entry'ler (6)

mustafa sarıkaya

1994 kayseri bünyan doğumlu; eski türk tarihi, bozkır kültürü ve senkronize tarih alanında araştırmalar yürüten yazar, araştırmacı ve müzisyen.

manisa celal bayar üniversitesi'ndeki eğitimi sırasında bağlama ve telli enstrümanlar üzerine yoğunlaşmış, müzik ve kültür programlarında yer almıştır. iş hayatında hastane yöneticiliği yaptıktan sonra köklerine dönerek tarımsal üretimle ilgilenmeye başlamış; toprağa ve yerel belleğe olan bağlılığını edebiyatla harmanlamıştır.

tarih okumalarını sadece savaşlar ve kronolojiden ibaret görmeyip toplumsal yapı, sosyolojik dinamikler ve töre kültürü çerçevesinde ele almaktadır. insanlığın varoluşsal arayışını ve zihinsel dönüşümünü işlediği "başlangıç" isimli romanının yanı sıra, dünya tarihini eş zamanlı olaylar silsilesiyle incelediği senkronize tarih temalı kitap çalışmasını sürdürmektedir.

araştırmalarını ve analizlerini dijital blogunda da yayınlamaktadır:

toprakla, müzikle ve kaynak odaklı tarih analizleriyle bağını koparmayan, takip edilmesi gereken çok yönlü bir isim.

islamiyet öncesi türklerde sınıfsal ayrım

Tarih yazıcılığında islamiyet öncesi Türk toplumları değerlendirilirken sıklıkla romantik bir yaklaşıma düşülür. Genel kabul gören geleneksel söylem; bozkır kültürünün göçebe yapısı gereği toprağa dayalı özel mülkiyetin gelişmediğini, dolayısıyla Avrupa tipi bir feodalizmin veya belirgin bir sınıfsal ayrışmanın yaşanmadığını iddia eder. "Herkesin eşit olduğu, sınıf çatışmasının bulunmadığı sınıfız bir toplum" tablosu çizilir.

Peki, tarihsel ve sosyo-ekonomik gerçekler gerçekten bunu mu söylüyor? Yoksa bu durum, idealize edilmiş bir "bozkır eşitlikçiliği" mitinden mi ibaret?

Meseleye daha derinlemesine baktığımızda görürüz ki; geleneksel toprak köleliği olmaması, o toplumda sınıfsal ve statüsel bir ayrımın bulunmadığı anlamına gelmez. islamiyet öncesi Türk toplumlarında bal gibi de sınıfsal bir hiyerarşi ve toplumsal eşitsizlik mevcuttu.

1. Toprak Değilse Ne? Mülkiyetin Bozkır Formu: Sürü ve Çadır
Tarım toplumlarında güç ve sınıfın ölçütü "toprak mülkiyeti" iken, konar-göçer bozkır kültüründe gücün, servetin ve sınıfın temel ölçütü sürü sahipliği ve savaş ganimetleridir.

Binlerce ata, büyükbaş hayvana ve geniş sürülere sahip olan bir bey ailesi ile yalnızca birkaç baş hayvanla hayatını idame ettirmeye çalışan sıradan bir boy üyesi elbette eşit değildi. Sürü mülkiyeti, bozkırdaki en net "özel mülkiyet" biçimidir. Sürüsü çok olan sosyo-ekonomik piramidin tepesine tırmanırken, sürüsünü kaybeden veya yetersiz kalan bireyler alt katmanlara itilmiştir.

2. Toplumsal Hiyerarşinin Katmanları: Kim Kime Eşitti?
Bozkır hiyerarşisi oldukça net çizgilerle ayrılmıştı:

Tiginler ve Boy Beyleri (Yönetici Sınıf): Siyasi, askeri ve ekonomik gücü elinde tutan seçkinler sınıfı. Kan bağı ve köken üzerinden gelen muazzam bir statü ayrıcalığına sahiptiler.

Alp ve Noyanlar (Askeri Aristokrasi): Savaşlarda elde ettikleri ganimetler, hizmetkârlar ve özel statülerle toplumun imtiyazlı sınıfını oluşturuyorlardı.

Yatuklar (Yoksullar / Yerleşikler): Sürüsünü kaybetmiş, bozkırda tutunamayıp nehir kenarlarında ilkel tarımla uğraşmak zorunda kalan kesimdir. Bu kişiler göçebe seçkinler sınıfı tarafından adeta "aşağı bir tabaka" veya "başarısızlar" olarak görülürdü.

Kul ve Kuma (Köleler / Hizmetkârlar): "Türklerde kölelik yoktu" iddiasının aksine, savaş tutsaklarından oluşan ve ev içi/sürü hizmetlerinde kullanılan kul ve kumalar mevcuttu. Efendilerinin mülkü sayılan bu kişilerin toplumdaki statüsü tam anlamıyla en alt sınıfı temsil ediyordu.

3. Ölümde Bile Eşit Olmamak: Kurganlar ve Yazıtlar
Sınıfsal ayrımın en somut arkeolojik kanıtı kurganlar (mezarlar) ve orhun yazıtlarıdır.

Bir Kağan veya devrin zengin bir beyi öldüğünde, devasa kurganlara gömülür; yanına altın eşyalar, gümüş kadehler, zırhlar ve hatta kurban edilen atları konulurdu. Sıradan bir halk üyesi (kara budun) ise son derece mütevazı mezarlara defnedilirdi. Hayattayken var olan sınıfsal uçurum, ölümden sonraki mimariye ve gömülme ritüellerine dahi doğrudan yansıyordu.

Orhun Yazıtları’nda geçen "Tabgaç milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş" veya "Fakir halkı zengin kıldım, az halkı çok kıldım" gibi ifadeler bile, toplumda ekonomik ve sosyal olarak katmanlaşmış "fakir" ve "zengin" ayrımlarının devlet aklı tarafından kabul edildiğini açıkça gösterir.

Sonuç: Romantizm Değil, Tarihsel Gerçeklik
Sonuç olarak; islamiyet öncesi Türk toplumlarında Avrupa'daki serf-senyör ilişkisine birebir benzeyen bir feodalizm olmaması, o toplumda sınıfsal eşitlik olduğu anlamına gelmez.

Gücün, kan bağının, sürü mülkiyetinin ve askeri statünün belirlediği; yöneten-yönetilen, zengin-yoksul, hür-köle ayrımlarının net biçimde yaşandığı katmanlı bir yapı söz konusudur. Türk tarihini anlamak, onu kusursuzlaştırmaktan değil; tarihi tüm sosyo-ekonomik gerçekliğiyle okuyabilmekten geçer.

dedemizin mezar taşını okuyamıyoruz

büyük çoğunluğumuzun kanayan yarası olan, ne yazık ki kültürel kopuşumuzun en somut göstergesi durum.

kendi adıma konuşmam gerekirse; kayseri bünyan'ın musaşeyh köyündeniz. dedelerimizden, geçmişimizden kalan mezar taşlarına baktığımda üzerindeki estetiği, hüsnühattı ve o dönemin ruhunu görebiliyorum ama okumaya geldiğinde tıkanıp kalıyorum. fatih'ten, osmanlı'dan kalma koca bir birikimin tam ortasındayız ama bir mezar taşının üzerindeki iki satır duayı veya tarihi okuyabilmek için bile ya bir uzmana ya da dijital araçlara muhtaç durumdayız.

işin acı tarafı, bu durum sadece dil değişikliğiyle de açıklanamaz. o taşlar sadece birer isim ve doğum-ölüm tarihinden ibaret değil; yazıldığı dönemin edebiyatını, merhumun mesleğini, sosyal statüsünü ve hatta ölüm sebebini simgeleyen sembollerle dolu birer açık hava arşivi. biz ise bu devasa arşivin ortasında okuma yazma bilmeyen insan konumuna düşüyoruz.

ben bu eksikliği hissedip kendi çapımda tarih araştırmalarına ve kronoloji çalışmalarına merak sarmış biri olarak söylüyorum; bu durumu aşmanın tek yolu geçmişle kavga etmek değil, o alfabeyi ve kültürü en azından temel düzeyde öğrenecek adımları atmak. yoksa dedelerimizin mezar taşları sadece "güzel oyulmuş mermer parçaları" olarak kalmaya devam edecek.

tarihin en büyük 3 komutanı

objektif bir değerlendirme yapıldığında; sadece kazandıkları zaferlerin büyüklüğüyle değil, askeri stratejiye getirdikleri yenilikler, lojistik deha ve imkansız görünen coğrafi/sayısal dezavantajları lehlerine çevirme becerileriyle öne çıkan üç isimdir.

1. hannibal barca
roma gibi bir askeri devi kendi evinde, 16 yıl boyunca ağır hezimetlere uğratmış eşsiz bir stratejist. cannae muharebesi'nde uyguladığı çift taraflı kuşatma (hilal/zarf taktiği), bugün bile dünya harp akademilerinde "kusursuz taktik" olarak derslerde okutulmaktadır. fillerle alpleri aşma cüreti ve sayıca çok üstün roma lejyonlarını zekasıyla imha etmesi onu listenin en başına koymaya yeter.

2. büyük iskender (alexander)
katıldığı hiçbir meydan savaşını kaybetmemiş olması başlı başına bir fenomendir. gavgamela savaşı'nda kendisinden katbekat kalabalık olan pers ordusunun merkezine yaptığı o efsanevi süvari hücumu, askeri zamanlama dersidir. macedonian phalanx düzenini fevkalade bir mobilite ile harmanlamış, sadece bir komutan değil, aynı zamanda ordusunun en önünde dövüşen bir saha lideri olmuştur.

3. mete han
dünya askeri tarihinin en köklü ve etkili disiplini olan "onlu sistem"in kurucusudur. bugün modern dünya ordularının (manga, bölük, tabur, tugay) kullandığı hiyerarşik yapılanma tamamen onun dehasının ürünüdür. birikmiş türk harp doktrinini, "ıslıklı ok" gibi psikolojik harp unsurlarıyla ve sahte ricat (turan taktiği) ile birleştirerek bozkır savaş sanatını küresel bir kritere dönüştürmüştür.

not: bu liste şahsi askeri tarih okumalarım ve kronolojik analizlerim doğrultusunda şekillenmiştir; napolyon, sezar veya halid bin velid gibi devlerin dehasını gölgelemez ama stratejik dönüşüm açısından bu üçlü benim için her zaman bir adım öndedir.

zaman makinası yapılsa gitmek istenen tarih

hiç şüphesiz 330 yılı, yani büyük konstantin'in (i. konstantinos) yeni roma'yı (konstantinopolis) resmen imparatorluk başkenti yaptığı ve görkemli açılış törenlerinin düzenlendiği gündür.

tarihsel süreci ve kronolojiyi takip eden biri olarak; antik dünyanın çöküşüne ve orta çağ'ın doğuşuna tam o kırılma anında tanıklık etmek muazzam bir deneyim olurdu.

özellikle gitmek isteme nedenlerim:

1. imparatorluğun eksen değişimini gözlemlemek: bin yıllık roma medeniyetinin yönünü doğuya çevirdiği, pagan semboller ile hristiyan ritüellerinin aynı sokakta ilk kez bu kadar iç içe geçtiği o benzersiz dönüşüm atmosferini solumak.

2. şehrin bakir halini görmek: hipodrom'daki at yarışlarını, mısır'dan ve yunanistan'dan henüz yeni getirilip dikilen obeliskleri ve agora alanlarını ilk günkü ihtişamıyla izlemek.

3. tarihsel kayıtları doğrulamak: yazılı kaynaklarda geçen detayların ne kadarının gerçek, ne kadarının sonradan kurgulanmış anlatılar olduğunu kendi gözlerimle birinci elden teyit edebilmek.

kısacası; medeniyetler tarihinin akışını değiştiren, doğu ile batı'nın kaderini tam ortadan ikiye bölen o birkaç günü canlı kanlı yaşamak, tarihin arka odalarına yolculuk yapmak isteyen biri için zirve noktadır.

öğrenildiğinde ufku iki katına çıkaran şeyler

avustralya'daki kuuk thaayorre kabilesinin dilinde "sağ" veya "sol" yönleri yoktur. her şeyi "kuzey, güney, doğu, batı" olarak ifade ederler. "sağ bacağında sinek var" yerine "kuzeybatı bacağında sinek var" derler. bu yüzden 5 yaşındaki bir çocuk bile sürekli kafasında pusulayla yaşar ve yönünü asla kaybetmez. konuştuğunuz dil, beyninizin mimarisini doğrudan çizer.
© copyright 2005 - 2026