bugün

la la land

la la land için “şiir gibi bir film” dediklerini gördüm, haksız da değiller. acabaların, seçimlerin ve hayattaki sonuçların şiiri bu film. isminin masalsı tınısı ve ‘la’ ile los angeles’a yaptığı gönderme bile bunu baştan belli ediyor.

​bana sorarsanız filmi bu kadar güzel yapan şey, filmdeki o büyülü dünyadan ziyade sunduğu hissin katıksız bir gerçeklik taşımasıydı. insanın gerçekten kendinden bir parça bulmasıydı. filmin finali hollywood klişelerinden uzak; ne birbirine koşarak sarılan aşıklar var ne de söylenmiş büyük sözler. sadece buruk bir “acaba”; aynı anda hem “keşke” hem “iyi ki” dercesine bir gülümseme.

​filmdeki o meşhur alternatif final sahnesi, tam biz mutlu olacakları bir geleceği hayal etmeye başlamışken karşımıza çıkıyor ve yüzümüze tam olarak şunu çarpıyor: bazen insanlar hayatımıza girer, elimizden tutar, bizi düştüğümüz yerden kaldırır ve hedeflerimize giden yolda cesaret verirler. birlikte bir yol yürürüz ama o yolun bir sonu vardır. birbirleriyle gidebilecekleri yere kadar giderler ve sonra yolları ayrılır. dönecekleri köşeye kadar size eşlik ederler.

​birlikte olmamak ya da yolun sonunda ayrılmış olmak, yaşananların yanlış olduğu anlamına gelmez. sebastian, mia’ya kendi hayalinin peşinden gitme cesaretini verdi; mia da sebastian’ın tutkusunu ve kendini ciddiye almasını sağladı. ikisi de birbirini dönüştürdü, daha iyi bir versiyonuna taşıdı. finaldeki o küçücük gülümsemede de sanki birbirlerine “biz olmadık ama iyi ki vardın. hayallerini gerçekleştirmişsin. seninle gurur duyuyorum.” dercesine bakıyorlardı.

​aralarındaki ilişkiyi sebastian, mia’ya cazı anlatırken bize anlatıyordu sanki. caz ritmi gibi. ikisi de aynı parçanın içinde çalan ama kendi sesini duyurmaya çalışan farklı tonlar. kaosun içindeki o tuhaf uyum.

​o alternatif final sahnesini izlerken insan istemeden kendi hayatındaki “acaba”lara da kayıyor.insan seçmediği hayatın yasını nasıl taşır? zihnin en büyük tuzağı burada başlıyor: seçmediğin hayatı hayal ederken beynin o ihtimalin kötü taraflarını siler, sadece mükemmel olan senaryoyu gösterir.belki de yasını tuttuğumuz şey o hayatın kendisi değil, orada olabileceğimiz o kusursuz senaryodur.
​ film de bize zihnimizin oyununu, her şeyin kusursuz gideceği bir sonu gösteriyor; bizi gerçeklerden uzaklaştırıp sonrasında bir tebessümle yüzümüze çarpıyor. ama bize iki tarafı da net bir şekilde vermiyor.
​birlikte kalsalardı belki başaramayacaklardı, belki ikisi de kaybedecekti, belki de bambaşka sorunlarla boğuşacaklardı. seçtiğimiz yolun sonuçlarını yaşayarak görüyoruz ama seçmediğimiz yolun ne getireceğini asla bilemeyeceğiz. çünkü seçimlerin sonuçları vardır ve her seçim beraberinde bir fedakarlık gerektirir. filmde de kusursuz hayalin gerçeğini göremiyoruz.

​bazen insan seçimlerinin ardından “acaba”ların ağırlığıyla bir adım atıyor, bazen de atmıyor. pişman oluyor ya da hayıflanıyor.herkes bir şekilde kendi hayatına, kendi yoluna devam ediyor.
bence bu yüzden hayatta her zaman mutlak “doğru” ya da “yanlış” seçimler yok; sadece verdiğimiz kararlar, hedeflerimize giden yolda ödediğimiz bedeller ve katlanmamız gereken sonuçlar var.

​film bize “birbirinizi seviyorsanız mutlaka birlikte kalırsınız” da demiyor. ne kadar seversek sevelim, olmak istediğimiz kişiden de vazgeçmememiz gerektiğini; mutlu sonun “sonsuza dek beraber yaşamak” değil de bazen en gerçek mutlu sonun “ikimiz de olmak istediğimiz insan olduk.” diyebilmek olduğunu gösteriyor.
​işte son tebessüm bu yüzden bu kadar güçlü bir an. bunun için birbirlerini suçlamaları, nefret etmeleri gerekmiyor. birbirlerinin hayatlarındaki yerlerini küçültmüyorlar. birbirlerine teşekkür ediyor ve saygı duyuyorlar. sadece yolları başka yerlere gidiyor ve ulaştıkları yer onları mutsuz etmiyor.

​burada ne doğru/yanlış insan ne de doğru/yanlış zaman var. kim kaybetti, kim kazandı meselesi değil.
​bazen sadece:
​“bu insan benim hayatımın çok önemli bir parçasıydı. birbirimize çok değer verdik. sonra hayat devam etti.”
​ve geriye kalan tuhaf, tatlı, acı; cevabı olmayacak bir his, bir “acaba”.

​ama belki de bu yüzden insan büyüdükçe cevabı bulmaya çalışmak yerine bu sorularla yaşamayı öğreniyor. hayatlarımızdan birileri çıkmış olabilir ama üzerimizde bıraktığı iz, kattığı güç ve öğrettiği şeyler hep bizde kalır.
​cevabını asla öğrenemeyeceğimiz o “acaba” sorusuyla yaşamayı öğrenmek, belki de büyümenin ve hayata devam etmenin en yetişkin tarafıdır.

masalın içindeki gerçekler gibi.
© copyright 2005 - 2026