bugün

entry'ler (799)

barış manço cem karaca erkin koray

türkü transpozitörleri.

hobbit ayaklı kız sevgili

yüzük verilecek kızdır.

vajinaya dil atmak

balık reyonunda insanın hatırına düşen aktivite.

pierre schaeffer

1910 yılında Nancy'de doğdu. école Polytechnique'te radyo telekomünikasyon mühendisliği okudu. akademik kariyere sırt çevirerek Fransa radyo televizyon kurumu'nda çalışmaya başladı. Paris, nazi işgali altındayken kurduğu Studio d'Essai'de avangart tiyatrocularla gizli Direniş yayınları yaparken, doğrudan doğruya sese bir alan olarak ilgi duymaya başladı ve Jacques Copeau gibi teorisyenlerle ahbap oldu. ikinci dünya savaşı bittiğinde ve fransa kurtulduğunda kendini tamamen sese verdi.

paris'teki tren istasyonlarının gürültüsünden, mutfağındaki tıkırtılardan, sokaktan gelen seslerden, kısacası her şeyden faydalanarak şehri akustik bir maden olarak görmeye başladı. araştırma grupları kurdu ve klasik anlamda müziği çağ dışı görerek ham sesleri merkeze alan yeni bir estetik anlayış geliştirdi. 1948'de plaklar ve ses kayıtlarında uyguladığı kesme ve montaj deneylerinin sonucunda musique concrète yani somut müzik adını verdiği bir çığır yarattı. étude aux chemins de fer yani demir yolu etüdü adlı eserinde Batignolles garı'ndaki lokomotif düdüklerini ve mekanik sesleri bantlarda harmanlayarak ilk kolajını yaptı.

Pierre Henry ile birlikte 1950'de yarattığı Symphonie pour un homme seul yani yalnız bir adam için senfoni'de ile armonik yasaları bütünüyle yok sayıp dinamik ses bloklarını kullandı. Bu yapıt, batı müzik tarihinde enstrümanların olmadığı, sadece insanların soluklarından, öksürüklerinden, adım seslerinden ve endüstriyel gürültülerden oluşan ilk eser oldu.

edgard varese

1883 yılında paris'te doğan, müziği kökten değiştirmiş dahi. babasının baskısıyla torino'da matematik ve mühendislik eğitimi alması sonrası edindiği teknik altyapı, onun sesleri ömrü boyunca frekanslar, dalga boyları ve akustik kütleler olarak görmesine yol açtı ve farklı bir bakış açısı kazanmasını sağladı. müziğe olan tutkusu yüzünden ailesiyle bağlarını koparıp paris konservatuvarı'na girdi. albert roussel ve charles-marie widor gibi isimlerden ders aldı. ancak konservatuvardaki akademik ve neoklasik kalıplar ona yetmediğinden berlin'e taşındı. berlin'de dönemin avangart öncülerinden ferruccio busoni ile tanıştı. onun geleneksel enstrümanların sınırlarını aşma fikrinden etkilendi. richard strauss ve gustav mahler gibi büyük kompozitörlerle dostluk kurdu.

birinci dünya savaşı'nda fransız ordusunda silah altına alınsa da geçirdiği ağır zatürre sonrası terhis edildi ve 1915 yılında cebinde sadece 90 dolarla new york'a göç etti. new york; devasa gökdelenleri, liman sirenleri ve endüstriyel gürültüsüyle birlikte varèse için asıl müzikal kimliğini inşa edeceği dev bir ses laboratuvarına dönüşmüştür. abd'de uluslararası besteciler cemiyeti'ni kurarak radikal modern bestecilere alan açtı, geleneksel senfoni orkestralarının yaylı çalgılara dayalı lirik ve romantik anlatısını samimiyetsiz bularak vurmalı ve üflemeli çalgıları merkeze alan bir devrim başlattı.

1920'li yıllarda yazdığı eserlerle müziği "organize edilmiş" (organized sound) olarak tanımladı. amériques (1918-1921) eseriyle new york limanındaki gemi sirenlerini, itfaiye seslerini ve şehrin mekanik ritmini devasa bir orkestraya uyarlayarak ilk ses kütlesi denemesini yaptı. dokuz üflemeli ve yedi vurmalı için yazdığı hyperprism (1922-1923) eserinde seslerin bir prizmadan geçen ışık gibi kırılmasını hedeflerken, intégrales (1924-1925) ile müziğin sadece zamansal değil, salonun içinde geometrik şekiller oluşturarak hareket ettiği "uzamsal müzik" (spatial music) kavramını dünyaya tanıttı. simyacı paracelsus'un metinlerinden ilham alan arcana (1925-1927) ile armoni kurallarını tamamen çöpe atıp dinamik ses blokları yarattı. en büyük patlamasını ise 1931 yılında tamamladığı ionisation ile yaptı. bu eser batı müzik tarihinde sadece vurmalı çalgılar ve iki siren için yazılmış ilk beste oldu. 13 davulcunun örs, aslan kükremesi efekti, gong ve trampetler dahil onlarca enstrümanı çaldığı bu eser, melodinin sıfırlandığı, tamamen ritim, tını ve yoğunluk üzerine kurulu atomik bir reaksiyon tasviridir. varese 1936'da flüt için yazdığı density 21.5 ile tek bir enstrümanın bile ne kadar köşeli ve perküsif tınlayabileceğini kanıtladı.

bu dahice üretim sürecinin ardından 1930'ların ortalarından 1950'lerin başına kadar neredeyse yirmi yıl boyunca derin bir sessizliğe ve depresyona gömüldü çünkü kafasındaki saf frekansları, kesintisiz glissando'ları ve elektronik gürültüleri üretebilecek bir teknoloji henüz icat edilmemişti. bell laboratuvarları dahil birçok kuruma başvurarak müzikal osilatörler ve ses jeneratörleri geliştirmek için fon aradı fakat dönemin akademisi tarafından "deli" şeklinde yaftalanarak çaldığı her kapıda reddedildi. nihayet 1950'lerde manyetik teyp bantlarının ve ilkel osilatörlerin icat edilmesiyle küllerinden doğdu, sokak ve fabrika seslerini kaydedip bantları keserek, ters çevirerek somut müzik (musique concrète) yaratımına başladı. hem akustik enstrümanları hem de teyp bandındaki elektronik sesleri birleştiren déserts (1950-1954) eseri paris'teki galasında muhafazakar dinleyiciler tarafından yuhalandı. vizyonunun zirvesi ise mimar le corbusier ve iannis xenakis ile birlikte 1958 brüksel dünya fuarı'ndaki philips pavyonu için tasarladığı poème électronique oldu. pavyonun içine yerleştirilen 425 hoparlörden aynı anda yayılan bu tamamen elektronik kompozisyon, ziyaretçiler yürürken duvarlardan ve tavandan üstlerine akarak tarihteki ilk multimedya ve enstalasyon işi oldu.

popüler kültürün ve modern müziğin de genetiğini kökten sarstı. avangart rock efsanesi frank zappa daha 15 yaşındayken bir plakçıda rastladığı ionisation albümünü harçlıklarını biriktirip almış, duyduğu sesler karşısında büyülenerek geleneksel rock kalıplarını terk etmiş ve varèse'i ömrü boyunca en büyük akıl hocası ilan etmişti. cazın ve bütün müzik tarihinin gördüğü en büyük dehalardan biri olan charlie parker ise ölümünden kısa süre önce varèse'den kompozisyon dersleri almak istese de ömrü vefa etmemişti.

öğretmenlerin maaşı yarıya insin kampanyası

valideleri icra-i sanat ile meşgul zevatın ustasının katrilyonluk sarayının değil de öğretmenlerin iki bin beş yüz liralık maaşının ülkeyi kalkındıracağını düşünen önerme. eğitimin bu kadar hafife alındığı bir yerde daha ne olsun...

mariyya

asaf halet'in mariyya'ya bir başka şiiri:

"Lizbonlu Maria Barbas’a

lizboa
            boa
simsiyah saçlı kadın
            mariyya
bir masal söyle bana
kan nasıl çıkmadı baştan
            o ölen kimdi
                        mariyya

öleni bilmem
            buna şarkı derler
lizboa
            ben bir şarkıyım
atlas denizlerinden geldim
            önümde dalgalar vardı
                        arkamda dalgalar
 
dalgalar bitince

            ben de biterim"

ruhum

ahmet haşim şiiri:

"Hicrân-ı muhîtât ile solmuş, sarı, çıplak,
Râkid, ölü bir havza düşen bir kuru yaprak
Sessizce nasıl izler açar sîne-i mâda,

Ey tûde-i nûr-ı elem, ey çehre-i sâde!
Bir göl gibi durgun uyuyan rûhuma nûrun
Aktıkça, o sâkin suda her lem'a-i dûrun
Bir çîn-i felâket gibi ra'şeyle genişler...

Ey eski kamer, ey ezelî rûh-ı münevver,
Sen şimdi bu tüllerle muhîtâtı sararken,
Nûrunda tesellî, bütün âlâma koşarken,
Yalnız bu derin gölde senin açtığın izler,
Bir gizli gamın şehka-i seyyâlini gizler.

Bir göl ki semâsında ne âhenk, ne sâye
Vermez o büyük uzlete bir hadd ü nihâye.
Gençlik ve emel, hüzn-i civârında dikendir,
Üstünde esen nefhada bir girye nihendir.

Tülden ve buluttan ve bütün sîm ü semenden
Bir hâb-ı serâbî dökülürken yere senden,
Sen her suda bir başka güzellikle doğarsın,
Sen her suda bir başka ziyâ, başka kamersin.
Ormanların âgûş-ı sükûtundan akan âb,
Senden alır âhengine bir girye-i bîtâb.
Göller ki öper hüsnünü yalnız leb-i sâye,
Feyzinle dalar hâb-ı şeb-âvîz-i semâya.
Sevdâlara bir cennet olan sâyeli göller
Altında senin, hüsn-i esâtîr ile titrer...

Rûhumda, fakat, her dökülen katre-i nûrun,
Yalnız bir ölüm, bir ebedî mâtem-i dûrun
Nîlüfer-i giryânını, ey mâh-ı münevver,
Ezhâr-ı leyâlî gibi rûyâ ile besler."

kari e

ahmet haşim şiiri:

"muzlim şeceristân arasında
esrâr ile yekpare münevver
bir yoldur açılmış sana derdim.

kâri', bu kitâbın gecesinde
mehtâbı seninçün yere serdim."

ismet özel

şükürler olsun ki onunla aynı dili konuşuyoruz.

orman

ahmet haşim şiiri:

"Su değil, mevsimin havâsı akan,
Duyduğun; yaprağın, dalın sesidir.
Suda yıldızların parıltısıdır
Bu karanlıkta bâzı bâzı çakan."

nehir üzerinde

ahmet haşim'in bağdat'ı, çocukluğunu, annesini anlattığı, piyâle'deki şi'r-i kamer'den biri:

"Akşam… Sarı bir hasta semâ… Bir gam-ı mechûl…
Sisler gibi tutmuş yine sahilleri eylûl.
Bir hüzn-i müzehheb gibi durgun yine Dicle,
Sessizliği olmuş yine rûyâlara hacle.
Faslın yeni lerzişleri her sâyede mahsûs,
Gûyâ ki uyur kalb-i tabîatte bir “efsûs!"
Her şey o kadar gamlı, soluk, mübhem ü bîfer,
Gûyâ ki ölür hüzn-i sevâhilde perîler… 
 
Çıkmıştık o gün Dicle’ye, sessizce kürekler
Nehrin zehebî sîne-i emyâhını yırtar,
Ağlardı o altın suyun üstünde bir âhenk,
Serperdi o bîkes sese akşam sarı bir renk,
Gûyâ ki o gün Dicle’nin üstündeki mâtem
Âfâka sürükler sarı güller, kırizantem…
Solmuştu onun hüzn ile simâ-yi berîni,
Bir ince tül altında duran zülf-i zerîni
Akşamları enfâsına düşmüş uçuşurken.
Sarmıştı o sâkin yüzü bir gölge semâdan,
Dalmıştı o gözler ebediyyetlere… Yorgun,
Yorgundu o gözlerle bakan rûh-ı melûlun
Akşam gibi âsâbı geren reng-i garîbi…
 
Gûyâ ki, kamer, sendin onun rûh-ı necîbi
Sendin ki eden hüznünü mehtâba müşâbih,
Her şey o nazarlarda semâlarla müşâfih,  
Her şey sana bir parça yakın, sâf, ebedîydi.

Sâhilde ezân seslerinin aks-i medîdi
Bîtâb uzanırken dönüyordun… Yine sâkin
Mübhem, sarı yıldızları bir leyl-î hazânın,
Tenhâ sular üstünde açıp titreşiyorken
Artık daha vâzıhtın o gözlerde kamer, sen!
 
Ey sen, ey onun rûhu ve ey mâtem-i seyyâl
Ey şimdi bakan hüznüme, âh ey kamer-i lâl."

hayal i aşkım

ahmet haşim'in 1901'de mecmua-yı edebiye'de yayımlanan ilk şiiri:

"Münfail bir semâ-yi giryânın,
Zerdi-î iğbirârı altında
Münkesif bir hazân-ı nâlânın
Girdbâd-ı gam-nisârında
 
Soluvermiş, perîde reng-i bahâr,
Mestî-î inkisâr içinde nihân;
Bir çiçek gördüğüm zamân güzelim!
Ufk-ı uryân ömr-i târımda,
 
Bir sehâb-ı siyâh içinde ıyân,
Sarı bir çehre ararım… Âh, o dem görürüm,
Sarı bir çehre, bir hayâl-i besim.
 
Dest-i bî-tâb ü rⒺedâriyle
Rûh-ı gam-bârıma eder takdîm:
Sarı, pejmürde bir soluk zühre!..
 
Oh, ey yâr-i bî-vefâ bilmem,
Bu soluk renkli, münkesir, ebkem
Bu hayâli tanır mısın acaba?!.
 
Dest-i bî-rahm-ı levh ü lu’bunla,
Kırdığın, sonra attığın, ey mâh!
O, benim aşkımın hâlidir, âh!.."

adolf hitler

yaptığı katliamı elbette yüceltecek halim yok, ama kolu kanadı kırılmış, zavallı almanya'yı, bütün dünyaya kafa tutacak bir imparatorluk yapmış, burnu havada devletlerin dizlerini titretmiş, ulusunu diriltmiştir. ne derseniz deyin, inandıkları uğruna öldü bu adam, hollywood filmleriyle eleştirmeye gelmez. her ihtirasla yanan imparator gibi rusya'da gömdü kendi kendini.

ahmet haşim

"Bütün gün kırlarda, deniz kenarlarında dolaştık. Güneş, hayale müsaade etmeyecek tarzda her şeyi vazıh ve berrak gösterdiği için yalnız gözlerimizle yaşadık ve hiç eğlenmedik.

Ağaçların tozlu yapraklarını, kayalar üzerinde durup soyulan kertenkeleleri, denizin kirli suları altında cam kırıklarını, paslı tenekeleri, eski pabuç nâşlarını seyretmenin ne kadar çabuk ruha kesel verdiğini tecrübe etmeyen var mı? Güneşli geçen bir gezinti gününden sonra, akşamüstü eve mahzun ve nevmid dönmemenin mümkün olmadığını tecrübelerimle bilirim. Güneş, bütün gün, insana doğru fakat acı şeyler söyleyen bir arkadaştır. Onun ışığında eğlenmenin ve mes'ut olmanın hiç imkanı var mı?

Nihayet akşam oldu. Karanlık bastı. Karşı karşıya oturmuş iki insan, artık yüzlerimizi görmüyor, yalnız seslerimizi duyuyorduk. Birden, arkamızda garip bir fısıltıyı andıran bir hışırtı duyar gibi olduk. Başımızı çevirdik: iki büyük fıstık ağacı arkasından kırmızı bir ay, sanki yapraklara sürünerek yükseliyordu. Birden etrafımızda dünyanın bütün manzaraları değişti: Sanki Japonyalı bir ressamın siyah mürekkeple çizdiği mübhem ve nâtamam bir âlem içinde idik. Artık her şeyi sarahatle görmek ve tahayyül etmek imkanının sarhoşluğu vücudumuzu, yavaş bir afyon dumanı gibi uyuşturuyordu. Etrafımızda, gündüzün bütün uyuz ağaçları yerine zengin bir orman vücud bulmuştu. Karşıda yemek yiyen fakir ailenin kirli kızları, yüzlerine vuran ay ışığı içinde birer murassâ hayal olmuşlardı. Denizin bulanık suları boşalmış ve onun yerine şimdi sahilin kumları üzerinde ziyadan bir mâyi sallanıp bir şarkı söylüyordu. Dünyanın güzelliğinden korkmaya başlamıştık. Zira aydan akan büyünün saadetiyle ruhlarımız çatlayacak kadar dolmuştu.

Ay! Ay! Yalancı ay! Zekadan harab olanları dinlendiren hayal gibi, güneşten bunalanları da teselli eden sensin!"

necip fazıl kısakürek

türkiye'nin baudelaire'i olacaktı. keşke.

ali lidar

kocaman adam ah muhsin ünlü'ye özeniyor lan hala, şaka gibi. ben utanıyorum kendisi adına. çay edebiyatının yarattığı biri işte, bugünkü çoluk çocuklar büyüyünce sizi kimse sevmeyecek öğretmenim, haberiniz olsun, bir de dük esprisi hiç komik değil vallahi.

paul valery

dünyanın en büyük şairlerinden, en büyük sanatkarlarından. şiirini musiki üzerine bina etmiş, bir hayal dünyası ile yoğurmuştur. bazı ahmakların dediği gibi kutsal, ilahi bir söz söylediğini iddia etmemiş, şiir işçiliği yapmıştır.

en savaşçı millet ruslardır

(bkz: tannenberg muharebesi)

Eşkıya gibi milyonlarca adamı ordu diye meydana sürersen, öldür öldür bitmedikleri için olabilir tabii.

kadir mısıroğlu

karl marx bir cindir diyen şey. ne tarihçisi, insan bile denilmez buna. tespite bak hele, karl marx cinmiş, süper, üstad üstad. buna inanan gerizekalılarla aynı ülkede yaşamaktan utanç duyuyorum.
© copyright 2005 - 2026