bugün
- nohut yaptım nası olmuş11
- hakkımda bilmeniz gerekenler17
- katatespizartmasinın mutfağına konuk olmak16
- yoğurt mayalayan kızı üzmek10
- ioçk10
- nervio burak demirbilek evliliği13
- yorgun mermi vs nervio12
- kılıçdaroğlu'nun rozet töreni figüran iddiası5
- arkadaşlar çabuk bakın8
- süzme yoğurt3
- birader ne demek11
- koala'nın bu hayatı yaşamaması5
- börekitas3
- uludağ sözlük discord grubu10
- abdülhamid kayıhan osmanoğlu3
- uludağ sözlük partisi8
- yazarların nickleri nereden geliyor11
- arkadaşlar bir şey soracağım15
- arkadaşlar2
- giden gider5
- ben gidiyorum4
- limonlu makarna9
- filenin sultanları3
- diamond bosphorus16
- sıfır bir gökhan abi2
- yeni parti46
- testo taylan true ziyareti2
- yolluk2
- makarna abartılmış balon bir yemektir3
- aykolik'in hiç yaşlanmaması4
- gammazı ispiyoncu sanmak15
- tai lung18
- çocuk olmanın çok güzel olması3
- ismet gürbüz10
- traktörü olan yazarlar7
- kitap önerir misiniz7
- arabayı yavaş süren tipler16
- merfulu gitmesin kampanyası15
- kız nick altı meriçleri12
- nervio'nun ayaklarının ters olması6
- bir kadına itaat etmekten zevk almak4
- gocu meriç7
- artık bilgi içerikli entryleri tek tek okuyacağım6
- gammazların tarafsız olması gerekliliği13
- pkk türk sanatını davar güder gibi güdüyor13
- mentollü sigara3
- baş meriç7
- sozlugun hafizasi6
- en sevilen yemek2
- sözlüğe bilgi içerikli entry girmek6
Hayatın kısa rüyası ve zamanın uzun gecesi
- - -
Yıl 1804, Arthur Schopenhauer'u Hamburglu ünlü bir tüccarın yanına çırak verdi babası.
Edebiyat ve felsefeye koşan oğlunun yolunu usta bir makas hareketiyle para ve ikbale çevirdi.
Hamburgdaki depolarının üst katındaki pencereden Hamburg Kanalı'nda akan suyu izlerken oğlunun işlerinin akışını denetleyeceği günleri hayal etti hep.
Fakat uzun sürmedi bu hayal. 1805'te penceresini ölüme açtı Heinrich Schopenhauer.
En güzel manzaranın göründüğü yerden, depolarının en üst katından kendini kanala attı.
Arthur'u derinden sarsan ve ruhsal bir çöküntü altında bırakan bu deprem artçı sarsıntılarla devam etti yıllarca.
Zira o bu ani ölümün yasıyla kıvranırken, annesi sanki yıllardır bu günü bekliyormuş gibi boşanmıştı zincirinden.
Birkaç aylık göstermelik bir yastan sonra serbest bir hayat yaşayabileceği Weimar'a taşınmış, orada açtığı salonu ünlülerin uğrak yerlerinden biri haline getirmiş, zamanla tanınmış bir yazar olmuştu.
Johanna Schopenhauer daha çok feminist temaları işleyen romanlar yazıyordu ve hazza başrolü veriyordu hayatında.
Arthur ise kadınlar hakkında olumsuz fikirlere sahip oluyordu annesi yüzünden.
Çok geçmeden o da ticareti bırakıp edebiyat ve felsefeye yeniden koşmuş, 22 yaşında Göttingen Üniversitesi'nde soluk almaya başlamıştı.
Kant ve Platon ilk duraklarıydı Schopenhauer'un.
içindeki dâhiyi ateşlemişlerdi.
Oysa annesi ''Bir evde iki dahi olmaz!'' diyerek oğlundan ayrılıyor, sadece verdiği davetlerde kabul ediyordu onu.
Bir seferinde Goethe'nin Schopenhauer'dan söz ederken gelecekte çok ünlü bir kişi olacağını söylemesiyle çileden çıkmış, sonu merdivenlerden oğlunu itmesiyle biten o talihsiz tartışmanın doğmasına yol açmıştı.
24 yıllık bir küskünlüğü başlatacak bu olayda sarf edilen son cümle şuydu:
''Gelecek nesiller seni sadece annem olduğun için hatırlayacak!''
Goethe'nin kehaneti ancak Schopenhauer'un hayatının son yıllarında gerçekleşebildi.
Zira yalnız ve anlaşılmaz bir adam olarak yaşadı o.
30 yaşına gelmeden düşünce sisteminin ana çizgilerini ortaya koyduğu başyapıtı ''Die Welt als Wille und Vorstellung/irade ve Tasarım Olarak Dünya''yı yayınlamış, ancak hiçbir yankı uyandırmayan bu eser genç dahinin beklentilerini boşa çıkarmıştı.
Başarısızlığın harap ettiği ruhunu dinlendirmek için bir süre kendini Roma ve Napoli'ye atan Schopenhauer, dönüşte Berlin Üniversitesi'nde doçent olarak bir kapı araladı kendine.
O kadar hırslıydı ki, ders saatlerini aynı üniversitede hocalık yapan Hegel'in derslerine rast gelecek şekilde planlamış, öğrencilerin bir ''şarlatan'' olan Hegel yerine kendisini tercih edeceklerini ummuştu.
Oysa ilk derste gelen dokuz öğrenci dışında öğrencisi olmadı Schopenhauer'un.
Kim bilir, mutluluk denilen her şeyin kuruntu olduğu ve acıdan başka bir gerçeğin bulunmadığı düşüncesi belki de o günlerde filizlenmeye başlamıştı zihninde.
''Hayal kırıklığı'' ve ''Aldanış'' olarak özetlediği hayat, ıstırap, sefalet ve can sıkıntısıyla dolu bir cehennemdi.
Bayağı kafalar bir tezgâhtan çıkmışçasına nasıl da benziyorlardı birbirlerine.
O kadar sıradan bir hayat yaşıyorlardı ki, öldükleri zaman herhangi bir şey kaybettikleri söylenemezdi.
Bu kimseler kendileri gibi bayağı kimselerin sinekler gibi çoğalan yazdıklarını okumak uğruna en nadir ve soylu kafaların eserlerinin kapaklarını bile açmıyorlardı.
Hani Kserkes bir vadi askerine bakıp ağlamıştı, yüz yıl sonra bu askerlerden hiçbirinin hayatta kalmayacağını düşünerek. Doğrusu kitap kataloglarına bakarak on yıl sonra bu kitapların hiçbirinden söz edilmeyeceğini düşünüp ağlamak lazımdı.
Schopenhauer'un hayal kırıklıklarına yaşadıkça yeni halkalar eklendi.
43 yaşında 17 yaşındaki Flora'ya aşık oldu ve evlenme isteğiyle sunduğu çiçek ret ateşine fırlatıldı.
Frankfurt'a kaçtı Schopenhauer, eserler verdi üst üste.
''Umutlar ve korkularla akın akın gelen arzulara teslim olduğumuz sürece huzura kavuşamayız.'',
''insanın içindekini dışındakine feda etmesi; dinginliğini, boş vaktini ve bağımsızlığını kısmen ya da tamamen makam, şöhret, unvan ve ihtişam için kurban etmesi muazzam bir budalalık örneğidir.''
diyen Schopenhauer'a göre çıkış yolu merhametten geçiyordu. Bencilliği ile gerçekleşmesini istediği şeyler arasına dikilen her şeyin öfkesini ve nefretini körüklediği insanın bu engelleri ezilmesi gereken bir düşman olarak görmekten alıkoyacak tek şey merhametti.
Merhamet vicdanın inkar edilemez bir özelliğiydi yaradılıştan gelen.
Merhameti olmayan kimse insan değildi.
Schopenhauer ölmeden dokuz sene önce yazdığı ''Parerga und Paralipomena/Yarım Bırakılanlar ve Geride Kalanlar'' adlı eseriyle sonunda bütün dikkatleri üzerine çekti ve Wagner'den Mahler'e, Tolstoy'dan Zola'ya, Proust'tan Conrad'a, Nietzsche'den Wittgenstein'a, Maupassant'dan Çehov'a yüzlerce cins kafa üzerinde uzun yıllar etkisini devam ettirdi.
Ona göre dünya mutluluk değil ödev yeriydi. 1860ta ödevini verip gitti, geride şöyle bir söz bırakarak:
Hayatın kısa rüyasına karşılık, sınırsız zamanın gecesi ne kadar uzun!
Ali Ural
- - -
Yıl 1804, Arthur Schopenhauer'u Hamburglu ünlü bir tüccarın yanına çırak verdi babası.
Edebiyat ve felsefeye koşan oğlunun yolunu usta bir makas hareketiyle para ve ikbale çevirdi.
Hamburgdaki depolarının üst katındaki pencereden Hamburg Kanalı'nda akan suyu izlerken oğlunun işlerinin akışını denetleyeceği günleri hayal etti hep.
Fakat uzun sürmedi bu hayal. 1805'te penceresini ölüme açtı Heinrich Schopenhauer.
En güzel manzaranın göründüğü yerden, depolarının en üst katından kendini kanala attı.
Arthur'u derinden sarsan ve ruhsal bir çöküntü altında bırakan bu deprem artçı sarsıntılarla devam etti yıllarca.
Zira o bu ani ölümün yasıyla kıvranırken, annesi sanki yıllardır bu günü bekliyormuş gibi boşanmıştı zincirinden.
Birkaç aylık göstermelik bir yastan sonra serbest bir hayat yaşayabileceği Weimar'a taşınmış, orada açtığı salonu ünlülerin uğrak yerlerinden biri haline getirmiş, zamanla tanınmış bir yazar olmuştu.
Johanna Schopenhauer daha çok feminist temaları işleyen romanlar yazıyordu ve hazza başrolü veriyordu hayatında.
Arthur ise kadınlar hakkında olumsuz fikirlere sahip oluyordu annesi yüzünden.
Çok geçmeden o da ticareti bırakıp edebiyat ve felsefeye yeniden koşmuş, 22 yaşında Göttingen Üniversitesi'nde soluk almaya başlamıştı.
Kant ve Platon ilk duraklarıydı Schopenhauer'un.
içindeki dâhiyi ateşlemişlerdi.
Oysa annesi ''Bir evde iki dahi olmaz!'' diyerek oğlundan ayrılıyor, sadece verdiği davetlerde kabul ediyordu onu.
Bir seferinde Goethe'nin Schopenhauer'dan söz ederken gelecekte çok ünlü bir kişi olacağını söylemesiyle çileden çıkmış, sonu merdivenlerden oğlunu itmesiyle biten o talihsiz tartışmanın doğmasına yol açmıştı.
24 yıllık bir küskünlüğü başlatacak bu olayda sarf edilen son cümle şuydu:
''Gelecek nesiller seni sadece annem olduğun için hatırlayacak!''
Goethe'nin kehaneti ancak Schopenhauer'un hayatının son yıllarında gerçekleşebildi.
Zira yalnız ve anlaşılmaz bir adam olarak yaşadı o.
30 yaşına gelmeden düşünce sisteminin ana çizgilerini ortaya koyduğu başyapıtı ''Die Welt als Wille und Vorstellung/irade ve Tasarım Olarak Dünya''yı yayınlamış, ancak hiçbir yankı uyandırmayan bu eser genç dahinin beklentilerini boşa çıkarmıştı.
Başarısızlığın harap ettiği ruhunu dinlendirmek için bir süre kendini Roma ve Napoli'ye atan Schopenhauer, dönüşte Berlin Üniversitesi'nde doçent olarak bir kapı araladı kendine.
O kadar hırslıydı ki, ders saatlerini aynı üniversitede hocalık yapan Hegel'in derslerine rast gelecek şekilde planlamış, öğrencilerin bir ''şarlatan'' olan Hegel yerine kendisini tercih edeceklerini ummuştu.
Oysa ilk derste gelen dokuz öğrenci dışında öğrencisi olmadı Schopenhauer'un.
Kim bilir, mutluluk denilen her şeyin kuruntu olduğu ve acıdan başka bir gerçeğin bulunmadığı düşüncesi belki de o günlerde filizlenmeye başlamıştı zihninde.
''Hayal kırıklığı'' ve ''Aldanış'' olarak özetlediği hayat, ıstırap, sefalet ve can sıkıntısıyla dolu bir cehennemdi.
Bayağı kafalar bir tezgâhtan çıkmışçasına nasıl da benziyorlardı birbirlerine.
O kadar sıradan bir hayat yaşıyorlardı ki, öldükleri zaman herhangi bir şey kaybettikleri söylenemezdi.
Bu kimseler kendileri gibi bayağı kimselerin sinekler gibi çoğalan yazdıklarını okumak uğruna en nadir ve soylu kafaların eserlerinin kapaklarını bile açmıyorlardı.
Hani Kserkes bir vadi askerine bakıp ağlamıştı, yüz yıl sonra bu askerlerden hiçbirinin hayatta kalmayacağını düşünerek. Doğrusu kitap kataloglarına bakarak on yıl sonra bu kitapların hiçbirinden söz edilmeyeceğini düşünüp ağlamak lazımdı.
Schopenhauer'un hayal kırıklıklarına yaşadıkça yeni halkalar eklendi.
43 yaşında 17 yaşındaki Flora'ya aşık oldu ve evlenme isteğiyle sunduğu çiçek ret ateşine fırlatıldı.
Frankfurt'a kaçtı Schopenhauer, eserler verdi üst üste.
''Umutlar ve korkularla akın akın gelen arzulara teslim olduğumuz sürece huzura kavuşamayız.'',
''insanın içindekini dışındakine feda etmesi; dinginliğini, boş vaktini ve bağımsızlığını kısmen ya da tamamen makam, şöhret, unvan ve ihtişam için kurban etmesi muazzam bir budalalık örneğidir.''
diyen Schopenhauer'a göre çıkış yolu merhametten geçiyordu. Bencilliği ile gerçekleşmesini istediği şeyler arasına dikilen her şeyin öfkesini ve nefretini körüklediği insanın bu engelleri ezilmesi gereken bir düşman olarak görmekten alıkoyacak tek şey merhametti.
Merhamet vicdanın inkar edilemez bir özelliğiydi yaradılıştan gelen.
Merhameti olmayan kimse insan değildi.
Schopenhauer ölmeden dokuz sene önce yazdığı ''Parerga und Paralipomena/Yarım Bırakılanlar ve Geride Kalanlar'' adlı eseriyle sonunda bütün dikkatleri üzerine çekti ve Wagner'den Mahler'e, Tolstoy'dan Zola'ya, Proust'tan Conrad'a, Nietzsche'den Wittgenstein'a, Maupassant'dan Çehov'a yüzlerce cins kafa üzerinde uzun yıllar etkisini devam ettirdi.
Ona göre dünya mutluluk değil ödev yeriydi. 1860ta ödevini verip gitti, geride şöyle bir söz bırakarak:
Hayatın kısa rüyasına karşılık, sınırsız zamanın gecesi ne kadar uzun!
Ali Ural
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar