bugün
- her gün 1 litre kola içersek ne olur6
- songül karlı5
- robert de niro denince akla gelen ilk film8
- iskilipli atıf hoca21
- favlayan yazarın asıl amacı12
- 4 kasım 2026 fenerbahçe liverpool maçı21
- zenci kadın poposu5
- hoşlanılan kızı başkasının favlaması8
- sözlükteki kuzucuklarım4
- kablosuz mouse9
- ismail kartal18
- sözlük kürdü55
- yerli marka kullanmak2
- travesti ile para kavgası2
- uzay masalı2
- fb'nin inanılmaz başarısı4
- sürekli çalışmak zorunda olmamız2
- ahmet nazif zorlu8
- tanımadığı kadına tokat atan adam5
- kelebek gibi uçarım ağzını yüzünü skerim3
- kasımda aşk başkadır5
- togg3
- karanlık maddenin kuarklarla izinin sürülmesi2
- kasım ayının beraberinde getirdikleri6
- aktara girip özgürce alışveriş yapmak6
- camfrog sönmez küfürleri2
- aletle yapacagin isi elinle yapma2
- abdullah öcalana'ın yeni konutuna taşınması20
- iş yerinde atletle çalışmak4
- melis işiten2
- herşeyi boşverip arıcak'a yerleşmek5
- millette manyak para var21
- atatürk düşmanı değilim2
- evli bir kadını sikmek4
- otel odasında yalnız kalmak4
- güney kore devlet başkanı lee den türkiye mesajı3
- klamidya3
- sarhoş insanlarla dolu partideki tek ayık kişi5
- kasım indirimleri2
- fon vurgunu3
- 18 ekim 2026 uludağ sözlüğün hacklenmesi5
- anın görüntüsü31
- tenerife andorra maçında futbolcunun ölmesi2
- 30 liraya satılan tavuk döner15
- herşeyi kusursuz sadece ayağı çirkin olan kız3
- traveler seri oy atınca ay silkecek beni sanmak3
- sevimli kafir3
- boşandığı eşine araba alan adam8
- sözlüğün sapık dolması sorunsalı3
- pazarama com3
peygamberimiz'in kanının kanına karıştığı, uhud şehidi büyük sahabi.
Hayat yükü, geçim sıkıntısı, çoluk çocuk derdi bütün ağırlığıyla omuzundaydı. Zaruri ihtiyaçlarını bile zor şartlar altında karşılıyordu. Dünyalık namına elinde ne varsa hepsini de kaybedince bütünüyle fakr u ihtiyaç içinde kaldı. Ailesine bir avuç hurma, çocuklarının açlığını bastıracak bir parça ekmek temininde güçlük çekmek, bir baba için ne kadar dayanılmaz bir hâldi... Bir seferinde üç gün üst üste yiyecek bir şey bulamamıştı.
Bu derece muztar bir durumda bulunduğu hâlde, derdini kimseye açamıyor, sıkıntısını bir başkasıyla paylaşamıyordu. O zamana kadar kimseden bir şey istememiş, kimseye el avuç açmamıştı. istiğnasından, iffetinden taviz veremiyordu. Görenler de gerçek durumunu tahmin edemiyor, kendisini zengin sanıyorlardı
Fakat bir bilen vardı:
--spoiler--
"Sadaka, kendilerini Allah yoluna vakfeden fakirler içindir. Bunlar rızık aramak için yeryüzünde dolaşamazlar. Durumlarını bilmeyen kimse, hayâ ve iffetlerinden dolayı onları zengin sanar. Sen, onları yüzlerinden tanırsın. Onlar insanlardan yüzsüzlük edip bir şey istemezler...."
--spoiler--
Yüce Mevla, Kelam-ı Kadim'inde methettiği böylesi muztar müminleri Habibine bildiriyordu. Fakat o sıralar hemen hemen bütün Müslümanlar benzer bir durumdaydı. Mekkeli yüzlerce Muhacir, Medine'ye gelmiş, Ensar kardeşleri bütün varlıklarını yeni misafirleriyle paylaşmışlardı. Bunun için kısa zamanda bir çözüm getirmek de mümkün değildi.
