bugün

entry'ler (63)

sözlükteki ayakçılar

bize ayak yapmasınlar. ayak uydursunlar yeter

bad omens specter

şarkının ismi aslında bize anlatılmak isteneni özetler. specter, varlığı hissedilen fakat tam anlamıyla dokunulamayan, varla yok arasında kalan bir hayalettir. şarkıda bu imge, insanın hem dış dünyayla hem de kendi duygularıyla kurduğu bağın yavaş yavaş silinmesini temsil eder. insan hayatın akışında kendi yaşamını yalnızca uzaktan izleyen bir gölgeye dönüşebilir.
​bu yüzden specter, sadece yalnızlığı değil, insanın kendi hislerine de yabancılaşmasını anlatır. iç dünyasında hiçbir şeye gerçekten temas edemeyen insan, kalabalığın ortasında hatta sevdiklerinin arasında bile görünmez kalabilir. şarkının asıl karanlığı da burada yatar.

​geçmişten kaçmak ise bu kopuşu daha da derinleştirir. bastırılan duygular ve unutulduğu sanılan anılar hiçbir zaman tamamen yok olmaz. far ışığında aniden beliren hayalet imgesi, geçmişin insanı en beklenmedik anda yakalamasını temsil eder. o anda ne kaçmak ne de geçmişi değiştirmek mümkündür; geriye yalnızca insanın kendisiyle yüzleştiği o ağır an kalır.
şarkının en çarpıcı noktalarından biri de bu yüzleşmenin ardından gelen hissizliktir.
“do you feel love? i know i don't with no one to hold"
"do you feel love, love, love?"
"like a specter in your headlights on the road..."”
sözü, tam olarak bu kopuşa işaret eder. mesele yalnızca sevgisizlik değildir. insanın içinde sevginin hâlâ bir karşılığı olup olmadığını sorgulamasıdır. birey, acı çekmekten kaçınmak için kendini öyle bir duyarsızlaştırır ki, günün sonunda sevip sevemediğini bile anlayamaz hale gelir. hissizleşir. noah burada sevgiyi hissedememe durumunu bir eksiklikten ziyade bir gerçeklik olarak sunar.
​
müzikal yapı da bu ruh halini destekler. sakin ve atmosferik başlangıç, içe kapanmış zihni yansıtırken; ağır gitarlar ve yükselen ritimler bastırılmış duyguların yüzeye doğru çırpınışlarına dönüşür. sessizlik yerini kaosa bırakır. fakat bu kaos bir kurtuluş değil, uzun süre bastırılanların artık kontrol edilemez hale gelmesidir. sessizliğin sağır edercesine haykırışıdır.
​
belki de specterın en güçlü yanı budur: insan her zaman kendisini kaybettiğini fark ederek kaybolmaz. bazen hayatına devam eder, konuşur, güler ama tüm bunların içinde kendinden biraz daha uzaklaşır. dışarıdan bakıldığında yaşayan bir beden vardır. fakat içeride sadece kendi hayatının seyircisi olmuş, bir iz bırakamadan karanlığa karışan gölge bir ruh kalmıştır.
​
şarkı, insanın kendisinden uzaklaşmasını ve sonunda kendi hayatının içinde bir hayalete dönüşmesini anlatan soğuk fırça darbeleriyle ağır bir portre çizer.

şarkıyı bırakıp kaçıyorum.
https://youtu.be/EUe9UhcUtEI?si=4vtIqliuU_ZXYe3v

bir zirve yapsak kim kimin yanında oturur

yaşanabilir.
görsel

sözlükte sürekli kavga çıkması

son 2 haftadır neden oluyor anlayamadık gitti.

morkstar

sözlükteki olaylarını bilmiyorum ama yazdığı yazılara denk gelmeyi sevdiğim birisi. kalabalık bi sessizlik, durgun bi gürültü sanki. yaptığı tespitler ve sorduğu sorularla olayları farklı bir bakış açısından görmemizi sağlayabiliyor. fikirleriyle düşündürüyor. umarım ruhundan katarak yazmaya devam eder kendisi.

akşam akşam canın kahveli yaş pasta çekmesi

kahveli değil de düğün pastası olacak sünger gibi. arasında da kreması. vizyonsuz durdu ama hissiyatı bi başka.

slm yazan erkek

görsel

sözlükte seviyenin geçen aya göre yüzde 23 düşmesi

görsel

beraber sözlüğün içine edeq mi tatlı kıs

görsel

selam sev olaq mı diyen erkek

ortaokula gidiyor olabilir.

görsel

bayana hesap ödetmek

bence hesabı blok3 ödemeli.
ama şaka bi yana hala bunu eşitliğe bağlayanlar var. patlatmasınlar. biraz araştırarak ataerkil ve gelenekçi düşünce ile erkeklerin ödediğini görebilirler. günümüz için kadınların da iş dünyasında yer almasıyla bunların artık o kadar da önemi kalmıyor. eşitliği gerçekten savunan ya da bunları önemsiz gören biri zaten kendi hesabını da öder. masada hesabı erkeğin ödemesini bir "gurur meselesi" yapıp sonra bundan şikayet eden yine erkekler ya da "centilmen değil" diye triplenen kadınlar. herkes kafa yapısına göre birini bulsun işte. bi kahvenin lafı yapılıyorsa birbirinizle işiniz ne? ilişki mi arıyorsunuz, bankamatik mi? bana sorarsanız bunların hepsi boş iş. kimin ödediği cinsiyetle değil, nezaketle alakalıdır: kim yemeğe davet ettiyse o öder ya da herkes kendi yediğini öder. olay bu kadar basit. benim için fark etmez. ediyorsa da lafı uzatmaya gerek kalmaz.

sözlüğün en güzel kadını

tai demeyenler bi göz doktoruna gitsin derim.

geçmişin artçıları

her şey bitti sanırsın.
oysa bazı şeyler, bittiği anda başlar.
çünkü yaşanan hiçbir şey yalnızca yaşandığı anda kalmaz. bir olay sona erer, insanlar hayatından çıkar, zaman ilerler. fakat insan, yaşadıklarının içinden aynı insan olarak çıkmaz.
bazı şeyler geçer.
bazıları ise sende kalır.
bir bakışta, bir kararda, insanlara karşı değişen bir mesafede, artık eskisi gibi düşünemeyişinde…
belki de geçmişin asıl gücü budur: geri dönsen bile aynı sen değilsindir.
her yaşantı insanda bir şey bırakır.
kimi bir iz, kimi bir yara, kimi yalnızca bir ders.
ve bazen insan, yaşanan şeyin kendisinden çok, ondan sonra dönüştüğü kişiyle yüzleşir.
bittiğini sandığın şeylerin artçısı, hayatının geri kalanında sürer. yaşanmış olmasının bedeli ne bi hata ne de bi doğrudur.

yeni biriyle nerede tanışılır

arkadaşlar tabii ki yat partisi ya da met gala gibi ortamlarda.

whalefall

gördüğüm en stresli fragmanlardandı.

kayboluş

ne istediğini bilmeden yürüyen ne hissettiğini anlayamayan insan yavaşça insanlardan uzaklaşır. zamanla etrafında insanlar kalır ama hiçbirine gerçekten ulaşamaz. herkes vardır ama kimse yoktur.
şimdi bu yalnızlığın içinde, kaybettiklerinin mi yoksa kendisinin mi yasını tuttuğunu bilmez. belki de insanın en ağır kayboluşu, yolunu değil; hangi yöne, neden yürüdüğünü bilmeden kendinden uzaklaşmasıdır. insanın asıl yalnızlığı kimsenin kalmaması değil; etrafındaki her şey ve herkes sustuğunda, kendisini bile anlayamadığı bir yerde duyduğu sesinin yabancılığıdır.

teslimiyet

insan hayatı, arzuladığı dünya ile karşılaştığı gerçeklik arasındaki o görünmez çizgide geçer. o çizgide durup geri çekilmenin adı kimine göre hezimet, kimine göre ise huzurdur. peki teslimiyet bunun neresinde yer alır diye hep düşünürüm. ama sanırım teslimiyet, bir madalyonun iki yüzü gibi durur karşımızda: bir yanda yorgunluğun getirdiği çaresizlik, diğer yanda kabullenişin getirdiği derinlik.

​eğer teslimiyet, direnmekten bitap düşüp kendi yenilgimize bir kişilik giydirmekse; bu sadece bir vazgeçiştir. ancak teslimiyet, olanı olduğu gibi kabul edip egonun ve gururun sahte maskelerinden sıyrılmasıysa işte o zaman bir zayıflık değil, en büyük özgürlüktür. hakiki teslimiyet, savaştan kaçmak ya da pes etmek değildir; kontrol edemediğimiz yükleri taşımaktan vazgeçme cesaretidir. kabullenmedir. mücadeleyi bırakmak değil; hangi mücadelenin artık anlamını yitirdiğini görebilmektir. insan bazen değiştiremeyeceği bir şeyi değiştirmeye çalışırken, aslında değiştirebileceği şeyleri de gözden kaçırır. oysa teslimiyet, elinden geleni yaptıktan sonra geriye kalanla savaşmayı bırakıp yönünü yeniden bulabilmektir. kabullenmek, yenilgiye razı olmaktan değil gerçekliğin sınırlarını kavrayıp kendi gücünü doğru yere yönlendirmektir.

​çünkü bazen asıl olay daha fazla direnmekte değil, neyin direnmeye değer olduğunu anlayabilmektedir. fırtınada kırılanlar dimdik durmakta ısrar eden sert dallardır; esnemeyi bilenler ise fırtına dindiğinde hâlâ ayakta kalanlardır.

the last of us 2

the last of us part 2, oynanışı açısından oldukça başarılı bulduğum bir oyun. atmosferi, çatışmaları ve özellikle ellie’nin karakter gelişimi oyunu etkileyici yapan şeylerden. ve anlattığı hikâye ne kadar klişe bi zombi hikayesine benzese de herkeste farklı bi iz bırakıyor. çünkü the last of us part 2 yalnızca bir intikam hikâyesi değil; kaybetmek, affetmek, suçluluk ve insanın kendi acısının içinde kaybolması üzerine.

​spoiler uyarısı

​joel’un ölümüyle ilk oyundan beri bağ kurduğumuz, birlikte uzun bir yolculuktan geçtiğimiz bir karakterin bir anda hayatımızdan çıkması oldukça ağırdı. ellie’nin içindeki öfkeyi anlamak çok kolaydı. yolculuğa çıkarken amacı belliydi: joel’un intikamını almak. başta bunu izlerken insan ister istemez aynı duygunun içine giriyor. fakat oyun ilerledikçe intikamın aslında insana aradığı şeyi vermediğini görmeye başlıyoruz.

bunu en açık şekilde abby’nin hikâyesinde görüyoruz. çoğu kişi bu kısımları uzun bulsa da (ben de buldum) ve joel sebebiyle nefret duydukları için oynamayı sevmese de ben olayları abbynin gözünden de yorumlayabildiğimiz için seviyorum. sonuçta babasını öldürüyoruz ve abby de joel’dan intikamını alıyor. yıllarca bunun için yaşıyor ve sonunda istediğini gerçekleştiriyor. fakat joel öldüğünde beklediği huzura kavuşmuyor. içindeki boşluk dolmuyor, geçmiş değişmiyor ve kaybettikleri geri gelmiyor. tam tersine, yaşadığı acının ve yaptığı şeylerin ağırlığıyla yaşamaya devam ediyor. kendini de kaybediyor. intikamını aldığı hâlde ondan kurtulamıyor. çünkü intikamı bir son değil; insanın geçmişte yaşadığı acıyı geri getirmeyen, sadece yeni acılar üreten bir döngüye dönüşüyor.

​ellie de aynı döngünün içine giriyor. abby’nin peşinden gittikçe daha fazla şey kaybediyor. fakat ne kadar ilerlerse ilerlesin içindeki acı dinmiyor. çünkü aslında ellie’nin kaybettiği yalnızca joel değil. joel ile yarım kalmış bir ilişkisi, söyleyemediği şeyler ve telafi edemediği bir geçmişi de var.
oyunun son sahnesi yarım kalan bu hikayeyi daha iyi açıklıyor. yaşanamayacak ihtimaller. şimdi joel'in yaptığı mantıklı mıydı tartışmayacağım. ellie kendini feda etmek istiyordu sonuçta. ama joel daha önce de kızını kaybetmişti. iki taraf için de empati kurabiliyoruz yani. joel yine olsa yine aynı şeyi yaparım diyor. ellie de joel’a onu tamamen affedemediğini ama belki affetmeyi deneyebileceğini söylüyor. aralarındaki kırgınlığa rağmen... ellie belki ilk defa joel’a karşı duyduğu öfkenin yanında sevgisini de kabul etmeye başlıyor. fakat ertesi gün joel ölüyor. ellie’nin elinde ise artık yalnızca hatıraları kalıyor.
​bu yüzden ellie’nin joel’un intikamını almak için çıktığı yolculuğun sonunda abby’yi öldürmemesi benim için hikâyenin en önemli noktalarından biri. o anda ellie, abby’yi öldürürse hiçbir şeyin değişmeyeceğini fark ediyor. joel geri gelmeyecek. yaşananlar silinmeyecek. içindeki boşluk dolmayacak. belki de ilk defa, kendisini tüketen bu döngünün devam etmesine izin vermemeyi seçiyor. ve o an affetmese de kabulleniyor

​sonrasında gelen gitar sahnesi oyunun bütün hikâyesini tek bir görüntüyle anlatan sahnelerden. joel’un ellie’ye öğrettiği gitar, aralarındaki bağın en önemli sembollerinden biriydi sonuçta. ve biz de çalmaya çalışıyoruz ama yapamıyoruz. çünkü abby ile dövüşürken parmaklarımızı ve joel’dan kalan bir şeyi yaşatmaya çalışırken en önem verdiğimiz parçalarımızdan birini kaybettiğimizi o an fark ediyoruz.

​ellie gitarı bırakıp evden ayrıldığında aslında yalnızca gitarı bırakmıyor. joel’u, intikamını ve geçmişe tutunarak yaşama çabasını da geride bırakıyor. belki de ilk defa joel’u yalnızca ölümünü ve ona yapılanları düşünerek değil, birlikte geçirdikleri güzel anılarla hatırlamaya başlayabilecek bir noktaya geliyor.

oyunun ​“intikam kötüdür” diyen bir hikâyeyi değil daha çok, insanın yaşadığı acıyı anlamlandırmaya çalışırken kendisini o acının içine hapsetmesini anlattığını görüyoruz.

belki de ellie’nin asıl kurtuluşu abby’yi öldürmemesinde değil, sonunda joel’un ölümünü kendi hayatının geri kalanını belirleyen tek şey olmaktan çıkarmasında yatıyor.

ve belki de affetmek, karşımızdaki insanı affetmekten önce, geçmişte yaşadığımız acının bizi sonsuza kadar yönetmesine izin vermemekle başlıyor. yani kabullenip yoluna devam etmeyi gerektiriyor.

kendinden bile sakladığın şey

insanın kendine bile itiraf edemediği, zihninin en karanlık odalarına süpürüp varlığını unutmaya çalıştığı şeyler vardır. bazen bir duygu, bazen bir korku, bazen de insanın bütün varlığıyla istediği ama ulaşamadığı bir hayat.

insan, kendisi hakkında kurduğu hikâyeyi bozacak gerçeklerle yüzleşmekte zorlanır. çünkü bazı gerçekleri kabul etmek yalnızca bir şeyi itiraf etmek değil, kendini de başka bir gözle görmek anlamına gelir.
belki de insanın kendinden en çok sakladığı şey, aslında neyi ne kadar istediğidir.

bir şeye çok yoğun bir arzu duyup ona ulaşamayacağını fark ettiğinde insanın egosu incinir. bununla yüzleşmek yerine zihin kendini korumaya çalışır: “zaten istemiyordum.” “zaten ilgilenmiyordum.” “benim tarzım değildi.” tıpkı ulaşamadığı üzüme koruk diyen tilki gibi davranır.
çünkü “istiyorum ama sahip olamıyorum” demek, “zaten istemiyordum” demekten çok daha ağırdır. ilki, arzunun yanında çaresizliği de kabul etmeyi gerektirir. ikincisinde ise insan hâlâ kontrolün kendisinde olduğunu hisseder. ve insan zihni kontrol sahibi olmayı güvenli bulur.
bu yüzden bazen insan bir şeyi gerçekten istemediği için değil, onu istediğini kabul etmenin yaratacağı kırılganlıktan kaçtığı için küçümser.

üstelik insan kendini ne kadar kandırmaya çalışırsa çalışsın, içten içe gerçeği bilir. hatta kimi zaman ilgilenmiyormuş gibi davranmak için harcadığı çaba bile, o şeye ne kadar önem verdiğinin göstergesidir. çünkü gerçekten umursamadığımız şeyleri değersizleştirmek için bu kadar uğraşmayız. aklımıza bile gelmez.

insan yalnızca ulaşamadığı arzularını değil, kendi “ideal benliğine” yakıştıramadığı duygularını da saklar. kıskançlık, yetersizlik, utanç, korku... “aslında bu hayatı istemiyorum.” “başarısız olmaktan çok korkuyorum.” “onu hâlâ önemsiyorum.”
gibi şeyleri kabullenmek insanın kendisi hakkında kurduğu kusursuz hikâyeyi bozabilir. rolünü oynaması gerekir. bu yüzden bazı gerçekler zihnin sessiz odalarına kaldırılır ve üzerlerine önemsiz etiketi yapıştırılır.
​
insan kendi gölgesinden ancak ona bakabildiğinde çıkmaya başlar. ne kadar kaçarsa kaçsın, kendine gerçeği tamamen susturamaz. eninde sonunda kendinden sakladığı şeyle yüzleşmek zorunda kalır hatta kalmasa bile içten içe bilir. çünkü insan herkesi kandırabilir ama kendini kandıramaz.

kızlar uyumuş artık entelektüelleşebiliriz baylar

--spoiler--
filozofların ölümden sonra ne olduğunu çözmeye çalışması, ölümün bu konuda cevap veremeyecek tek taraf olması nedeniyle biraz tek taraflı bir röportaj sayılmaz mı?
--spoiler--

ölüm tarihin en sessiz konuğu ve tüm bu sorgulama tek taraflı bir mahkeme.
platon ruh kurtuluyor diyor. epikuros biz varsak ölüm yok, ölüm varsa biz yokuz diyip sıyrılıyor, varoluşçular ise bu sessizliği hayatın anlamını inşa etmek için kullanıyor. dinler süregelip duruyor. ölümden sonra hayat var diyenler ve yok diyenler tartışıyor. konuşamayan bir şahit, herkesin kendini doğru hissetmesine imkan tanıyor. bilimi devreye sokamamız da bu paneli sonsuz döngüye sokuyor.

ama filozoflar bu kadar ölümü çözmeye çalışırken aslında bu tek taraf sayesinde yaşama verilen anlamı bi yandan martin heidegger gibi şekillendirmeye çalışıyor.

cevap veremeyecek tek tarafa soru sormak absürt görünse de, insanlar sessizlikten çıkan yankıyla kendi hayatına bir anlam biçmeye çalışıyor. bu röportajın bitmemesinin getirdiği belirsizlik de sokratesin zehri içmeden önce bilmediğinden korkmanın mantıksız olduğunu söylemesi gibi bi rahatlama verirken kimisini de sonunu görmemek hasta ediyor.
© copyright 2005 - 2026