bugün
- üstteki yazar hakkındaki varsayımlarınız10
- sözlüğün en şık erkeği7
- queen ravenna adlı yazarın cerrah olması6
- sözlükte kim kimle sevgili20
- nervio43
- arkadaşlar bi bakar mısınız8
- yakıştırdığım çiftler serisi 115
- 4 kasım 2026 fenerbahçe liverpool maçı35
- yağmurda ıslanan ayakkabı5
- 10 kasım 20264
- balık yemeye yunanistan'a giden sözlük yazarı5
- arkadaşlar sizce ben ruh hastası mıyım6
- sabah akşam nervio yu konuşan sözlük9
- ibrahim çocuğunu keserken gökten brokoli inmesi3
- malatya2
- tır şoförleri2
- çamlıyayla2
- kadınların yaptığı en büyük hata6
- kocam amcamın karısını kaçırdı2
- bütün gün giyilmiş sıcacık kadın botu kokusu9
- 0 0 7'nin elini öpmek4
- türkçüler ve çinliler kavgası2
- karıya şiddet7
- acıbadem taksim hastanesi3
- fenerbahçe liverpool maçı saat 20 45 te trt 1 de3
- evlenmek6
- entel görünme adına yatakta kitap okuyan zübük4
- devlet bahçeli7
- herkes kendi işini kurarsa kimse işsiz kalmaz15
- dedenize sahip çıkar mısınız9
- kafe açma fikri2
- anın görüntüsü35
- muslettin amca14
- 7 kasım 20262
- fon vurguncularının fetva alması9
- sözlük klasikleri12
- reha muhtar2
- 7 kasım 2026 galatasaray amed maçı11
- allah neler yaratmis3
- tatlıses çiğköfte vs battalbey çiğköfte2
- ısparta havalimanı5
- teoman müziği bıraktı8
- yağmurlu bir güne uyanmak9
- erkekler neden teşhirci giyinmez9
- sudekiray'ın ruj resimleri girmesi3
- bir sözlük kızına heimlich manevrası yapmak4
- yağmur altında bankta öpüşmek4
- çoçuk sahibi olmadan dünya'dan ayrılmak5
- boş yolda kırmızı ışıkta bekleme zorunluluğu2
- kadir mısıroğlu nu takip eden mallar11
Ben zengin çocuklarının patinaj çekerek parlak renkli elbiseler giymiş kızları götürmelerini izlerken, o (bukowskinin babası) beni onların elit havası belki bana da bulaşır düşüncesiyle yollamıştı beni o liseye. Yoksulların genellikle yoksul kaldıklarını öğrenmiştim oysa. Zenginlerin yoksullardan gelen pis kokuyu aldıklarını, bunu biraz da eğlenceli bulmayı öğrendiklerini. Gülmek zorundaydılar, çok korkunç olurdu yoksa. Bu şekilde davranmayı öğrenmişlerdi. Asırların deneyimine sahiptiler.
Kahkahalar atan çocukların parlak arabalarına bindikleri için asla affetmeyeceğim o kızları. Ellerinde değildi tabii ki, ama yine de belki diye düşünüyor insan... Ama hayır belkiler falan yoktu. Varlıklı olmak zafer demekti ve zafer tek gerçekti.
Hangi kadın bulaşıkçıyla yaşamayı seçer?
Lise yaşantım boyunca ilerde ne olacağımı düşünmeye çalıştım. Bu düşünceleri geciktirmek daha cazipti.
Mezuniyet balosu gelip çatmıştı. Kızların jimnastik salonunda yapılıyordu, canlı müzik, gerçek bir orkestra. Neden yapmıştım bilmiyorum ama yürüdüm o gece oraya, evden 5 kilometre. Karanlıkta dışarda durup demir parmaklıklı pencereden içeri baktım ve şaştım kaldım. Kızlar büyümüşlerdi sanki, gösterişli ve hoştular, uzun tuvaletlerin içinde harikulade görünüyorlardı. Tanıyamamıştım onları neredeyse. Smokin giymiş çocuklar da iyi görünüyor, kollarının arasındaki kızlarla dimdik dans edip yüzlerini kızların saçlarına değdiriyorlardı. Çok güzel dans ediyorlardı. Müzik yüksek, net güzel ve güçlüydü.
Onlara bakan görüntümün camdaki yansımasını yakaladım birden - yüzümde çıbanlar ve yaralar, üstümde buruşuk bir gömlek. Işığın cazibesine kapılıp içeri bakan vahşi bir hayvanı andırıyordum. Neden gelmiştim? Kendimi iyi hissetmiyordum. Ama sürdürdüm içeri bakmayı. Dans sona erdi. Bir boşluk olmuştu Doğa ve medeniydiler, bu şekilde konuşup dans etmeyi nereden öğrenmişlerdi? Ben yapamıyordum. Herkes benim bilmediğim bir şeyler biliyordu. Kızlar o kadar güzel, erkekler o kadar yakışıklı görünüyordu ki, o kızlardan birinin yüzüne bakmak bile beni korkuturdu, yanak yanağa olmayı hayal bile edemezdim. O kızlardan biriyle gözlerine bakarak dans etmek beni aşardı.
Ama gördüklerimin göründüğü kadar basit ve hoş olmadığını biliyordum. Bütün bunlar için ödenen bir bedel, kolaylıkla inanılabilir bir yapaylık vardı. Çıkmaz sokağa atılan ilk adım olabilirdi bu. Orkestra çalmaya başladı. Önce altın sarısı, sonra kırmızı, mavi, yeşil ve tekrar altın gölgeler saçan ışıklar dönmeye başladı.
Sonra tahammül edilemez oldu benim için, nefret ettim onlardan. Güzelliklerinden, sorunsuz gençliklerinden nefret ettim. Sihirli ışıkların altında birbirlerine sarılmış dans ederken kendilerini çok iyi hisseden bu, geçici olarak şanslı, zedelenmemmiş küçük çocukları izlerken onlardan nefret ettim çünkü henüz bende olmayan bir şeye sahiptiler ve kendi kendime sürekli "bir gün ben de sizin kadar mutlu olacağım göreceksiniz" diyordum.
Sonra bir ses duydum arkamda.
"Hey ne yapıyorsun!"
Elinde bir el feneri ile yaşlı bir adam duruyordu karşımda. Kafası bir kurbağa kafasını andırıyordu.
"Dansı izliyorum."
El fenerini burnunun altına kaldırdı. Gözleri iri ve yuvarlaktı, ay ışığında bir kedi gözleri gibi parlıyordu.
"defol git buradan!"
El fenerini üstümde gezdirdi.
"Kimsin sen" diye sordum
"gece bekçisiyim. polis çağırmadan burdan defol!"
"Neden? mezunların balosu bu ve ben mezunlardan biriyim."
El fenerini yüzüme tuttu. Orkestra "koyu mor" adlı parçayı çalıyordu.
"S..tir!" dedi. "en az yirmi iki yaşındasın sen!"
"yıllıkta resmim var, 1939 mezunu, henry chinaski* (bukowski gerçek ismi olan "charles" ve soy ismi olan "bukowski" yi birleştirerek "chinaski" diye takma isimle kendini adlandırdı bu romanda)"
"neden dans edenlerin arasında değilsin?"
"boş ver. eve gidiyorum."
"öyle yap"
Uzaklaştım. Yürüyordum. El fenerinin ışığı yolumu aydınlattı, beni izliyordu. Kampüsü terk ettim. Sıcak ve hoş bir akşamdı, hatta biraz fazla sıcak. Bir kaç ateş böceği gördüğümü sandım ama emin olamadım. * *
(bkz: charles bukowski)
Kahkahalar atan çocukların parlak arabalarına bindikleri için asla affetmeyeceğim o kızları. Ellerinde değildi tabii ki, ama yine de belki diye düşünüyor insan... Ama hayır belkiler falan yoktu. Varlıklı olmak zafer demekti ve zafer tek gerçekti.
Hangi kadın bulaşıkçıyla yaşamayı seçer?
Lise yaşantım boyunca ilerde ne olacağımı düşünmeye çalıştım. Bu düşünceleri geciktirmek daha cazipti.
Mezuniyet balosu gelip çatmıştı. Kızların jimnastik salonunda yapılıyordu, canlı müzik, gerçek bir orkestra. Neden yapmıştım bilmiyorum ama yürüdüm o gece oraya, evden 5 kilometre. Karanlıkta dışarda durup demir parmaklıklı pencereden içeri baktım ve şaştım kaldım. Kızlar büyümüşlerdi sanki, gösterişli ve hoştular, uzun tuvaletlerin içinde harikulade görünüyorlardı. Tanıyamamıştım onları neredeyse. Smokin giymiş çocuklar da iyi görünüyor, kollarının arasındaki kızlarla dimdik dans edip yüzlerini kızların saçlarına değdiriyorlardı. Çok güzel dans ediyorlardı. Müzik yüksek, net güzel ve güçlüydü.
Onlara bakan görüntümün camdaki yansımasını yakaladım birden - yüzümde çıbanlar ve yaralar, üstümde buruşuk bir gömlek. Işığın cazibesine kapılıp içeri bakan vahşi bir hayvanı andırıyordum. Neden gelmiştim? Kendimi iyi hissetmiyordum. Ama sürdürdüm içeri bakmayı. Dans sona erdi. Bir boşluk olmuştu Doğa ve medeniydiler, bu şekilde konuşup dans etmeyi nereden öğrenmişlerdi? Ben yapamıyordum. Herkes benim bilmediğim bir şeyler biliyordu. Kızlar o kadar güzel, erkekler o kadar yakışıklı görünüyordu ki, o kızlardan birinin yüzüne bakmak bile beni korkuturdu, yanak yanağa olmayı hayal bile edemezdim. O kızlardan biriyle gözlerine bakarak dans etmek beni aşardı.
Ama gördüklerimin göründüğü kadar basit ve hoş olmadığını biliyordum. Bütün bunlar için ödenen bir bedel, kolaylıkla inanılabilir bir yapaylık vardı. Çıkmaz sokağa atılan ilk adım olabilirdi bu. Orkestra çalmaya başladı. Önce altın sarısı, sonra kırmızı, mavi, yeşil ve tekrar altın gölgeler saçan ışıklar dönmeye başladı.
Sonra tahammül edilemez oldu benim için, nefret ettim onlardan. Güzelliklerinden, sorunsuz gençliklerinden nefret ettim. Sihirli ışıkların altında birbirlerine sarılmış dans ederken kendilerini çok iyi hisseden bu, geçici olarak şanslı, zedelenmemmiş küçük çocukları izlerken onlardan nefret ettim çünkü henüz bende olmayan bir şeye sahiptiler ve kendi kendime sürekli "bir gün ben de sizin kadar mutlu olacağım göreceksiniz" diyordum.
Sonra bir ses duydum arkamda.
"Hey ne yapıyorsun!"
Elinde bir el feneri ile yaşlı bir adam duruyordu karşımda. Kafası bir kurbağa kafasını andırıyordu.
"Dansı izliyorum."
El fenerini burnunun altına kaldırdı. Gözleri iri ve yuvarlaktı, ay ışığında bir kedi gözleri gibi parlıyordu.
"defol git buradan!"
El fenerini üstümde gezdirdi.
"Kimsin sen" diye sordum
"gece bekçisiyim. polis çağırmadan burdan defol!"
"Neden? mezunların balosu bu ve ben mezunlardan biriyim."
El fenerini yüzüme tuttu. Orkestra "koyu mor" adlı parçayı çalıyordu.
"S..tir!" dedi. "en az yirmi iki yaşındasın sen!"
"yıllıkta resmim var, 1939 mezunu, henry chinaski* (bukowski gerçek ismi olan "charles" ve soy ismi olan "bukowski" yi birleştirerek "chinaski" diye takma isimle kendini adlandırdı bu romanda)"
"neden dans edenlerin arasında değilsin?"
"boş ver. eve gidiyorum."
"öyle yap"
Uzaklaştım. Yürüyordum. El fenerinin ışığı yolumu aydınlattı, beni izliyordu. Kampüsü terk ettim. Sıcak ve hoş bir akşamdı, hatta biraz fazla sıcak. Bir kaç ateş böceği gördüğümü sandım ama emin olamadım. * *
(bkz: charles bukowski)
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar