bugün

çakal

izlediğim ilk türkçe yapımlardan biri. 2010-11 civarlarına denk geliyor diye hatırlıyorum.

kazara da seçmemiştim filmi. hatta adet gibi bir şey diyebiliriz; herhangi bir şeyi izlemeye karar vermeden önce konusuna mutlaka bakarım, kendimi içinde bulabileceğimi düşünüyorsam da izlemeyi tercih ederim.

uzun lafın kısası film, bir gencin yaşadığı kayıp sonrasında hayatından duyduğu memnuniyetsizliğin daha da belirginleşmesini ve bunun akabinde gelişen olayları konu alıyor.

fakat yapımın üzerimde bıraktığı asıl etki hikayesinden ziyade, en basitinden “serserilik” dediğimiz şeyin dahi kültürden kültüre, ülkeden ülkeye ne denli değişebildiğini göstermesiyle ilgiliydi.

nitekim buradaki, tırnak içinde, sokak insanlarının mentaline dair sunduğu taslak da bana yalnızca dışarıdan bakabileceğim bir şey sunmadı; aksine bazı taraflarıyla doğrudan bana ayna tuttu.

dolayısıyla filmi izlerken yalnızca ekrandakileri değil, yer yer kendimi de sorgularken buldum ve sanırım beni asıl etkileyen de buydu.

zira ön yargıyla yaklaştığım, buna rağmen ekranıma taşımaya karar verdiğim bir yapımın, ekranın diğer tarafında kalmak yerine ta kafamın içine kadar ulaşması durumu söz konusu.

bu yüzden de “çakal” deyince aklıma ilk gelen şey hala mevzubahis yapım oluyor.

tşkrler, iyi tünler.
© copyright 2005 - 2026