O gün Mescid-i Nebevî'ye geldi. Dava arkadaşlarını görerek teselli bulacaktı. Bir köşeye sessiz sakin oturuvermişti. O sırada Allah Resûlü'nün gözüne çarptı. Bu mütevekkil sahabisini gören Peygamberimiz, Ashâbına onu şöyle takdim ediyordu:
"içinizden iffet sahibi birisini görmek isteyen varsa, Mâlik bin Sinan'a baksın."
Hz. Mâlik, hidayet Peygamberinin fedakâr ve müttaki bir sahabisiydi. Medine'ye teşrif buyurduğunda kendisine kucak açan, aile efradıyla birlikte iman safına katılan, barışta ve savaşta hep yanı başında yer alan bahtiyar bir insandı. Hanımı Enise, her yönden kendisine tam bir destekti. Onunla birlikte iman etmiş, hizmet ve cihat meydanlarından geri kalmaması için kendisine düşen imkânları hazırlamış, teşvik etmişti.
Uhud Savaşı için yapılan istişare toplantısında karar verilmek üzereydi... Mâlik bin Sinan, cihat aşkını Bedir'de tatmıştı. Âdeta yerinde duramaz hâldeydi, Allah'ın nurunu söndürmek isteyenlerin tekrar karşısına çıkmak arzusundaydı. Fikrini şöyle açıkladı:
"Biz iki hayırlı işin arasındayız. Ya Allah bizi mutlaka muzaffer kılar, onlardan ise ancak kaçmaya muvaffak olanlar kurtulur veya Allah bize şehitliği nasip eder. Yâ Resûlallah, Allah'a yemin ederim ki, benim için iki ihtimal de aynıdır. Hangisi tahakkuk ederse etsin mutlaka hayır ondadır."
Henüz 11 yaşındaki küçük oğulları Ebu Said el-Hudri'nin minik kalbindeki iman o kadar coşmuştu ki, Peygamberimizle birlikte bulunmak, onun nurlu sohbetini dinleyerek cennetten anlar yaşamak için gayret ediyordu. Ayrıca kendi gücüne kuvvetine bakmadan, Peygamberimizin işaret ettiği her hizmete koşmak için can atıyordu. Mescid-i Nebevî inşa edilirken mukaddes mabedin taşlarını o da omuzluyordu. Bedir Savaşı'na katılmayı o kadar arzu etmesine rağmen, yaşının küçüklüğünden dolayı kabul edilmemişti.
13 yaşındaki Ebû Sâid'in içine ateş düşmüştü. Epeyce savaş eğitimi yapmıştı. Kendi boyu kadar da olsa kılıç taşıyıp, müşriklerin karşısına dikilebileceğinden emindi. Kendisine güveniyordu. Bedir'de kabul edilmemişti. Ama bu sefer ısrarlıydı. Resûlullah'ın huzuruna geldi, yalvardı yakardı. Cihat ordusunun en küçük ferdi olmayı rica etti. Kahraman ruhuna Medine'de kalmayı yediremiyordu. Bu samimi ısrarı ve arzusunu Peygamberimiz kırmadı. Orduya kabul etti. Baba-oğul yan yana islam ordusunda yer alacaktı.
Ordu Medine'den ayrıldı. Uhud Dağı eteğine kondu. Bir anda nurlu Peygamber, fedaileri ile şaşkın müşrik güruhu yüz yüze geldi. Fazla bir zaman geçmeden müşrikler büyük bir hezimete uğradı. Fakat Müslüman okçular kendilerine verilen talimata uymadıklarından düşman ordusu yeniden toparlandı. Bir anda iş ciddileşti. Hedef Allah'ın Resûl'üydü. Bütün müşrik silahşörleri, Peygamberimizin bulunduğu çadıra doğru ilerliyordu. Bu arada Müslümanların bir kısmı da paniğe kapılmış, mevzilerini terk etmişlerdi. Fakat bir grup gözü pek fedai, Peygamberimizin etrafında halkalanmış, vücutlarını o mübarek vücudun önünde kale yapmışlardı.
Bu arada bir müşrik darbesiyle Peygamberimizin mübarek yüzü kanamıştı. Mâlik bin Sinan da orada hazırdı. Peygamberimizin yüzünü yaralı vaziyette görünce, muazzez kanının yere düşmemesi için hemen yanına yaklaştı. Yüzündeki kanı yalayarak sildi. Zaten kendisi de yaralıydı, ancak son gücüne kadar dayanmalıydı. Çünkü bir anlık ihmal Resûlullah'ın hayatına mal olabilirdi. Fakat vücudu kan revan içindeydi. "Gurab bin Süfyân" adlı müşrikin kılıç darbesi, Hz. Mâlik'in cennete uçmasına kâfi gelmişti.
Şehitler defnediliyordu. Sıra Hz. Mâlik'e gelmişti. Peygamberimiz de orada hazırdı. Kabre konmadan önce sahabilerine yöneldi, şöyle hitap etti:
"Kanım kanına karışan kişiye cehennem ateşi erişemez."
Evet, Hz. Mâlik hem şehitlik mertebesine ulaşmış, hem de bu vesileyle cehennem ateşinden korunmuştu.
Allah ondan razı olsun!
Hayat yükü, geçim sıkıntısı, çoluk çocuk derdi bütün ağırlığıyla omuzundaydı. Zaruri ihtiyaçlarını bile zor şartlar altında karşılıyordu. Dünyalık namına elinde ne varsa hepsini de kaybedince bütünüyle fakr u ihtiyaç içinde kaldı. Ailesine bir avuç hurma, çocuklarının açlığını bastıracak bir parça ekmek temininde güçlük çekmek, bir baba için ne kadar dayanılmaz bir hâldi... Bir seferinde üç gün üst üste yiyecek bir şey bulamamıştı.
Bu derece muztar bir durumda bulunduğu hâlde, derdini kimseye açamıyor, sıkıntısını bir başkasıyla paylaşamıyordu. O zamana kadar kimseden bir şey istememiş, kimseye el avuç açmamıştı. istiğnasından, iffetinden taviz veremiyordu. Görenler de gerçek durumunu tahmin edemiyor, kendisini zengin sanıyorlardı
Fakat bir bilen vardı:
--spoiler--
"Sadaka, kendilerini Allah yoluna vakfeden fakirler içindir. Bunlar rızık aramak için yeryüzünde dolaşamazlar. Durumlarını bilmeyen kimse, hayâ ve iffetlerinden dolayı onları zengin sanar. Sen, onları yüzlerinden tanırsın. Onlar insanlardan yüzsüzlük edip bir şey istemezler...."
--spoiler--
Yüce Mevla, Kelam-ı Kadim'inde methettiği böylesi muztar müminleri Habibine bildiriyordu. Fakat o sıralar hemen hemen bütün Müslümanlar benzer bir durumdaydı. Mekkeli yüzlerce Muhacir, Medine'ye gelmiş, Ensar kardeşleri bütün varlıklarını yeni misafirleriyle paylaşmışlardı. Bunun için kısa zamanda bir çözüm getirmek de mümkün değildi.
O gün Mescid-i Nebevî'ye geldi. Dava arkadaşlarını görerek teselli bulacaktı. Bir köşeye sessiz sakin oturuvermişti. O sırada Allah Resûlü'nün gözüne çarptı. Bu mütevekkil sahabisini gören Peygamberimiz, Ashâbına onu şöyle takdim ediyordu:
"içinizden iffet sahibi birisini görmek isteyen varsa, Mâlik bin Sinan'a baksın."
Hz. Mâlik, hidayet Peygamberinin fedakâr ve müttaki bir sahabisiydi. Medine'ye teşrif buyurduğunda kendisine kucak açan, aile efradıyla birlikte iman safına katılan, barışta ve savaşta hep yanı başında yer alan bahtiyar bir insandı. Hanımı Enise, her yönden kendisine tam bir destekti. Onunla birlikte iman etmiş, hizmet ve cihat meydanlarından geri kalmaması için kendisine düşen imkânları hazırlamış, teşvik etmişti.
Uhud Savaşı için yapılan istişare toplantısında karar verilmek üzereydi... Mâlik bin Sinan, cihat aşkını Bedir'de tatmıştı. Âdeta yerinde duramaz hâldeydi, Allah'ın nurunu söndürmek isteyenlerin tekrar karşısına çıkmak arzusundaydı. Fikrini şöyle açıkladı:
"Biz iki hayırlı işin arasındayız. Ya Allah bizi mutlaka muzaffer kılar, onlardan ise ancak kaçmaya muvaffak olanlar kurtulur veya Allah bize şehitliği nasip eder. Yâ Resûlallah, Allah'a yemin ederim ki, benim için iki ihtimal de aynıdır. Hangisi tahakkuk ederse etsin mutlaka hayır ondadır."
Henüz 11 yaşındaki küçük oğulları Ebu Said el-Hudri'nin minik kalbindeki iman o kadar coşmuştu ki, Peygamberimizle birlikte bulunmak, onun nurlu sohbetini dinleyerek cennetten anlar yaşamak için gayret ediyordu. Ayrıca kendi gücüne kuvvetine bakmadan, Peygamberimizin işaret ettiği her hizmete koşmak için can atıyordu. Mescid-i Nebevî inşa edilirken mukaddes mabedin taşlarını o da omuzluyordu. Bedir Savaşı'na katılmayı o kadar arzu etmesine rağmen, yaşının küçüklüğünden dolayı kabul edilmemişti.
13 yaşındaki Ebû Sâid'in içine ateş düşmüştü. Epeyce savaş eğitimi yapmıştı. Kendi boyu kadar da olsa kılıç taşıyıp, müşriklerin karşısına dikilebileceğinden emindi. Kendisine güveniyordu. Bedir'de kabul edilmemişti. Ama bu sefer ısrarlıydı. Resûlullah'ın huzuruna geldi, yalvardı yakardı. Cihat ordusunun en küçük ferdi olmayı rica etti. Kahraman ruhuna Medine'de kalmayı yediremiyordu. Bu samimi ısrarı ve arzusunu Peygamberimiz kırmadı. Orduya kabul etti. Baba-oğul yan yana islam ordusunda yer alacaktı.
Ordu Medine'den ayrıldı. Uhud Dağı eteğine kondu. Bir anda nurlu Peygamber, fedaileri ile şaşkın müşrik güruhu yüz yüze geldi. Fazla bir zaman geçmeden müşrikler büyük bir hezimete uğradı. Fakat Müslüman okçular kendilerine verilen talimata uymadıklarından düşman ordusu yeniden toparlandı. Bir anda iş ciddileşti. Hedef Allah'ın Resûl'üydü. Bütün müşrik silahşörleri, Peygamberimizin bulunduğu çadıra doğru ilerliyordu. Bu arada Müslümanların bir kısmı da paniğe kapılmış, mevzilerini terk etmişlerdi. Fakat bir grup gözü pek fedai, Peygamberimizin etrafında halkalanmış, vücutlarını o mübarek vücudun önünde kale yapmışlardı.
Bu arada bir müşrik darbesiyle Peygamberimizin mübarek yüzü kanamıştı. Mâlik bin Sinan da orada hazırdı. Peygamberimizin yüzünü yaralı vaziyette görünce, muazzez kanının yere düşmemesi için hemen yanına yaklaştı. Yüzündeki kanı yalayarak sildi. Zaten kendisi de yaralıydı, ancak son gücüne kadar dayanmalıydı. Çünkü bir anlık ihmal Resûlullah'ın hayatına mal olabilirdi. Fakat vücudu kan revan içindeydi. "Gurab bin Süfyân" adlı müşrikin kılıç darbesi, Hz. Mâlik'in cennete uçmasına kâfi gelmişti.
Şehitler defnediliyordu. Sıra Hz. Mâlik'e gelmişti. Peygamberimiz de orada hazırdı. Kabre konmadan önce sahabilerine yöneldi, şöyle hitap etti:
"Kanım kanına karışan kişiye cehennem ateşi erişemez."
Evet, Hz. Mâlik hem şehitlik mertebesine ulaşmış, hem de bu vesileyle cehennem ateşinden korunmuştu.
Allah ondan razı olsun!
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar