ve Hegel'le ilgisi de Kant'ın kategoriler dediği bir takım nosyonlarda yatmakta. Kant, Hume'a cevaben bu deneyimle gelmeyen konseptlerin kafamızda olmasının bir nedeni olmak zorunda olduğunu söyler. bunun kaynağı doğadan deneyimlediğimiz şeyler değilse, kafamızın, zihnimizin içinde olmalıdır. bir tabula rasa(boş levha) isek bile, bir tabelayız, tabela dahi belli bir şekilde vardır ve beyaz bir tabelayı beyaz bir kalemle doldurmaya kalkarsanız dolduramazsınız, beyazla yazdığınız bilgileri kaçırır, yalnızca renklileri alır. işte sırf bu tabelanın özellikleri gibi zihnin de kendine özgü özellikleri vardır, bu özelliklerin bir kısmını kategoriler oluşturur. bu yüzden biz doğada nedensellik, teklik, çokluk, limit, varlık, yokluk gibi nosyonları görürüz bunların izin verdiği ölçüde düşünürüz.
işte Hegel bu kategorileri zihinden alıp doğanın kendisine taşımıştır, bunlar doğada hakikaten vardır, Kant'ın nümena'sı anlamlı bir konsept değildir, bizim bu kategorilerle düşünmemizi sağlayan doğanın kendisidir. çok uzatmamak için argümanlara girmeden sonuca bağlıyorum, varolan bilinmek zorunda olduğundan ve bilinen var olacağından, idealist bir dünyanın temeli olan Absolute Mind'da (mutlak zihin) varlıklarını taşırlar.
Neyse konu burada bunu anlamaya çalışmak değil, Hegel'in önkabullerinin farklarını idrak edebilmek. Bu önkabuller ışığında Hegel'in mantık hakkında nasıl düşündüğünü anlayabilmek.
Bunu anlamaya çalışmadan önce son söylenmesi gereken, sanırım, Hegel'in epistemolojik açıdan karmaşık çeşitte bir realizmi savunduğu. Hegel, var olmanın bilinmekle ya da düşünülmekle ilgili olduğunu söylerken var olan Absolute Mind'ın, doğanın ve insan zihninin arasında bir bağ olduğunu, bu bağın idea bazında olduğunu düşünüyordu. bu eninde sonunda şu demek, doğayı bilebiliriz çünkü zaten bizim zihnimizin çalışma prensiplerini bize doğa, gerçekte var olduğu şeklinin sonucunda verdi. Şahsen , ben burayı hep Aristo'nun daha Common-Sense (sağ duyu) Realism'ine benzetirim.
Her neyse, buradan hareketle mantık, Hegel için direkt olarak bir metafiziktir. Düşünme şeklimiz gerçeklikten aldığı şekliyle gerçekliği yansıttığına göre mantık da ontolojik olarak bize doğru bilgiyi veren olgudur.
ingilizcesinden çevirdiğim haliyle Hegel şunu söylüyor;
"yanlış anlaşılmaların sebebi* felsefe ile aktüelite* arasındaki ilişkidir, ve daha önceki anlattıklarımdan anlaşılacağı üzere, felsefe rasyonel* olanın araştırılması olduğundan şimdinin ve aktüel olanın kavranmasıdır. yalnızca Tanrı'nın bilebileceği zihinden öte dünyayı belirleme çabası değildir. bu öte dünya ve onun yeri hakkındaki konuşmalarımız tek taraflı, hatalı boş bir usavurum olmaya bağımlıdır."
Kısaca felsefe saf teori oluşturma çabası değildir. Bugün şengör'ün bahsettiği sembolik mantığın aktüel ve şimdi'den bağımsız olması Hegel'in zaten kabul edebileceği bir şey değildir. gene konuyla çok ilgili olmamasına rağmen politik meselelerin felsefede ve genel olarak her türlü entelektüel aktivitede kaçınılmaz olması fikrinin temelleri buralarda atılmaya başlamıştır. gerçi Nietzsche ve Schopenhauer gibiler de değinmiştir.
Her neyse konudan kopmadan Hegel'in mantık tanımı, gene kendi kelimelerinin ingilizcesinden yaptığım çeviriyle şudur;
"o zaman mantık, bizim aktüeli deneyimlememizden, absolute'u tanımlayan kategorilerden yaptığımız çıkarımlardan(deduction) oluşan bir süreçtir."
bu aktüel deneyimler de, der Hegel, diyalektik bir biçimde ilerler. kimi kategorilerin hep karşıtlık olarak varolması bu fikrinde önemli pay sahibidir. varlık-yokluk, tabi ki, temeldedir. eğer bizde karşıtlık olarak varolan kategoriler gerçekliğin olduğu şekilse, o zaman aktüel de varlık-yokluk zemininde sürekli bir kendini değilleme üzerinden devam eder. aktüellik, bu noktada çok az felsefi arkaplana ihtiyacınız var, hep bir oluş durmudur. Parmenides'in reddettiği bir oluş durumu. fakat Hegel, hayır, der, bu oluş durumu vardır ve varlık ve yokluk arasındaki sürekli varolan kendini değilleme ilişkisi bu oluş durumunu sağlar. being-nothing(varlık-yokluk)ve aralarındaki self-negation*(tek taraflı olumsuzlama) becoming dediğimiz oluş durumuna varır. kısacası Hegel'in diyalektiği karşıtlıkların üstesinden gelme fikri üzerine kuruludur.
Aktüel'i incelerken karşımıza çıkan mantık Hegel'in saf usavurum olarak nitelediği sembolik mantık'tan çok uzaktır. Aktüel'i incelerken, der Hegel , karşında p'le ve not p'ler değil, mesela, zamansallık vardır. zamansallığı incelediğimizde karşımıza çıkan şöyle bir deneyimdir.*
"Şimdi var.", derken dahi şimdi geçmiş oldu. Bu bizi nasıl bir önermeye itti? Şuna; "şimdi yok." Bir kez daha değillersek, "şimdi yok, yok." yok yok ise, var vardır. Ve bu yüzden "şimdi var."
Bu anlamda şeyler kendi başlarına anlaşılmaktan ziyade karşıtlıklarıyla anlaşılırlar, Kategorileri kullanarak gerçeklik hakkında bize bilgi veren aklımızın deneyimlerle bize söylediği şey budur. Gerçeklik , aktüelite diyalektik çalışır. diyalektik olmadan, anlamlandırmak mümkün değildir.
Sanırım bu kadarı Şengör'ün kendisine yakışmayacak bir cehaletle atıp tuttuğunu görmek için yeterli. Sembolik mantık, içerikten tamamen ayıklanmış bir disiplin olarak, Hegel'in mantık ve diyalektik derken kastettiği şeyden çok uzaktır. Kısaca eğer bir zırva varsa, bu Şengör'ün anlamadığı ve muhtemelen okumadığı Hegel hakkındaki yorumlarının bizzat kendisidir.
Celal Şengör gibi bir akl-ı evvelin "Popper Diyalektik Mantığı çürüttü, Hegel salaktır, zırvadır" vs gibi aklı güvenli moda almış seviyede bazı söylemleri var bildiğiniz gibi. Şengör'ün, Enver Ayseverin programına katılıp "aha bu p, bu da p' ise diyalektik mantığa göre buradan istediğim sonucu çekebilirim, olur mu yav böyle şey" diyerek saçma salak bir temellendirme yaptığını bilirsiniz. Mesele gerçekten böyle mi? Hegel ne yaptı, neyi öngördü, kendisinden öncekilere dair ne gibi kritikler yapıp diyalektik mantığa vardı. Kullandığı argümanlar (Zenon paradoksu, Sonlu elemanların sınıflandırılması, Limit, Diferansiyel'in harekete ait uygulamaları, Mobius çemberi vs) ne derece doğrudur? Aristoteles'in ontolojisini kullanarak nasıl diyalektiğe varmıştır vs gibi sorulara az çok cevap verilmeye çalışılacaktır. Biraz sabır ile okursanız çok faydalı olacağına inanıyorum. Celal Şengör'ün sembolik mantık ile diyalektiğin yanlışlamasının temelsiz olduğunu göreceksiniz:
En başta Hegel, mantığın üzerine çok eğilmiş, mantığa, yapısına, söylediklerine emin olun Şengör'den çok daha fazla kafa yormuştur. fark, Hegel'in felsefesine temel aldığı yerde yatmaktadır. burada üç beş satırda Hegel'i anlatmam imkansız takdir edersiniz fakat çok kısa özetlersem söylediği şey şudur;
Kant'ın kategorileri sadece zihnin deneyimi şekillendirmesini sağlayan unsurlar değil gerçekte varolan ve bireyden bağımsız olarak kendini gösteren entitelerdir. peki, kategoriler nedir?
Locke-Berkeley-Hume'un felsefelerini bir süreç olarak düşünürsek eğer Locke'tan Hume'a geçiş içselleştirmesi bazen biraz zor olabilen şu sonucu verdi; deneyim bize bilişsel ögelerimizin tamamını veremez. nedensellik algımızı veremez, sonsuzluk, sınırsızlık gibi kavramlarımızın kaynağı olamaz. eğer saf deneyim bizim bilişsel yetimizin sebebi olsa bu gibi kavramlara asla sahip olamazdık. doğada nedensellik dediğimiz şeyi algılayabiliyor muyuz? hayır. peki teklik-çokluk diye bir şeyi? hayır. Limit diye bir şeyi algılama gibi bir durum yaşayan oldu mu aramızda? hayır. bu anlamda özellikle nedensellik temelinde, hiçbir zorunluluktan bahsedemeyiz. hiçbir zorunluluktan bahsedemememiz dünya ve gerçeklik hakkında konuştuklarımızın sadece "alışkanlık" doğrultusunda şekillendiğini gösterir.
Kant'ı dogmatik uykusundan uyandıran da budur. Bunun Şengör'le ve Hegel'le ilgisi de Kant'ın kategoriler dediği bir takım nosyonlarda yatmakta. Kant, Hume'a cevaben bu deneyimle gelmeyen konseptlerin kafamızda olmasının bir nedeni olmak zorunda olduğunu söyler. bunun kaynağı doğadan deneyimlediğimiz şeyler değilse, kafamızın, zihnimizin içinde olmalıdır. bir tabula rasa(boş levha) isek bile, bir tabelayız, tabela dahi belli bir şekilde vardır ve beyaz bir tabelayı beyaz bir kalemle doldurmaya kalkarsanız dolduramazsınız, beyazla yazdığınız bilgileri kaçırır, yalnızca renklileri alır. işte sırf bu tabelanın özellikleri gibi zihnin de kendine özgü özellikleri vardır, bu özelliklerin bir kısmını kategoriler oluşturur. bu yüzden biz doğada nedensellik, teklik, çokluk, limit, varlık, yokluk gibi nosyonları görürüz bunların izin verdiği ölçüde düşünürüz.
işte Hegel bu kategorileri zihinden alıp doğanın kendisine taşımıştır, bunlar doğada hakikaten vardır, Kant'ın nümena'sı anlamlı bir konsept değildir, bizim bu kategorilerle düşünmemizi sağlayan doğanın kendisidir. çok uzatmamak için argümanlara girmeden sonuca bağlıyorum, varolan bilinmek zorunda olduğundan ve bilinen var olacağından, idealist bir dünyanın temeli olan Absolute Mind'da (mutlak zihin) varlıklarını taşırlar.
Neyse konu burada bunu anlamaya çalışmak değil, Hegel'in önkabullerinin farklarını idrak edebilmek. Bu önkabuller ışığında Hegel'in mantık hakkında nasıl düşündüğünü anlayabilmek.
Bunu anlamaya çalışmadan önce son söylenmesi gereken, sanırım, Hegel'in epistemolojik açıdan karmaşık çeşitte bir realizmi savunduğu. Hegel, var olmanın bilinmekle ya da düşünülmekle ilgili olduğunu söylerken var olan Absolute Mind'ın, doğanın ve insan zihninin arasında bir bağ olduğunu, bu bağın idea bazında olduğunu düşünüyordu. bu eninde sonunda şu demek, doğayı bilebiliriz çünkü zaten bizim zihnimizin çalışma prensiplerini bize doğa, gerçekte var olduğu şeklinin sonucunda verdi. Şahsen , ben burayı hep Aristo'nun daha Common-Sense (sağ duyu) Realism'ine benzetirim.
Her neyse, buradan hareketle mantık, Hegel için direkt olarak bir metafiziktir. Düşünme şeklimiz gerçeklikten aldığı şekliyle gerçekliği yansıttığına göre mantık da ontolojik olarak bize doğru bilgiyi veren olgudur.
ingilizcesinden çevirdiğim haliyle Hegel şunu söylüyor;
"yanlış anlaşılmaların sebebi* felsefe ile aktüelite* arasındaki ilişkidir, ve daha önceki anlattıklarımdan anlaşılacağı üzere, felsefe rasyonel* olanın araştırılması olduğundan şimdinin ve aktüel olanın kavranmasıdır. yalnızca Tanrı'nın bilebileceği zihinden öte dünyayı belirleme çabası değildir. bu öte dünya ve onun yeri hakkındaki konuşmalarımız tek taraflı, hatalı boş bir usavurum olmaya bağımlıdır."
Kısaca felsefe saf teori oluşturma çabası değildir. Bugün şengör'ün bahsettiği sembolik mantığın aktüel ve şimdi'den bağımsız olması Hegel'in zaten kabul edebileceği bir şey değildir. gene konuyla çok ilgili olmamasına rağmen politik meselelerin felsefede ve genel olarak her türlü entelektüel aktivitede kaçınılmaz olması fikrinin temelleri buralarda atılmaya başlamıştır. gerçi Nietzsche ve Schopenhauer gibiler de değinmiştir.
Her neyse konudan kopmadan Hegel'in mantık tanımı, gene kendi kelimelerinin ingilizcesinden yaptığım çeviriyle şudur;
"o zaman mantık, bizim aktüeli deneyimlememizden, absolute'u tanımlayan kategorilerden yaptığımız çıkarımlardan(deduction) oluşan bir süreçtir."
bu aktüel deneyimler de, der Hegel, diyalektik bir biçimde ilerler. kimi kategorilerin hep karşıtlık olarak varolması bu fikrinde önemli pay sahibidir. varlık-yokluk, tabi ki, temeldedir. eğer bizde karşıtlık olarak varolan kategoriler gerçekliğin olduğu şekilse, o zaman aktüel de varlık-yokluk zemininde sürekli bir kendini değilleme üzerinden devam eder. aktüellik, bu noktada çok az felsefi arkaplana ihtiyacınız var, hep bir oluş durmudur. Parmenides'in reddettiği bir oluş durumu. fakat Hegel, hayır, der, bu oluş durumu vardır ve varlık ve yokluk arasındaki sürekli varolan kendini değilleme ilişkisi bu oluş durumunu sağlar. being-nothing(varlık-yokluk)ve aralarındaki self-negation*(tek taraflı olumsuzlama) becoming dediğimiz oluş durumuna varır. kısacası Hegel'in diyalektiği karşıtlıkların üstesinden gelme fikri üzerine kuruludur.
Aktüel'i incelerken karşımıza çıkan mantık Hegel'in saf usavurum olarak nitelediği sembolik mantık'tan çok uzaktır. Aktüel'i incelerken, der Hegel , karşında p'le ve not p'ler değil, mesela, zamansallık vardır. zamansallığı incelediğimizde karşımıza çıkan şöyle bir deneyimdir.*
"Şimdi var.", derken dahi şimdi geçmiş oldu. Bu bizi nasıl bir önermeye itti? Şuna; "şimdi yok." Bir kez daha değillersek, "şimdi yok, yok." yok yok ise, var vardır. Ve bu yüzden "şimdi var."
Bu anlamda şeyler kendi başlarına anlaşılmaktan ziyade karşıtlıklarıyla anlaşılırlar, Kategorileri kullanarak gerçeklik hakkında bize bilgi veren aklımızın deneyimlerle bize söylediği şey budur. Gerçeklik , aktüelite diyalektik çalışır. diyalektik olmadan, anlamlandırmak mümkün değildir.
Sanırım bu kadarı Şengör'ün kendisine yakışmayacak bir cehaletle atıp tuttuğunu görmek için yeterli. Sembolik mantık, içerikten tamamen ayıklanmış bir disiplin olarak, Hegel'in mantık ve diyalektik derken kastettiği şeyden çok uzaktır. Kısaca eğer bir zırva varsa, bu Şengör'ün anlamadığı ve muhtemelen okumadığı Hegel hakkındaki yorumlarının bizzat kendisidir.
felsefe tarihinin gelmiş geçmiş en büyük sistem kurucusu, alman idealizminin rock starıdır.
çoğu kişi onu "tez-antitez-sentez" üçlemesine indirger ama hegel aslında hayatı ve tarihi statik bir tablo gibi değil, sürekli akan bir nehir gibi okur. ona göre hiçbir fikir gökten zembille inmez; her düşünce kendinden öncekiyle kavga ederek, onu aşarak ve yanına alarak ilerler. yani bugün doğru dediğimiz şey, aslında dün yanlış dediğimiz şeyin bir üst versiyonudur.
en meşhur kavramı olan **geist** (tin/ruh) üzerinden dünyayı yorumlayışı ise tam bir beyin fırtınasıdır. ona göre dünya tarihi, bu evrensel ruhun kendi özgürlüğünün farkına varma sürecinden başka bir şey değildir. yani napolyon'u at üstünde gördüğünde "dünya ruhunu gördüm" derken, bireylerin aslında tarihin akışı içindeki birer araç olduğunu ima eder.
okuması zordur, cümleye başlarsınız bittiğinde yaşlanmış olursunuz ama mantığını bir kez kapınca "aa her şey birbirine bağlıymış lan" dedirtir. marx'tan sartre'a kadar her büyük kafa bir şekilde onunla hesaplaşmıştır; yani hegel'i anlamadan modern düşünceyi anlamak pek mümkün değildir.
kısacası; felsefenin "son patronu"dur. ondan sonra gelenler ya onu yıkmaya çalışmış ya da onun açtığı yoldan yürümüştür.
çoğu kişi onu "tez-antitez-sentez" üçlemesine indirger ama hegel aslında hayatı ve tarihi statik bir tablo gibi değil, sürekli akan bir nehir gibi okur. ona göre hiçbir fikir gökten zembille inmez; her düşünce kendinden öncekiyle kavga ederek, onu aşarak ve yanına alarak ilerler. yani bugün doğru dediğimiz şey, aslında dün yanlış dediğimiz şeyin bir üst versiyonudur.
en meşhur kavramı olan **geist** (tin/ruh) üzerinden dünyayı yorumlayışı ise tam bir beyin fırtınasıdır. ona göre dünya tarihi, bu evrensel ruhun kendi özgürlüğünün farkına varma sürecinden başka bir şey değildir. yani napolyon'u at üstünde gördüğünde "dünya ruhunu gördüm" derken, bireylerin aslında tarihin akışı içindeki birer araç olduğunu ima eder.
okuması zordur, cümleye başlarsınız bittiğinde yaşlanmış olursunuz ama mantığını bir kez kapınca "aa her şey birbirine bağlıymış lan" dedirtir. marx'tan sartre'a kadar her büyük kafa bir şekilde onunla hesaplaşmıştır; yani hegel'i anlamadan modern düşünceyi anlamak pek mümkün değildir.
kısacası; felsefenin "son patronu"dur. ondan sonra gelenler ya onu yıkmaya çalışmış ya da onun açtığı yoldan yürümüştür.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar