1. 1.
    Bırak hiçbir kız hizmet etmesin sana vahşi yaralarını
    bastırdığın bu günde, kanlı hayvan, karaçamın eğilmiş dallarına.

    Çevrendeki kızlara söyleme ateşin köreldiğini, uyarma kızları
    menekşe kalplerle.

    Onların yedisi de görecek mavi acıları taşıyan odanı
    saçlarında yükselen sessiz amforada.

    Kayıp gidecekler kendi gölgelerinin eflatun çizgilerinde
    sualtı yalımları gibi sessiz bir ayinin ihtişamı içinde
    senin duvarlarının dört rüzgârı boyunca.

    Usulca dürülmüş kutsal acıların saklandığı antik kilimleri
    yeşil çimenlere benzeyen ayaklarıyla, güneşin dalgalandırdığı
    yumuşak çayırı, sessizliği ve çığlığın katı boşluğundaki sık otları
    biçsinler diye ne kızları uyar,

    Ne de bir yeraltı aşkının gizlenmiş güçlü titreşimini, denizin
    akıl almaz arzusuna benzeyen şarkısı süzülmeye başlarken suda.

    Uyarılmış birinci kız birer birer toplayacak kız kardeşlerini
    ve senin açık damarlarının yapraklarında, aşkın demir atmış
    yaralarını usulca anlatacak onlara.

    Seçilmiş kız kardeşlerin en karanlığı getirecek sana, acı kalplerin
    üstünde henüz tomurcuklanan balsamı, kutsallığı bozulmuş eski
    mahzenleri, gece yarısı teşhislerinin ve eczanın çiçek yataklarını,

    Hassas kazılarla ve sabırla gün ışığına çıkarılmış sevgili bir taş gibi
    en yavaşları, yakıcı gözyaşlarıyla kendine yeni bir yüz yaptığı sürece.

    O burada, tuzun seçkin kızı, bereketli hasadının muhteşem sepetlerine
    koymak için seni. Yolda tartıyor parmak uçlarıyla senin batık
    bir bahçeden toplanmış çiy tanelerine benzeyen göz yaşlarını.

    Bak, adı Veronica olanların biri katlıyor geniş çam yapraklarını
    ve peçesine suyun parlak aynası gibi serilmiş ıstırap dolu
    bir yüzün düşlerini.

    Her yanına pirinç madeninden çiviler batırılmış, ateşler içinde
    yanan kız acele ediyor şimdi bu gece, en tepesine yükselmiş,
    büküyor onun olgun yapraklarını, siyah ayçiçekleri gibi.

    Neredeyse bastıracak ellerini sıkıca senin gözlerinin üstüne
    tıpkı mükemmel düşlerin yüzyıllarının, ölümün, sert bir incinin
    beyaz kanının tefekküre daldığı yerdeki canlı bir istiridye gibi

    Ah, rüzgârda ürperen sen, dört mevsimin bayrak direklerine
    çekilmiş yüzünün güzelliği,

    Sen, kumlarla ufalanmış, saçılmış saf yağlarla, akışkan renkli
    ve güçlü suların tanımsız mucizelerinde üryan,

    Karışık balçığın yüzüne bürünmüş kireçtaşı merhametlerden
    gelen sessizliğin farkına var.

    Maviye karşı hazır tut yeşili, ve, gücün sahipliğini, korkma
    aşıboyasından ve erguvaniden, bırak bağlı kalsın dünyaya

    kopyası dünyanın, yayına bağlanmış bir ok gibi,
    Kendi garip simyasına bağlı, uyarılmış lütuf gibi çılgın trafikte,

    Güneşteki saf vahşi şeyler, adını koysun yüzleştiği her şeyin
    rahatsız edilmiş ve parçalanmış büyük ölünün haşmetiyle.

    Kırık mavi camların duvarları dağılıyor denizdeki halkalar gibi,
    Ve kalbin tam ortası tasarımlıyor kendi narin çitini.

    Bir anlık zaman için çağırılmış, gün yükseliyor sözcüklerde,
    saplarının üzerinde patlayan dev gelincikler gibi.

    anna hebert
    ... mulayim