bugün
- kendin hakkında gereksiz bir bilgi bırak12
- 3 kere üst üste 31 çekmek11
- silah bırakan pkklı kızlara ne olacak3
- akşam akşam kahveye davet eden seksi komşu kızı7
- öyle bir sevişmek ki alev çıkartıp yatağı yakmak4
- azrail'in hergün her insana 366 kere bakması9
- özel bir şey konuşuyoruz git diyen arkadaş7
- bacakları yukarı kaldırarak oturmak12
- recep tahrik erdoğan3
- gece kapıya dayanan 12 cin 8 ifrit 17 zombi6
- çirkinsin mesajına verilebilecek cevaplar11
- uludede'nin cenaze eventi8
- göz kanlanması6
- uludede'yi karıya götürmek7
- fon mağduruyum da mağdurum diye zırlamak2
- gece eve atılan kızın ayaklarının ters çıkması7
- gece uyurken bacağa kramp girmesi6
- tv lerde sadece dizi ve reality show olması2
- arkadaşlar sizce bu çocuk yakışıklı mı20
- en kısa sürede göbek eritme teknikleri7
- ilk adımı kızdan bekleyen erkek7
- ekmeğe çikolata sürmek7
- gecenin köründe aniden gelen türklük atakları6
- mini şortla kapıya gelen hanım komşu6
- pick me girl5
- ingiliz erkekleri3
- yunan adalarına gitmek20
- queen ravenna adlı yazarı kurt ısırması12
- dinci ahlaksızlığı19
- fatma betül sayan kaya64
- yaygın olmayan bir isme sahip olmak5
- eyeliner çekme yöntemleri7
- sürekli özür dileyen insan5
- gunluklerim aylik olmus4
- ciğer yiyen midesizler10
- hiç edirne ciğer tavası yediniz mi12
- dolar 50 tl de olsa oyum ak parti ye43
- yunan aşığı tip15
- uludede nim mirası4
- zengin koca bulup evinin hanımı olmak15
- kömbe6
- nervio isimli yazarin tam olarak neye yaramasi24
- bir sözlük kızını sözlükten çekip çıkartmak15
- kahverengi göz kalemi6
- avare be3
- sözlük yazarlarının ruh hali14
- kızlar başlığa gelin bi sorum olacak5
- ciğer vs kokoreç8
- bana ayrılan sürenin sonuna geldik4
- robotların insanlara baş kaldırması5
şu an cezaevinde ömür boyu hapse mahkum düşünür salih mirzabeyoğlu'nun bir kitabı.
--spoiler--
Takdim
Her türlü insan faaliyeti, neticede ruhî çabaya dayanır; onun ne ifâde ettiği ve neye dayandığı ayrı mesele, imân, onun kesiksiz ve umumî sürecinde mevzuuna mahsus görünen hükümler gibi, bu sürecin merkezindedir... imân'ı, Allah ve genel olarak Tanrı inancı niyetiyle kullandığımız için, zıddına inkâr diyoruz. Oysa, inkâr da bir imândır, yaratıcının olmadığına imân ve böylece imânı, imân ve inkâr kutublarıyla beraber, birinden diğerine geçiş her ân mümkün, ruhî idrak olarak görüyoruz.
*
Aslına veya asıl bildiğine yöneltilmek üzere, herşeyde doğrudan veya dolaylı görünen ve herşeyi kendinde toplayan mihrak duygu; muradı ve kıymeti Allah niyetine, mücerret mânâda inanmanın kıymeti, inan da, istersen bir odun parçasına inan! diye belirtilmiştir... Abdülhakîm Arvasî Hazretleri böyle buyuruyor.
*
inanma, Allah'a inanmak için var; ve insan ruhunun aktığı herşeyin müntehasında, varlığı hiçbir varlığa muhtaç olmayan O var... Yakîn getirdiğimiz bir hakikat: Kâinat'ta maddî ve mânevî tek hâdise ve fiil tanımıyorum ki, Allah'tan haber veren büyük telgraf şebekesine bağlı olmasın. Bütün istikametler Allah'ın; nereye sapsan ona dönmüş olursun!... Üstadım böyle buyuruyor.
*
imân, akıl işi değildir, akılsızlık işi de değildir; ona, göründüğü yerde, aklın ruh anlamı bâki, imân aklı da diyebiliriz. O doğrudan biliştir; ve kendi nasibi içinde, dinî veya dinî olmayana bakar... Dinîden kasıt, asıl; yâni islâm. Saf ve pür bedahet hâlinde bir bilişle imân yanında, düşüncede kendini aşma kabiliyeti vardır; insan, KUŞATAN'ı kavram yoluyla değil, varoluşan KARAR ve iMÂN'la tanır. Herşey bir nasib ve vesile meselesi.
*
Aslı islâm'da olan imânı, zıddımıza da hasrederek kullanmamız, islâm'ın izzeti ve kuvvetindendir. Tekrar: insan ruhunun aktığı herşeyin müntehasında, Allah var... O'na imânın hakikati de, Sevgilisi'nin bildirdiği yoldan... Mü'min için imânın hakikati, hiçbir imânı görmezden gelmeyecek ve hakikatini ona gösterecek şekilde şudur: Küfrün kaynağını bilmeyen, gerçek imânda olamaz!... Bu bir YAŞANAN'dır, konuşulan tarafı ayrı. Birincide olanlara NiSBET'le konuşanız!
*
Üstadım'ın imân ve itikad bahsinde söylediklerini, şuna buna bağlamadan mücerret mânâsıyla görelim... Dinin itikadlar manzumesi olmasını da, yukarıda anlattıklarımıza nisbetle, ne soydan olursa diye:
itikad, mücerret inanma keyfiyeti... insanoğlunun, perdelerini açmak üzere geldiği kâinatta ulvî mânâlar ve üstün gerçekler manzumesini doğrulama ve benimseme şuuru... imân ise, bu manzumenin merkezî mânâ noktasına bağlanma duygusu... itikadın dairesi din, imânın da yaratıcı kudret... Böylece dinin tarifi de ortaya çıkıyor: Din, topyekûn varlığı icâd eden yaratıcı müessire bağlı itikatlar manzumesidir.
itikadlar manzumesi, maddeci ve ruhçu nitelemesi içinde ne soydan olursa olsun.
*
Kelime ve kavramların, kullanıldığı yere göre mânâ verip aldığını yeri geldikçe vurguluyoruz... Bu cümleden olarak şuur: Muhakkak olan birşey varsa, o da her türlü doğrudan doğruya tesir dışında geist-ruh-kader ile ben şahsiyet alanı şuurun asla birbirine ircâ edilemeyeceğidir. Şuur onun özü değildir; ancak ve yalnız, değişen veya gelişen istikrarsız bir keyfiyetidir. Bütün kalbler, beyne yansıyan ışık, aynı ânda Allah'ın iki parmağı arasında... islâm büyüğünün, insanın istidadına değil, hâline şuuru vardır! dediği dava. itikad manzumesi islâm içinde bir imân, neticede bir nasib meselesi.
*
Ehadiyyet: Allah'ın her şeyde kendine âit birlik tecellisi... Melekut: Allah'ın mutlak müessirliği. Herşeyin kendi mertebesinde, o mertebeye münasib ruhu, canı, hakikati. Bir şeyin içyüzü. Ruhlar âlemi. Hükümdarlık. Saltanat.
*
iki kelime; ehadiyyet ve melekut... Eserin ismini ve muhtevasını gösteriyor... Bu çerçevede, zıtlarımızı da içine alıcı bir genişlikte bakarsak: Karşımızda, yüzyüze olduğumuz bir insan düşünelim. Bizim sağ tarafımızın karşısında, onun sol tarafı, sol tarafımızın karşısında ise onun sağ tarafı var. Eğer kendimizi bir ayna karşısında düşünürsek, sağ tarafımız sağımıza, sol tarafımız solumuza bir görüntü çıkar. Bu görüntüye, çevremizdeki eşyadan ve hattâ kendi bedenimizden kopmuşçasına dalıp gittiğimizi düşünelim... Bir taraftan hafızamdaki mânâları canlandırıyorum, bir taraftan da sözkonusu dalgınlık içinde onlar üzerinde tasarrufta bulunup tahayyül ediyorum; hayâl ve hayâl kurmak-hayâl ve tahayyül meselesi... Bu misâldeki gibi, etrafımızı çeviren kâinatta gördüğümüz unsurlardan mürekkeb yanımız konuşurken-konuşturulurken, sanki kendim onun aksiymiş-yansımasıymışım gibi bir mânâ doğuyor. O zaman cesedimizle birlikte, ruhu, mânâyı, şuuru ve düşünceyi, onun ürünü ve yansımasıymış gibi görmek kolaylaşıyor. Aynadaki görüntü, ben değil benden; her ne kadar aradaki farkı bedahet olarak biliyor ve hissediyorsak da, ister netice, isterse o dalgınlığın aklî formları içinde anlatılışı olarak, aynadan kasıt kâinat ya!, böyle bir vehim olabiliyor... Bunun tersi: Gözü kapalı bir dalgınlık ve kendinden geçme şeklinde, sadece kendimizi hissettiğimizi düşünelim. Benim şuurumu-farkındalığım veya benim şuurumun dahil olduğu şuur nitelemeleri çeşitli! içinde, kâinat onun yansıması... Her iki durumda da ortak olan yan, şöyle veya böyle bizim şuurumuzun dahil olduğu bir şuurun bulunduğu meselesidir. Hâliyle, her ikisine âit söylenenler birbirinin aynı ve birbirini andırır oluyor; halbuki muradlar ve kasıtlar birbirine aykırı olduğu gibi, nüanslar arasındaki tezatlar, karşıtlar arasında olduğundan daha fazladır... imâm-ı Rabbanî Hazretlerinin bir beyitle bildirdiği gibi:
Dostum, az ayrılığının azlığı yoktur; Göze gelen kıl, yarım dahi olsa çoktur!
*
Devam... Ben şuurlu kişiliğimiz varım, kâinat var; her ikimizin de kuşatıldığı veya eşyanın yahut benim içimde-bağrımda olan, bütünlüğümüzü eşyaya veya bana hamledilerek gösteren bir hakikat var. Buna, nitelemelere göre, ister bana nisbetle kâinatın kuşatan olması, ister kâinat ve benim kuşatılan olma durumumuz, ister kâinat yahut benim bağrımda ben'den içeri ben kuşatan diyelim. ikimizin bu birlikte birliği veya birlik yanı, benim onun bir parçası olmam veya onun benim müteâl, aşkın ben'in bir parçası olması demektir. Kâinat şuuru açısından bakıldığında, ben kâinat içinim; tersi açısından bakıldığında, kâinat benim için... Bu türlü gidiş gelişler içinde, sayısız maddeci, maddeci mistik, eşya veya insanı ön plânda tutan mistik ve ruhçu YAŞAMA sistemleri ve görüşler vardır, kurulabilir. Oysa mesele, adına izafeten konuştuğumuz mutlak olması gerekenin kendi ne diyor? Cevab beklemek değil de, pekiştirme adına soralım: Mutlak diye birşeyi kabul ediyor muyuz, etmiyor muyuz? Varlık şeklinde olmasa ve hiçlik de olsa... Kendinde olmayanı verme şeklinde, hiç'ten varlık ve şuur-şuur ve varlık çıktığı kabul edilirse, tekâmül anlayışıyla bakarsak, böyle bir durumda hiç mutlak değildir; hiç şeklinde bir şuur varsa, o zaman o hiç değildir. Kâinatı kendi kendine yeten bir mutlaklık olarak görürsek, hiç'i mevcudun karşıtı hâlinde varlıktan çıkma, aynı temelde canlılığı-ruhu ve şuuru buna bağlama, bilgi edinme faaliyetimiz açısından bakıldığında, neticede şuurun lüzumsuzluğu, giderek yaşamanın lüzumsuzluğudur. Bilgi edinmek için ve bunun mânâsız olduğu yerde şuura-şuurlu olmaya ne lüzum var?
*
işin diğer yönü: Mutlak bilgiyi, öyleyse bilgiyi, mutlak verir. Hiçi de dahil etmek için, mutlak varlık demedik... Bilgiyi, ister hiç, ister ruh, ister eşya diyelim, onlar vermiyor; konuşmuyor. Onun adına biz konuşuyoruz. Aslında olmazsa olmaz dilin doğuşu gibi meselelere girmeyelim, şuurlu bir varlık olarak bize onların ilhâm ettiği veya tecrübemiz yoluyla konuşabiliriz ama, hem konuşan biziz, hem mutlak değiliz. Mutlak hakkında konuşmak başka şey, mutlak olmak başka şey; demek ki konuşulan, şöyle veya böyle, bendeki mutlak oluyor; müteâl-aşkın olan... Mutlak? Şuurlu-ben varlığımın, emr olan yönünün irâdesi-Zâtı; Mutlak Müessir. Bu, bizim bağlı olduğumuz imân mihrakının nitelemesi; islâm'ın. Ona nisbetle, mutlak varlık şartı ve onun mutlak kelâmı bahsini işaretlersek, zıtlarımızın bütün insanlık tarihi boyunca karşılığını göstermedikleri hususun, niçin gösterilemediği de ortaya çıkar: Mutlak Kitab, Allah'ın kendisini Resûlü ile ve O'nu da bildirdiği... imân, bir nasib meselesi; Allah'ın kendisini ve Resûlü'nün ve getirdiğinin hak olduğunu kuluna vermesi. Mahlûk olma duygusu, insanda ilk bedahet; sözkonusu imân da, ne'ye ve nasıl'a böyle muhatab. Mutlak Varlık'a inanıp da kelâmına inanmamak, o niyetle Allah niyetiyle ama yanlış bir inanıştır. işin en can alıcı yönü, belki şudur: imân tarafını söyledik ama, o kitabın Mutlak Varlıkın kitabı olduğu hakkında başka ne söylenebilir? Mutlak Varlık hakkında elde ettiğimiz bilgi imân yolundan, o kitabın da mutlak olup olmayacağını bilebileceğimiz: Küll'ün kendi hisse anlamıyla, parça, bütünün habercisidir!... Biz onu, hareket içinde hareketle zenginleşen bir varlık olarak Küll-bütünüyle bilemeyiz ama, sözkonusu hakikat içinde onun Mutlak Varlık'ın Mutlak Kitabı, bildirdiği olduğunu bilebiliriz. Her mü'min hisse sahibi olmak üzere, işin hakikatini YAŞAYANLAR için bu böyle.
*
itikadlar manzumesi din; ve şer'i hükümlerin heyet-i mecmuası Şeriat... Alâkalı olduğu ve alâkalı olmadığı işler çerçevelendikten sonra; tıpkı güneş ve doğrudan ona dair olanla, sudan toprağa, havadan bitki ve hayvana-canlılığa kadar herşeyde, alâkası içinde ona dair olanın görünmesi, görülmesi gereği... imânın doğrudan alâkalı olmadığı işlerden kasıt bu.
Eserimizin alt başlığını da bildirmiş olduk!
--spoiler--
--spoiler--
Takdim
Her türlü insan faaliyeti, neticede ruhî çabaya dayanır; onun ne ifâde ettiği ve neye dayandığı ayrı mesele, imân, onun kesiksiz ve umumî sürecinde mevzuuna mahsus görünen hükümler gibi, bu sürecin merkezindedir... imân'ı, Allah ve genel olarak Tanrı inancı niyetiyle kullandığımız için, zıddına inkâr diyoruz. Oysa, inkâr da bir imândır, yaratıcının olmadığına imân ve böylece imânı, imân ve inkâr kutublarıyla beraber, birinden diğerine geçiş her ân mümkün, ruhî idrak olarak görüyoruz.
*
Aslına veya asıl bildiğine yöneltilmek üzere, herşeyde doğrudan veya dolaylı görünen ve herşeyi kendinde toplayan mihrak duygu; muradı ve kıymeti Allah niyetine, mücerret mânâda inanmanın kıymeti, inan da, istersen bir odun parçasına inan! diye belirtilmiştir... Abdülhakîm Arvasî Hazretleri böyle buyuruyor.
*
inanma, Allah'a inanmak için var; ve insan ruhunun aktığı herşeyin müntehasında, varlığı hiçbir varlığa muhtaç olmayan O var... Yakîn getirdiğimiz bir hakikat: Kâinat'ta maddî ve mânevî tek hâdise ve fiil tanımıyorum ki, Allah'tan haber veren büyük telgraf şebekesine bağlı olmasın. Bütün istikametler Allah'ın; nereye sapsan ona dönmüş olursun!... Üstadım böyle buyuruyor.
*
imân, akıl işi değildir, akılsızlık işi de değildir; ona, göründüğü yerde, aklın ruh anlamı bâki, imân aklı da diyebiliriz. O doğrudan biliştir; ve kendi nasibi içinde, dinî veya dinî olmayana bakar... Dinîden kasıt, asıl; yâni islâm. Saf ve pür bedahet hâlinde bir bilişle imân yanında, düşüncede kendini aşma kabiliyeti vardır; insan, KUŞATAN'ı kavram yoluyla değil, varoluşan KARAR ve iMÂN'la tanır. Herşey bir nasib ve vesile meselesi.
*
Aslı islâm'da olan imânı, zıddımıza da hasrederek kullanmamız, islâm'ın izzeti ve kuvvetindendir. Tekrar: insan ruhunun aktığı herşeyin müntehasında, Allah var... O'na imânın hakikati de, Sevgilisi'nin bildirdiği yoldan... Mü'min için imânın hakikati, hiçbir imânı görmezden gelmeyecek ve hakikatini ona gösterecek şekilde şudur: Küfrün kaynağını bilmeyen, gerçek imânda olamaz!... Bu bir YAŞANAN'dır, konuşulan tarafı ayrı. Birincide olanlara NiSBET'le konuşanız!
*
Üstadım'ın imân ve itikad bahsinde söylediklerini, şuna buna bağlamadan mücerret mânâsıyla görelim... Dinin itikadlar manzumesi olmasını da, yukarıda anlattıklarımıza nisbetle, ne soydan olursa diye:
itikad, mücerret inanma keyfiyeti... insanoğlunun, perdelerini açmak üzere geldiği kâinatta ulvî mânâlar ve üstün gerçekler manzumesini doğrulama ve benimseme şuuru... imân ise, bu manzumenin merkezî mânâ noktasına bağlanma duygusu... itikadın dairesi din, imânın da yaratıcı kudret... Böylece dinin tarifi de ortaya çıkıyor: Din, topyekûn varlığı icâd eden yaratıcı müessire bağlı itikatlar manzumesidir.
itikadlar manzumesi, maddeci ve ruhçu nitelemesi içinde ne soydan olursa olsun.
*
Kelime ve kavramların, kullanıldığı yere göre mânâ verip aldığını yeri geldikçe vurguluyoruz... Bu cümleden olarak şuur: Muhakkak olan birşey varsa, o da her türlü doğrudan doğruya tesir dışında geist-ruh-kader ile ben şahsiyet alanı şuurun asla birbirine ircâ edilemeyeceğidir. Şuur onun özü değildir; ancak ve yalnız, değişen veya gelişen istikrarsız bir keyfiyetidir. Bütün kalbler, beyne yansıyan ışık, aynı ânda Allah'ın iki parmağı arasında... islâm büyüğünün, insanın istidadına değil, hâline şuuru vardır! dediği dava. itikad manzumesi islâm içinde bir imân, neticede bir nasib meselesi.
*
Ehadiyyet: Allah'ın her şeyde kendine âit birlik tecellisi... Melekut: Allah'ın mutlak müessirliği. Herşeyin kendi mertebesinde, o mertebeye münasib ruhu, canı, hakikati. Bir şeyin içyüzü. Ruhlar âlemi. Hükümdarlık. Saltanat.
*
iki kelime; ehadiyyet ve melekut... Eserin ismini ve muhtevasını gösteriyor... Bu çerçevede, zıtlarımızı da içine alıcı bir genişlikte bakarsak: Karşımızda, yüzyüze olduğumuz bir insan düşünelim. Bizim sağ tarafımızın karşısında, onun sol tarafı, sol tarafımızın karşısında ise onun sağ tarafı var. Eğer kendimizi bir ayna karşısında düşünürsek, sağ tarafımız sağımıza, sol tarafımız solumuza bir görüntü çıkar. Bu görüntüye, çevremizdeki eşyadan ve hattâ kendi bedenimizden kopmuşçasına dalıp gittiğimizi düşünelim... Bir taraftan hafızamdaki mânâları canlandırıyorum, bir taraftan da sözkonusu dalgınlık içinde onlar üzerinde tasarrufta bulunup tahayyül ediyorum; hayâl ve hayâl kurmak-hayâl ve tahayyül meselesi... Bu misâldeki gibi, etrafımızı çeviren kâinatta gördüğümüz unsurlardan mürekkeb yanımız konuşurken-konuşturulurken, sanki kendim onun aksiymiş-yansımasıymışım gibi bir mânâ doğuyor. O zaman cesedimizle birlikte, ruhu, mânâyı, şuuru ve düşünceyi, onun ürünü ve yansımasıymış gibi görmek kolaylaşıyor. Aynadaki görüntü, ben değil benden; her ne kadar aradaki farkı bedahet olarak biliyor ve hissediyorsak da, ister netice, isterse o dalgınlığın aklî formları içinde anlatılışı olarak, aynadan kasıt kâinat ya!, böyle bir vehim olabiliyor... Bunun tersi: Gözü kapalı bir dalgınlık ve kendinden geçme şeklinde, sadece kendimizi hissettiğimizi düşünelim. Benim şuurumu-farkındalığım veya benim şuurumun dahil olduğu şuur nitelemeleri çeşitli! içinde, kâinat onun yansıması... Her iki durumda da ortak olan yan, şöyle veya böyle bizim şuurumuzun dahil olduğu bir şuurun bulunduğu meselesidir. Hâliyle, her ikisine âit söylenenler birbirinin aynı ve birbirini andırır oluyor; halbuki muradlar ve kasıtlar birbirine aykırı olduğu gibi, nüanslar arasındaki tezatlar, karşıtlar arasında olduğundan daha fazladır... imâm-ı Rabbanî Hazretlerinin bir beyitle bildirdiği gibi:
Dostum, az ayrılığının azlığı yoktur; Göze gelen kıl, yarım dahi olsa çoktur!
*
Devam... Ben şuurlu kişiliğimiz varım, kâinat var; her ikimizin de kuşatıldığı veya eşyanın yahut benim içimde-bağrımda olan, bütünlüğümüzü eşyaya veya bana hamledilerek gösteren bir hakikat var. Buna, nitelemelere göre, ister bana nisbetle kâinatın kuşatan olması, ister kâinat ve benim kuşatılan olma durumumuz, ister kâinat yahut benim bağrımda ben'den içeri ben kuşatan diyelim. ikimizin bu birlikte birliği veya birlik yanı, benim onun bir parçası olmam veya onun benim müteâl, aşkın ben'in bir parçası olması demektir. Kâinat şuuru açısından bakıldığında, ben kâinat içinim; tersi açısından bakıldığında, kâinat benim için... Bu türlü gidiş gelişler içinde, sayısız maddeci, maddeci mistik, eşya veya insanı ön plânda tutan mistik ve ruhçu YAŞAMA sistemleri ve görüşler vardır, kurulabilir. Oysa mesele, adına izafeten konuştuğumuz mutlak olması gerekenin kendi ne diyor? Cevab beklemek değil de, pekiştirme adına soralım: Mutlak diye birşeyi kabul ediyor muyuz, etmiyor muyuz? Varlık şeklinde olmasa ve hiçlik de olsa... Kendinde olmayanı verme şeklinde, hiç'ten varlık ve şuur-şuur ve varlık çıktığı kabul edilirse, tekâmül anlayışıyla bakarsak, böyle bir durumda hiç mutlak değildir; hiç şeklinde bir şuur varsa, o zaman o hiç değildir. Kâinatı kendi kendine yeten bir mutlaklık olarak görürsek, hiç'i mevcudun karşıtı hâlinde varlıktan çıkma, aynı temelde canlılığı-ruhu ve şuuru buna bağlama, bilgi edinme faaliyetimiz açısından bakıldığında, neticede şuurun lüzumsuzluğu, giderek yaşamanın lüzumsuzluğudur. Bilgi edinmek için ve bunun mânâsız olduğu yerde şuura-şuurlu olmaya ne lüzum var?
*
işin diğer yönü: Mutlak bilgiyi, öyleyse bilgiyi, mutlak verir. Hiçi de dahil etmek için, mutlak varlık demedik... Bilgiyi, ister hiç, ister ruh, ister eşya diyelim, onlar vermiyor; konuşmuyor. Onun adına biz konuşuyoruz. Aslında olmazsa olmaz dilin doğuşu gibi meselelere girmeyelim, şuurlu bir varlık olarak bize onların ilhâm ettiği veya tecrübemiz yoluyla konuşabiliriz ama, hem konuşan biziz, hem mutlak değiliz. Mutlak hakkında konuşmak başka şey, mutlak olmak başka şey; demek ki konuşulan, şöyle veya böyle, bendeki mutlak oluyor; müteâl-aşkın olan... Mutlak? Şuurlu-ben varlığımın, emr olan yönünün irâdesi-Zâtı; Mutlak Müessir. Bu, bizim bağlı olduğumuz imân mihrakının nitelemesi; islâm'ın. Ona nisbetle, mutlak varlık şartı ve onun mutlak kelâmı bahsini işaretlersek, zıtlarımızın bütün insanlık tarihi boyunca karşılığını göstermedikleri hususun, niçin gösterilemediği de ortaya çıkar: Mutlak Kitab, Allah'ın kendisini Resûlü ile ve O'nu da bildirdiği... imân, bir nasib meselesi; Allah'ın kendisini ve Resûlü'nün ve getirdiğinin hak olduğunu kuluna vermesi. Mahlûk olma duygusu, insanda ilk bedahet; sözkonusu imân da, ne'ye ve nasıl'a böyle muhatab. Mutlak Varlık'a inanıp da kelâmına inanmamak, o niyetle Allah niyetiyle ama yanlış bir inanıştır. işin en can alıcı yönü, belki şudur: imân tarafını söyledik ama, o kitabın Mutlak Varlıkın kitabı olduğu hakkında başka ne söylenebilir? Mutlak Varlık hakkında elde ettiğimiz bilgi imân yolundan, o kitabın da mutlak olup olmayacağını bilebileceğimiz: Küll'ün kendi hisse anlamıyla, parça, bütünün habercisidir!... Biz onu, hareket içinde hareketle zenginleşen bir varlık olarak Küll-bütünüyle bilemeyiz ama, sözkonusu hakikat içinde onun Mutlak Varlık'ın Mutlak Kitabı, bildirdiği olduğunu bilebiliriz. Her mü'min hisse sahibi olmak üzere, işin hakikatini YAŞAYANLAR için bu böyle.
*
itikadlar manzumesi din; ve şer'i hükümlerin heyet-i mecmuası Şeriat... Alâkalı olduğu ve alâkalı olmadığı işler çerçevelendikten sonra; tıpkı güneş ve doğrudan ona dair olanla, sudan toprağa, havadan bitki ve hayvana-canlılığa kadar herşeyde, alâkası içinde ona dair olanın görünmesi, görülmesi gereği... imânın doğrudan alâkalı olmadığı işlerden kasıt bu.
Eserimizin alt başlığını da bildirmiş olduk!
--spoiler--
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar